Tag Archives: Patanjali

orta yolu bulmak

Standard

Grup yoga derslerindeki en büyük sorunlardan biridir derse katılan müdavim ve yeni öğrenciler… Bir süredir ders verdiğim spor tesisinde böyle bir sorunla karşılaşmamıştım. Derslerime, uzun zamandır yoga yapan kişiler katılıyorlardı. Ben bu spor tesisine başlamadan önce, tanıdığım ve takdir ettiğim birçok yoga eğitmeniyle çalışmışlardı ve yogada oldukça ilerlemişlerdi. Ters duruşlar ve yoğun arkaya eğilmeleri deneyimlemeyi seviyorlardı. Ben de, bu spor tesisinde ders vermeye başladığım ilk günden beri zirve duruşunu ters duruşlardan, yoğun arkaya eğilmelerden ve kol denge asanalarından seçiyordum. Günler, haftalar ve aylar böyle geldi geçti taa ki birkaç hafta öncesine kadar…

20140331_202002

Yazın gelmesiyle birlikte, insanlar spora daha bir ağırlık verir. Bikini sezonu yaklaştığında, spor tesislerinde daha çok boy göstermeye başlarız. Tabii ki grup derslerine de katılım artar. Benim derslerim de, bu furyadan nasibini aldı. O gün sınıfa girdiğimde, yeni bir sürü öğrenciyle karşılaştım. Yeni yüzler ve yeni yaklaşımlar…
“Mat”ımı (yoga minderi) her zamanki gibi sınıfın ortasına yerleştirdim. Derslere katılım çok olduğu için sınıfta daire düzenini tercih ediyordum. Herkes daire şeklinde diziliyordu ve ben de ortada duruyordum. Böylece herkesi görebiliyordum ve daha kolay müdahele edebiliyordum. O gün de bu düzeni tercih ettim. Özellikle yeni öğrencilerin birbirine yakın durmalarını istedim.
Ders başlamadan önce, tüm katılımcılara fiziksel bir rahatsızlıkları olup olmadığını sordum. Yeni öğrencilerle tek tek ilgilendim. Fiziksel rahatsızlıklarından bahseden öğrencilere ders öncesi yapıp yapmamaları gereken şeyleri söyledim. “Madem boynunuzda rahatsızlık var, asanalarda beklerken boynunuzu omurganızın bir uzantısı olarak yani düz bir şekilde tutun. Tam karşıya bakın. Boynu yukarı kaldırmayın ya da aşağı indirmeyin.” Ya da “Diziniz mi rahatsız? Ben ders boyunca yine hatırlatırım ama öndeki diz bükülüyken, diz ayak parmak uçlarını geçmesin. Diz mutlaka ayak bileğinin üstünde olsun. Yerdeki duruşlarda da dizin altına bir battaniye ile dizleri koruyun.”
Tüm uyarıları yaptıktan sonra, müziği ayarladım. Ders başlayabilirdi. Bağdaşta birkaç dakika meditasyon yaptıktan sonra, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı esnettik. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve ardından “vinyasa” akışı ile “tadasana”da (dağ duruşu) ayaktaki asanalara başladık.
Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni ısıttık. Güneşe selam serilerinin arasına, “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) duruşlarını serpiştirerek kalça fleksör kaslarını açtık. “Uttanasana”da (ayakta öne eğilme) beş nefesten fazla bekleyerek bacakların arkasındaki hamstring kaslarını açtık. “Surya namaskara” serilerinin arasında bazen “uttanasana”, bazen “padangusthasana” (ayak baş parmağını tuttuğumuz ayaktaki öne eğilme) bazen de “hasta padasana” (elleri ayak tabanlarının altına koyduğumuz öne eğilme) yaptık. Amacımız “hamstring”leri daha çok açmaktı. Neden bacak önündeki ve arkasındaki kaslara yoğunlaşmıştım?
O gün derse, hem eski hem yeni öğrenciler gelmişti. Çok basit bir zirve duruşu yaparak eski öğrencileri geriletemezdim. Yeni öğrencileri ise ilk derslerinde zorlayamazdım. Ara yolu bulmalıydım. Çok düşündüm. Ne yapacağımı bir türlü bilemedim. En sonunda kalça açıcı bir duruşta karar kılmıştım. “Hanumanasana” (maymun duruşu). Birçok kişi öyle ya da böyle bugüne kadar okulda beden eğitimi derslerine ya da spor tesislerinde “stretching” (esneme) derslerine katılmıştır. “Hanumanasana”, jimnastikte “split” olarak adlandırdığımız duruşa benzer. Zor bir duruştur. Kalça esnekliği gerektirir. Bacak arkasındaki ve önündeki kasların da esnek olması gerekir. Ama birçok kişinin az çok yapabileceği bir duruştur. Bu asana ile, hem eski hem de yeni öğrencileri mutlu edecektim. Eski öğrenciler, “hanumanasana”da derinleşmeye çalışacaklardı. Yeni öğrenciler için ise, “imkansız” bir asana değildi.
“Uttan pristhasana” (kertenkele/alçak hamle), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “parsvakonasana” (yan açı) çalıştığımız diğer asanalardı ve hepsi bizi zirve’ye hazırlıyordu. Kalça fleksörlerini açmak için “uttan pristhasana”da da arkadaki bacağı kalçalara doğru çektik. “Ashva sanchalanasana”da uzun süre bekleyerek ve bu duruşta burgular yaparak kalça fleksörlerini iyice açtık.
Zirve duruşundan hemen önce “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu) yaptık. Arkadaki bacağı kendimize doğru çekerek kalça fleksörlerini esnettik.
“Prasarita padottanasana”, “padangusthasana”, “pada hastasana”, “uttanasana”, “janu sirsasana” (baş dize öne eğilme) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile hamstring kaslarını esnettik. Kasıkları açmak için de “ashva sanchalanasana”, “uttan pristhasana”, “prasarita padottanasana”, “parsvakonasana”, “virabhadrasana” ve “upavistha konasana” (oturarak bacaklar açık öne eğilme) duruşlarını kullandık.
Sıra zirve duruşuna gelmişti: “Hanumanasana”. Yüksek hamle duruşunda, arkadaki bacağı yere koyup birkaç kez bedenin ağırlığını öne doğru verdik ve öndeki bacağı düzleştirdik. Ardından bacağı öne doğru düz uzatıp bedenin elverdiği son noktaya kadar açıp asanayı deneyimledik. Sınıfta iki kişi bacakları tam olarak öne ve arkaya doğru açabildi.
Yine de katılımcıların hepsi mutlu olmuştu. Eski öğrenciler, asanada daha çok derinleşmişlerdi. Duruşu tam yapabilen öğrenciler, kollarını yukarı doğru kaldırmayı deneyimlemişlerdi. Hatta öndeki bacağın üzerine doğru eğilmeyi denemişlerdi. Yeni öğrenciler ise, ellerinin öndeki bacaklarının altına blok almışlardı. Karın kaslarını sıkarak “hanumanasana”da yığılmadan ayakta dik bir şekilde durmayı deneyimlemişlerdi.
Herkes memnundu. Tabii ki ben de… Derse başlarken korkmuştum. Eski ve yeni öğrencileri nasıl orta bir noktada buluşturacağım diye düşünmüştüm. Ders ilerledikçe bunun o kadar da zor olmadığını farkettim. Örneğin, deneyimli öğrenciler, “uttan pristhasana”da dirseklerini yere değdirebilirken yeni öğrenciler bunu başaramasa da kollarının üzerinde beklemişlerdi. Ya da blokların üzerine eğilmişlerdi. Belki deneyimli öğrenciler, bu duruşta arkadaki ayaklarını kendilerine doğru çekip ön bacak kaslarını esnetebilmişlerdi, ancak yeni öğrenciler bacaklarını esnetmek için “yüksek hamle” duruşunu tercih etmişlerdi.
Dersin ana fikri neydi? Öğrenciler, kendi bedenlerini tanımışlardı. Herkes, asanayı kendine göre uyarlamıştı ve yapabildiği noktada durmuştu. Kimse kimseyle yarışmamıştı. Herkes kendi deneyimini yaşamış ve kendi sınırları içinde kalmıştı. Bu, bir yoga dersi için ulaşılabilecek en güzel noktaydı.
Bana gelince… Korkunun ecele faydası yoktu. Bir gün böyle bir şey başıma gelecekti. Her zaman, ileri seviyede ve deneyimli öğrencilerle karşılaşamazdım. Yeni öğrenciler de olacaktı. Zaten sorun, yeni öğrencilerimin olması değildi. Alışıktım yeni öğrencilere. Ama genellikle sadece yeni öğrencilerden oluşan gruplarla ya da sadece deneyimli öğrencilerden oluşan gruplarla çalışıyordum. O gün, karışık bir gruptu. Yeni ve eski öğrencilerden oluşan karma bir grup. Benim için “yeni” olan ve “zor” olan buydu. Ne yaptım? Kabullendim. Asanaları gözden geçirdim. Katılımcıların hepsini mutlu edecek bir asana seçmeye çalıştım. Orta yolu bulmayı denedim. Yoga üstadı Patanjali’nin “Ashtanga Yoga” felsefesinin “brachmacharya” (ılımlılık) ilkesini hatırladım. Bu ilke, birçok açıdan ele alınabilir ve yorumlanabilir. O gün ben, bu ilkeyi, “orta yolu bulmak” olarak algıladım ve yorumladım. Dersi, “hayatta da orta yolu bulmayı” dileyerek bitirdim.

