Tag Archives: pilates

destek mi köstek mi?

Standard

Yoga dersleri de nedense diğer fiziksel aktivite dersleri gibi değerlendirilmekte… Bunda belki de yoga derslerinin spor tesislerinde daha yaygın hale gelmesi etkili olmuştur. Kim bilir? Sebep her ne olursa olsun, yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayırmak gerek. Niye mi? Çünkü yoga aslında çoğunluğun düşündüğü gibi bir fiziksel aktivite değil bir “olma” halidir. Bir disiplindir. Bir felsefedir.

Yoga da diğer aktiviteler gibidir ve bedenimizle yaptığımız bir şeydir diye de düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında durum biraz farklı. Yoga, beden, zihin ve ruhun bir arada ve uyumlu olması demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu bir araya getirmek, bir ve bütün hale getirmek demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu birleştirmek demek. Yani yoga, fiziksel bir aktivite değil bir “olma” hali… Yoganın fiziksel aktivite ile bağlı olan kısmı ise “asana”lar yani “duruşlar”… Yoga derslerinde yapmak istediğimiz şey, “asana”lar aracılığıyla beden ve nefesi bir arada tutarken zihnin de başka bir şey düşünmeden sadece yaptığı işe odaklanması ve her bir anın farkındalık içinde yaşanması…

Bu noktaya nereden geldik diye soracak olursanız; tabii ki bu hafta derslerde yaşadıklarımızdan geldik. Bedenimizin yapmaya daha alışık olduğu “asana”ları yaparken, örneğin öne eğilmeler, çoğumuz bir sıkıntı çekmeyiz. Ne de olsa beden öne eğilmeye, omurga öne doğru kamburlaşmaya alışıktır ve o yüzden bu asana grubunu çalıştığımızda nefesimizle bağlantımızı kaybetmeden ve zihnin odaklanmasına fazla ihtiyaç duymadan yapabiliriz. Halbuki, geriye eğilmeler, denge duruşları ve ters duruşları çalışırken sorun yaşamaya başlarız. Bu asana gruplarını yaparken, nefes yani ruh ile bağlantımızı kuramamışsak ve nefes ile beden uyumlu değilse zorlanırız. Nefesimizi tutabiliriz ve nefesi tuttuğumuzda duruşlar daha da zor hale gelir. Özellikle denge duruşları ve ters duruşları yaparken zihnimiz çok önemlidir. Zihin ne düşünüyor, ne hissediyor? Korkuyor muyum ve korktuğum için zor mu nefes alıp veriyorum? Yoksa nefesimi tuttum mu? Zihnim bu duruşu yapabileceğimi mi yoksa yapamayacağımı mı bana telkin ediyor? Zihnim bedenime güveniyor mu? Zihnim bana destek mi köstek mi?

İşte tüm bu soruları geçen hafta ters duruş denediğimiz bir grup dersinde tekrar tekrar hatırladım. Yaklaşık bir yıldır çalışmakta olduğum bir grup var. Bu grup, benden önce başka bir yoga eğitmeni ile de çalışmış ve haftanın iki günü de pilates dersleri almakta. Yani, bedensel ve fiziksel güçleri yeterli. Her tür “asana”yı yapabilecek fiziksel güçleri var. Ama “sirsasana” (baş duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denediğimizde çok zorlanıyorlar. Peki sorun ne?

Eğer fiziksel gücümüz varsa ve karın kaslarımız ve omuz kuşağımız bu duruşları yapabilecek güçteyse, öncelikle bu fiziksel gücümüzün farkında olup olmadığımıza bakıyoruz. İçimdeki gücün farkında mıyım? Farkındayım diyelim. Ben bu gücü gerçekten kullanabiliyor muyum? Karın kaslarımı sıktığımı düşünürken, gerçekten sıkıyor muyum? Pelvik taban kaslarımı kullandığımı düşünüyorken, gerçekten kullanabiliyor muyum? Tüm bu kasları devreye sokabiliyor muyum? Yoksa sadece sıktığımı, kastığımı ve devreye soktuğumu mu düşünüyorum. Eğer sadece düşünüyorsam ve duruşu yapamıyorsam, o zaman gücümün farkında değilim ve bu gücü ortaya çıkarmam, kendi fiziksel gücüme güvenmem ve bu gücün artık farkına varmam gerek.

