Tag Archives: prana

neden burundan nefes?

Standard

Hayat bir okul. Üniversiteden mezun olup iş hayatına atıldığımızda ne kadar çok şey bildiğimizi düşünürüz ve çalıştığımız yerde bir sürü ukalalık yaparız değil mi? Halbuki üniversiteyi bitirmiş olsak da eğitim öğretim asla bitmez. Eğitim ömür boyu sürer. Hayat, bize devamlı yeni şeyler öğretir. Hayatımız boyunca durmadan gelişir ilerleriz. Yoga dersleri de böyledir aslında. Yoga eğitmeni olduğumuzda piştiğimizi düşünmemiz ne kadar yanlış. Her bir ders bir etkileşim ve alışveriş aslında. Her derste öğrencilerden yeni bir şey öğrenmemiz mümkün. Ya da onların bize yönelttiği sorular sayesinde kendimizi geliştirmemiz ve ilerletmemiz…

Geçenlerde öğrencilerden biri yoga yaparken neden burundan nefes alıp verdiğimizi sordu. Bir anda şaşırdım. Neden burundan nefes aldığımızı açıklayabilirdim ama neden burundan nefes verdiğimizi açıklayamazdım. Çünkü bu konuyu derinlemesine bilmiyordum. Söyleyeceğim her şey tahminden ibaret olacaktı. Bu konuyu araştıracağıma söz verip derse devam ettim.

Yogada nefes? Evet yogada “prana” dediğimiz şey en basit anlamıyla “nefes” demekti. Daha derin anlamdaysa “yaşam enerjisi” ve “yaşamda karşılaştığımız her tür fiziksel, zihinsel, ruhsal ve kozmik enerji” demekti. “Prana”, yaşam ve bilincin temel ilkesiydi. “Prana”, nefes, solunum, yaşam, enerji ve güç demekti.

“Pranayama” ise, iki kelimenin birleşiminden oluşmaktaydı. “Prana” ve “ayama.” “Ayama”, uzatma, büyütme, kontrol etme anlamlarına gelmekteydi. Yani “pranayama”, nefesin uzatılması ya da nefesin kontrol edilmesi anlamındaydı. “Pranayama”, nefes alma, nefes verme ve nefesi tutma aşamalarından oluşmaktaydı. Nefes tutma, hem nefesi aldıktan hem de verdikten sonra yapılabilmekteydi. Nefes almak, sistemi uyarmaktaydı. Nefes vermek ise, bedenden zararlı ve gereksiz şeylerin atılması demekti. Nefes tutmak, enerjiyi tüm bedene yaymaktaydı. “Pranayama” dediğimizde hem yatay bir genişleme, hem dikey bir yükselme hem de tüm akciğerlerin ve kaburgaların genişlemesinden bahsetmekteydik.

Nefes aldığımızda, göğüs kafesi genişlerken akciğerler taze oksijen ile dolmaktaydı. Nefes verdiğimizde, göğüs kafesi daralırken akciğerler boşalmaktaydı. Nefes tuttuğumuzda ise, kalp atışları yavaşlamakta ve kalp kası dinlenmekteydi.

Genel olarak dört tip solumadan bahsetmek mümkündü:

1) Yüksek/Klavikular (köprücük kemiği) soluma: Boyundaki kaslar akciğerlerin sadece üst kısımlarını harekete geçirir.

2) Interkostal/orta soluma: Bu solumada, akciğerlerin orta kısmında devrededir.

3) Alçak/diyafram soluması: Akciğerlerin alt kısımları devredeyken, akciğerlerin üst ve orta kısımları daha az devrededir.

4) Pranayamik soluma: Akciğerlerin her tarafı tam kapasite kullanılmaktadır. Nefes aldığımızda göğüs kafesi, karın şişerken nefes verdiğimizde tüm bölgeler söner. Göğüs kafesi ve karın yukarı, ileri ve yanları doğru genişler.

Yoga derslerinde, “pranayamik soluma” tercih edilmektedir. Derslerde, öğrencilerden nefesi burundan almaları istenir. Böylece bedene giren hava burnun içindeki yapılar sayesinde temizlenir ve ısınır. Hava boğazdan aşağı doğru iner ve akciğerlere ulaşır. Diyafram kası kasılınca kaburgalar yukarı ve ileri doğru hareket eder (interkostal kaslar), akciğerler genişler ve hava ile dolar. Nefes verirken diyafram gevşer, kaburgalar aşağı ve içeri doğru hareket eder (interkostal kaslar) ve akciğerler  küçülürken hava boşaltılır.

Yoga derslerinde içsel ve dışsal olarak genişlediğimizde, omurgayı uzattığımızda, kolları yana ya da yukarı kaldırdığımızda, öne eğilmeden ya da burgulardan çıkarken ve yerçekimine karşı duruşlardan kalkarken nefes almaktayız. İçsel ve dışsal olarak kapadığımızda, kolları merkeze getirdiğimizde, öne eğilirken ya da burgu yaparken ve yerçekimiyle uyumlu bir duruş yaparken nefes veririz.

Nefesi burundan almamızın sebebi, içimize aldığımız havayı temizlemek ve ısıtmaktı demiştik. Peki neden burundan nefes vermeyi tercih etmekteydik? Nefesi burundan verdiğimizde, beden nemini kaybetmemekte ve dolayısıyla da “dehidrasyon” (susuzluk) oluşmamakta. Burundan nefes alıp verdiğimizde, ağız sağlığımızı da korumaktayız. Ağzımızdan nefes aldığımızda diş etleri kurumakta ve ağzımızın izindeki asit miktarı artmakta. Burundan nefes alıp vermek, horlamayı ve uyku apnesini azaltmakta ve uykuyu düzene sokmakta. Ayrıca, burundan nefes alıp vermek, bedene alınan oksijen miktarını dengelemekte ve bedenimize oksijen ihtiyacı kadarını almamızı sağlamaktadır.

Tüm bunlara ek olarak, ağzımızdan nefes alıp verdiğimizde gereğinden fazla soluma yapmakta ve “hiperventilasyon”a (normalden daha hızlı soluk alıp verme ) neden olmaktadır. Yine ağızdan nefes kullandığımızda, sadece göğsün üst tarafı devrede olur ve diyafram devrede olmaz. Ağızdan nefes almak, boğaz yollarında kuruluğa ve öksürüğe neden olabilir.

Ayrıca, burundan nefes alıp vermek, akciğerlerimiz ve kanımızdaki karbondioksit seviyesi ile ilgili bir konudur. Karbondioksit seviyesi normal olduğunda, dokularımıza ve beynimize yeteri miktarda oksijen salgılanmakta. Birçoğmuz, karbondioksitin bizler için kötü olduğuna inanmaktayız. Ancak, karbondioksit olmazsa, bedenimizin ihtiyacı olan oksijeni alamayız. Karbondioksit seviyesi yeterli ve doğru miktarda olduğunda, kırmızı kan hücreleri taşıdıkları oksijeni salgılayabilmekte.

Bedenimizin kullandığı karbondioksit miktarını havadan değil, bedenimizden sağlamaktayız. Bu nedenle, doğru bir şekilde solunum yapmazsak, ihtiyacımız olan karbondioksit miktarını da üretemeyiz.

Akciğerler, karbondioksit depolamakta. Karbondioksit belli bir seviyenin altına düşerse, bir takım dengesizlikler hissetmeye başlamaktayız ve bunlar da belli semptomlar olarak karşımıza çıkmakta. Akciğerlerde yeterli miktarda karbondioksit olduğunda, soluma diyafram aracılığı ile yapılmakta.

Ağızdan nefes alıp verdiğimizde, akciğerlerdeki ve kandaki karbondioksit seviyesi azalır ve beyne ve dokulara daha az miktarda oksijen gider. Karbondioksit seviyesi az olduğunda, kanın PH derecesi alkalin seviyesine yükselir ve beyne bir mesaj yollanır. Beyin, solumayı durdurmak için diyaframı durdurur ve karbondioksit seviyesi artar. Kan PH derecesi yeniden sağlandığında ve bedende oksijen yeniden dolaşmaya başladığında, beyin diyaframa yeniden çalışmaya başlaması için bir sinyal yollar. Ve nefes döngüsü devam eder.

Diyaframı solumanın temel kası olarak kullanmazsak, akciğerlerdeki karbondioksit miktarını dengelemede sorunlar yaşarız. Ağzımızdan nefes alıp verdiğimizde, sadece göğsün üst tarafını kullanıp diyaframı kullanmayız. Göğüs kafesinde gerginlik hissedip, solumada sıkıntı hissedebiliriz. Diyafram sayesinde, bedenden atacağımız karbondioksit miktarını dengeleriz.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı yoga çalışmalarında burundan nefes alıp vermeyi tercih etmekteyiz. Ruhsal ya da zihinsel boyutta ise, burundan nefes alıp vermek bedeni ve nefesi sakinleştirken zihni de dinginleştirmektedir. Burundan nefes alıp verdiğimizde, nefes alış veriş süresi uzamakta, nefesler derinleşmekte ve zihin de bu sayede dinginleşmektedir.

Sonuç olarak, “prana” sadece “nefes” demek değildi. O, “yaşam enerjisi”ydi. Prana”, nefes, solunum, yaşam, enerji ve güç demekti. Yoga dersleri de yaşamın bir parçasıydı ve dersler sırasında yeni şeyler öğrenmek mümkündü. Öğrencilerin öğrenme isteği ile bizlere sorduğu sorular biz öğretmenlerin de gelişmesi ve ilerlemesi için bir şanstı. O gün öğrencilerden biri yoga derslerinde neden burundan nefes alıp verildiğini sormamış olsaydı, ben de bu kadar derinlemesine araştırma yapmayacaktım. Her an bizlerin gelişmesi ve ilerlemesi için bir şans… Her yoga dersi bizlerin gelişmesi için bir olanak… Önemli olan gelişmeye ve ilerlemeye açık olmak… İyi ki varsınız sevgili öğrencilerim. Namas’te…

Reklamlar

duygularla baş etmek

Standard

Son günlerde etrafımızda sadece ve sadece terör var. Ülkemizde ve dünyada… Terör korku, öfke, kızgınlık, endişe, üzüntü ve kedere neden oluyor. Kimisi teröre karşı tepkisini öfke ile gösterirken, kimisi korku duyduğu için kendini evine ve iç dünyasına kapatmaya çalışıyor, kimisinin yüzü mutsuz, hüzünlü ve kederli… Hayat her şeye rağmen devam ediyor. Tüm olumsuzluklara karşı günlük hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Tabii ki ben de ders vermeye devam ettim.

2009-2010 tum fotolar 308

Derslerimde tüm öğrenciler aynı şeyi söylüyordu. “Öğretmenim, korkuyoruz. Endişeliyiz. Üzüntü içindeyiz. Bizi biraz rahatlatacak bir şeyler çalıştırsanız?” Böyle durumlarda “yin yoga” yaptırmayı seviyorum. Bedenimizden geçen meridyenler üzerinde çalışmak, meridyenlerin duygusal etkilerine odaklanmak ve bedeni gevşetip rahatlatarak olumsuz duygulardan kurtulmaya çalışmak…

Korku, böbreklerin duygusuydu. Ve idrar kesesinin. Öfke ve kızgınlık ise karaciğer ve safra kesesinin… Endişe ise mide ve dalağın… Üzüntü ve keder ise akciğerler ve kalın bağırsağın… Nefret ise kalp ve ince bağırsağın… Bu olumsuz duyguları alt edebildiğimizde ise sevgi, anlayış, merhamet gibi güzel duygulara ulaşabiliyorduk. Çalışmamız gereken hedef bölgeler belliydi. Ders böbrek, karaciğer, mide, akciğer, kalp meridyenleri odaklı bir ders olacaktı. Bunların dışında safra kesesine de dokunmayı planlamıştım.

