Tag Archives: pratyahara

acele etmeden…

Standard

Nedense günlük hayatımızda o kadar hızlı yaşamaya ve koşuşturmaya alışmışızdır ki kendimize ayırdığımız kısacık anları bile aynı derecede hızlı yaşamaya çalışırız. Gün içinde zorunlu olarak yapmamız gereken işlerden kendimize ayırdığımız kısacık anlarda kimimiz kitap okumak, kimimiz yürüyüş yapmak, kimimiz dans etmek, kimimiz alışveriş yapmak, kimimiz gezmek ve kimimiz yoga ve meditasyon yapmak isteriz. Gerçekten de kendimize ayırdığımız anları doyasıya ve sadece kendi kendimize yaşayabiliyor muyuz?

14708153_10154601821189666_743189785718200487_n

Yoga derslerine gittiğimde öğrencilerin ders için ayırdıkları bir saatlik süre içinde mümkün olduğu kadar fazla yarar sağlamak istediğini görüyorum. Yogayı genellikle fiziksel aktivitelerden saydığımız için bir saat içinde hangi kaslarımızı çalıştırırız ve ne kadar kalori sarf edebiliriz gibi düşünceler içinde oluyoruz ve haliyle de yoga derslerine katılıp azami fayda sağlamaya çalışıyoruz. Yoganın fiziksel aktivitenin ötesinde bir şey olduğunu ve yoganın bedenimizin ötesinde ruhsal ve zihinsel rahatlama sağlamak gibi bir yanının olduğunu unutuveriyoruz. Ve dersler genellikle bedenimiz üzerine yoğunlaştığımız zamanlar haline dönüyor.

Zaman geçtikçe yoga derslerinde bedenin ötesinde bir şeylerin varlığını fark ediyoruz. Bedenler ne kadar güçlü olsa da kimi zaman bazı “asana”ları (duruş) yapamadığımızı görüp neden yapamadığımızı düşünmeye başlıyoruz. Ve o zaman anlıyoruz ki aslında yoga fiziksel bir aktiviteden öte bedenimizin ruhumuz ve zihnimizle uyumlu hareket etmesi gereken bir olgu. Grup derslerinde o an geldiğinde tüm öğrenciler “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışmaları ve “meditasyon” deneyimlemek istiyor. Bu hafta iki grup dersinde de bu an gelip çatmıştı.

“Meditasyon” öncesinde öne eğilmelere odaklanıp hep dış dünya ile ilgilenmeye alışmış olan zihnimizi içe dönmeye hazırlamıştık. Hep dış dünyaya bakmakta olan gözlerimizi kapatıp biraz da iç dünyamıza bakmak… Nefeslerimizi izleyerek zihnimizi tek bir noktaya yönlendirmek…

Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yogasına göre, öncelikle “pranayama” (nefes çalışmaları) ve sonrasında “pratyahara” (duyuları kapatma), “dharana” (konsantrasyon) ve en son “dhyana” (meditasyon) geliyordu. Meditasyon sonrasında ise “sonsuz mutluluk” adı verilen “samadhi”…

Duyuları kapatmak için “shanmukti mudra” (duyuları kapattığımız mühür) kullanmıştık. Konsantrasyon sağlamak için dikkatimizi tek bir noktaya odaklamak gerekiyordu. Akşam dersinde mumumuz olduğu için “trataka kriya” (gözleri mum ışına sabit bir şekilde dikip zihni arındırma yöntemi) yapmıştık. Gündüz grup dersinde ise bu çalışmayı su şişesine odaklanarak denemiştik. Aslında zihin bu çalışmayı çok yorulduğu zaman gayri ihtiyari yapıyordu. Bilgisayar ekranına çok baktığınızda yazılar gözlerinizin önünde uçtuğunda ve görüşünüz bulanıklaştığında ne yapıyorsunuz hiç dikkat ettiniz mi? Evet bildiniz. Gözlerinizi ekrandan ayırıp duvar gibi düz bir zemine bakıyorsunuz ve zihni boşaltıyorsunuz değil mi? Ya da denize ve akarsuya bakıyorsunuz zihni boşaltmak için.