Gücümüzün farkına vardığımızda ve onu gerçek anlamda devreye soktuğumuzda hala duruşlarda zorlanıyorsak, ikinci bir soru sormamız gerek. Neden korkuyorum? Duruşu yapmamı engelleyen şey ne? Düşmekten korkabiliriz. Düşüp başkaları önünde rezil olmaktan korkabiliriz. Düşüp bir tarafımızı incitmekten korkabiliriz. Boynumuzu kırabileceğimizden korkabiliriz. Farklı farklı korkularımız olabilir. Dünyaya başka bir açıdan bakmak ve her zamanki rutin bakış açımızdan vazgeçmek zor gelebilir. Baş üzerine çıkmaktan korkmuyoruzdur ama inmekten korkuyoruzdur. Baş üzerine çıkmak zor geliyordur ama birisinin yardımıyla çıktığımızda orada durmak çok rahat geliyordur. İşte tam bu noktada zihin devreye girmekte. Yoga çalışmaları, özellikle bu noktada diğer fiziksel aktivitelerden ayrılmakta. Zihnim ne düşünüyor? Zihnim bedenim ve nefesimle yani ruhumla birlikte mi hareket ediyor yoksa bu ikisinden ayrı mı hareket ediyor? Zihnim bana destek mi köstek mi? Zihnim duruşu yapacağıma inanıyor mu yoksa inanmıyor mu? Zihnim  başka bir şey düşünmeden sadece yaptığım işe odaklandı mı ve her bir anı farkındalık içinde yaşayabiliyor muyum? Tüm bu soruların cevapları bizleri “sirsana”ya yükseltebilir de “sirsasana”dan tepetaklak indirebilir de…

O günkü derste öğrenciler, duvar kenarına yerleşip “sirsasana”yı denediler. Bir tanesi duruşa yükselemiyordu ama yükseldiğinde duvar kenarında çok rahat hissediyor ve inmeyi düşünmüyordu bile… Bir başkası baş duruşundan nasıl geri ineceğini düşündüğü için bir türlü duruşu yapamıyor, başının üzerine çıktığında ise “boynumu kırabilirim” korkusu ile panikliyor ve düzgün bir şekilde yere inemiyordu. Bir başka öğrenci, kendi kendine yarı yola kadar çıkıyor, orada panikliyor, pelvik tabanı kullanmayı unutuyor, yukarı doğru yükseliyor ve duvar kenarında denemediği için yere düşüyordu. Bir diğeri ise, yine duvar kenarında denemiyor ve matının üzerinde sınıfın ortasında denemeyi tercih ediyor; tam duruşa çıktığı anda başka bir öğrencinin “işte bak, ne güzel yaptın işte” demesi üzerine panikliyor ve paldır küldür yere iniyor. Zihin, “yaptın işte” denildiğini duyunca bedeni engellemek istiyor ve başarılı da oluyor.

O gün derste bir kere daha anlamıştık. “Asana”ları, sadece bedensel güç ile yapamazdık. Nefesimiz bize yardımcı olmazsa, nefesimiz bedenimizle uyumlu olmazsa ve zihin de sadece yaptığımız işe odaklanamazsa, özellikle “zor” olduğunu düşündüğümüz duruşları yapamayabilirdik. Yogayı, diğer fiziksel aktivitelerden ayıran da buydu. Bir “olma” hali… Beden, ruh ve zihnin bir arada ve uyumlu olması ve bu uyumdan ortaya çıkan tablo…

tam bir sene önceydi…

Standard

Tam bir sene önceydi. Hatha ve vinyasa eğitmenlik programını bitirmem ve sertifikamı almıştım. O kadar heyecanlanmıştım ki şu an sizlere bu heyecanımı anlatmam ve tarif etmem mümkün değil. O heyecanla dönüp geldim yaşadığım ve çalıştığım şehre. Nerede mi aldım sertifikamı? Bir yoga kampına gitmiştik Fethiye Kabak Koyu’na.