Böbrek ve idrar kesesi meridyeni, hayati enerjinin deposudur ve diğer organların da düzgün çalışabilmesi için dengede olması gerekir. Yaşam enerjisi adını verdiğimiz “prana” ya da “chi” böbreklerde konumlanır. Yani, böbrekteki “chi” canlılığımızdan sorumludur. Korkularımızdan arınmak için “sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşlarını yapmıştık.

Karaciğer ve safra kesesi meridyeni, duyguları dengelemek ile yükümlüdür. Karaciğer enerjimiz dengesiz olduğunda, kızgın hissedebilir, her an patlamaya hazır olabilir ve aşırı öfkelenebiliriz. Safra kesesi enerjisi ise muhakeme yeteneğimizden sorumludur. Bir şok sonrasında ya da planlarımızın engellemesinden sonra tekrardan dengemizi sağlama yetimizle alakalıdır. Yaşadığımız şoklardan sonra duygularımızı tekrar dengelemek için “frog” (kurbağa) ve “sleeping swan” (uyuyan kuğu) duruşlarını kullandık.

Mide ve dalak meridyeni, hazmetmekle ilgilidir. Yaşadıklarımızı hazmedebiliyor muyduk? Beden, zihin ve ruhumuz dengede mi? Etrafımızdaki dünyayla bağlantıda mıyız? Uyumlu muyuz? Tüm bunları fark edebilmek için “dragon” (ejderha) ve “half saddle” (yarım eyer) duruşlarında gözlerimizi kapatmış ve beden-zihin-ruh uyumunu hissetmeye çalışmıştık.

Akciğer ve kalın bağırsak meridyeni, cesaret ve saygı ile ilişkilidir. Yaşadığımız anın değerini bilmek ile alakalıdır. Kalp enerjisi, yaşam merkezimize ve ruhumuza bağlıdır. Kalp ve ince bağırsak enerjisi uyumlu olduğunda, mutlu oluruz ve hayatı her haliyle kabul eder ve mutlulukla yaşarız. Bu meridyenleri dengelemek için ise, “melting heart” (eriyen kalp) duruşunu yaptık. Her nefes verişte göğüs kafesini biraz daha yere yaklaştırmaya çalışıp daha çok sevmeye odaklandık.

Akışı “cat tail” (kedi kuyruğu) burgusu ile omurgayı rahatlatıp bedendeki bütün meridyenleri harekete geçirerek sonlandırdık. Burgu sonrasında uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi sonlandırdık.

Dersin kapanışı nasıl olmalıydı? Yaşadığımız duygular üzerine olmalıydı. Kızgınlığı yenersem merhametli ve iyiniyetli olabilirdim. Nefreti yenersem sevgiye ulaşırdım. Endişelerimden kurtulursam şefkatli, dürüst ve açık olurdum. Kederimi azaltabilirsem kendime saygı duyardım, haysiyetli ve ağırbaşlı olurdum. Korkularımı yenersem, mantıklı, bilge ve algı ve kavrama gücü yüksek bir kişi haline dönüşebilirdim. Ama her şeyden öte tüm bu olumsuz duyguları yenebilirsem, sevgi dolu, anlayışlı, merhametli bir kişi haline gelebilirdim. Önce kendimi, sonra çevremdeki herkesi sevebilirdim. Kim bilir belki bir gün tüm dünyaya daha sevgi dolu gözlerle bile bakabilirdim!.

baharda yoga

Standard

Uzun, kasvetli, kuru ve soğuk kış ayları geride kalmak üzere… Kuzey yarımküre yepyeni bir bahara merhaba demeye hazırlanıyor. 21 Mart, kuzey yarımkürede gün ve gecenin eşlendiği ve resmi olarak baharın başladığı gün… Baharla birlikte bedenimizde, spor aktivitelerimizde ve yoga pratiğimizde değişiklikler olması kaçınılmaz. Bahar aylarında kendimizi daha yorgun, daha ağır ve sanki kilolarca yük taşımış gibi hissedebiliriz ve bu yorgunlukla nasıl başa çıkacağımızı da bilmiyor olabiliriz. Aslında sebep de çözüm de çok basit. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre bedenimizdeki “kapha dosha” artıyor. Bu  nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. Peki bahar aylarında ne tarz bir yoga yapmalıyız?

DSCF1798

Yoga tarzına geçmeden önce, bedenimizdeki dosha tiplerini hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Ayurveda, beden tiplerine “dosha” adını verir ve “dosha”ları üçe ayırır: “Vata”, “pitta” ve “kapha.” Kiminin bedeninde “vata dosha” hakimken, kimininkinde “pitta dosha” ya da “kapha dosha” hakimdir. Bazı bedenlerde iki dosha birden baskın olabilir. Kimi zaman da bir bedende üç doshanın etkisini de görmek mümkündür.

Ayrıca mevsimden mevsime “dosha”lardan biri diğerlerinden daha baskın olup bizlerde fiziksel ve ruhsal değişikliklere neden olabilir. Kış ayları, soğuk, kuru, kasvetli ve uzun olduğu için bedenimizdeki vata oranının yükselmesi gayet doğal karşılanıyor. Buna karşılık, ilkbahar ile birlikte uzayan günler, açan çiçekler, ısınan hava bedenimizdeki “kapha” doshayı artıyor. Kapha bedenimizdeki toprak ve su elementleri dengeleyen bir “dosha”. “Kapha dosha”, eklemlerimizi esnetmemize; sinüslerimizi, akciğer ve midemizi korumak için mukus sağlamamıza ve bedenimizdeki kasların miktarı ve gücünü ayarlamaya da yardımcı olur.

Kapha dosha dengede olduğunda, kendimizi güçlü ve sağlam hissederiz. Bu doshanın dengesi bozulduğunda, yorgun, depresif ve uykucu olabiliriz.

Dolayısıyla, bahar geldiğinde bedenimizdeki “kapha”yı dengelemek önemlidir. Yoksa, mevsimsel alerjilerle ve ciddi soğuk algınlıklarıyla boğuşmak zorunda kalabiliriz.

Tüm bunlar dikkate alındığında, akışlı yoga dersleri, hem uyuşmuş ve ağırlaşmış bedenimizi uyandırmamız ve canlandırmamız hem de kendimizi daha dinamik hissetmemiz için ilkbahar aylarında yapılmasını tavsiye edebileceğim derslerdir. Özellikle vinyasa ve hatha dersleri, “surya namaskara” (güneşe selam serileri), ayaktaki asanalar, arkaya eğilmeler, ters duruşlar, kol denge duruşları ve burgular bu mevsimin olmazsa olmazlarındandır. “Matsyasana” (balık), “salabhasana” (çekirge), “navasana” (sandal), “dhanurasana” (yay), “simhasana” (aslan), “ustrasana” (deve), “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (köprü), “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) göğüs kafesimizi ve tıkanıklıkları açar, boğazı esnetir ve sinüsleri temizler.

Güneşe selam serilerini takiben, “garudasana” (kartal duruşu), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) serileri, “sirsasana” (baş duruşu), “bakasana” (karga), “chaturanga dandasana-bakasana” (alçak şınav-karga) akışı, “bakasana”dan (karga) “adho mukha vrksasana”ya (kol duruşu) çıkmak, “salamba sarvangasana-halasana-karnapidasana-salamba sarvangasana-setu bandhasana” (omuz duruşu-saban duruşu-kulak basıncı duruşu-omuz duruşu-yarım köprü) tarzında bir akış, bedenimizdeki “kapha dosha”yı dengeleyecek ve daha güçlü ve enerjik hissetmemizi sağlayacaktır.

Derslerde ya da kendi yoga çalışmalarımızda, sadece 108 güneşe selam serisi ile bahara “hoşgeldin” demek ve bahar yorgunluğunu üzerimizden atmak da mümkün. “Surya namaskara” serilerini yaparken nefese odaklanıp nefes sayesinde bedene daha fazla oksijen ve “prana” (yaşam enerjisi/gücü) katabilir, bedenimizi uyandırıp güçlendirebilir ve zihnimizi de temizleyip arındırabiliriz.

Bu tarz akışları takiben, yerde karın güçlendirici asanalar ve burgular yapmak, dersin başında ya da sonunda “kapalabhati” (kafatası parlatan) ve/veya “bhastrika” (ateş) nefesi ya da “agni sara” (sözlük anlamı: ateşi yelpazelemek) nefesi çalışmak ve “uddiyana bandha”yı (karın kilidi) dersin her anında kullanmak da ilkbaharda bedenimizi uyandıracak çalışmalardır. Burgular, aynı zamanda organlarımızı temizleyip arındıracak ve metabolizmamızı güçlendirecektir. Karın güçlendirici duruşlar ise içimizdeki “ateş elementi” harekete geçirecek ve kendimizi yorgun hissediyorsak canlanmamıza ve enerjik hissetmemize yardımcı olacaktır.

20140718_115637-1

Ayrıca, soğuk kış ayları boyunca, daha yağlı ve protein ağırlıklı beslendiğimiz ve kafeine, alkole ve şekere yüklendiğimiz için karaciğer ve safra kesesine fazla yük binmekte. Karaciğer ve safra kesesini rahatlatmak için, yogada bacak içlerine, kasıklara ve bacakların dışına odaklanmak gerekir. Yin yogaya ağırlık vererek bu bölgelerden geçtiğine inanılan karaciğer ve safra kesesi meridyenlerini rahatlatıp bu organlarımızı da temizleyip onları tekrar canlandırabiliriz. Bu asanalara örnek olarak “swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “shoelace”i (ayakkabı bağı) verebiliriz. Hatha yoga duruşlarından “garudasana” (kartal), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) da karaciğer ve safra kesesi için faydalı olan asanalardır.

Sonuç olarak, ilkbahar geceyle gündüzün eşitlendiği, bu eşitlikten sonra günlerin uzamaya ve gecelerin kısalmaya başladığı bir mevsim. Dolayısıyla, her zamanki gibi denge çok önemli. Biz de, bedenimizde artan “kapha dosha”yı dengelemek ve değişen mevsime ayak uydurmak için yoga çalışmalarımızı tekrar gözden geçiriyoruz. Bu doshanın üzerimizde yarattığı ağırlığı, bitkinliği, yorgunluğu ve uyuşukluğu atarak, canlanmak ve hareketlenmek istiyoruz. Bunun için vinyasa yogayı yani akışları tercih ediyoruz.

Kim ne derse desin? İsterse ilkbahar bizi ağırlaştıran, gevşeten,  uyuşturan ve yorgun hissettiren bir mevsim olsun, ben kendi adıma, doğa uyandıkça, çiçekler açtıkça, ağaçlar yeşerdikçe, güneş yüzünü daha çok gösterdikçe, günler uzadıkça, kuşlar kuzey yarımküreye döndükçe daha mutlu oluyorum. Bu mutluluk benim tüm ağırlığımı ve uyuşukluğumu silip süpürüyor. Doğan her yeni güneşle, ruhum da bedenim de zihnim de aydınlanıyor, ışıldıyor.