Reklamlar

herşey farkındalıkla başlar

Standard

Bir süredir çevremdekileri gözlemliyorum. Yoga hayatıma girmeden önceki yıllarda, tek başıma olmaktan nefret ederdim. Sürekli birilerini isterdim çevremde. Arkadaşlarım, ailemden birileri oldu mu yanımda hep mutlu olurdum. Yalnız kalmayı hiç sevmezdim. Kendimi ve zihnimi sürekli meşgul etmek isterdim. Böyle bir hayat mutlu ederdi beni eskiden. Alışveriş merkezlerine gidiyim, bir şey almasamda vitrinlere bakayım, boş boş dolanayım. Yanımda ya ailemden birisi ya da arkadaşlarım olsun. Oturalım yemek yiyelim, sonra biraz daha dolanalım. Sonra başka bir yere oturalım çay ya da kahve içelim ve günümüzü tüketelim. Ertesi gün yine aynı tempo tabii ki işten arda kalan zamanlarımda. O zamanlar çalışıyorumdum. Tam kendime göre bir işti bu. Vardiyalı çalışıyorum. Kimi zaman sabah erken başlayıp 14’de çıkıyordum. Kimi zaman ise öğlen 12’de başlayıp akşam 19’a kadar çalışıyordum. Haftada bir gün 19’da başlıyordum çalışmaya. Düşünsenize 19’a kadar o alışveriş merkezi senin bu alışveriş merkezi benim. Tüm bunlar yoga hayatımın bir parçası olmadan önceydi.

BEN_4569
Yaklaşık yedi sene önce yogayla tanışmam hayatımı tamamen değiştirdi. Öncelikle bedenimde hissettim bu değişiklikleri. Bel ve boyun ağrılarım geçti ve bedenim daha esnek hale geldi. İnanır mısınız hala bedenim esnemeye devam ediyor. Eskiden yeteri kadar esnek olmadığım için yapamadığım asanaları yapabildiğimi görüyorum. Yoganın güzelliği de bu. Sürekli gelişiyorsun ve değişiyorsun ve bunu gözlemleyebiliyorsun.
Bugün bedensel değişikliklerden bahsetmek istemiyorum. Hayatımdaki değişikliklerden bahsetmek istiyorum. Neden değiştim? Nasıl bir değişimdi bu?
Birçok yazımda belirtmiştim. Yoga üstadı Patanjali, yogayı sekiz dallı bir sistem olarak açıklamaktadır. Bu sistem, dallardan birini halledip sonra bir sonraki aşamaya geçmek gibi bir şey değildir. Sistem bir bütündür. Biri olmadan diğerinin olması beklenemez. Ama illa ki ilk basamaktan başlamak gerekmez yoga yolculuğuna. Nitekim, günümüzde üçüncü basamak olan “asana”lardan başlanır. Daha sonra yoganın felsefi boyutu devreye girer ya da girmez. Bu kişinin yogaya nasıl yaklaştığına ve ne kadar içselleştirdiğine bağlı olarak değişir.
Ben de yogaya “asana”lardan başladım. Önce bedenimi esnettim ve geliştirdim. Zaman içinde yoga felsefesi dikkatimi çekti. Zihnim esnemeye başladı. Bilincim gelişti. Başka bir boyuta geçtim adeta. İşte bu noktada da, ailem ve arkadaşlarımla aramda kopmalar başladı. Yanlış anlamayın. Kopma derken, küslükten bahsetmiyorum. Ancak arama biraz mesafe koymaya başladım. Frekanslarımız değişmeye başladı. Aynı şeylerden zevk almamaya başladık. Başka başka konuşmaya başladık. Algımız ve bilincimiz tamamen farklılaşmıştı. Yoga, beni tamamen başka bir algıya ve bilince götürmüştü.
Hal böyle olunca da, artık tüm boş vaktimi alışveriş merkezlerinde geçirmek istemiyordum. İlla ki yanımda birilerinin olması gerekmiyordu. Kendi kendime de yetmeye başlamıştım. Hatta, kendi kendime olmak beni çok mutlu etmeye başlamıştı. Kendi başıma oturmak, müzik dinlemek, kitap okumak, kendi kendime yoga yapmak… Yalnızlık, aslında korkulacak bir şey değildi. Zihnimi sürekli meşgul etmem gerekmiyordu. Bir cafede tek başıma oturup çevremi izlemek benim için yeni bir deneyim haline gelmişti. Gözlemlemek… İnsanların ne kadar değişik olduğunu farketmek ve hatta postürlerine (duruşlarına) dikkat etmek… Yeni bir deneyimdi benim için…
Bu süreç içinde, işyerinde de farklılaştım. Dedikoduları dinlemek ya da dedikodu yapmak beni çok mutsuz etmeye başlamıştı. İşim olmadığı zamanlarda, birileriyle “laklak” edeceğime, kitabımı açıp bir iki satır okumak, kendimi geliştirmek, yeni bilgiler edinmek beni daha mutlu ediyordu artık.
Farklılaştıkça, algı sistemim değiştikçe ve bilincim yükseldikçe, o hayatın içinde kalamayacağımı anladım ve işimden ayrıldım. Yoga eğitmeni oldum. Bu sefer de benzer bir süreç içinden geçmeye başladım. Öğrencilerimi izlemek ve onları gözlemlemek… Bedenlerini, postürlerini incelemek… Gün be gün bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak değişip geliştiklerini görmek… Yani hayatım izlemek, gözlemlemek ve farketmekten ibaret olmuştu.
Artık alışveriş merkezlerinde aylaklık etmek istemiyordum. İstemeyince de gitgide azalmıştı alışveriş merkezi ziyaretlerim. Tabii ki bir şey almam gerektiğinde gidiyordum ama “erkekler gibi” “nokta atışı” yapıyordum. Mesela mı? Bir kazak mı alacağım. Her zaman tercih ettiğim bir dükkana giriyor ve hızlıca göz atıp üzerime bile denemeden bir kazak alıp çıkıyordum. Bu kadar basitti.
Tüm bu yeni yaşam tarzım sevdiklerimle aramda biraz mesafe açmıştı. Ailemle ve arkadaşlarımla arama bir nevi soğukluk girmişti çünkü artık benzer zevklerimiz yoktu. Bir tarafın bilinci yükselip farkındalık seviyesi arttığında ve öteki tarafınki yerinde saydığında, böyle bir mesafe ve soğukluk kaçınılmazdı.
Bu konu nereden mi geldi aklıma? Geçenlerde yoga dersimde öğrencilerimden biri benzer bir düşüncesini ortaya koydu. O da benim gibi, kendini toplum içinde “yabancı” hissetmeye başlamıştı. Zaten yogaya gönül veren ve yogayı “asana”ların dışında algılayıp felsefesinin içine girebilen, meditasyona yönelen ve bilincini sürekli geliştirmeye çalışan kişiler, er ya da geç topluma “yabancılaşacaklardı”. Bu, bilinç ve farkındalık seviyesinin gelişmesinin doğal bir sonucuydu.
Peki biz ne yapacaktık ya da ne yapmalıyız? Tabii ki geri adım atmayacağız. Bizler daha bilinçli ve daha farkındayız. Dünyaya ve olaylara daha farklı açılardan bakabiliyoruz. İşte bu yüzden de, çevremizdeki arkadaşlarımız ve ailemize de farklı bir açıdan bakabiliriz. Yoga felsefesinin bir başka kucaklayıcı ilkesini, “kabullenme” ilkesini uygulayıp herkesi olduğu gibi kabullenebiliriz. Çevremizdekilere daha anlayışlı davranıp, onları oldukları gibi kabullenip, onlarla vakit geçirirken hem onları hem de kendimizi mutlu edebiliriz. Herşey bilinç, farkındalık ve kabullenmeyle başlar. Değişikliklere hazır olun…

neden kaybetmekten korkarız?

Standard

İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, eşyalara bağlanmak… Bağlılık… Son zamanlarda yaşadığımız bazı olaylar bana bu konuyu düşündürttü. Bağlanmak mı bağlanmamak mı? Ya da çevremizdekilerle hiç bağ kurmamak mümkün mü? Hangisi doğru? Kafanız karıştı değil mi? Benim de karıştı.

312136_10150366021071416_275246722_n

Şimdi soracaksınız bana “nereden çıktı bu konu böyle” diye. Bir iki hafta önce çok değer verdiğim ve güvendiğim fitness eğitmenlerinden biri, üye olduğum spor tesisinden ayrıldı. Aslında bir aydır ayrılıp ayrılmamayı düşünüyordu ve bana bu düşüncesinden bahsetmişti. Sonunda ayrıldı. Tam bir ayrılık sayılmazdı bu. Bundan böyle alanda bulunan eğitmenlerden biri olmayacaktı. Dışardan sadece özel dersler ve grup dersleri vermek için gelecekti. Bu fitness eğitmeninin ayrılma kararı beni derinden etkiledi. Niye mi? Çünkü yaklaşık bir sene boyunca benim kişisel eğitmenimdi. Haftada iki kere baş başa özel ders yapıyorduk. Ona güveniyordum. Fitness programlarımı o ayarlıyordu. Ben, öyle her eğitmenin yaptığı programı beğenen ve her grup dersine giren biri değilim. Biraz seçiciyim bu konuda. Karalar bağlayıverdim mi hemen!