2009-2010 tum fotolar 133

Döndüm ve ertesi gün işe gittim. İşyeri sanki eskisi gibi değildi. Oysa sadece üç gün uzaklaşmıştım. Neydi bu kadar değişen üç gün içinde? İlk günü öyle ya da böyle atlattım. Ertesi gün işe gittim. Yok, olmuyor. Bir terslik vardı bu işte. Bir türlü kendimi işe veremiyordum. O günü de kazasız belasız atlattım. Resmen hapishanede gibi hissediyordum kendimi. Elimin altındaki masa takvimine gün bittiğinde çarpı işareti atıyordum. Olacak iş değildi yani. Bir sonraki gün yine işe gittim. Aslında kısaca bahsetmem gereken bir şey daha var. İşyerinde işler iyi gitmiyordu. Sendikalı çalışıyorduk ve sendikamız feshedilmek üzereydi. Tüm haklarımızdan yoksun kalacaktık. Sanırım beni rahatsız ve mutsuz eden biraz da buydu. Üçüncü gün dayanacak gücüm kalmadı. İşyerinden ayrılmak istediğimi bildiren bir dilekçe yazdım ve personel müdürlüğüne sundum. İşte bitmişti. Bu kadar basitti.

Neye mi güvendim? Sanırım elimdeki sertifikaya. Ama gerçekler hiç de öyle değildi. İnsan bir şeye gönül verdi mi o şeye çok güvenir ama bazen istediklerini gerçekleştirmek zaman alır.

Yıllardır çalıştığım için doğru dürüst yaz tatiline hasret kalmıştım. Yine de yaşadığım şehri bırakıp da uzun bir yaz tatiline çıkmadım. Eşim çalışıyordu ve onu yalnız bırakmak istemedim. Ama üyesi olduğum spor tesisinin açık ve kapalı havuzu vardı. Günlerim orada geçiyordu. Sabahları spor yapıyordum, yogayla rahatlıyordum ve sonra havuz kenarında yayılıyordum. Gerçekten de güzel günlerdi. Kendime iki aylık zaman tanımıştım. Yaz tatili bittikten sonra yoga eğitmenliği yapabileceğim yerlere başvuracaktım. Bir buçuk ayı böyle geçirdikten sonra Ağustos ayında Bodrum’a gittim ve bir ay kaldım. Gerçekten keyfime diyecek yoktu. Bedenim ve ruhum sanki böylesine rahat ve huzurlu olmayı özlemişti. Fark etmemişim meğer işyerim ne kadar stresliymiş ve beni ne kadar da geriyormuş. İnsan bazen o hengâmenin içinde gerçekleri fark edemiyor ancak o koşuşturmacadan çıkınca görebiliyor bazı şeyleri.

Neyse, tatil bitti ve ben döndüm kürkçü dükkânına. Elimde sertifikalarım— bu arada kış boyunca hamile yogası eğitmenliği sertifikası da almıştım— tuttum yolunu birçok spor tesisinin ve otelin. Belki bir iş çıkar diye. Birçok yere başvurdum ama geç kalmıştım. İnsan Eylül’e kadar bekler miydi hiç? Biraz rahat davranmıştım.

Yine kısmetim hiç beklemediğim bir yerden açıldı. İşyerimin sayesinde tanıdığım bir başka işyerinde yoga dersleri vermeye başladım haftanın iki günü. O kadar iyi hissediyordum ki kendimi anlatamam. Yoga eğitmenliğine başlamıştım. Bundan iyisi can sağlığıydı.

Bu arada yeni eğitimlere ve workshoplara da katılıyordum. Derken özel ders vermeye başladım yine bir arkadaşıma. Kendimi çok şanslı hissediyordum. Uzun yıllardır istediğim buydu aslında. İşyerinde çalışırken de son beş yıldır aklımda hep yoga eğitmeni olmak vardı ama işyerinde rahattım ve iyi de kazanıyordum.  O nedenle bu projemi hiç hayata geçirmedim. Ne zaman ki işyerimde mutsuz ve huzursuz oldum, o zaman daha cazip gözüktü bu iş kolu bana.

Hayatta bazı şeyler hiç beklemediğiniz anlarda olur ya. Bir gün bir arkadaşım aradı ve bir pilates stüdyosunun yoga eğitmeni aradığını haber verdi. Pilates stüdyosunu çok sevdiği iki arkadaşı açmış ve o da beni onlara tavsiye etmiş. Hemen gittim görüşmeye. Hem stüdyoyu hem de iki pilates eğitmenini çok sevdim. Anlaştık, orada çalışmaya başladım ve bugünlere geldik böylece.