Yoga… Vinyasa,  hatha, yin veya diğer tarzlarda yoga… Ne olursa olsun, hangi mevsim olursa olsun, yeter ki canınız yoga yapmak istesin. Tarzı önemli değil. Bu tamamen sizin tercihiniz ve seçiminiz… Yeter ki bedeninizi, ruhunuzu ve zihninizi uyandırın ve mevsimlerle birlikte değişen beden, ruh ve zihin hallerinizle uyum gösterin ve onların isteklerine cevap verin…

 

hayat devam ediyor

Standard

Tam bir sene önceydi… Keyifli bir tatil geçirirken birden her şeyin tepetaklak olması ve zor günler yaşamam… Yaşadığım şehirden kilometrelerce uzakta inziva gibi bir tatil geçiriyordum. Kendime zaman ayırıyordum. Yazılarımı yazıyordum. Kitap okuyordum. Sahilde kimi zaman yürüyordum kimi zaman ise bisiklete biniyordum. Yüzüp sörf yapıyordum. Gece hayatına fazla katılmadan, dinlenerek ve içime dönerek keyifli bir tatil geçiriyordum. Tam tüm senenin fiziksel ve ruhsal yorgunluğunu üzerimden atmaya başlamıştım ki, hayatımda tek başıma üstlenmem gereken bir durumla karşılaştım. Emektar köpeğimiz hastalanmıştı. Evet, tam bir sene önceydi.

2009-2010 tum fotolar 459

Yaşadığımız şehirden kilometrelerce uzaktaydım ve köpeğimiz o haldeyken, onunla uzun bir yol kat edip kendi veterinerine götürme imkânım da yoktu. Bulunduğum sahil kasabasında bir veteriner buldum ve köpeğimi ona götürmeye başladım.

Aslında tüm yaşadıklarımız gayet doğaldı. Köpeğim hayatının sonuna gelmişti. Doğmuş, çocukluğunu ve gençliğini yaşamış, orta yaşını geçmiş, yaşlılık dönemini tamamlamış ve artık hayata veda etmeye hazırlanıyordu. Tıpkı her canlı gibi… Tıpkı bir yoga dersini kurguladığımız gibi… (İlgili yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2015/08/02/yoga-ve-hayat/ adresinden ulaşabilirsiniz)

Yine de elimizden gelen her şeyi yapmalıydık. Köpeğimiz çok yaşlı olduğu için bedeninde bir yeri düzeltmeye çalışırken başka bir tarafı bozuyorduk. Ama tabii ki vazgeçmedik. Serum ile beslemeye devam ettik. On gün böyle geçti ama köpeğimizin karaciğer ve böbreği iflas etmişti. Böbrek yaşamsal bir organ. Yin yogaya göre, yaşam enerjisi adı verilen “prana” ya da “çi” böbreklerde bulunmakta. Böbrekler iflas edince, yaşam enerjisi de yitiriliyor ve ne yazık ki kaçınılmaz son geliyor.

Köpeğimiz için de kaçınılmaz son gelmişti. Tam 18 sene bizimle yaşamıştı. İyi ve kötü anılarımız olmuştu. Hazır mamaya alıştırırken bizi çileden çıkartmış ve bir iki şaplak yemişti. Parka gittiğimizde birlikte koşmuş, oyunlar oynamış, mutlu olmuştuk. Kimi zaman serbest bıraktığımızda kaçmış, bizi saatlerce peşinden koşturmuştu. Hasta olduğu ve veterinere gittiğimiz zamanlarda üzülmüştük. Ayağını kırdığında ve sokak köpeklerinin saldırısına uğrayıp ameliyat olduğunda ameliyathane kapısında beklerken ağlamıştık. Kedi kovalayıp da kediyi kıstırdığında ve kedi ona “tısladığında” kahkahalara boğulmuştuk. Çocuklar top oynarken topu yakalamak için onların ayakları altında dolaştığında çok eğlenmiştik. Dere kenarında ilk defa kirpi ile karşılaşıp kirpiyi koklarken burnuna iğneler batıp geri çekildiğinde gülmekten kırılmıştık. Yine aynı dere kenarında derenin öbür tarafında bir inek görüp ineğe sinirlendiğinde ve ineği yerinden etmek için hiç sevmediği halde suya girdiğinde şaşırıp kalmıştık. Tıpkı hayatımızdaki her canlı gibi köpeğimizle de acı tatlı bir sürü anı biriktirmiştik.

Tabii ki köpeğimizin hastalığı süresinde bu anıları hatırlamamız mümkün değildi. O an hayatın döngüsü içinde “ne yapabiliriz”e odaklanmıştık. Köpeğimizin ruhu huzura kavuştuktan sonra, bir süre köpeksizliğe alışmaya çalıştık. Sabah ve akşam yürüyüşleri bitmişti. Tatile giderken köpeğimizi nereye bırakacağız diye düşünmeyecektik artık. İstediğimiz an tatile çıkabilirdik. Tatile çıkarken köpeğimizi de götürebileceğimiz yerler aramayacaktık. Her an her yere gidebilirdik. Tüm bunlar hayatımızdaki büyük değişikliklerdi. 18 yıl boyunca bir köpek ile birlikte yaşadıktan ve hayatımızı onun da ihtiyaçlarına göre ayarladıktan sonra, yepyeni bir hayat ile karşı karşıyaydık. Hayatımız tamamıyla değişmişti.

Değişiklik iyidir. Hayat sürekli devinim içindedir. Geçmiş dediğimiz şey, sadece bir andır. Şu an bu satırları yazarken bile “şu an” “geçmiş” oldu. Gelecek zaten belirsiz… Yine de anı biriktirmeye devam edip zaman zaman anıların depreşmesiyle gülmek ve ağlamak… İnsana mahsus… Zaman her şeyin ilacıdır derler ya gerçekten de öyle… İnsan, zamanla her şeye alışıyor. Tüm yeniliklere, tüm değişikliklere… Çünkü hayat devam ediyor.

 

uyum ve dengede miyim?

Standard
Birkaç haftadır “vayu”lar (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımları) üzerine dersler yaptığımı yazılarımdan biliyorsunuzdur. Geçen hafta 21 Haziran yaz gündönümü olduğu için ve derslerimde gündönümüne uygun bir akış yapmak istediğim için “vayu” odaklı derslerime biraz ara verdim. Bu hafta sırada son bir “vayu” vardı: “Vyana vayu” yani “dışarı doğru enerji akımı.”
Photo
Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.
Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve ileri doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.
“Vyana vayu” yani bedenden ya da merkezden dışarı doğru giden hava akımı, “samana vayu”nun (dengeleyen/merkezleyen akım) tam tersi bir hava akımı… Bu “vayu” tüm diğer “vayu”ları dengeleyen bir hava akımı… Tüm bedende dolaşan ve bedenin dışına da taşan bir enerji akımı… “Aura” olarak adlandırılan ve bedenimizden yaydığımız düşünülen bir enerji akımı…
Yemek, su ve oksijen gibi bedendeki her tür dolaşımdan sorumlu olan “vyana vayu”, bu besinleri bedende gereken yerlere yollamaktan, besinlerin emilip özümsenmesinden ve bu emilim sonrasında pozitif enerji üretilmesinden de sorumlu…
Kalp ve akciğerlerde bulunan “vyana vayu”nun sağlıklı bir şekilde çalışması diğer dört “vayu”nun sağlıklı ve düzgün bir şekilde çalışmasına bağlı. “Svadisthana” (cinsel/sakral), “manipura” (karın), “anahata” (kalp), “vishuddha” (boğaz) ve “ajna” (üçüncü göz) çakraları ile ilişkili olduğu için bu çakralarla bağlantılı olan su, ateş, hava ve eter elementleri ile de ilişkili… Duygu ve düşüncelerin zihinde engelsiz ve sorunsuz bir şekilde dolaşımından sorumlu…
Eğer “vyana vayu” sağlıklı ise, uyumlu ve dengeli hareket ederiz. Bu “vayu” dengesizse, zihin ve beden arasındaki denge bozulur ve hastalıklara açık oluruz. “Vyana vayu” dengeliyse, fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak dengeli oluruz.
Peki “vyana vayu”yu nasıl dengeleyebilirdik? Ayaktaki asanalar, denge duruşları ve arkaya eğilmeler ile… “Pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması olarak da “nadi shodhana”yı (enerji kanallarını arındırma nefesi) kullanabilirdik.
Derse meditasyon ile başladık. Meditasyon sonrasında “dışarı doğru giden enerji”yi hissedebilmek için nefes alırken elleri üst üstü kalbin üzerine koyduk nefes verirken de kolları yana açıp avuçlar yukarı bakacak şekilde elleri dizlerin üzerine yerleştirdik. Her nefes verişte kollardan ve ellerden dışarı doğru giden enerjiyi gözler kapalıyken hissetmeye çalıştık.
Nefes çalışmasından sonra dört ayak üzerine geldik. Omurgayı “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile ısıttıktan sonra “utttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ile göğüs kafesini esnetmeye başladık. “Vyaghrasana” (kaplan duruşu) ile omurgayı arkaya eğdikten sonra “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) dinlenip ayağa kalktık. Bir “vinyasa” (akış) sonrasında “tadasana”da (dağ duruşu) nefeslendik.
“Tadasana”da beş “vayu”yu birden hissetmeye çalıştık. Ayakların altından yere doğru köklenirken “apana vayu”yu, başın tepesinden yukarı doğru uzarken “udana vayu”yu, merkezde kalarak “samana vayu”yu, nefes alırken ileri doğru çıkan göğüs kafesiyle ve içeri doğru giren hava ile “prana vayu”yu ve en son ellerden parmak uçlarından dışarı doğru giden enerjiyi yani “vyana vayu”yu…
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıtmaya devam ettik. Her bir “asana”yı farkındalıkla yapmaya çalışıyorduk. Kollarla yukarı doğru uzarken (urdhva hastasana) ellerden yukarı ve dışarı doğru giden enerjiyi, öne eğildiğimizde aşağı doğru giden enerjiyi… Yarı yola açılıp sırtı düzleştirdiğimizde, alçak şınava indiğimizde (chaturanga dandasana) ve yukarı bakan köpekte (urdhva mukha svanasana) göğüs kemiğinden (sternum) öne uzarken yukarı ve ileri doğru giden enerjiyi, aşağı bakan köpekte (adho mukha svanasana) merkezdeki enerjiyi… Çünkü “vyana vayu”yu ancak diğer dört “vayu”yu harekete geçirdikten sonra uyarabilirdik.
Güneşe selam serilerinin arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “utkatasana” (sandalye) ve “trikonasana” (üçgen) gibi ayaktaki asanaları ekleyerek “vyana vayu”yu uyarmaya devam ettik.
Beden artık iyice ısınmıştı. Denge duruşları ile “vyana vayu”yu çalıştırmaya devam edecektik. “Surya namaskara” serilerinin arasına artık denge duruşlarını katmaya başlamıştık. “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu) ve “navasana” (sandal) gibi…
“Vyana vayu”yu geriye eğilmelerle de uyarabilirdik… O yüzden güneşe selam serilerinin arasına biraz da arkaya eğilmeler katacaktık. “Urdhva hastasana”da nefes alırken biraz geriye eğilmek ve bu şekilde beş nefes beklemek… “Viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “camatkarasana” (vahşi şey), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “bhujangasana” (kobra duruşu), “sphinx” (sfenks duruşu) ve “salabhasana” (çekirge)…
Yerde “dandasana”da (asa duruşu) kollarla yukarı doğru uzadıktan sonra bedeni “paschimottanasana” (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) ile dengeledik. Derin gevşeme ve dinlenme öncesinde bir “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması ile bedendeki enerji kanallarını temizlemeyi amaçlamıştım. “Nadi shodhana” adı verilen bu nefes çalışması ile özellikle bedenin sağ ve sol enerjisini ya da eril ve dişil enerjisini eşitlemeye ve dengelemeye çalışıyorduk. Bağdaşta oturduktan sonra — en basit anlatımıyla — sağ elin (solaksak sol el) işaret ve küçük parmaklarını kullanarak burun deliklerini sıra ile kapatıp açıp nefes alıp verecektik. Çalışmaya başlamadan önce iki burun deliğinden nefes verip, sağ burun deliğini kapatıp sol burun deliğinden nefes alacaktık. Nefes alış biter bitmez sol burun deliğini kapatacak nefesi sağ burun deliğinden verecektik. Nefes verdikten sonra, sağ burun deliğinden nefes alıp onu kapatıp, sol burun deliğinden nefes verecektik ve bu şekilde devam edecektik. Bir sağdan bir soldan… Nefes çalışmasını bitirirken sol burun deliğinden nefes verip iki elimizi dizlerin üzerinde gevşek bir şekilde yerleştirip çalışmanın bedenimiz ve zihnimiz üzerinde yarattıklarını hissedecektik.
“Pranayama” sonrası sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile “vyana vayu”yu yani dışarı doğru giden enerji akımını hissettik. “Apanasana” (bacakları karna çekme) ile enerjiyi merkeze topladık ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile de “prana”nın (yaşam enerjisi) tüm bedene eşit bir şekilde yayılmasını sağladık.
“Savasana” sonrası dersi nasıl tamamlayacaktık? “Vyana vayu”nun bedenden dışarı doğru giden bir enerji olduğunu ve bedenimizden yansıttığımız “aura” denen bir enerji olduğunu farketmiştik. Bu “vayu”nun diğer dört “vayu”yu ve bedenden geçtiği düşünülen “nadi” enerji merkezlerinden “prana”nın (yaşam enerjisi) geçmesini sağladığını da biliyorduk. Bir “asana”da aşağı, yukarı, içeri, merkeze ve dışarı doğru giden enerjileri hissedip bu şekilde “asana”yı yaparsak o duruşu daha derinden hissedebileceğimizi de görmüştük. Artık bedendeki beş enerji akımı zihinlere yer etmişti. Bundan sonra bir “asana”da sadece yapmaya değil aynı zamanda “asana”nın her boyutunu hissetmeye çalışacaktık.
“Vyana vayu”ya gelince… Dengeli bir yaşamım mı vardı yoksa endişeli ve kafam karışık mıydı? Uyumlu ve dengeli miydim? Zihnim ve bedenim bir ve bütün müydü, dengeli ve uyumlu muydu yoksa zihnim dağınık mıydı? Kendimle ve çevremle uyumlu muydum? Fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak dengeli miydim? Zarafet içinde mi hareket ediyordum? Duygu ve düşüncelerim serbest bir şekilde zihnimde dolaşabiliyor muydu? Tüm bedenim uyum ve denge içinde miydi?  “Vyana vayu” dediğimizde dersten arda kalan da bunlardı işte…