Nefes çalışmasını bu çalışmadan sonraya bırakmıştım. Sadece sol burun deliğinden nefes alıp vererek sakin olan sol tarafımızı etkinleştirmek ve beyin dalgalarını “beta”dan “alfa” konumuna getirip meditasyona hazırlamak için…

Nefes çalışmasından sonra ise gözleri hiç açmadan meditasyona geçmiştik. Önemli olan rahat hissetmekti. Üşümemekti. Çünkü beden rahat hissetmezse meditasyona geçemezdi. Üzerimize bir şey giymek ya da örtmek, sırtımızı bir yere yaslamak, sırt üstü yatmak… Hepsi bedeni rahat hissettirmek içindi. Nefese odaklanmak ve zihni tek bir noktaya odaklamak… Gelen düşüncelerin peşinden gitmeden sadece nefesi ve bedeni izleyerek kalmak… Renkler, geometrik şekiller… Bir an için belki de nefes almadığımızı düşünmek ama zihnin oyunlarına kanmamak… Ruhu özgürleştirmek… Ruhun özgürleşmesi için ortam yaratmak… Özgürleşmek isterse uçup gitmesine izin vermek… Sonrası sonsuz mutluluk, “samadhi”, “nirvana”…

Gerçekten de gün içinde kendi içimize dönebiliyor muyuz? Sinirlendiğimizde ani tepkiler vermek yerine gözlerimizi kapatıp içimize dönüp en azından beşe kadar sayıp sonra daha sağlıklı bir tepki verebiliyor muyuz? Bir an için bile olsa durabiliyor muyuz? Koşmak yerine durup bekleyebiliyor muyuz? Kendimize ayırdığımız kısacık anları kendi kendimize keyifle ve acele etmeden doyasıya yaşayabiliyor muyuz? Gün içinde derin bir nefes alıp gözlerimizi kapatıp ruhumuzu bir anlığına da olsa onurlandırabiliyor muyuz?  Zihnimizin önden gitmesi yerine zihnimizin, bedenimizin ve ruhumuzun bir arada ve uyumlu hareket etmesini sağlayabiyor muyuz? Acele etmeden yaşayabiliyor muyuz?

Reklamlar

izleyici mi müdahil mi?

Standard

Son zamanlarda ülkemizde yaşanan olaylardan sonra herkes çok gergin. Yoga derslerine gittiğimde öğrenciler genellikle kendilerini rahatlatacak ve huzur verecek ders yapmak istiyor. Birkaç haftadır sırt kaslarını ve omuz kuşağını esnetecek akışlar yapıyoruz. Geçen hafta özel derslerimden birine gittiğimde öğrenciler akış yapmak yerine kendilerini zihinsel olarak rahatlatacak tarzda bir ders yapmak istediler. O anda neler yapacağımı kafamda planladım ve derse başladık.

BEN_4569

Genel olarak derse beş dakikalık bir meditasyon ile başlıyorduk. O gün meditasyonu 15 dakikaya çıkardım. Öğrencilere rahat ettikleri bir oturma pozisyonu seçmelerini, omurgayı dik tutacak şekilde oturmalarını ve gözlerini kapatmalarını söyledim. “Yüz hatlarınızı yumuşatın. Dudakları hafif aralayın. Ağzın içi yumuşak olsun. Dişleri sıkıştırmayın. Kaşların arasını yumuşatın” gibi telkinlerde bulunduktan sonra öğrencilerden dikkatlerini nefeslere yönlendirmelerini istedim. “Nefeslerinizi izleyin. Nefes alış verişlerinizi fark edin. Dikkatinizi nefesinize yönlendirin. Ve nefeslerinizin bedeninizde ne yaptığına bakın. Omuz başlarına ve göğüs kafesine nefes alıp verirken neler oluyor? Bunu fark edin. Ve dikkatinizi nefeste ve bedende tutun. Dikkatinizin başka yerlere kaymasını bu şekilde engellemeye çalışın. Eğer dikkat başka şeylere kayıyorsa, bunu da fark edin ve tekrar nefeslerinize yönlenin.”