Bir senelik deneyimlerin boyunca birçok şey gördüm. Yoga eğitmenlik programlarında bedenleri çok esnek ve beden, ruh ve zihin farkındalıklarının çok gelişmiş olduğu insanlarla tanıştım. Yoga stüdyolarına gidince insan yoga yapan tüm insanların bu kadar esnek ve bir o kadar da güçlü olabileceğini düşünüyor. Esneklik gerektiren birçok asanayı derslerinde kullanabileceğini ya da denge ve kol denge duruşlarını yaptırabileceğine inanıyor bir programdan mezun olunca. Hani ideal öğretmen misali… Ama maalesef gerçek hayat böyle değil. Bir sınıfa girdiğinizde, nefes almayı bilmeyen kişilerle bile karşılaşabiliyorsunuz. Ya da kol ve bacak koordinasyonu gerektirecek (ters kol ters bacak çalıştırılan) duruşları bir türlü yapamayan insanlar görebiliyorsunuz.

Eğer zirve duruşlu dersler yapmayı seven bir yoga eğitmeniyseniz, orta zorlukta bir zirve duruşu yaptıramadığınız zamanlar bile olabiliyor. Yeri geliyor “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) ya da “janu sirsasana” (baş dize duruşu) gibi kolay sayılabilecek bir asana bile zirve duruşu olabiliyor. Yani yoga stüdyolarına gittiğimiz zaman yaptığımız “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “bakasana” (karga duruşu) derslerinizde bazen hayal oluyor. Ya da vinyasa, yani akışlı bir ders, planlıyorsunuz ancak o gün yin yogaya dönmek zorunda kalabiliyorsunuz. Hatta aslında yin yoga çoğu zaman kurtarıcı oluyor çünkü daha durağan ve insanları fazla zorlamayacak bir yoga tarzı bu. Çoğunlukla yardımcı donanım kullanabiliyor ya da öğrencilerinizi duvarı kullanmaya teşvik edebiliyorsunuz.

Tıpkı üniversiteyi bitirip hayata atılan idealist mezunlar gibi… Bir yoga eğitmenlik programını tamamlayıp hayata atıldığınızda idealist oluyorsunuz. En zor asanaları ya da en esneklik gerektiren duruşları yaptırmak istiyorsunuz. Ancak gerçek hayatta bu böyle olmayabiliyor.

Peki, bu durumda ne yapmalıyız? Hayal kırıklığıyla yenilmeli ve küsmeli miyiz yoksa o koşullara uyum mu sağlamalıyız? Sertifikalarımı aldıktan bir yıl sonra, bir yoga eğitmeninin değişen koşullara uyum sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Esnek olmalı bir yoga eğitmeni. Her an kendini yenileyebilmeli. Gerektiğinde dersin içinde bile. Hatta dersin yarısında bile. Bir noktaya bağlı kalmamalı. Durağan olmamalı, esnek ve akışkan olmalı. İdealizm iyidir, hoştur ama bizleri katı ve sert olmaya mahkûm eder. Bence, bir yoga eğitmeni idealizmi bir kenara bırakmalı ve günün koşullarına ve getirdiklerine uyum sağlamalı. Doğal olmalı. İşte o zaman öğrencilerine verebileceklerinin ve yaşatabileceklerinin sonu yok bence.

hissi kablel vuku…

Standard

İki hafta önce Ankara’da şirin mi şirin bir pilates stüdyosunda yoga dersleri vermeye başladım. İlk dersimi akşam saatlerinde verecektim. Nasıl bir ders planlamalıydım? Sınıfa kimler gelecek, bu gelenler kaç yaşlarında ve daha önce yoga yapmışlar mıydı? Hiçbir şey bilmiyordum. O akşam derse girecek ve her şeyi o an öğrenecektim. Yani her şeye hazırlıklı olmalıydım.

2009-2010 tum fotolar 690

Kafamda bir ders planladım. Stüdyodaki ilk dersim olacağı için o gün ayaktaki asanalarla başlamayı düşünmüştüm. Bir sene önceki hatha ve vinyasa yoga eğitmenlik kursunu hatırladım. Kurs da ayaktaki duruşlarla başlamıştı. Kısa bir meditasyon ile derse başlayacak, sonrasında “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalkacak ve “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile sınıfı ısındıracaktım. Ardından “virabhadrasana I”, “virabhadrasana II” (savaşçı duruşları), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) gibi duruşlarla devam edecektim. “Trikonasana” (üçgen) ve “parivritta trikonasana”yı (ters üçgen) dersin zirve duruşu olarak seçmiştim.