kendimi ifade edebiliyor muyum?

Standard
Yoga derslerimde sadece bedene odaklı çalışmaktan pek hoşlanmıyorum. Yoga kelime anlamıyla “bir ve bütün olmak” demekse, o halde yoga derslerinde beden, zihin ve ruh üzerine yoğunlaşmalı; bedeni, zihni ve ruhu “bir ve bütün” hale getirmeye çalışmalıydık. Sanırım bu yüzden fiziksel dersler yerine derslerimde felsefi konulara eğilmeyi seviyorum. Bir süredir “vayu”lar (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımları) üzerine dersler yaptığımı farketmişsinizdir. Bu haftanın “vayu”su “udana vayu”ydu. Yani “yukarı doğru akım”…
2013-05-18 14.18.39
Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.
Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve ileri doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.
Geçen hafta sıra “udana vayu” yani “yukarı doğru akım”a gelmişti. Boyunda bulunan bu “vayu” boğazı kontrol etmekte… Aynı zamanda göz, kulak ve burun gibi duyu organlarımızı da etkilemekte… Bu nedenle, konuşma ve kendimizi ifade etme ve tiroid ve paratiroid bezleri bölgesini kontrol ettiği için  büyümemiz ve metabolizmamızı da kontrol etmekte… “Udana vayu”, nefes verirken havanın dışarı çıkmasına yardımcı olan bir “hava akımı” ve bu yüzden de konuşma ile ilişkili. “Udana” yukarı doğru bir enerji akımı olduğu için “prana”nın aşağıdaki çakralardan yukardaki çakralara çıkmasına yardımcı olur. Ayrıca, bu “vayu” merkezi sinir sistemini, endokrin sistemini ve duyuları kontrol eder. “Vishuddha” (boğaz) ve “ajna” (alın çakrası) ve eter elementi ile ilişkili…
Bu “vayu” dengesiz olduğunda kendimizi ifade ederken sorunlar yaşabiliriz; çok konuşabiliriz ya da ağzımızdan hep olumsuz cümleler çıkar. Boyun bölgesi enerjinin giriş ve çıkışıyla ilgili bir merkez olduğu için “udana vayu” dengesizleştiğinde bedene alınan ve bedenden atılan arasında bir dengesizlik oluşabilir. “Udana vayu” dengeli olduğunda, zihin ve kalp de dengeli ve bütün olur.
Bu “vayu” dengesiz olduğunda nefes darlığı ya da başka solunum sorunları yaşayabiliriz. Tüm bunların sebebi kendimizi ifade edememek ya da duygusal olarak kendimizi bastırmak olabilir. “Udana vayu” dengeli olduğundaysa mutlu ve enerjik oluruz.
“Udana vayu”nun uyandırılması “samana vayu”nun (dengeleyen/merkezleyen enerji akımı) dengeli bir şekilde çalışmasına bağlıdır. Hatırlayacağınız gibi “samana vayu”da “prana vayu” (ileri ve içeri doğru akım) ve “apana vayu”nun (aşağı ve dışarı doğru akım) sağlıklı ve dengeli bir şekilde karın bölgesinde buluşmasına bağlıydı.
“Udana vayu” yukarı doğru bir akım olduğu için bu “enerji akımını” baş, boyun ve sırt odaklı bir yoga akışı ve ters duruşlar ile uyandırabiliriz.”Samana”, “prana” ve “apana” vayular dengeli ve düzenli olduğunda bu “vayu”da düzenli çalışır. Bu nedenle bu vayu genellikle yoga derslerinin sonunda tüm “vayu”lar uyarıldıktan sonra daha iyi çalışır.
Derse meditasyon ile başladık. Meditasyon sonrasında “ujjayi pranayama” (kahraman nefes çalışması) ile boğaz bölgesini uyarmak ve “udana vayu”yu harekete geçirmek istemiştim. “Ujjayi” nefesini, boğazımızın arka kısmını kısarak yapabiliriz. Daha önce denemediyseniz, size bir ipucu verebilirim. Soğuk bir gecede, evinizde huzur içinde bir akşam geçirdiğinizi hayal edin. Cama doğru yaklaştığınızı ve cama nefesinizi vererek buğu yaptığınızı düşünün. “Saaa” sesiyle nefes alıp “haa” şeklinde nefes vermek. Ağzınız açık bir şekilde bu nefesi bir süre deneyimledikten sonra ağzınızı kapatıp nefeslerinizi burundan alıp burundan vermeye başlayabilirsiniz. Bu arada, boğazının arkasını daraltıp, bu nefesi çalışabilirsiniz.  Bazıları, bu nefese “okyanus nefesi” adını veriyor. Belki de okyanusun dalgalarının sesine benzettikleri içindir. Kim bilir?
Bu “pranayama” çalışmasını yaparken “jalandhara bandha”da (çene kilidi) yaparak “udana vayu”yu biraz daha uyarmak istemiştim. bu kilidi, “sukhasana” (kolay oturuş) ya da “virasana”da (kahraman oturuşu) oturduktan sonra burundan derin bir nefes alıp çeneyi göğüse indirip “sternum”u (iman tahtası da denilen göğüs kemiği) yukarı doğru kaldırarak yapacaktık. Nefesimizin yettiği kadar bekleyecektik. Kilidi çözerken önce çeneyi göğüsten ayıracak ve burundan nefes alacaktık. Bir süre yavaş ve derin nefesler alıp vererek nefesin normala dönmesini bekleyecektik. “Jalandhara bandha”, dolaşım ve solunum sistemlerini düzenleyip tiroidi uyarıyordu. Dolayısıyla, metabolizmayı dengeliyordu.
Öğrencilerden ders boyunca bu nefesi kullanmalarını istedikten sonra akışa başladık. Dikkati boğaza vererek “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile hem omurgayı esnettik hem de bedeni hareketlendirmeye başladık. “Marjaryasana” ve “bitilasana” arasında nefeslerle akarken çeneyi iyice göğüse yaklaştırıp sıkıştırdık ve sonra başın arkasını iyice geriye yaslayıp boynun önünü esnettik.
Bir “vinyasa” ile ayağa kalkıp “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. “Tadasana”da nefese odaklandık. Nefes alış ve verişlere odaklı bir şekilde “surya namaskara” (güneşe selam) akışları yaptık. “Tadasana”da ve “bhujangasana”da (kobra) boynu sağa sola ve öne ve arkaya hareket ettirdik. Sonra boynu çevirdik.
“Vinyasa” akışları arasında boğaz ve sırt bölgesini uyarmak için “tadasana”da göğüs kafesini açarak geriye doğru eğilmiştik. “Ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana”da (alçak hamle) da göğüs kafesini esnetmiştik. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu) bedeni ısıtmak için ve göğüs kafesini esnetmek için yaptığımız diğer asanalardı.
Yere geçtiğimizde ise “ustrasana” (deve duruşu), “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (köprü) ve “sphinx” (sfenks) duruşlarıyla “udana vayu”yu harekete geçirdik. Özellikle “sphinx” duruşunda boynu sağa sola ve öne ve arkaya hareket ettirdik.
Artık dersi sonlandırmadan önce birkaç ters duruş ile “udana vayu”yu dengelemeliydik. Sıra ile “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) yaptık.  Ve son asana da “sirsasana” (baş duruşu) idi.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesinde “simhasana” (aslan duruşu) ile boğazdaki tıkanıklıkları açmak istedim. Dizlerin üzerinde ayak parmak uçlarını mindere takarak oturduk. Elleri dizlerin önünde yere koyduk, bakışları iki kaş arasına getirdik. Ağzımızı açıp nefes verirken aslan gibi “haaaaahhh” diye kükredik.  “Pranayama” sonrasında bedeni yere teslim edip dinlendik.
Peki dersi nasıl sonuçlandırmıştık? “Udana vayu”, yukarı doğru bir enerji akımı idi. Konuşma ve kendini ifade edebilmekle ilgiliydi…  Kendini doğru ve düzgün bir şekilde ifade edebilmek… Gerçekleri ve içinden geçenleri söylemek ile ilgiliydi… Kalp ile zihin arasında bir yerdeydi… Kalp ve zihnin aynı şeyi düşünmesi ve aynı dili konuşması ile ilgiliydi… Ya kalp ve zihin aynı dili konuşmazlarsa? O zaman boğazda sorunlar oluyordu… “Udana vayu” dengesizleşiyordu… Boğaz çakrası ile ilişkili bir “vayu” idi. Boğaz çakrası, temiz ve düzgün ifadenin ve iletişimin merkeziydi. İçimizden geçenleri dile getirmekle ilgiliydi. Zihin ile kalbi bir ve bütün hale getirmek ve dudaklarımızdan güzel sözlerin çıkması önemliydi. Bağırmak ya da kavga etmek, doğru ve düzgün ifade değildi. Kendimi düzgün ve doğru ifade edebiliyor muyum? Herkes tarafından doğru anlaşılıyor muyum? Güzel ifade edebiliyor muyum? Söylediklerim dinleniyor mu? Doğru ve düzgün bir şekilde konuşabiliyor muyum? İşte “udana vayu” da buydu…