Bu grupla daha önce derslerin başındaki kısa meditasyon ve derslerin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dışında zihinsel bir çalışma yapmamıştık. O yüzden meditasyon sırasında nelerle karşılaşabileceklerine karşı onları hazırlamak istiyordum. “Bir an için nefes almıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Sakın korkmayın. Aslında nefes alıp veriyorsunuz. Ama nefes o kadar yavaşlıyor ki sanki nefes almıyormuş gibi hissediyorsunuz. Nefes, otonom sinir sisteminin bir parçası. O yüzden nefes alıp vermeye devam ediyorsunuz. Ne kadar yavaş olursa olsun, ne kadar sakin ve dingin olursa olsun, nefes kendi halinde devam ediyor. Paniklemeyin.”

Meditasyon devam ediyordu. “Oturduğunuz pozisyonda rahat değilseniz gözleri açmadan pozisyon değiştirebilirsiniz. Önemli olan rahat hissetmeniz. Gözleriniz kapalı. Amacımız duyuları kapatmak. En azından görme duyusunu kapatıp zihne giden verileri azaltmak ve zihni dinginleştirmek. Belki renkler görmeye başlıyorsunuz. Belki gözlerinizin önünden geometrik şekiller geçiyor. Bu da beyin dalgalarıyla alakalı. Beyin alfa moduna geçmiş demektir. Alfa modu, beynin sakin olduğu anlardır ve artık parasempatik sinir sistemi bize hakim olmuş anlamına gelmektedir. Stresli ve gerginken beta dalgalarının etkisi altındayızdır ve bu mod bize “kaç ya da kavga et” mesajını vermektedir. Yani sempatik sinir sistemi etkilidir. Yoga ve özellikle meditasyon ile beyin dalgalarını betadan alfaya ve hatta teta boyutuna geçmeyi amaçlamaktayız.” Ve sonra sustum ve öğrencileri 10 dakika kadar kendi hallerine bıraktım. Kimisi oturuş pozisyonunu değiştirdi. Kimisinin bedeni şekilden şekle girdi; baş geriye gitti, baş öne düştü, beden öne doğru eğildi.

Meditasyon bittikten sonra bedeni öne eğip içe dönmek için üç duruş yaptık. “Butterfly” (kelebek), “caterpillar” (tırtıl) ve “dragonfly” (helikopter böceği) duruşlarında beşer dakika bekledik.

Duruşlarla bedeni rahatlatıp esnettikten sonra sıra zihni odaklamaya gelmişti. Dersin sonunda tekrar meditasyon yapacaktık ve bu meditasyon öncesinde zihnin hallerinden bahsetmek istemiştim. “Ashtanga yoga”nın dalları arasında bulunan “pratyahara” (duyuları kapatma), “dharana” (konsantrasyon) ve “dhyana” (meditasyon)… Ve bunların sonunda tabii ki “samadhi” (sonsuz mutluluk)…

Duyuları kapatmak için “shanmukhi mudra” (duyuları kapatma mührü) çalıştık. Tüm parmakları kullanarak gözleri, dudakları, kulakları ve burun deliklerini kapatıp zihne herhangi bir veri gitmesini engelledik. Ve dışarda olana bitene kendimizi kapattık. Sonra “trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) çalıştık. Tek bir sorunumuz vardı. O gün böyle bir ders yapacağımızı bilmediğimiz için yanımızda mum yoktu. Biz de bir su şişesini sınıfın ortasına koyduk. Öğrencilerden gözlerini bu su şişesine dikmelerini ve gözleri sulansa bile gözlerini kırpmamalarını istedim. Tabii ki ellerinden geldiğince. Çok zorlandıklarında hafifçe gözlerini kırpıp tekrar su şişesine odaklanmalarını söyledim. Önce su şişesini bütün olarak görmelerini, sonra kapağına, yazılarına odaklanmalarını, sonra tek bir noktada sabit kalmalarını ve gözlerini kırpmadan bakmalarını istedim. Gözler sulandı, kırpıldı ve sil baştan… Bu çalışma da “dharana” kısmıydı.