Bir de işin alışkanlık ve bağlılık yönü vardı. Ne olursa olsun bir sene özel eğitmenin olmuştu bu fitness eğitmeni arkadaşım. Son bir sene özel ders yapmadık ama onun derslerini çok zorunlu olmadıkça kaçırmıyordum. “Leb demeden leblebiyi anlama” misali, ben onun halinden, tavrından, duruşundan hangi hareketi yaptıracağını bile çoğu zaman kestirebiliyordum. Tarzına alışmıştım. Grup derslerinde “adam gibi” çalıştırıyordu. Gerektiğinde “canımızı çıkartıyordu.” Beni de kendi tarzına uydurmuştu. Kendi yoga derslerimde, ben de öğrencilerimin canını çıkartıyordum. Tıpkı sevgili fitness öğretmenim gibi.

İşte tüm bu alışkanlıklardan ve bağlılıktan ötürü, sevgili eğitmen arkadaşımın alan eğitmenliğinden ayrılacak olması beni derinden sarstı. Hemen bağlılık, alışkanlık ve bağımlılık konularını düşünmeye başladım. İnsandık sonuçta, çok kolay bağlanabiliyorduk. İstediğim kadar yoga eğitmeni olayım, yoga felsefesine inanayım ve uygulamaya çalışayım olmuyordu işte. Yine de “bağlanıyordum.”

Bu bağlardan nasıl kurtulacaktım diye düşünürken bir olay daha geldi başıma. 17 yaşındaki köpeğim biraz rahatsızlandı. Aslında bir iki senedir mide-bağırsak sisteminde sorunlar vardı. Yine de idare ediyorduk. Yaklaşık iki sene önce karaciğerine iyi gelen bir köpek maması vermeye başladık. Ondan önce, genellikle biz ne yersek onu yiyordu. Tabii ki et, özellikle de tavukla besleniyordu. Tüm bu yedikleri köpeğimizin mide-bağırsak sistemini bozmuş, karaciğerinin yağlanmasına sebep olmuş ve biraz da kan değerlerini yükseltmişti. Tıpkı insanlar gibi, öyle değil mi?

Neyse, bir haftalık tatile gittiğimizde onu da götürdük. Yolumuz oldukça uzundu. Araba yolculuğu 17 yaşındaki köpeğimize biraz zor gelmişti. Bir-iki gün kendine gelemedi tatil beldesinde. Üç-dört gün iyi hissetti kendini. Sonra da döndük. Bu sefer, yaşadığımız şehirde iki-üç gün kendine gelemedi. Mide-bağırsak, yeme-içme ve gezme saatleri değişti. Hepsi birden köpeğimizin poposundaki bir kitlenin kanamasına neden oldu.

O gün eve geldiğimde evi kan gölü içinde buldum. Köpeğimin yarası kanamış ve evin içi “sanki cinayet işlenmişçesine” bir hal almıştı. Köpeğim de titriyordu. Hemen aldım veterinere götürdüm. Kanı durdurmak için iğne yaptılar ve ertesi gün hemen cerrahi bir operasyonla o kitleyi almaya karar verdiler. Ertesi gün yine gittik ama kan değerleri biraz yüksek çıktığı ve kansızlık çektiği için ameliyat yapamadılar. Bir hafta boyunca kan değerlerini düşürmeye ve kan depolaması için vitamin ve ilaç takviyesi yapmaya karar verildi. Sonra tekrar bir kan tahlili yapılacak ve sonuca göre ya ameliyat yapılacak ya da bilmiyorum ne olacak.

903886_10151511415218812_1463427462_o

İşte köpeğimin başına gelenler ben de “kaybetme korkusu” yarattı. Neden “kaybetme korkusu?” Hiçbir şeye bağlı ve bağımlı olmasak, kaybetme korkumuz olur muydu? Tabii ki olmazdı. Kaybetme korkusu, sadece ve sadece “bağlı ve bağımlı” olduğumuzda gelişen bir duygu. Köpeğime öylesine alışmıştım ki! Beraber büyümüştük adeta. 17 senedir bizimleydi. Evimizin bir ferdiydi. Ona bağlanmıştık ve belki de ilk defa “somut olarak” onu “kaybetme” riskiyle karşı karşıyaydık. Yaşı ileri olduğu için, anestezi ve ameliyat riskliydi. O yüzden de tüm bu tetkikler ve ilaç desteği yapılıyordu.

Bu iki olay, beni bu konuyu sorgulamaya itti. “Bağlılık”, “bağımlılık” ve “bağlı olmak”. Yoga üstadı Patanjali’nin derlediği yoga sutralara göre, yoganın dayandığı iki temel ilke vardır. Biri “abhyasa” (pratik) ve diğeri de “vairagya” (bağlanmamak). Bu iki temel ilkeyi uygulayarak, gerçek benliğimize ulaşabiliriz.

“Abhyasa” yani “pratik”, sürekli sakin ve dingin olmak ve bu sakinliği ve dinginliği korumak için bir şeyler yapmak anlamına gelir. Bu nedenle pratik uzun süreli olmalı ve asla sekteye uğramamalıdır.

“Vairagya” ya da Türkçe anlamıyla “bağlanmamak”, bağımlı olduğumuz şeylerden vazgeçmek demektir. Bu bağımlılıklar, “gerçek benliğimizi” görmemizi engelleyen korkular ve hoşnutsuzluklar olabilir. Ya da herhangi bir kişiye, hayvana, bitkiye ya da eşyaya aşırı bağlılık ve bağımlılık şeklinde sirayet edebilir.

Bağlanmamak, bizi “doğruya”, “gerçeğe”, “benliğimize” ve “manevi şahsiyetimizi” anlamaya götürür. Oysa bağımlılıklar, yaşam tarzımız, davranışlarımız, sözlerimiz ve düşüncelerimiz yoluyla bizim “daha ulvi bir deneyim” yaşamamızı engeller.

“Abhyasa” (pratik), bizi daha sakin ve durağan bir duruma getirecek şeyleri yapmak demektir. Zihin, çevredeki cisimlere karşı ilgisini kaybettiği zaman ve onları artık istemediği zaman, “bağlanmamak” ilkesi kendiliğinden devreye girmiş demektir. En basit ifadesiyle, “bağlanmamak”, vazgeçmek, koyuvermek, işi oluruna bırakmak ve serbest bırakmak demektir. Bu sözde basit ama uygulamada zor bir süreçtir. Bir şeyden vazgeçmek, öncelikle “zihinde” başlar. Zihin vazgeçmezse ve bırakmazsa, biz asla vazgeçemeyiz.

“Bağlanmamak”, isteklerin, arzuların, düşüncelerin ve duyguların durdurulması ve zihnimizdeki “ben bağlı değilim, ben bağımlı değilim” gibi cümlelerin susması demektir. Eğer zihnimiz içten içe böyle söylüyorsa, bu noktada “vairagya”dan bahsetmek mümkün değildir. Bu noktada, zihnimizin neye bağlandığını anlamaya çalışmamız gerekir.

Patanjali’ye göre, “bağlanmamak” kişiliğimizin derin katmanlarına doğru yol alan bir süreçtir. Kısaca ne anlatmak istediğini açıklayım. Yoga üstadı Patanjali, öncelikle, kişilere ve cisimlere karşı olan daha yüzeysel bağlılıklardan başlayıp, zaman içinde daha süptil ve psişik güç ve deneyimlere karşı bağımlılıklarımızdan da vazgeçmemizden bahsetmektedir. Patanjali’ye göre, eninde sonunda bu tür süptil ve psişik bağımlılıklar yüzünden de biz kendi benliğimizi anlayamayız ya da bu süreç biraz uzun sürer.

Özetleyecek olursak, öncelikle çevremizdeki insanlara, hayvanlara, bitkilere ve nesnelere karşı bir bağlılığımız vardır. Bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda özgürlüğün birinci aşamasına ulaştık demektir. Sonrasında, meditasyona, “prana”ya (yaşam enerjisine), beş elemente, duyulara ve zihnin daha derin katmanlarına bağımlılıklar kurtulma gelir. Son olarak da, “guna” olarak adlandırdığımız maddi doğanın üç haline bağlılıktan vazgeçmek gerekmektedir. İnsan her zaman maddi enerjinin bu üç halinin etkisi altındadır. “Sattva guna” insanı gelişme ve yükselişe, “Tamo guna” çöküntü ve inişe, “Raco guna” ise ortalama hayata yöneltmektedir.

Tüm bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda, bilinç seviyemiz yükselir, artık herhangi bir şeye bağlanmayız ve “samadhi”ye (sonsuz mutluluk ve huzur) ulaşırız.