içimizi boşaltmak

Standard
Geçtiğimiz hafta insan zihninin ne kadar ilginç olduğundan ve yeni bilgiler edindiğimizde eskileri zihnin gerisine itip unutmaya başladığımızdan bahsettiğimi hatırlıyorsunuzdur sanırım. (Bu konuyla ilgili yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2015/05/24/alma-verme-dongusu/ linkinden ulaşabilirsiniz) Mademki eski bilgiler gün yüzüne çıkmaya başladı, birkaç hafta boyunca bu bilgilerle bezenmiş dersler yapmaya karar verdim. Derslerde “vayu”lara (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımı) odaklanacaktık. Birinci “vayu”yu yani “prana vayu”yu (içeri ve yukarı doğru akım) bitirdiğimize göre sıra ikinci “vayu”ya yani “apana vayu”ya (aşağı doğru akım) gelmişti. Aşağı ve dışarı doğru akan enerji…
2009-2010 tum fotolar 309
Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.
Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve yukarı doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.
O gün “apana vayu” üzerine yoğunlaşacaktık. Aşağı ve dışarı doğru akan enerji… Pelvik tabanda bulunan ve alt karın dediğimiz bölgeye hükmeden enerji… Aşağı ve dışarı doğru akan bir enerji olduğu için sindirim, üreme ve boşaltım sistemlerini kontrol eden bir enerji… Bedenden karbondioksit, idrar ve dışkı gibi her tür maddenin atılmasıyla ilgili bir enerji türü… Göbek deliğinden aşağı doğru giden bir “vayu”…
Tüm bu sebeplerden dolayı bu “vayu”yu çalışırken nefes verişlere odaklanmak gerekiyordu. Her nefes verişte boşaltım sistemini temizleyerek bedeni arındırmayı amaçlamalıydık. “Apana vayu”, “muladhara” (kök) ve “svadhistana” (sakral/cinsel) çakralarla yani toprak ve su elementleriyle ilişkiliydi. Duygusal olarak sorunsuz bir “apana vayu”ya sahipsek, kendimizi köklenmiş ve güvenli hissedebilirdik. Ve daha hafif, rahat ve huzurlu…
“Apana vayu”, sadece fiziksel atıklardan değil aynı zamanda sağlığımızı tehdit eden her tür duygunun da dışarı atımından sorumlu. İçimizde tuttuklarımızla ilgili… Bu “enerji akımı”, bağışıklık sistemini güçlendirip zihni kötü ve olumsuz düşüncelerden arındırmamıza yardımcı olur. “Apana vayu” güçsüz ya da sorunlu olduğunda, beden-zihin bütünlüğü bozulur ve hastalıklara, korkulara, şüphelere, güvensizliğe ve her tür olumsuz duyguya açık hale geliriz. Tam tersine bu “enerji” güçlü ve dengeliyse, kendimizi köklenmiş hissederiz, güçlü bir bedene sahip oluruz ve esnek bir dünya görüşümüz olur.
“Apana vayu”yu çalıştırmak için nefes verişleri alışlardan uzun tutmak, ayaktaki asanalara, kalça açıcılara ve “mula bandha” (kök kilit) adını verdiğimiz kilit çalışmasına ağırlık vermemiz gerekiyordu.
Başlangıç meditasyonu sonrasında “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması ile devam ettik. Bu nefes çalışmasında sadece nefes verişlere odaklanacak, nefesi aldığımızdan daha uzun sürede verecek ve verdikten sonra birkaç saniye nefes tutacaktık. Tüm bunları yaparken, nefesi karnı şişirerek alacak verirken de nefesin kuyruk sokumundan bacaklara ayaklara doğru gittiğini hissetmeye çalışacaktık. Böylece toprak enerjisini ve köklenme hissini yakalamaya çalışacaktık.
“Pranayama” çalışması sonrasında “mula bandha”yı nasıl yapacağımızı çalıştık. En basit anlatımıyla “mula bandha” pelvik taban kaslarının kasılması demektir. Nefes alırken perine bölgesi kaslarını içeri doğru çekip nefes verirken bırakarak bu “kilidi” uygulayabiliriz. Erkeklerde ve kadınlarda farkı uygulanır. Erkeklerde anüsün önünde ve genitallerin arkasında olan perineum kasının kasılmasıdır. Kadınlarda ise perineumun ve serviksin tepesinin yukarı doğru çekilmesidir. Hem kadınlarda hem de erkeklerde pubik kemik göbek deliğine doğru çekilir.
Daha basit anlatmak gerekirse, eğer trafikteyseniz ve tuvalet ihtiyacınız varsa ve bu ihtiyacı hiçbir şekilde gideremeyecekseniz, “mula bandha”yı zaten bilmeden uyguluyorsunuzdur. Ya da tuvaletteyken idrarınızı tutmak ve sonra yapmaya devam etmek de “bu kilidin” nasıl çalıştığını size anlatmanın en kolay yoludur. Ön, arka ve orta bölgedeki tüm pelvik taban kaslarının nefes alırken içeri ve yukarı doğru çekilmesi ve nefes verirken de bırakılması…
“Mula bandha”yı öğrendikten sonra o gün derste asanaları yaparken öğrencilerin bu “bandha”yı da kullanmalarını söyleyerek akışa başladık. Dizlerin üzerinde “marjaryasana-bitilisana” (kedi-inek esnetmesi), “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu), dört ayak üzerinde burgu ve “utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile pelvik tilt ile omurgayı esnetip, omurgayı arkaya ve öne eğip burgu yaptıktan sonra bir “vinyasa” (akış) ile “tadasana”ya (dağ duruşu) kalktık.
Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıtmaya başladık. “Apana vayu” çalıştığımız için köklenmek çok önemliydi. Güneşe selamları yaparken ayakların altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Ayakları güçlü bir şekilde yere basmak, bacaklardaki kasları kullanmak, iç bacakları birbirine doğru itmek ve özellikle “mula bandha”yı kullanmak… Ayaktaki asanalarda tüm bunları hissetmeye çalışmak… Bir yandan yere doğru köklendiğimizi bir yandan da yukarı doğru uzadığımızı hissetmek… İki taraflı enerji akışı… Yani hen “prana vayu” hem de “apana vayu”…
“Apana vayu”yu ayaktayken biraz daha harekete geçirmek için “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “trikonasana” (üçgen), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu), “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzanmış duruş) ve “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) yapmıştık. Tabii ki “yogik çömelmeler” de yapıp hem pelvik taban kaslarını güçlendirmiş hem de esnetmiştik.
Bir “vinyasa” yapıp “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp bir süre kasık kaslarını esnettikten sonra yere oturmuştuk. Artık yerdeki asanalar ile “mula bandha”yı biraz daha yoğun hissedecek ve kalça açıcılar ile de “apana vayu”yu çalıştırmaya devam edecektik.
“Mula bandha”yı daha yoğun hangi asanada hissedebiliriz diye soracak olursanız “dandasana” (asa duruşu) derdim herhalde. Yere oturduktan sonra bacakları öne doğru uzatıp “dandasana”ya geçmiş bu defa sadece “mula bandha”yı kullanmıştık. Normalde bu asanada “uddiyana bandha” (karın kilidi) ve “jaladhara bandha”yı da (çene kilidi) kullanırdık. “Dandasana”da on nefes bekledikten sonra “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) yaptık. “Ardha padma janu sirsasana” (yarı lotus baş dize duruşu) ile topuk alt karna değdiği için “apana vayu”yu çalıştırmıştık. Bu “enerji akımını” daha yoğun hissedebilmek için de bu asanada alt karın bölgesini ve pelvik tabanı içeri doğru çekip nefes alırken sadece üst karnı şişirmeye çalışmıştık. “Apana vayu”yu çalıştıran en son öne eğilme “upavistha konasana”ydı (bacaklar ayrık yerde öne eğilme)
“Apana vayu”yu kalça açıcılar ile çalıştırmaya devam ettik. “Baddha konasana” (kelebek/bağlı açı duruşu), “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “kare duruşu”, “gomukhasana” (inek başı duruşu) yapmıştık. “Marichyasana I” (bilge Marichy duruşunun birinci varyasyonu) ile de hem kalçaları açmaya devam etmiş hem de burgu çalışarak “apana vayu”yu güçlendirmiştik.
Dinlenmeden önce son bir duruş denemek istiyordum. “Mula bandha”yı ve “apana vayu”yu en güçlü şekilde hissetmek için. “Padmasana” (lotus duruşu) ya da “ardha padmasana”da (yarım lotus) elleri yumruk yapıp yere koyarak “mula bandha”yı kullanıp kalçayı yerden kaldırmak… Eğer “padmasana” ya da “ardha padmasana” çok zor geliyorsa aynı şeyi “dandasana”da denemek…
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu öncesi “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması yapacaktık. “Apana vayu”yu  “kapalabhati” (kafatası parlatan nefes) ile hareketlendirecektik. Bu çalışma nefes verişlere odaklandığı için,  bedendeki zararlı maddelerin atılmasına ve “apana”nın canlanmasına yardımcı oluyordu. Bu nefes tekniğinde, nefes alışlar pasif verişler aktifti ve özellikle karın kaslarını çalıştırıyordu. Nefes verişler patlar gibi alışlar pasifti. Nefes verirken karın hızla içeri giriyordu. Bedeni ve zihni temizleyip arındırıyordu. Bu nefesi çalışırken elleri de “apana mudra”da (aşağı doğru akan enerji kilidi) tutturmak istemiştim. Orta ve yüzük parmağı baş parmağa değdirirken işaret ve serçe parmakları ileri doğru uzatacaktık ve elleri dizlerin üzerine koyup nefes çalışmasını yapacaktık. Boşaltım sistemi hızlandıran bu “mudra”, sinüsleri temizler ve akciğerlerdeki balgamların sökülmesine yardımcı olur. “Apana mudra” duygusal olarak ise bizi sakinleştirir, dingileştirir, güven verir ve iç huzur ve denge sağlar.
Artık sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. “Savasana” ile “prana”nın (nefes/yaşam enerjisi) tüm bedende eşit bir şekilde dolaşacaktı. Artık tüm beden gevşemiş ve rahatlamış, fiziksel beden toprağın enerjisine teslim edilmişti. Zihin ise gevşemiş ve sakindi. Nefes alış verişler düzenli, uzun ve rahattı. Bedeni ve zihni bırakmış ve teslim etmiştik…
“Savasana” sonrası dersi sonlandırmaya gelince… “Apana vayu” dışarı ve aşağı doğru akan bir enerjiydi ve içimizde tuttuklarımızla ilgiliydi. İçimizdekileri dışarı nasıl atacağımızla… Nasıl temizleneceğimizle… Nasıl boşaltacağımızla… Eğer duygu ve düşüncelerimizi sürekli içimizde tutarsak bir süre sonra bir süre sonra beden ve zihinde onları tutacak yer bulamazdık ve patlama noktasına gelebilirdik. O halde zaman zaman içimizi boşaltmak, temizlemek ve arındırmak gerekirdi… Nasıl ki beden her gün boşaltım sistemiyle kendini temizliyor, arındırıyor ve yeniliyordu bizler de zihnimizi ve ruhumuzu zaman zaman boşaltıp temizleyip arındırmalıydık… Herşey dışa atmakla ve içimizde tutmamakla ilgiliydi. Biriktirip yerli yersiz patlamak yerine, ara sıra boşaltıp temizleyip arınıp bedenen ve zihnen sağlıklı, mutlu, huzurlu ve esnek bireyler olmaya çalışmalıydık… Güçlü, esnek ve dengeli…

alma verme döngüsü

Standard

İnsan zihni ne kadar ilginç değil mi? Yeni bilgiler edindiğimizde eskilerin üzerine sanki perde çekiyoruz ve unutmaya başlıyoruz. Aslında bilgiler hep zihinde… Gerilerde bir yerlerde de olsa zihinde… Kimi zaman gördüğümüz bir şey, kimi zaman işittiğimiz bir şey, kimi zaman da ifade ettiğimiz bir şey zihnin gerilerinde kalmış bilgileri bir anda su yüzüne çıkarabiliyor. Geçen hafta derste akışlara yoğunlaşmışken başıma gelen tam da buydu.