Meditasyona geçmeden önce zihni biraz sakinleştirmek için “nadi shodhana” (enerji kanallarını arındıran nefes çalışması) yaptık ve sonrasında sadece sol burun deliğinden nefes alarak bedenin dişil yani pasif tarafını daha baskın hale getirmeye çalıştık.

Sırada “dhyana” yani meditasyon vardı. Gözlerini tekrar su şişesine dikmelerini ve gözlerini kapatmalarını, gözler kapalıyken gözlerinin önünde su şişesi varmış gibi hissetmelerini istedim. Böylece zihni bir yere odaklayacak ve sonrasında meditasyonun yolunu açacaktık. Dersin başındaki gibi dikkati nefeslere yönlendirmelerini istedim. Beş dakikalık bir meditasyon sonrasında öğrencilerden gözlerini açmadan “savasana”ya geçmelerini istedim. Uzun bir “savasana” sonrasında dersi sonlandırdık.

Geri bildirimleri çok merak ediyordum. Ders sonunda öğrenciler çok rahatladıklarını, birlikte çalışmaya başladığımızdan bu yana zihinlerinin ilk defa bu kadar dinginleştiğini, renkler ve geometrik şekiller gördüklerini ve birkaç saniyeliğine bile olsa “düşüncesiz” olabildiklerini söylediler. İlk meditasyon deneyimimiz için çok güzel geri bildirimlerdi bunlar. “Düşünceler gelir gider. Özellikle biz kadınlarda her bir düşünce başka bir düşünce çağrıştırır. Eğer bu düşüncelere kapılıp gidersek, zihin asla susmaz. Önemli olan meditasyon sırasında izleyici olarak kalabilmek. Gelen düşüncelerin gelmesini ve gitmesini izleyebilmek. Onların peşine takılmamak ve yorum yapmamak.” Gerçekten merak ediyorum. Hayatta izleyici olarak kalabiliyor muyuz yoksa daima yorum yapmak ve müdahil mi olmak istiyoruz? Düşünmeye değer değil mi?

ooooooommmmmmmm!

Standard

20130324_180230Şansım mı şanssızlığım mı, bir türlü bilemem… Yogayı bir spor tesisinde tanıdım, bir yoga stüdyosunda değil. Bir spor tesisinde yoga, diğer grup derslerinden pek de farklı algılanmıyor maalesef. 50 dakikalık bir zaman dilimi içinde ancak ve ancak asanaları deneyimleyebiliyorsun ve dersin başında ve sonunda meditasyona bile zaman kalmıyor. Hatta derin dinlenme ve gevşeme pozu “savasana” bile çok kısa tutuluyor bu zaman kısıtlaması nedeniyle. Bu yüzden, gerçekten de dersin başı ve sonunda meditasyon yapılan yoga dersleriyle yoga eğitmenliği kursuna yazıldığımda tanışabildim ancak. Ve “aum” mantrası söylemenin keyfini de eğitmenlik kursu boyunca gittiğim yoga stüdyosunda tattım. “Aum” mantrasının ne anlama geldiğini bile bilmiyordum bu stüdyoya gitmeden önce… Oysa o kadar sene yoga yapmıştım ancak bu konuda hiç bilgi sahibi değildim. Meğer neler kaçırmışım.

“Aum” ya da söylediğimiz şekliyle “om”, aslında çok derin titreşimi olan bir hece, bir sözcük, bir mantra. Bu bir “tohum mantra” ve dolayısıyla da diğer tüm mantraların atası sayılabilir. “Om” hecesi evreni oluşturan ve Tanrı’nın ya da Atman’ın üç halini temsil eden bir hecedir. Bu heceye temel yoga yazıtlarında rastlamak mümkündür.

“Aum” her bir harfinde bir anlam taşımakta. Eğer bu anlamları bilmiyorsak, yoga yapan kişileri “salakça” oturup ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip hep bir ağızdan “ooooommm” diye bağıran bir grup insan olarak nitelendirebiliriz ve bu görüntüyü gözlerimizin önünde canlandırıp kahkahayla gülebiliriz bile.