O akşam sadece üç kişi geldi derse. İki tanesi daha önce yoga yapmışlardı. Bir tanesi yogada daha yeniydi. Planladığım ders o akşam için uygundu. Hem derse gelen öğrencilerin yoga pratiğinin ne aşamada olduğunu görebilecek hem de birbirimizle tanışıp bir ortak nokta bulmaya çalışacaktım.

Dersin fiziksel boyutunun ötesinde her zaman yaptığım gibi yoganın felsefi boyutundan da bahsettim. Ayaktaki duruşların yararlarını anlattım ve köklenmenin öneminden ve kısaca “muladhara çakra”ya (kök çakra) da değindim. Yaşamsal içgüdülerimizden, para kazanma, hayatımızı idame ettirme, aile yaşantımız… Bunlar anlattığım şeyler arasındaydı.

Bu arada zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Genellikle bir ya da bir buçuk saatlik derslere alışık olduğum için stüdyodaki dersi 45 dakika ile sınırlamak oldukça zor gelmişti bana. Dersimi zirve duruşunu yaptıktan sonra bir tane dengeleyici ve bir tane de ters poz ile sonlandırmam gerekiyordu çünkü “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozu) için sadece beş dakikalık zaman kalıyordu geriye.

Dengeleyici ve ters duruştan sonra, sözlü yönergelerle öğrencileri “savasana”ya (derin gevşeme ve dinleme pozu) hazırladım. “Savasana” için uygun bir müzik çalmaya başladım. Ardından tek tek öğrencilerin yanına giderek, onların daha da gevşemesini sağlamak için biraz masaj yaptım. Gözlerinin üstüne göz yastıkları yerleştirdim. Sınıfta ışık açmamıştım. Her tarafta mumlar vardı. Akşam seansı olduğu için oldukça hoş bir ortam oluşmuştu stüdyoda. Dersten öylesine zevk alıyordum ki bitmesini istemiyordum hiç.

Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, dersin de bir sonu vardı. Yine sözlü yönergelerle öncelikle dikkati nefes alışverişlere çektim ve öğrencilerden nefeslerini derinleştirmelerini istedim. Ardından yavaş ve ufak el ve ayak hareketleriyle bedeni uyandırmalarını hatırlattım. Sonrasında yataktan yeni kalkarlarmış gibi gerinmelerini ancak tüm bunları yaparken gözlerini hep kapalı tutmalarını rica ettim. En sonunda öğrenciler bir meditasyon oturuşuna geldiler.

Öğrencilerin dikkatini o günkü hissettiklerine çekerek bitirdim. Birbirimize teşekkür ettik ve gözlerimi açtık.

Sonra çok ilginç bir şey oldu. Öğrencilerim, kendilerine enerji verip vermediğimi sordular. Benim reiki konusunda bir bilgim ya da deneyimim yok. Ancak, yoga ve meditasyonu çok severek uyguluyorum. Belki bu nedenle belki de başka bir nedenle bilmiyorum ellerimden bir enerji aldığını söyleyen birçok öğrencim oldu. O akşamki grup da onlardan birkaçıydı.

Neler olup bittiğini gerçekten de bilmiyorum. Tek yaptığım içimden geldiği gibi masaj yapmak ve belki biraz “hissi kablel vuku” ile öğrencilerin ne istediğini hissetmek. Belki de sırf bu yüzden bir enerji akışı oluyor öğrencilerim ile aramda. Zaten yoga dediğimiz şey, beden-ruh-zihin bütünlüğü değil mi? Ben de belki derslerimde öğrencilerimin hisleriyle, ruhlarıyla ve zihinleriyle bir bütünlük sağlıyor ve onların isteklerine ve ihtiyaçlarına göre cevap veriyorumdur, olamaz mı? Zaten yogadaki amacımız bir enerji akışı sağlamak, enerjiyi yükseltmek ve bu güzel enerjiyi dünyaya yaymak değil mi? Öyleyse, üzerinde fazla da kafa yormaya gerek yok bence…