Bence zor bir yolculuk. Sizce de öyle değil mi? Ama imkânsız değil. Tüm bu bağlardan, bağımlılıklardan ve bağlanmalardan kurtulmak ve özgür olabilmek kolay bir süreç değil. Sonuçta hepimiz insanız. Şehir hayatını terk edip dağda inzivaya çekilip bir keşiş olarak yaşamıyoruz. Şehir hayatının içinde, istekler ve arzular ile yaşıyoruz. İstersek uzun yıllardır yoga yapıyor olalım, öyle ya da böyle, mutlaka bazı şeylere karşı bağlılık ve bağımlılık hissedebiliriz. Bu bir insan, bir hayvan, bir bitki, bir cisim, kılık kıyafet, çanta, ayakkabı, seyahat ya da herhangi bir şey olabilir. Bu durumda ya alıp başımızı gideceğiz şehirden, inzivaya çekileceğiz ve dünyanın nimetlerinden uzak bir yerde “bağımlılıklarımızdan” vazgeçerek, gerçek benliğimize ulaşmanın ve gerçek anlamda bir “yogi/yogini” olmayı deneyeceğiz; ya da şehir hayatı içinde elimizden geldiğince kendimizi, ruhumuzu ve zihnimizi terbiye etmenin yollarını arayacağız. Dünyanın nimetleri içinde “bağımlılıklarımızdan” ve “bağlılıklarımızdan” vazgeçmeye çalışacağız. Bence meşakkatli bir yol ama denemeye değer. Eğer bunu başarabilirsek işte o zaman “gerçek anlamda bir yogi” ve “gerçek anlamda bir ermiş” olabiliriz bence…

bir yoga eğitmeni nasıl olmalı?

Standard

Bir yoga eğitmeni nasıl olmalı? Bu soruyu ilk olarak İstanbul’da yin yoga eğitmenlik programına katıldığımda tartışmıştık. Tüm yoga eğitmen adaylarından farklı farklı sıfatlar çıkmıştı. Güzel olmalı, zayıf olmalı, fit olmalı, anlayışlı olmalı, esnek olmalı, yumuşak olmalı, sakin olmalı, ilgili olmalı, yardımcı olmalı, sabırlı olmalı, dingin olmalı, sevecen olmalı, olmalı da olmalı… Peki aslında bir yoga eğitmeni nasıl olmalıydı?

2009-2010 tum fotolar 133
Bu soruyla bir kere daha karşılaştım. Ne zaman mı? Bir dersimde. Bir öğrencimin yanına yeni birileri taşınmış ve o da yoga eğitmeniymiş. O yoga eğitmeni bir gün misafir olmuş öğrencime. Öğrencim sormuş ne içersiniz diye ve sıralamış, “kahve var, çay var, kola var, gazoz var, bira var, şarap var.” Yoga eğitmeni komşu sormuş, “bitki çayı var mı? yüzde yüz doğal meyve suyu var mı?” diye. Hiçbiri yokmuş benim öğrencimde.
O gün derste bana geldi sordu öğrencim bir yoga eğitmeni nasıl olmalı diye çünkü şaşırmıştı. Benden böyle birşey görmemişti. Ben hep “yüzde 50-yüzde 50” felsefesini benimsemiştim ve derslerimde de hep bundan bahsediyordum. Mesela mı? “Yoga yapan biri sadece esnek olmalı. Esneklik yüzde 50 gerekliyse, güç de yüzde 50 gerekli.” Ya da siz vejeteryan mısınız diye sorduklarında, “hayır değilim. Et de yiyorum, sebze de yiyorum, karbonhidrat da yiyorum. Hepsinden gerektiği kadar” diye cevap veriyorum. Haftada kaç gün yoga yapmalıyız diye sorduklarında, “bedeninizin elverdiği kadar. Bunun sınırı yok. Nasıl mutlu oluyorsanız, o kadar” diyorum. “Çay, kahve içiyor musunuz, alkol alıyor musunuz” diye bir soru sorulduğunda da, “evet, çay ve kahve içerim ve severim de ama aşırıya kaçmamaya çalışıyorum. Alkol de aynı şekilde. Sosyal bir ortamda arkadaşlarımlayken içki içiyorum” diye cevap veriyorum. Aynı şekilde kola ve gazlı içecekler de..
İşte tüm bunlardan dolayı da öğrencim, kahve, çay ya da gazlı içecekler içmeyen bir yoga eğitmeniyle karşılaşınca şaşırmış. Aslında şaşıracak birşey yok. Çoğunlukla yoga eğitmenleri böyle. Ben biraz farklıyım diyim de herkesin içi rahat etsin.
Ben, hayatımda aşırı uçlarda yaşamayı sevmiyorum. Ben bir Terazi’yim. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Hayatımda dengeyi severim ve dengem şaştığında ben de şaşkın olurum. O yüzden her zaman dengeden yana olmuşumdur. Ne tam bir vejeteryanım ne tam bir etobur. Ne tam bir çay-kahve-kola tiriyakisim ne de onlarsız bir günüm geçiyor. Canım bir kadeh içki istediğinde koyup içiyorum. Bende yalan yok. Eskiden daha iyi bir içiciydim. Bir başladım mı durmak bilmezdim. Etkilemiyordu da fazla. Şimdiyse yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinin “brahmacharya” (ılımlılık) ilkesini hayatımın bir parçası yapmaya çalışıyorum. Herşeyde ılımlı olmak. Hayatımdan tamamen çıkarmamak ama belli bir ölçüde kullanmak… Ben böyle bir yoga eğitmeniyim. Yüzde 50’lerde yaşayan…
Hal böyle olunca da, benim öğrencilerim de böyle düşünmeye alışıyor sanırım. O nedenle kafein ve gazlı içecekler kullanmayıp sadece bitki çayı içen yoga eğitmenlerini yadırgayabiliyorlar. Onları da yadırgamıyorum. Belki de onlar doğrusunu yapıyorlar. Kim bilir?
Yazının başındaki soruya geri dönersek… Bir yoga eğitmeni nasıl olmalı? Güzel olmalı, zayıf olmalı, fit olmalı, anlayışlı olmalı, esnek olmalı, yumuşak olmalı, sakin olmalı, ilgili olmalı, yardımcı olmalı, sabırlı olmalı, dingin olmalı, sevecen olmalı. Bu sıfatlara birşeyler daha ekleyelim ne dersiniz? Yardımsever olmalı, öğrencileri ile iyi iletişim kurabilmeli, öğrencilerinin neye ihtiyacı olduğunu anlayabilmeli ve hissedebilmeli, egosuz olmalı, kendini ön plana çıkarmamalı, her zaman öğrencilerinin istek ve ihtiyaçlarını gözetmeli… Daha sayayım mı?
Yani gerçekten de olmalı da olmalı. Sanki yoga eğitmeninin vasıflarını saymıyoruz da gökten inmiş bir melek yaratmaya çalışıyoruz. Şunu hep aklımızda tutmalıyız: Yoga eğitmeni de bir insan. Etten ve kemikten yapılmış, duygu ve düşünceleri olan ve günden güne iyi ya da kötü hissedebilecek bir insan. Bu nedenle, bir yoga eğitmenini de gözümüzde büyütmemeliyiz. Günümüz koşullarında, özellikle büyük şehirde yaşıyorsak, karşımızda bir “yogi”, “yogini” ya da “guru” beklememeliyiz. Yoga eğitmeni olan bir kişi, muhtemelen normal kişilere kıyasla biraz daha anlayışlı ve farklı olacaktır. Ancak bu karşımızda bir melek ya da ruhani bir kişi göreceğiz anlamına gelmez. Onun da bir insan olduğunu, duygu ve düşünceleri olduğunu, üzgün ya da mutlu olabileceğini, o anda iyi veya kötü bir gününde ya da koşulda olabileceğini hep aklımızda tutmalıyız. Bu öğrenci olarak yapabileceğim birşey. Bir yoga eğitmeni olarak ise, her zaman bir insan olduğumuzu hatırlamak, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, eksikliklerimizi bilmek ve onları kabul etmek, yapabildiklerimizin ya da yapamadıklarımızın farkında olmak ve bunlara üzülmemek, gerektiğinde “ben bu konuda yetersizim” ya da “ben bu asanayı yapamıyorum” gibi yetersizliklerimi ortaya koyabilmek… İşte o zaman, diğer eğitmenlerden farklı olup öğrencilerimiz tarafından sevilip saygı görebiliriz. Buna değer mi? Bence değer.

savaşçı ruhu gerek!

Standard

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana verdin ve artık ben bu bedenle anılmak istemiyorum.” Bunun üzerine, Sati meditasyona oturmuş, gözlerini kapatmış, gerçek Tanrı’sını gözlerinin önüne getirmiş ve içindeki ateşi yakmış. Sonunda bu ateş tüm bedenini sarmış ve Sati ölmüş.

Sati’nin öldüğünü duyan Shiva, üzüntüden deliye dönmüş. Saçından bir parça koparıp yere atan Shiva, bu saçtan en güçlü “savaşçı”sını yaratmış. Bu savaşçının adını, “Virabhadra” koymuş. Sanskrit dilinde, “vira” kahraman, “bhadra” da arkadaş demektir. Ve Shiva, Virabhadra’ya o partiye gitmesini ve Kral Daksha ve tüm davetlileri yok etmesini emretmiştir.