“Om” sesi üç harfin birleşimiyle oluşur: A, u ve m. Her bir harf bir anlam ifade eder. Örneğin, A uyanıklık halini, U düş görme halini ve M düşsüz uykuyu (meditasyonu) temsil eder. Ayrıca, A maddi hali, U zihni ve M akli hali ifade eder. Yine sırasıyla, ışık, su ve besin; yumurta, rahim ve toprak; söz, hayat ve zihin; gelecek, geçmiş ve şimdi ve koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva) sembolize eder. Tüm bu harfler, eril, dişil ve nötr durumları ifade eder. Hepsi bir aradayken ise Yaradan’ı sembolize eder.

“Aum”un bir diğer anlamıysa, “asana” (duruş), “pranayama” (nefesi özgürleştirme) ve “pratyahara”dır (duyuları kaldırma). Üç harf bir arada söylendiğinde “samadhi”yi yani sonsuz mutluluk ve huzuru ifade eder.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı “Aum” hecesini söylemek çok önem arz eder. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilince bu heceyi laf olsun diye duygusuz ve hissiyatsız söylemek istemeyiz. Özellikle de “m” harfinin meditasyon hali olduğunu öğrendikten sonra neden bu sesi uzatıp nefesimiz tükenene kadar söylediğimizi anlamış olmamız gerek. “Om” mantrasını söylerken tüm harflerin tek tek ağzımızdan çıkmasına dikkat etmeliyiz. A, U ve M. Amacımız, bu mantranın barındırdığı tüm ifadeleri ve duyguları da ağzımızdan çıkararak ses ile bir titreşim yaratmak ve bu titreşimi tüm bedenimizde hissetmek…

Peki, bu titreşimi yaratıp tüm bedenimizde bunu hissedince ne oluyor? Bütün bunların amacı ne? Bir kişi yoga asanaları yapmaya başlayıp kendini bu felsefenin derinliğine kaptırmaya başladığı zaman aslında kendisinin sadece bir beden olmadığını farketmeye başlıyor. Bedenden ibaret olmadığını farkeden kişi, ruhunu ve zihnini algılıyor. Böylece, kişi yavaş yavaş yoga asanaları, meditasyon ve mantralar sayesinde “Evrensel Ben” ile buluşuyor ve “bir ve bütün” oluyor. Yani “Aum” oluyor. Böyle bir kişi, sınırların ötesine geçiyor ve içindeki gücü farkediyor. Böylece, beden-ruh-zihin birliğini ve bütünlüğünü yakalıyor.

İşte tüm bu nedenlerle “Aum” mantrası çok önemli. “Om” hecesini öylesine gelişigüzel söylemek bize bir şey katmayacak. Öylesine söylenen bir “Aum” ne içimizdeki cevheri farketmemizi sağlar ne de titreşimleriyle bizi farklı boyutlara taşır.

Yaklaşık altı yıllık yoga geçmişimden söz ediyorum hep. Bu altı yıllık yoga geçmişimin sadece son iki senesinde “Aum” mantrasını söyledim. Ondan öncesinde benim için “Om” yoktu. Önceleri “Om” benim için sadece derslerin sonunda söylenen bir vedalaşma sembolüydü. Ta ki ne anlama geldiğini, içinde ne derin ifadeler barındırdığını görene kadar…

Şimdi bu mantrayı söylemek beni çok mutlu ediyor. İçimde yarattığı enerjiyi ve titreşimi hissetmek bana hayatın güzelliklerini hatırlatıyor her seferinde. Bir tek neye üzülüyorum biliyor musunuz? Yoga yapan kişilere “Aum” hecesinin ne anlama geldiğinin anlatılmamasına… İnsanlar “Aum” mantrasını ilahi bir dinin bir duası olarak yorumluyorlar ve bu nedenle kendi inançlarına ters düştüğünü düşünüp bunu söylemek istemiyorlar. Aslında “Aum” sadece ve sadece Evren’i ifade ediyor, Evren’in içerdiği her şeyi anlatıyor. Öyleyse, “Aum” mantrasını söylemekten kaçınmak niye?