2009-2010 tum fotolar 676

O gün sırt kaslarını esnetmeye ve güçlendirmeye odaklanmıştık. Bedenin tek taraflı çalışmadığını ve sırt kaslarını güçlendirmek için göğüs kafesinin ve kaslarının da esnetilmesi gerektiğini biliyorduk. Bilgisayar ve televizyon başında geçirdiğimiz uzun saatler, araba kullanırken şekilden şekle girdiğimiz o anlar ve dik oturmak yerine “kamburlaşmayı” tercih eden yapımız nedeniyle zaman içinde omuz başları öne doğru gelip sırt omurlarının kamburlaşmasına ve göğüs kafesinin kapanmasına (daralmasına) neden olmakta… O gün, hem sırt kaslarını esnetip güçlendirmek hem de göğüs kaslarını esnetmek istiyorduk. Asanaların ötesinde nefes çok önemliydi. Nefesle uyumlu hareket etmek ve nefes ile birlikte göğüs kafesini açmak, esnetmek…

Derse meditasyon ile başladıktan sonra “pranayama” (nefesi özgürleştirme) tekniklerinden birisini çalışıp “vinyasa” (akış) öncesi göğüs kafesini genişletmek istemiştim. “Ujjayi” (kahraman nefesi), “bhastrika” (körük nefesi)” ya da “kapalabhati” (kafası parlatan nefes) gibi daha yoğun bir nefes tekniği çalışmak istemedim. Sadece öğrencimin dikkatini nefes alış verişe çekmek ve nefes alıp verirken omurgasındaki ve karnındaki (diyafram) hareketi fark etmesini amaçlamıştım. O yüzden beş sayıda nefes alıp, üç sayıda nefesi tutup, beş sayıda nefes verip, üç sayıda nefes tuttuğumuz bir nefes çalışmasına başladım. Uzun yıllardır yoga çalıştığı için beş sayıda nefes alıp vermenin öğrenciye çok kolay geldiğini fark edip sayıları uzattım. “Yedi sayıda nefes al, beş sayıda nefes tut, yedi sayıda nefes ver ve beş sayıda nefes tut.” Bu daha iyiydi. Bir süre bu çalışmaya devam ettikten sonra alış verişleri dokuz sayıya, nefesi tuttuğumuz anları ise yedi sayıya çıkardık. Bu arada öğrenciden nefes alırken omurgasının kuyruksokumundan başın tepesine kadar uzadığını, nefes verirken oturma kemiklerinden yere biraz daha köklendiğini izlemesini istedim. Bir süre sonra da nefes alırken genişleyen nefes verirken daralan göğüs kafesini fark etmesini söyledim. En son da dikkati karna çekmiştim. Nefes alırken şişen bir karın ve nefes verirken inen bir karın… Böylece derse başlamadan beden ve zihin iyice rahatlamıştı.

Her zamanki gibi bedeni ısıtmak için “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine başladık. Bu sefer hedef bölgemiz omuz kuşağı, sırt ve göğüs kafesiydi. O yüzden “ardha uttanasana” (ayakta yarım öne eğilme) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) arasında beş kez gidip geliyorduk. Nefes alırken omuz başlarını geriye yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittiriyorduk, nefes verirken öne katlanıyorduk ama omuz başlarını kulaklardan uzak tutmaya özen gösteriyorduk. O an yıllar öncesine gittim. Katıldığım bir yoga çalışmasına… “Vayu”lar (rüzgâr/hava akımı) üzerine bir çalışmaydı. Beş gün boyunca, bir “vayu”ya odaklanmıştık. O andan itibaren, dersin ana fikri ve odak noktası değişmişti. Mademki sırt ve göğüs kafesi odaklı çalışıyorduk, o halde ders boyunca “prana vayu”ya (içeri ve yukarı doğru akım) çalışacaktık. Hem felsefe ve teori, hem de pratik… Öğrendiklerimiz zihnin bir köşesinde kalmak yerine, yaşam bulacaktı… Bu konuyu öğrenmiş ama zihnin bir kenarına itmiştim. Şimdi bildiklerimi hatırlama ve hayata geçirme zamanıydı… Bakalım ne çıkacaktı?

Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.

Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve yukarı doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.

O gün sadece “prana vayu” üzerine yoğunlaşacaktık. Yani içeri ve yukarı doğru akım. “Prana vayu”, başın içinde yer almakta ve göğüs bölgesini etkilemekte. Beyni ve gözleri besleyip nefes almak, yemek yemek, su içmek gibi bedenin içine aldığımız enerjileri kontrol etmekte. “Prana vayu” diğer dört “vayu”nun içindeki en temel enerji ve o yüzden de diğer dört “vayu”yu beslemekte.

“Prana vayu”, “almak” ile ilgili. İçeri ve yukarı doğru bir akım. Başımızdan diyaframa kadar gelir. Yani hem boğazdan karna doğru hem de karından boğaza doğru akabilir.  Bu akımı hissedebilmek için, “sternum”dan (göğüs kemiği/iman tahtası adı verilen kemik) öne doğru uzamak gerekmekte… Yukarı ve ileri doğru uzama… Ders boyunca her asanada bu uzamayı hissetmeye çalıştık.

“Tadasana”da (dağ duruşu) nefes almaya ve bu nefesle yukarı ve ileri doğru uzama çalışmasıyla başladık “prana vayu” yoga akışına. “Surya namaskara” serileri arasında “ardha uttanasana”da (ayakta yarım öne eğilme) omuz başlarını geriye yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirirken “sternum” adlı göğüs kemiğinden iyice ileri ve öne doğru uzamak da yine bu “vayu” için iyi bir çalışmaydı. Her asanada nefes almaya odaklanmak özellikle nefes aldığımızda enerjinin karından üst bedene doğru çıktığını ve üçüncü gözden (iki kaş arasından/ajna çakra) dışarı çıktığını gözlemlemek de “prana vayu”yu hissetmemize yardımcı oluyordu.

“Prana vayu” hava elementi ile alakalı olduğu için bu “hava akımını” çalışırken özellikle “anahata çakra”ya (kalp çakrası) odaklanabilirdik. Yukarı ve ileri doğru bir hava akımı olduğu için “prana vayu” iyimser hissedip yaşam enerjisiyle dolduğumuzu hissedebilirdik. O yüzden “prana vayu”yu yana eğilmeler ve arkaya eğilmeler ile hissedebilirdik. Sağa ve sola “lateral esneme” yaparken nefes alıp “sternum”dan yukarı doğru iyice uzayıp nefes verirken bedenin bu uzunluğunu koruyarak yana doğru esnetebilirdik. Benzer şekilde, arkaya eğildiğimizde nefes alırken “sternum”dan yukarı doğru iyice uzayıp nefes verirken karından yukarı doğru çıkan enerjiyi hissedip geriye doğru eğilebilirdik.

O gün ders boyunca sırt ve göğüs kaslarına odaklandığımız için “prana vayu”yu tüm asanalarda hissedebilmiştik. Özellikle “salabhasana” (çekirge duruşu), “ustrasana” (deve duruşu) ve “dhanurasana” (yay duruşu) yaparken “ileri ve yukarı doğru akımı” fark etmeye çalışmıştık. “Surya namaskara” serileri arasında “phalakasana” (sopa duruşu) ve “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek) yaparken “sternum” kemiğinden öne ve ileri doğru uzayıp “prana vayu”yu harekete geçirmiştik.

Dersi bitirmeden önce “prana vayu”yu bir “pranayama” (nefesi özgürleştirme) tekniği ile dengelemek istemiştim. O gün “bhastrika pranayama” (körük nefesi) çalışarak solunum sistemindeki tıkanıklıkları yok etmeyi, sinir sistemini güçlendirmeyi, daha canlı hissetmeyi ve zihni temizleyip arındırmayı amaçlamıştım. “Derin nefes alırken diyaframı nefesle birlikte genişlet nefes verirken diyaframın içeri girmesine izin ver.” İki üç dakika bu nefes tekniğini çalıştıktan sonra “prana mudra” (nefes/yaşam enerjisi kilidi) ile iki üç dakika meditasyon yaptık. “Prana mudra” için iki elin yüzük ve serçe parmakların uçlarını başparmağın uçlarına değdirip, işaret ve orta parmağı ileri doğru uzatmıştık. Bu “mudra” ile bedenin enerji ve canlılığını arttırmak istemiştim.

Meditasyon sonrasında “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile bedeni dinlendirmiş ve sıra dersi sonlandırmaya gelmişti. Derse başladıktan sonra sırt ve göğüs kasları odaklı fiziksel bir yoga dersinin nasıl da felsefi bir yoga dersi haline döndüğünü hatırladım. Zihnimin arka taraflarına attığım bilgilerin ders boyunca nasıl öne çıktığını, akışı elimdeki notlardan değil de nasıl içimden gelerek çıkardığımı fark ettim. Zihnin gerisine itsek de öğrendiklerimizin gerektiğinde “o arka taraflardan” çıkıp bizi yarı yolda bırakmayacağını gördüm.

“Prana vayu” içeri doğru akan ve solunumu ve “alma”yı kontrol eden bir enerjiydi. Yemek yemekten bir şeyler içmeye, fikirlerden izlenimlere… Her şeyi alma ve kabul etme… Bedendeki bu hava akımı, enerjiyi, motivasyonu ve canlılığımızı da kontrol ediyordu. Bu hava akımı sayesinde, dünyayı tüm berraklığıyla görebiliyor ve iç dünyamızda memnun ve mutlu olabiliyorduk. “Prana vayu”nun dengesi bozulduğundaysa, aşerebiliyor, kötü alışkanlıklara kapılabiliyor ve huzursuz bir kişiliğe bürünebiliyorduk. Almak ve kabul etmek ile ilgili bir “hava akımı”ydı “prana vayu.” “Anahata çakra” (kalp çakrası) ve hava elementi ile ilişkiliydi. O gün akışa başladıktan sonra “prana vayu”yu hatırlamış ve dersi ve kendimi olduğum gibi “kabullenmiştim.” Kabullendikten sonra da zihin benimle işbirliği yapmış ve “vermeye” başlamıştım. Vermedikçe alamayacağımı, alamadıkça veremeyeceğimi de fark etmiştim. Ben verdikçe öğrenci almıştı. O aldıkça da “prana vayu” ortaya çıkmıştı. Her şey bir döngüydü aslında. Alma ve verme döngüsü… Ne kadar verirsek, o kadar çok alırdık.

teslim olmak ve bırakmak…

Standard

Mevsim kış diye mi bilmiyorum bu aralar yin yoga havamdayım. Gerek kendi pratiğimde gerekse derslerimde hep yin yogaya yönelmek istiyorum. Geçen akşamki grup dersimde de aynısı oldu. Derse giderken aklımda birkaç seçenek vardı. Ya zirve duruşu bir burgu olacaktı ya da karın güçlendirici bir asanayı seçecektim dersin ana teması olarak. Bir seçenek de yin yogaydı.

wpid-facebook_-1036573733.jpg

O akşam dersin olduğu spor tesisine giderken trafik rahattı. Beklediğimden daha erken vardım tesise. Hani trafikte cebelleşmiş olsam zirve duruşu burgu ya da karın güçlendirici olan bir ders belki bana daha cazip gelecekti. Tesise çok rahat ve huzurlu bir şekilde ulaşınca, kendimi gevşemeye ve katılımcıları da gevşetmeye daha yakın hissettim.