2009-2010 tum fotolar 728

Virabhadra partiye gitmiştir ve Daksha’yı öldürmüştür. Savaşçı Virabhadra, partiye vardığında, iki elinde kılıç tutuyormuş ve gücünü yerden alıyormuş. İki eli başının yanında yukarıya doğru uzanmış bir şekildeymiş. İşte bu “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı) duruşunu oluşturur. Sonra kendini göstermek için Daksha’ya doğru dönmüştür. Bu da “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşudur. Yavaşça kılıcını çekip Daksha’nın kafasını uçurması da “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) duruşunu oluşturur.

Tüm bu olanlardan sonra, Shiva Virabhadra’nın yaptıkları görmek için Daksha’nın evine gelip Virabhadra’yı tekrar eski haline getirmiştir. Shiva’nın öfkesi geçmiştir. Önce üzüntü duymaya başlamıştır ve sonrasında bu merhamete dönmüştür. Shiva, Daksha’nın kafasız bedeni bulup yerine bir keçi kafası yerleştirmiştir. Daksha, Shiva’nın bu davranışı karşısında ona itaat etmiştir.

Hikâye bu ya… Döndük dolaştık günümüze geldik. Yoga gibi barışçıl bir felsefenin içinde “savaşçı” duruşu… Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinde, “ahimsa” (zararsızlık) adında bir etik değer var. “Ahimsa”, zarar vermemek demek. Önce kendine, sonra çevrendeki kişilere, canlılara, cansız varlıklara, doğaya, çevrene… Aklınıza ne geliyorsa artık…

Bunu son günlerde Türkiye’de yaşayan olaylarla ilişkilendirmek istersek… Evet, zarar vermemek… Büyük şehirlerimizde gün geçtikçe yeşil alanlarımız azalıyor. Yeşil alanların yerine bol bol ana yol, otoyol, köprülü kavşak, bina, gökdelen, alışveriş merkezi dikiliyor. Çevremize zarar veriliyor. Yeşil alanlarımız yok ediliyor ve nefes alabileceğimiz alanlar daralıyor gün geçtikçe.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, geçen hafta İstanbul’da çevresel bir tepki başladı. Sırf yeşil alanlarımızı korumak ve gelecek nesillere biraz daha oksijen ve yeşil alan bırakabilmek için. Hükümetin İstanbul’un göbeğindeki bir yeşil alanı yok edip yerine alışveriş merkezi dikme projesine karşı başladı her şey.

2009-2010 tum fotolar 730

Ne yazık ki böylesine iyi niyetli başlayan tepkilere, yetkililerden ve polisten aşırı müdahale geldi. Olayın boyutu değişti. Çevresel başlayan bir tepki, toplumsal bir tepki ve gösteriye dönüştü. Bugüne kadar değiştirilmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti değerlerine sahip çıkmaya, dayatılmaya çalışılan yeni kanunlara, gasp edilmeye çalışılan hak ve özgürlüklere karşı bir direnişe dönüştü her şey… Her şey iki üç günde oldu… İçimizdeki “Shiva” uyandı.

Savaşmak ya da savaşçı olmak her zaman kötü bir anlam içermez. Bazen “olumsuz” anlamlarını bir kenara koyarak, “savaşmamız” gerekir. Uyuşukluktan kurtulmak, her şeyin farkına varmak, uyanmak ve “kendi sınırlarımızın ötesine çıkmak” gerekir. İşte “savaşçı ruhundan” kasıt budur yoga felsefesinde. “Kendi sınırlarımızın ötesine geçmek…” “Kendi içimizdeki gücü ortaya çıkarmak.” “Saldırgan olmadan ve zarar vermeden kendi içimizdeki savaşçı ruhunu uyandırmak.”

“Virabhadrasana I”yı (birinci savaşçı) yaparken, açın göğsünüzü… Bu duruştan “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçerken öndeki elinizin işaret parmağından ufka doğru, savaş alanına doğru bakın. Kendinize güveninizi ve cesaretini arttırın. Hangi noktadaysanız, nerede duruyorsanız, yere sağlam basın. Köklenin. Emin olun, o nokta doğru nokta ve siz doğru olanı yapıyorsunuz.

Son günlerde Türkiye’de yaşananlara tekrar dönecek olursak… Türk halkının içindeki “Shiva” uyandı ve Türk halkı kendi içinden “Virabhadra”lar (savaşçılar) yarattı. Bastığı yeri toprak diyerek geçmeyen, o topraktan gücünü alarak o toprakların üzerinde köklenen, kendine güvenen ve cesaretli, kendi sınırlarının ötesine geçmek isteyen, kendi içindeki gücü ortaya çıkarmak isteyen, saldırganlaşmadan ve zarar vermeden kendi içindeki savaşçı ruhunu uyandıran bir Türk halkı… Benim umudum var…

siz de biriktirenlerden misiniz?

Standard

Yaz bir anda geliverdi Ankara’ya. Daha iki hafta öncesine kadar hırkalar, kazaklar ve montlar giyiyorduk. Bir hafta önce bir yoga eğitimi için İstanbul’daydım. Gitmeden önce hava durumuna baktım yanıma ne gibi kıyafetler alayım diye. Bir de ne göreyim hava aniden 23-25 derecelere çıkıyor ve benim ortalıkta doğru dürüst yazlık kıyafetim yok. Neyse, nasılsa eğitime gidiyordum. Bir iki eşofman, tayt ve üzerlerine giyebileceğim birkaç tişört beni idare ederdi.

20130511_105856

Döndüm geldim Ankara’ya bir haftalık eğitimden sonra. İstanbul’dan daha sıcak bir hava ile karşılaştım. Bir gün idare ettim elimdeki eşofman ve tişörtlerle çünkü yazlık kışlık giysi temizliği yapacak gücüm yoktu.
Ertesi gün karar verdim yazlık kışlık kıyafetlerimi derleyip toplamaya. Bir sonraki sene kullanacaklarımı kaldırmaya, bu seneden sonra giymeyi düşünmediğim ve eskidiğine inandığım kıyafetlerimi ayırmaya başladım.
Birden aklıma yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga yogasının bir dalı geldi. “Aparigraha”, yani biriktirmemek.
Peki, neydi bu biriktirmemek? Sadece kılık kıyafet, ayakkabı, kitap ve dergi miydi? Yoksa daha soyut şeyleri de biriktirebiliyor muydu insan? Örneğin? Duygu, kızgınlık, öfke, nefret…
Sana zarar veren duyguları içinde tutmaya devam ediyor musun? Seni üzen, sana hiç yararı olmayan ve seni olumsuz tavırlarıyla ve yaşamlarıyla olumsuz bir şekilde etkileyen insanları hala hayatının içinde mi tutuyorsun yoksa onları bir bir hayatından ayıklıyor musun?
Yazlık kışlık ayrımı yaparken bunları düşündüm. Hayatımı da tıpkı kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı derleyip toplayabildiğim gibi düzenleyebiliyor ve ayıklayabiliyor muydum?
Öncelikle duygularımı düşündüm. Yoga hayatımın içine bu kadar girmeden önce, maalesef duygularımı biriktiriyordum. Öfkeliysem içimde tutuyordum. Sinirlendiysem birine, kırmayım diye hiçbir şey belli etmiyordum. Sonuçta ben etkileniyordum ve bir süre sinirimi ve öfkemi biriktirdikten sonra patlıyordum o kişiye. Tabii ki o an haksız duruma düşüyordum saçma sapan bir sebepten dolayı sinirlendiğim için. Hâlbuki sinirlendiğim an, öfkelendiğim an biriktirmeden tepkimi göstersem, hiçbir sorun yaşamayacaktım.
Sonra hayatımdaki kişileri düşündüm. Kimlere ihtiyacım var, kimler artık benim hayatımda fazlalık ve hayatımdan çıkmalı. Bir temizliğe ihtiyacım vardı. Önce cep telefonumdaki listeyi gözden geçirdim. Eski iş hayatımdan kalan ve bir daha asla konuşmayacağım birçok insanın telefon numarası kayıtlıydı. Hepsini tek tek sildim ve bu temizlik beni çok mutlu etti. Uzun zamandır bu kadar ferah hissetmemiştim kendimi. Derken hayatımı gözden geçirdim. Hayatımda öyle ya da böyle var olan kişileri. Kimler benim hayatımda olmalıydı, kimler hayatımın içinde olmayı ve benim ilgimi ve sevgimi hak etmiyordu. Yavaş yavaş o kişileri temizlemeye başladım. Şimdi siz bu satırları okurken, “ne kadar da kolay” diye düşünüyor olabilirsiniz. Aslında hiç de kolay değildi. Biraz sancılı bir süreçti bu ve “pat” diye hemen olmuyordu. Bu temizlik zaman alıyordu. Yavaş yavaş bağları ve bağlılıkları kesmek demekti bu süreç. Zaman içinde kişilerle arana mesafe koymak demekti. Mesafeyi koydukça, paylaştıklarınızın azalması ve birbirinizin hayatındaki öneminizi yitirmek demekti. İşte böyle yavaş yavaş oldu her şey. Bir de baktım ki, hayatımda aslında çok önemli, onlar olmadan yaşayamam diye düşündüğüm ve sevdiğime inandığım kişileri bir bir ayıklamaya başlamışım. Yakın arkadaşım diye düşündüğüm insanlardan bazılarının bile aslında “yakın arkadaşım” olmadıklarını sadece ve sadece çıkar amaçlı benimle arkadaşlık ettiklerini görmeye başlamıştım. Her şey bir anda olmadı. Zaman aldı ama o zaman acı çekmemi engelledi. O zaman benim her şeyi görmemi ve üzülmememi sağladı. Hint felsefesindeki gibi, karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bence, doğru kişiler doğru zamanlarda hayatımıza girip doğru zamanlarda da hayatımızdan çıkabilirler. Bazı insanlarla tanışmamızın ve yakınlaşmamızın bir amacı var. Onlar yoga yolunda ruhsal gelişmemize yardımcı olmak için karşımıza çıkıyorlar ve görevlerini tamamladıklarında da çıkıyorlar. Yani, tüm ilişkilerimizden bir şeyler öğreniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz ve yoga yolunda ilerliyoruz. Bu kadar basit.
Kıyafetlerimi yerleştirirken, eskilerimi ayırırken tüm bunları düşünüyorum. Nasıl da zaman akıp geçmiş ve ben hiç anlamadan her şeyi yerli yerine yerleştirmişim.
Ana fikir mi? Biriktirmeyin. Ne kılık kıyafet, ne ayakkabı, ne gereksiz dergi, ne de sizin için anısı olan ufak tefek şişeler, şarap tıpaları, bir kâğıt parçası ya da herhangi bir şey. Ne de öfke, kızgınlık, haset… Nasıl mı biliyorum? Çünkü ben ömür boyu biriktirdim, ta ki yogayla tanışana kadar. Sadece ıvır zıvır değil, duygu da biriktirdim. Sonra duygusal patlamalar yaşadım, karşımdakileri kırdım gereksiz yere basit nedenlerle… Sadece ve sadece duygularımı biriktirip anlık tepkiler vermediğim için. Size tavsiyem mi? Biriktirmeyin. Ara ara çevrenizi gözden geçirin ve ayıklayın hem çevrenizdeki objeleri, hem olumsuz duygularınızı hem de gerçekten hayatınızda önemi kalmayan ve size zarar veren insanları…