Stüdyonun ışığını iyice kıstım ve yin yogaya uygun dinlendirici şarkıların bulunduğu bir cd çalmaya başladım. Yin yogaya karar vermiştim ama bu yoga tarzında da değişik dersler işleyebilirdim. Kalça ve uyluk ağırlıklı bir ders yapabilirdim. Ders tüm bedene yönelik ya da belli bir meridyene yönelik olabilirdi. Düşünürken kalça ve uyluk ağırlıklı bir derste karar kıldım. Ne de olsa tüm gün sandalye ve koltuklarda oturuyorduk ve bu nedenle kalça kaslarını esnetmeye ihtiyaç duyuyorduk.
Derse “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile başladık. Herkes sırt üstü yattı ve kendini müziğin akışına bıraktı. Ben de herkes bedenini ve zihnini rahatlatmaya çalışırken yin yoga hakkında biraz bilgi verdim. Yin yoganın teslim olmak ve bırakmak ile ilgili olduğundan, içimizdeki anne sevgisini geliştiren bir çalışma olduğundan, anne sevgisinin olmak ile ilişkili olduğundan bahsettim. Ayrıca yang çalışmanın baba sevgisini besleyen bir uygulama olduğunu, baba sevgisinin kendimizi ve başkalarını olduğu gibi değerlendirmemizi sağladığını, baba sevgisinin bize değişimin mümkün olduğunu gösterdiğini anlattım. Anne sevgisinin kabul etmeyi teşvik ettiğini ve baba sevgisinin gelişimimiz için bize ilham verdiğini de söyledim. Tüm bu bilgileri Sarah Powers, Bernie Clark ve Paul Grilley’in kitaplarından edinmiştim.
O sırada yan stüdyoda minder kalmadığı için sınıfa giren çıkan oldu. Birden dikkatim dağıldı. “Ben ne söylüyordum, neden bahsediyordum?” diye düşündüm bir an. O anda içeri girenlerden birinin anahtarı yere düştü. Bir gürültü koptu. Ben sınıfı dinginleştirmeye ve yin yogaya hazırlamaya çalışırken, bu gürültü patırtı hiç iyi olmamıştı. Üstüne üstlük ben de biraz dağılmıştım. Aklımdakileri toplayıp cümlelere dökmem biraz zor oldu ama sonunda konuyu bağlayabildim: “Teslim olmak ve bırakmak.” Ben teslim olmuştum. Bu gürültü patırtı konusunda elimden bir şey gelmeyecekti. “Akışına bırak Burcu. Şu an senin de katılımcıların da deneyimlemesi gereken şey bu.”
Sınıfı “savasana”dan uyandırıp küçük esnetmelerle bedenleri ısındırmaya başladım. Önce sağ bacağı sonra sol bacağı teker teker göğüs kafesine doğru çekerek esnetmek, ardından bacakları sağa ve sola açarak kasık kaslarını esnemek ve en son iki bacağı birden göğüse doğru çekip omurgayı sağa sola sallamak…
Sırada yin yoga akışı vardı. Her bir duruşta üç-dört dakika kadar bekleyecektik. Omurgayı ve kasıkları esnetmek için “butterfly” (kelebek pozu) ile başladık. “Dragon” (ejderha), “half saddle” (yarım eyer), “caterpillar” (tırtıl), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “half butterfly” (yarım kelebek) diğer kalça ve uyluk açıcı asanalardı. Bu duruşlardan sonra “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği) asanalardan birini seçmelerini söyledim. Derste öğrencilere seçim hakkı tanımak dersin havasını değiştiriyordu ve öğrencilerin o an kendi ihtiyaçlarına ve bedenlerinin yapısına uygun olanı yapmalarını sağlıyord. Sonuçta üç duruş da kalçayı dışa çeviren kasları esnetiyordu. Ben de bu etkiyi yaratmak istemiştim.
Kalça ve uyluk çalışırken genellikle öne eğilmeler yapıldığı için, insanlar çok fazla içe dönebiliyor ve dersin havası iyice ağırlaşabiliyordu. Aslında amacım buydu. Bir akşam dersinde, ışıklar kısılmışken, tüm günün yorgunluğunu hissederken yin yoga yaparak özellikle kalça bölgesindeki birikmiş duygu ve enerjiyi rahatlatmak, gevşetmek ve esnetmek… Bence amacıma ulaşmıştım.
Tüm bu kalça açıcı asanalar içindeyken kimi katılımcılar çok huzurlu, sakin ve rahat kimileriyse kıpır kıpırdı. Her zaman derim: “Yoga matı (minderi) üzerinde nasıl tepkiler veriyorsak, hayatta da aşağı yukarı benzer tepkiler veriyoruzdur” diye. Yine aynı görüşten bahsettim. Her duruşta, “bırakmayı, teslim olmayı, kabul etmeyi” hatırlattım. Yin yogada bir deyiş olduğundan bahsettim: “Poza girmek için bedeni kullanmıyoruz, bedenin içine girmek için pozu kullanıyoruz.” Nefesin her zamanki gibi bize rehber olduğunu hatırlattım. Duruşta zorlandığımızda nefese yönelip sakinleşebileceğimizi, eğer o an asanada kalmak hiç mümkün değilse kendimizi zorlamadan duruşu bırakmamızı söyledim. Tabii ki eğer fiziksel bir rahatsızlık hissediyorsak, asla devam etmememiz gerektiğini de hatırlattım. Fiziksel rahatsızlık yoksa bizi tek zorlayan duygular ve düşüncelerdi. Peki sabretmek, kabullenmek, teslim olmak, kendini bırakmak mümkün müydü?
Sınıf duruşlar içindeyken yin yoga hakkında biraz daha bilgi verdim. Yin’in bedenimizdeki dişil enerji, ay, soğuk, serin, karanlık yang’ın ise eril enerji, güneş, sıcak ve aydınlık olduğunu, yin yoganın bizi şifalandırıcı bir yoga tarzı olduğunu, bir asanayı yaparken hedef bölge dediğimiz ve germeyi hissettiğimiz noktanın duruştan çıktıntan sonra kanlanacağını anlattım. Aslında yin yoga ile kendimize bir nevi akapuntur yapıyorduk. Bir bölgeyi önce sıkıştırıyor, sonra o bölgeyi rahatlatıp oraya kan, yaşam enerjisi, “chi” ya da “prana” akışını sağlıyorduk. Kısaca meridyenlerden de bahsettim. Bacak önü, bacak arkası, omurga, bacak içi ve bacak dışı derken aslında mide, dalak, idrar kesesi, böbrek ve karaciğer ve safra kesesi gibi meridyenleri uyardığımızı ve yine bu bölgeleri şifalandırdığımızdan bahsettim.
Derken dersin sonuna gelmiştik. Normal ders saati bitmişti ama henüz akış tamamlanmamıştı. Yin yoganın başka bir özelliği: Asanalarda beklerken ve o enerjiyi hissederken, eğitmen olarak senin de gevezeliğin tutuyordu. Şunu da anlatayım, şundan da bahsedeyim derken zaman su gibi akıp geçiyordu. Neyse ki bizden sonraki derse daha yarım saat vardı. Kimse de gitmesi gerekiyormuş, acelesi varmış gibi bir izlenim vermemişti. Herhalde herkes halinden memnun ve saatin farkında değil diye düşündüm. Zaten bir iki asana yapıp dersi tamamlayacaktım.
Şimdi enerjiyi biraz yükseltmenin zamanı gelmişti. İki seçenekli bir arkaya eğilme yapacaktık. İsteyenler ve/veya belinde rahatsızlık olanlar “sphinx” (sfenks), bel omurlarında rahatsızlık hissetmeyip daha esnek olanlar “seal” (fok balığı) deneyeceklerdi. Ya da bel omurlarını biraz esnetmek için önce bir iki dakika “sphinx” ardından daha derin bir duruş olan “seal”…
En son “cat tail” (kedi kuyruğu) burgusuyla tüm omurgayı rahatlattık. “İsteyen direk savasana’ya geçebilir. Hala enerjim düşük, bu arkaya eğilmeler beni canlandırmadı diye düşünenler savasana öncesi istediği asanayı yapabilir. Urdhva dhanurasana (köprü), sirsasana (baş duruşu), sarvangasana (omuz duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu) ya da adho mukha vrksasana (kol duruşu) yapabilirsiniz” dedim. Bazı öğrenciler hemen “savasana”ya geçti bazılarıysa saydığım asanalardan yaptılar. “Ve şimdi herkes derin gevşeme ve dinlenme duruşuna geçsin” dedim.
Hafif bir şarkı eşliğinde gevşediğimiz derin bir “savasana” sonrası bağdaşta oturup dersi sonlandırmanın vakti gelmişti. Dersin başında söylediklerime ek olarak, “hem yin hem de yang enerjiye eşit derecede ihtiyacımız olduğunu, anne sevgisinin dengelenmemiş gölgeli kısmının yin enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yin enerjinin fazla olmasının motivasyon eksikliğine, kronik şikayetlenmeye, mağdur olmuş hissetmeye ve bağlantı kuramamaya neden olduğunu” anlattım. Ayrıca “baba sevgisinin fazla olmasının yang enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yang enerjinin fazla olmasının da tatminsizliğe, yargılayıcı olmaya, mükemmeliyetçi olmaya ve hoşgörüsüzlüğe neden olacağını, yang olmadan yin’in beceriksizliğe yin olmadan yang’ın da duyarsızlık ve suistimale yol açacağını” söyledim. Dersin teması “denge”ydi. “Bu nedenle, hayatımızda yin ve yang enerjileri eşit derecede olmalı.” Gözlerimizi açmadan önce hayatın içinde dengeyi bulup koruyabilmemizi diledik.
Her yin dersin sonundaki gibi bu ders bittiğinde de kimse kalkmak istemedi. Herkes de bir rehavet gözleniyordu. Yin enerji böyle bir şeydi.
Dersin sonunda öğrencilerden biri yanıma geldi. “Ders boyunca ara ara video çekimi yaptım. Hastalarıma da yaptırmak için. (Bahsettiğim öğrenci bir fizyoterapist). Sizin için mahsuru var mı?” diye sordu. Tabii ki yoktu. Öğrendikçe öğretmedikten ve öğrendikçe paylaşmadıktan sonra neden yoganın içindeyiz ki? Yoga dünyası bu şekilde büyüyecek ve gelişecekti. Bu şekilde içimizdeki yin enerji, anne sevgisi artacaktı. Önce kendimize “anne şefkatiyle” bakmayı öğrenecektik; sonra başkalarına… Böyle böyle kendimizi ve hayatı olduğu gibi kabullenip, teslim olup, akışına bırakacaktık.

neden kaybetmekten korkarız?

Standard

İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, eşyalara bağlanmak… Bağlılık… Son zamanlarda yaşadığımız bazı olaylar bana bu konuyu düşündürttü. Bağlanmak mı bağlanmamak mı? Ya da çevremizdekilerle hiç bağ kurmamak mümkün mü? Hangisi doğru? Kafanız karıştı değil mi? Benim de karıştı.

312136_10150366021071416_275246722_n

Şimdi soracaksınız bana “nereden çıktı bu konu böyle” diye. Bir iki hafta önce çok değer verdiğim ve güvendiğim fitness eğitmenlerinden biri, üye olduğum spor tesisinden ayrıldı. Aslında bir aydır ayrılıp ayrılmamayı düşünüyordu ve bana bu düşüncesinden bahsetmişti. Sonunda ayrıldı. Tam bir ayrılık sayılmazdı bu. Bundan böyle alanda bulunan eğitmenlerden biri olmayacaktı. Dışardan sadece özel dersler ve grup dersleri vermek için gelecekti. Bu fitness eğitmeninin ayrılma kararı beni derinden etkiledi. Niye mi? Çünkü yaklaşık bir sene boyunca benim kişisel eğitmenimdi. Haftada iki kere baş başa özel ders yapıyorduk. Ona güveniyordum. Fitness programlarımı o ayarlıyordu. Ben, öyle her eğitmenin yaptığı programı beğenen ve her grup dersine giren biri değilim. Biraz seçiciyim bu konuda. Karalar bağlayıverdim mi hemen!

Bir de işin alışkanlık ve bağlılık yönü vardı. Ne olursa olsun bir sene özel eğitmenin olmuştu bu fitness eğitmeni arkadaşım. Son bir sene özel ders yapmadık ama onun derslerini çok zorunlu olmadıkça kaçırmıyordum. “Leb demeden leblebiyi anlama” misali, ben onun halinden, tavrından, duruşundan hangi hareketi yaptıracağını bile çoğu zaman kestirebiliyordum. Tarzına alışmıştım. Grup derslerinde “adam gibi” çalıştırıyordu. Gerektiğinde “canımızı çıkartıyordu.” Beni de kendi tarzına uydurmuştu. Kendi yoga derslerimde, ben de öğrencilerimin canını çıkartıyordum. Tıpkı sevgili fitness öğretmenim gibi.

İşte tüm bu alışkanlıklardan ve bağlılıktan ötürü, sevgili eğitmen arkadaşımın alan eğitmenliğinden ayrılacak olması beni derinden sarstı. Hemen bağlılık, alışkanlık ve bağımlılık konularını düşünmeye başladım. İnsandık sonuçta, çok kolay bağlanabiliyorduk. İstediğim kadar yoga eğitmeni olayım, yoga felsefesine inanayım ve uygulamaya çalışayım olmuyordu işte. Yine de “bağlanıyordum.”

Bu bağlardan nasıl kurtulacaktım diye düşünürken bir olay daha geldi başıma. 17 yaşındaki köpeğim biraz rahatsızlandı. Aslında bir iki senedir mide-bağırsak sisteminde sorunlar vardı. Yine de idare ediyorduk. Yaklaşık iki sene önce karaciğerine iyi gelen bir köpek maması vermeye başladık. Ondan önce, genellikle biz ne yersek onu yiyordu. Tabii ki et, özellikle de tavukla besleniyordu. Tüm bu yedikleri köpeğimizin mide-bağırsak sistemini bozmuş, karaciğerinin yağlanmasına sebep olmuş ve biraz da kan değerlerini yükseltmişti. Tıpkı insanlar gibi, öyle değil mi?

Neyse, bir haftalık tatile gittiğimizde onu da götürdük. Yolumuz oldukça uzundu. Araba yolculuğu 17 yaşındaki köpeğimize biraz zor gelmişti. Bir-iki gün kendine gelemedi tatil beldesinde. Üç-dört gün iyi hissetti kendini. Sonra da döndük. Bu sefer, yaşadığımız şehirde iki-üç gün kendine gelemedi. Mide-bağırsak, yeme-içme ve gezme saatleri değişti. Hepsi birden köpeğimizin poposundaki bir kitlenin kanamasına neden oldu.

O gün eve geldiğimde evi kan gölü içinde buldum. Köpeğimin yarası kanamış ve evin içi “sanki cinayet işlenmişçesine” bir hal almıştı. Köpeğim de titriyordu. Hemen aldım veterinere götürdüm. Kanı durdurmak için iğne yaptılar ve ertesi gün hemen cerrahi bir operasyonla o kitleyi almaya karar verdiler. Ertesi gün yine gittik ama kan değerleri biraz yüksek çıktığı ve kansızlık çektiği için ameliyat yapamadılar. Bir hafta boyunca kan değerlerini düşürmeye ve kan depolaması için vitamin ve ilaç takviyesi yapmaya karar verildi. Sonra tekrar bir kan tahlili yapılacak ve sonuca göre ya ameliyat yapılacak ya da bilmiyorum ne olacak.

903886_10151511415218812_1463427462_o

İşte köpeğimin başına gelenler ben de “kaybetme korkusu” yarattı. Neden “kaybetme korkusu?” Hiçbir şeye bağlı ve bağımlı olmasak, kaybetme korkumuz olur muydu? Tabii ki olmazdı. Kaybetme korkusu, sadece ve sadece “bağlı ve bağımlı” olduğumuzda gelişen bir duygu. Köpeğime öylesine alışmıştım ki! Beraber büyümüştük adeta. 17 senedir bizimleydi. Evimizin bir ferdiydi. Ona bağlanmıştık ve belki de ilk defa “somut olarak” onu “kaybetme” riskiyle karşı karşıyaydık. Yaşı ileri olduğu için, anestezi ve ameliyat riskliydi. O yüzden de tüm bu tetkikler ve ilaç desteği yapılıyordu.

Bu iki olay, beni bu konuyu sorgulamaya itti. “Bağlılık”, “bağımlılık” ve “bağlı olmak”. Yoga üstadı Patanjali’nin derlediği yoga sutralara göre, yoganın dayandığı iki temel ilke vardır. Biri “abhyasa” (pratik) ve diğeri de “vairagya” (bağlanmamak). Bu iki temel ilkeyi uygulayarak, gerçek benliğimize ulaşabiliriz.

“Abhyasa” yani “pratik”, sürekli sakin ve dingin olmak ve bu sakinliği ve dinginliği korumak için bir şeyler yapmak anlamına gelir. Bu nedenle pratik uzun süreli olmalı ve asla sekteye uğramamalıdır.

“Vairagya” ya da Türkçe anlamıyla “bağlanmamak”, bağımlı olduğumuz şeylerden vazgeçmek demektir. Bu bağımlılıklar, “gerçek benliğimizi” görmemizi engelleyen korkular ve hoşnutsuzluklar olabilir. Ya da herhangi bir kişiye, hayvana, bitkiye ya da eşyaya aşırı bağlılık ve bağımlılık şeklinde sirayet edebilir.

Bağlanmamak, bizi “doğruya”, “gerçeğe”, “benliğimize” ve “manevi şahsiyetimizi” anlamaya götürür. Oysa bağımlılıklar, yaşam tarzımız, davranışlarımız, sözlerimiz ve düşüncelerimiz yoluyla bizim “daha ulvi bir deneyim” yaşamamızı engeller.

“Abhyasa” (pratik), bizi daha sakin ve durağan bir duruma getirecek şeyleri yapmak demektir. Zihin, çevredeki cisimlere karşı ilgisini kaybettiği zaman ve onları artık istemediği zaman, “bağlanmamak” ilkesi kendiliğinden devreye girmiş demektir. En basit ifadesiyle, “bağlanmamak”, vazgeçmek, koyuvermek, işi oluruna bırakmak ve serbest bırakmak demektir. Bu sözde basit ama uygulamada zor bir süreçtir. Bir şeyden vazgeçmek, öncelikle “zihinde” başlar. Zihin vazgeçmezse ve bırakmazsa, biz asla vazgeçemeyiz.

“Bağlanmamak”, isteklerin, arzuların, düşüncelerin ve duyguların durdurulması ve zihnimizdeki “ben bağlı değilim, ben bağımlı değilim” gibi cümlelerin susması demektir. Eğer zihnimiz içten içe böyle söylüyorsa, bu noktada “vairagya”dan bahsetmek mümkün değildir. Bu noktada, zihnimizin neye bağlandığını anlamaya çalışmamız gerekir.

Patanjali’ye göre, “bağlanmamak” kişiliğimizin derin katmanlarına doğru yol alan bir süreçtir. Kısaca ne anlatmak istediğini açıklayım. Yoga üstadı Patanjali, öncelikle, kişilere ve cisimlere karşı olan daha yüzeysel bağlılıklardan başlayıp, zaman içinde daha süptil ve psişik güç ve deneyimlere karşı bağımlılıklarımızdan da vazgeçmemizden bahsetmektedir. Patanjali’ye göre, eninde sonunda bu tür süptil ve psişik bağımlılıklar yüzünden de biz kendi benliğimizi anlayamayız ya da bu süreç biraz uzun sürer.

Özetleyecek olursak, öncelikle çevremizdeki insanlara, hayvanlara, bitkilere ve nesnelere karşı bir bağlılığımız vardır. Bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda özgürlüğün birinci aşamasına ulaştık demektir. Sonrasında, meditasyona, “prana”ya (yaşam enerjisine), beş elemente, duyulara ve zihnin daha derin katmanlarına bağımlılıklar kurtulma gelir. Son olarak da, “guna” olarak adlandırdığımız maddi doğanın üç haline bağlılıktan vazgeçmek gerekmektedir. İnsan her zaman maddi enerjinin bu üç halinin etkisi altındadır. “Sattva guna” insanı gelişme ve yükselişe, “Tamo guna” çöküntü ve inişe, “Raco guna” ise ortalama hayata yöneltmektedir.

Tüm bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda, bilinç seviyemiz yükselir, artık herhangi bir şeye bağlanmayız ve “samadhi”ye (sonsuz mutluluk ve huzur) ulaşırız.

Bence zor bir yolculuk. Sizce de öyle değil mi? Ama imkânsız değil. Tüm bu bağlardan, bağımlılıklardan ve bağlanmalardan kurtulmak ve özgür olabilmek kolay bir süreç değil. Sonuçta hepimiz insanız. Şehir hayatını terk edip dağda inzivaya çekilip bir keşiş olarak yaşamıyoruz. Şehir hayatının içinde, istekler ve arzular ile yaşıyoruz. İstersek uzun yıllardır yoga yapıyor olalım, öyle ya da böyle, mutlaka bazı şeylere karşı bağlılık ve bağımlılık hissedebiliriz. Bu bir insan, bir hayvan, bir bitki, bir cisim, kılık kıyafet, çanta, ayakkabı, seyahat ya da herhangi bir şey olabilir. Bu durumda ya alıp başımızı gideceğiz şehirden, inzivaya çekileceğiz ve dünyanın nimetlerinden uzak bir yerde “bağımlılıklarımızdan” vazgeçerek, gerçek benliğimize ulaşmanın ve gerçek anlamda bir “yogi/yogini” olmayı deneyeceğiz; ya da şehir hayatı içinde elimizden geldiğince kendimizi, ruhumuzu ve zihnimizi terbiye etmenin yollarını arayacağız. Dünyanın nimetleri içinde “bağımlılıklarımızdan” ve “bağlılıklarımızdan” vazgeçmeye çalışacağız. Bence meşakkatli bir yol ama denemeye değer. Eğer bunu başarabilirsek işte o zaman “gerçek anlamda bir yogi” ve “gerçek anlamda bir ermiş” olabiliriz bence…