halletmek benim işim!

Standard

Üye olduğum spor tesisi tadilata girdi. Tesiste tadilat yapılacağı ve belli bir süre kapalı kalacağını duyduğum anda önce hemen şimşekler çaktı zihnimde. Hemen itiraz etmeye başladım. Kış ortasında bu ne tadilatıydı, neden şimdi yapılıyordu? Bu soğuk havalarda biz ne yapacaktık? Nerede yürüyecektik? Yaz tatilinden sonra kardio programına ve derslere yeni yeni alışmıştı vücudumuz. Tam da alışmışken neyin nesiydi bu ara? Peki o aradan sonra tekrar tesise döndüğümüzde vücudumuz gerilemiş olmayacak mıydı? Tüm bu sorular sıra sıra zihnime geldi. Bir yandan da sürekli bir itiraz ve isyan. Ama yapacak hiçbir şey yoktu. Tesis kapanacaktı iki üç hafta kadar.

2009-2010 tum fotolar 131
İlk şoku atlattıktan sonra daha sakin düşünmeye başladım. Ne de olsa ben bir yoga eğitmeniydim. Bir çıkar yol, bir çözüm bulmak benim işimdi. Ayrıca, bir yoga eğitmeni olarak esnemeli, eğilmeli, bükülmeli ve yeni şartlara ve durumlara uyum sağlamalıydım. Derin bir nefes aldım. Nefesle birlikte daha sakin düşünmeye başladım tabi ki.
Tesisin kapalı olduğu süre boyunca ne yapabilirdim? Nasıl bir yöntem izleyebilirdim? Spor klubünde ben neler yapıyordum öncelikle onları gözden geçirmem ve ona göre de iki üç haftalık bu sürede neleri telafi edip neleri telafi edemeyeceğimi düşünmem gerekiyordu. Öncelikle hergün yürüyor ve ardından da cross-trainer adı verilen bir kardio aletini kullanıyordum. Günlük kardiovasküler çalışmam yaklaşık olarak 50 dakikaydı. Bu sorun olmazdı. Yaz aylarında tatile gittiğim zamanlarda dışarda yürüyordum ve bundan keyif de alıyordum. Mp3 çalarımı taktım mı kulağıma, haraketli müziklerle ritmi tutturdum mu yakındaki yürüyüş parkurunu kullanıp açık havanın tadını çıkarabilirdim. Tek sorun, kış aylarında olmamızdı. Yağmur, kar, soğuk. Buna da bir çözüm buldum tabi ki. Kayak yaparken kullandığım termal ve polar içlik ve termal mont ne güne duruyordu? Bunları giydim mi soğuk bana işlemezdi. İşte çözüm kolaydı. Montum da yağmur ya da karı içeri geçirmezdi. Ayrıca haftanın iki günü yoga dersi vermeye gittiğim yerde kardiovasküler aletler, dumble’lar ve ağırlık antremanı yapabileceğim malzemeler vardı. Böyle bir imkanım da vardı üstüne üstlük. Böylece haftanın iki günü ağırlık antremanlarımdan da olmazdım.
Yani, kardiovasküler çalışmayı dışarda yürüyerek yapabilir, ağırlık antremanlarımı da haftanın iki günü ders vermeye gittiğim yerde yapabilirdim.
Peki ben başka neler yapıyordum spor klubünde? Karın çalışıyordum, birkaç tane kardiovasküler derse giriyordum ve vücudumun her noktasını çalıştırıyordum ve ayrıca “stretching” ve “back therapy” gibi esneme derslerine giriyordum. Kendi kendime de yin ve vinyasa yoga çalışıyordum. Karın hareketlerini evde de yapabilirdim. Katıldığım derslerden aklımda kalan karın egzersizlerini yapabilirdim. Ayrıca yogada kullandığımız bazı karın güçlendirici asanaları da yapabilirdim. Günde yaklaşık 10-15 dakika karın çalışsam beni tesisin kapalı olduğu süre içinde idare ederdi. Çok fazla güçten kaybetmezdim. İşte karın egzersizi işini de çözmüştüm.
Yoga zaten sorun olmazdı. Tesiste olayım ya da olmayım, yogayı kendi kendime yapıyordum. O an vücudumun isteklerine göre… İster hızlı akışlı bir yoga, yani vinyasa, isterse yavaş ve sakin bir yoga, yani yin yoga. O an canım esnemek istiyorsa, yin yoga; ya da canım biraz terlemek ve nefesimle akmak istiyorsa vinyasa yoga. Yani tesisin kapalı olduğu bu iki üç haftalık süre içinde yoga da sorun olmayacaktı benim için. Ayrıca evde yoga pratiğimi yaparken, istediğim müziği koyabilir, kendimi müziğin ritmine ve büyüsüne kaptırabilir ve müzikle ve nefesimle birlikte akabilirdim. Bundan da güzel ne olabilirdi ki!
Demek ki, tek sorun tesiste katıldığım kardiovasküler ve esneme dersleriydi. Esneme derslerinin pek sorun olacağını zannetmiyordum. Nasılsa yoga çalışmalarım evde de devam edecekti ve özellikle yin yoga yaptığım günler, duruşlarda en az beş dakika kalacağım için kaslarımın ötesinde bağ dokularıma kadar esneyecektim. Bu durumda, tek derdim kardiovasküler derslerin eksikliğiydi. “Brazilian butts”, “abs and butts” ve “spinning” derslerinden iki üç hafta uzak kalacaktım. İşte bu bir sorundu. Yoga eğitmeni olduktan sonra, daha sakin bir kişiliğe büründüğüm için, spor tesisindeki bu hızlı kardio derslerinden çok hoşlanıyordum. Bir yandan müzikler bir yandan da derslerin hareketliliği beni mutlu ediyordu. Bu derslerden uzak kalmak benim için bir sorun oluşturacaktı yani. İşte bu noktada, bir yoga eğitmeni olduğumu hatırladım ve bağlanmamam gerektiğini hatırladım. Bağlımlılıklar, beni yoga yolumda engelleyebilecek şeylerdi. O nedenle, daha sakin düşünmeye karar verdim. Birkaç hafta, kardiovasküler derslere girmesem ne olurdu? Sadece beni mutlu eden birkaç dersten ayrı düşmüş olurdum o kadar. Bir yoga eğitmeni olarak bir de başka açıdan baktım olaya. Bu süre içinde kaslarım dinlenecekti ve birkaç hafta sonra tesis açılıp derslere döndüğüm zaman belki de daha rahat ve kolay yapacaktım hareketleri. Bedenimin dinlenmeye de ihtiyacı vardı. Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesine göre, aşırılıktan uzak durmak gerekiyordu. Ben ne zamandır “brahmacharya” (aşırıya kaçmamak) ilkesini göz ardı etmiştim acaba? Belki de spor tesisinde verilen bu ara, bana bu ilkeyi hatırlatmak içindi. Unutmamak gerekiyordu; herşey birşey için oluyordu.
Spor tesisi kapanalı yaklaşık bir hafta oldu. Peki hayatımda ne değişti? Yine her sabah erkenden kalkıp yürüyüşümü yapıyorum. Yürüyüşten sonra karın hareketlerimi yapıyorum. Sonrasında yogayla esneyip gevşiyorum. Özel dersler vermeye devam ediyorum. Yani hayatımda çok da fazla birşey değişmedi aslında. Geçenlerde ben yürüyüşe çıktığımda yağmur başladı. Önce biraz takıldı kafam yağmura. Zihnim sürekli “eve dön” derken bilincim “hayır, yürümeye devam. Hatırlasana Burcu, sen yağmurda yürümeyi ve romantik yapmayı çok severdin. Yağmurda yürümenin keyfini çıkar” diyordu. Birden aklıma “Singing in the rain” filmi ve şarkısı geldi. Bir ritim tutturdum kendime ve şarkıyı da mırıldanmaya başladım. Sonra bir de baktım ki, günlük turumun yarısı geçmiş bile. Zihnim, iyi ki seni dinlememişim. Yolun devamında açtım mp3 çalarımı, dinledim şarkıları keyifle. Eve döndüğümde bir saatten fazla yürümüştüm. Üşümüştüm tabi ki. Sıcak bir banyo, ardından keyifli bir bitki çayı. Battaniyenin altında yayılarak kendimi ödüllendirme…
Peki tüm bu yaşananlardan ne çıkarabilirim? Hayatta başımıza basit ya da zor bir sürü şey gelebilir. Önemli olan, karşılaştığımız her olay ya da durum karşısında sakinliğimizi korumak, derin bir nefes almak ve ondan sonra fikir yürütmek ve karar vermek. Yaşadıklarımız karşısında, olaylar karşısında, eğilip bükülebilmek, esnek olabilmek ve farklı bir açıdan bakabilmek. Farklı bir açıdan bakmak, yaşadığımız olayın avantaj ve dezavantajlarını görmek, başımıza neden geldiğini ve bizi nasıl değiştirip geliştirebileceğini farketmek…
Hani dedim ya herşey birşey için oluyor diye… Bugün yürüyüş yaparken birden bir ışık yandı zihnimde, sanki bir anda aydınlandım. Tesisin kapanmasının ve benim dışarda yürümeye başlamamın sebebini o an anladım. Öncelikle, bu soğuk kış aylarında dışarda yaşayan tüylü arkadaşlarımızın doyurulmaya ihtiyacı var. Yürüyüş parkurunda egzersize başladığım günden beri sevgili dört bacaklı arkadaşlarımı besliyorum. Bir de neyi mi anladım? Hayatımızda bir şeyler varken onların eksikliğini asla hissetmiyoruz çünkü onlar hep var, hep bizimle birlikte. Peki ya o bir şeyler hayatımızdan gidince, hayatımızdan eksilince? İşte bunu anladım. İçinde yaşarken hayatın nimetlerinin, bize sunulanların, içinde bulunduğumuz huzurun ve rahatın kıymetini bilmiyoruz. Kısaca elimizdekilerin kıymetini bilmiyoruz çünkü onlar sürekli var, sürekli bizimle. İşte ben bunu farkettim bu bir hafta on gün içinde… Ne de olsa herşey birşey için oluyor… Hayatta herşeyin bir sebebi var.

sevgili zihnim!

Standard

Spor tesisinde aerobik olarak nitelendirilen bir dersteyim. Aslında o kadar yorgunum ki, neden bu derse katıldım inanın ki bilmiyorum. Derste zaman geçmek bilmiyor. Bir dakika, iki dakika, üç dakika derken beş dakika geçiyor sadece, bana göreyse saatler geçmiş gibi. Zihnimi susturamıyorum, zihnim susmadıkça da bana huzur yok. İşler iyice sarpa sarıyor.

zihni sakinleştirmek
Ben bir yoga eğitmeniyim. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi sakinleştirebilmeli ve onları bütünleştirebilmeliyim. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor, nihayetinde ben de bir insanım. Her insan gibi zaaflarım, fiziksel ve zihinsel yorgunluklarım, ve yetersizliklerim var.
Tam da bunları düşünürken, aklıma yoga üstadı Patanjali’nin derlediği yoga sutralarından biri geliyor. Bence en önemli yoga sutralarından biri bu. “Yogash chitta vritti nirodhah.” Çevirisi mi? Yoga, zihnin etkinliklerinin tamamen sakinleşmesi, durgunlaşmasıdır.
O an anladım ki, zihnimi susturmam lazım, ona söz geçirmem ve onu sakinleştirmem gerek. Zihnimi susturmadıkça bana rahat ve huzur yok. Peki zihni nasıl susturacağım, nasıl sakinleştirip durgunlaştıracağım onu? Zihin kendi kendine susar mı? Yoksa çaba mı harcamalıyım?
Zihin bir maymun gibidir, sürekli hareket eder. Oradan oraya zıplar, atlar durur. Ya da yaramaz bir çocuk olarak nitelendirebiliriz zihni, durmadan koşturan kıpır kıpır bir çocuk. O halde, onu durdurmamız zor… Hayır, zor değil, sadece biraz farkındalık ve biraz çaba gerektiriyor.
Aslında zihni durdurmanın en kolay yolu, gözlerimizi kapatmaktır. Gözlerimizi kapattığımız zaman zihin de durur çünkü. Ama her zaman bu mümkün müdür? Yani zihni her susturmak istediğimizde gözlerimizi mi kapatacağız? Tabi ki bu mümkün değil. Her seferinde gözlerimizi kapatmak yerine, zihnimize hükmetmeyi öğrenmeliyiz.
Derse dönüyorum yine. Kaslarım ağrıyor, kolumu kaldıramıyorum acıdan, nefes nefese kaldım, bak gördüm mü? İşte bana tüm bunları söyleyen de zihin. Aklımı çelip beni dersi terketmeye zorluyor. Bana söz geçirmeye çalışıyor, beni etkilemeye ve beni yorgun olduğuma ikna etmeye çalışıyor. Başarana kadar da susmayacak biliyorum.
En azından farkettim. Tamam gerçekten de yorgunum biraz, kaslarımı dinlendirmemişim ama yine de derse katılmışım. Madem katıldım bu dersi yarıda bırakıp çıkmak olmaz. Zihnimi susturmalıyım. Hemen gözlerimi kapatıyorum. Dikkatimi nefes alış verişime yöneltiyorum, bu beni biraz sakinleştiriyor. Nefesim sakin, dolayısıyla zihnim de sakin. Sanki biraz sustu. Gözlerimi açıyorum yine. Tabi ki zihnim de bu fırsatı kaçırmadı, o da açıyor gözlerini… Beni etkilemeye çalışıyor yine, vazgeçmiyor.
Ağrıları ve acıları bana sürekli hatırlatanın, nefes nefese kaldığımı söyleyenin zihnim olduğunu anladım ya bir kere, ben de vazgeçmiyorum. Anladım ki zihnim beni etkilemek istiyor. Ben de tam tersini yapıyorum, zihnime söz geçirmeye çalışıyorum. O çabaladıkça ben de tam tersini yapmaya çalışıyorum. Zihnimi susturmaya ve durgunlaştırmaya çalışıyorum.
Bir çocuğu nasıl ikna edersiniz bir şey yapmaya? Onun suyuna giderek değil mi? Ben de zihnimin suyuna gidiyorum. Evet sevgili zihnim, şu an yorgunluktan mahvolmuş durumdayım, kaslarım feci derecede yanıyor, bacağımdaki kolumdaki dünden kalan ağrılar geçmedi henüz, ama bak ne diyeceğim sana sevgili zihin. “Bu ders hoşuma gidiyor, zevk alıyorum bu dersten, biraz da hareketli bir derse girmek istiyorum, disko müzik de dinlemek istiyorum. Gel seninle bir anlaşma yapalım zihin, sen dersin kalan yarım saatinde sus, dinlen biraz, ben de dersi bitireyim sonra bol bol seninle ilgilenirim.”
Hayret ama, zihnim birden susuyor. Dersin kalan son yarım saatini bana hediye ediyor, ben ağrılarım olsa da onları görmezden hissetmezden gelip dersi tamamlıyorum.
Dersten sonra zihnime beni dinleyip, sustuğu için teşekkür ediyorum. Demek ki onunla mantıklı mantıklı konuşmam ve onu ikna etmem gerekiyormuş. Tabi ki gözlerimi kapatmam, nefesime odaklanmam ve zihnimin başka yerlere kaydığını farkedip onu tekrar sınıfa getirip derse odaklanmaya çalışmam çok faydalı oldu onu dizginlememde.
“Yogash chitti vritti nirodhah”… Yoga, zihnin etkinliklerinin tamamen sakinleşmesi, durgunlaşmasıdır. Yoga yaparken, aslında bu sutrayı zaman içinde uygulayabiliyoruz. Nasıl mı? Özellikle vinyasa veya ashtanga yoga yaparken, ujjayi nefesine (kahraman nefes) odaklanarak ve bir drishti (bakış noktası) seçerek bunu başarıyoruz. Nefes ve drishti, zihnimizi bir noktada tutabilmemiz, zihnimizi susturabilmemiz için birer araç aslında. Yoga, bize zihni durgunlaştırmayı öğretiyor zaman içinde. Bizi sakinleştiriyor, dinlendiriyor, dinginleştiriyor. Tüm yapmamız gereken, yoga yaparken, yoga matının (minderinin) üstünde başardığımız bu nefes, zihin, beden dinginliğini, günlük hayatımıza da taşımak. Günlük hayatımızda, zor bir anla karşılaştığımızda nefesimize odaklanıp gözlerimizi kapayıp birkaç nefes bekleyip sinirlenmeden, zihnimizin esiri olmadan, yaşadığımız olaya sakin ve dingin bir cevap verebilmek. Aerobik ya da kardio bir derse katıldığımızda, bizi üzen bir olayla karşılaştığımızda, sinirlendiğimizde, trafik sıkıştığında, zihnimizi susturup, durgunlaştırıp, onun esiri olmadan, onun bizi etkilemesine izin vermeden, gözlerimizi kapatıp önce derin bir nefes alıp sonra sakin ve dingin bir şekilde tepki vermek.
Bunu başardığımız zaman, hayatımızdaki yanlış anlaşmaların, küslüklerin, mutsuzlukların, dargınlıkların, üzüntülerin ne kadar azaldığını farkedetmeniz an meselesi… Daha huzurlu, mutlu, dingin ve durgun bir hayat için zihninizi susturmayı denemekten bir zarar gelmez bence. Ya sizce?

mutlu olmayı bil!

Standard

Hayat öyle birşey ki bazen bizlere bulutların arasından gülümsüyor, bazen ise güneşli günler yaşarken gökyüzünü bir anda kara bulutlarla kaplayabiliyor. Bu da hayatın dualitesi (ikiliği) işte… Önemli olan, hayat bize gülümserken de bize karanlık yanları gösterdiğinde de mutlu  olabilmek… Hayattan bahsedince, yoga ile hayatı da bağdaştırmadan olmaz tabi ki… Ne de olsa yoga matımız (minderimiz) bizim hayatımın bir kesiti. Matımızda nasıl davranıyorsak, aşağı yukarı hayatımızı da öyle yaşıyoruz.

PhotoFunia-523953b
Önceleri sadece yogayı seven ve o nedenle girebildiğim kadar çok derse katılan bir kişiydim. Yogaya ilk başladığım zamanlarda, duruşları en iyi şekilde yapmak benim için önemliydi. Öğretmenimiz, bir duruşun en basit halinden başlayarak, sözlü yönergeleriyle bizleri o asanada daha da derinleşebilmemiz için yüreklendiriyordu. Tabi ki, daha yoganın felsefesini tanımayan ve bilmeyen kişiler olarak, bedenimiz elverse de elvermese de duruşun en son noktasını yapmaya çalışıyorduk. Yogayla ne kadar da ters düşen bir davranış. Şimdi düşününce, bu şekilde davranarak, yoga felsefesinin “ahimsa” (zararsızlık), “satya” (gerçeklik), “brahmacharya” (ılımlılık) ve “santosha” (tatminkarlık) ilkelerini ihlal ediyorduk. Ama o zaman, yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga yoga felsefesi bize o kadar uzaktı ki. Yoga bizler için bir “stretching” (esneme) dersinden farklı değildi; ta ki bazılarımızın gözleri açılana kadar…
Ben de o gözleri açılan, farkındalığı artanlardan biriydim. İlk olarak bedenimin sınırlarını kabullendim ve “satya”yı uyguladım, gerçekleri kabulendim. Sonra kendi bedenimi hırpalamamaya özen göstermeye başladım ve “ahimsa” (zararsızlık) ilkesi girdi hayatıma. “Ahimsa”yla birlikte “brahmacharya”ya (ılımlılık) ilkesine de özen göstermeye başladım. Yogayı abartmadan, gerektiği kadar, makul ölçülerde yapıyordum artık. Bir de baktım ki, aslında tüm bunlar beni mutlu etmeye, tatmin etmeye başlamış ve “santosha” hayatımın bir parçası haline gelmiş.
PhotoFunia-523b5a5Aslında, şükretmek ve minnet duymak birçok felsefede ve dinde vardır. Önemli olan, bu duyguları unutmamaktır. Günlük hayatımızı yaşarken, o koşuşturma ve hengame içinde birçoğumuz şükretmeyi unuturuz, mutlu ve tatmin olmayız, hep daha fazlasını isteriz. Oysa elimizdekilerle yetinmek ve mutlu olmak belki hepimizin hayatını daha da kolaylaştıracaktır.
Yogaya geri dönersek… Herkes için yapılması zor olan bir duruş vardır. Böyle bir duruşu yaparken, önemli olan kendi sınırlarımızı kabullenmek ve yaptığımız kadarıyla mutlu ve tatmin olmak. Kendimizi zorlamayıp, elimizdekiyle yetindiğimiz zaman, o duruşta zaman içinde daha çok ilerleme kaydedebilmemiz bir gerçek.
Yazının başında da belirttiğim gibi, matımızda nasıl davranıyorsak, matın üzerinde ne yapıyorsak ve nasıl tepkiler veriyorsak, aslında günlük hayatımızda da öyle davranıyor ve o tarz tepkiler veriyoruz. Eğer matımızda kendimizi ve sınırlarımızı olduğu gibi kabul etmeyi ve mutlu ve tatmin olmayı becerebiliyorsak, hayatımızı da muhtemelen öyle yaşıyoruzdur.
Peki tatmin olmazsak ne olur? Hayatımızda tatmin olmazsak, sürekli daha fazlasını, daha çoğunu, daha iyisini istersek ve bunun için çok çaba gösterip kendimizi bu isteklere ulaşmak için zorlarsak, o zaman hayat çekilmez bir hal alabilir. Hep daha fazlasını istemek, bedenen, ruhen ve zihinsel olarak bizi yıpratabilir ve böylece daha iyiye ulaşmak isterken daha kötü bir noktaya da gelebiliriz.
Ya da hayatımızla tatmin olmayıp hep daha iyisini elde etmeye çalışırsak, belki elimizdekileri de kaybedebiliriz. Daha iyiye, daha fazlasına ulaşmaya çalışırken elimizdekinden de olabiliriz. Atasözündeki gibi, “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak.” O nedenle, hayatımızdan mutlu ve tatmin olmak, bizi hem bedenen, ruhen ve zihnen rahatlatır hem de daha çok ilerleyebilmemize yardımcı olur. Kendinimizi kabullenince, daha ileri gitmek her zaman daha kolaydır.
Yalnız, yanlış anlaşılmasın. Tatminkarlıktan bahsedince, kesinlikle tamam herşeyi kabullendim, olmuyor, ben böyleyim, memnunum diyip kendimizi bırakmaktan, hayattan vazgeçmekten bahsetmiyorum. Herşeyde olduğu gibi, bu iki uç nokta arasında dengeyi bulmaktan, dengeyi kurmaktan bahsediyorum. Ne aşırı vazgeçmişlik, ne de aşırı hırs, tatminsizlik ve mutsuzluk…
Zaten hayatın kendisi de denge üzerine oturmuyor mu? İnsan vücudundan başlayarak her şey dengelerle kurulmamış mı? Eril ve dişil enerjinin dengesi, doğanın dengesi, zihnin ve ruhun dengesi ve tatminkarlık ve tatminsizliğin dengesi…
Tatmin ve mutlu olmak ya da tatminsiz ve mutsuz olmak? Herşey gibi bu da bir seçim. Tüm hayatımız boyunca seçimlerimizi ve tercihlerimizi yaşamamız gibi…

önce sen…

Standard

Geçenlerde üyesi olduğum spor klubünde tatsız bir olay yaşadım. Bir süredir iş hayatından uzak olduğum için son zamanlarda kendimi sürekli mutlu, huzurlu, gevşemiş, rahat, stressiz hissediyordum, ama tatsız olayların sadece işyerinde değil her yerde olabileceğini unutmuşum. İnsan meğer kolaya ve huzura çabuk alışıyormuş ve kendini rahat bırakıp tüm savunma mekanızmalarını yıkabiliyormuş.

BEN_1875
Aslında o kadar basit ve komik bir olaydı ki! Ama bazen ufacık bir olay bizi yere yapıştırabiliyor ve derinden üzebiliyor. Yogayı yaşadıkça, daha hisli, daha hassas ve daha düşünceli olduğumuz bir gerçek sanırım. Hani incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele denir ya, öyle birşeydi. Çok sevdiğim biriyle aramda incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden küçük bir tartışma geçti. Aslında ben birilerine yardımcı olmaya çalışıyordum, fakat sonuçta ben zararlı çıktım. Duygusal olarak üzüldüm, kalbim kırıldı.
Birden geçen seneki yoga eğitmenlik kursuna döndürdü beni bu yaşadıklarım. Eğitimin ikinci ayına.. Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesini öğrendiğimiz ana… Ashtanga yoga felsefesinin en önemli etik disiplinlerinden birine kaydı aklım hemen. “Ahimsa”ya, yani “zararsızlık” ilkesine…
“Zararsızlık” diyince, aklımıza hemen başkalarına ve çevremize verdiğimiz zarar gelir nedense. Hiç bir zaman kendimize verdiğimiz zararı düşünmeyiz. Ben de sizler gibiydim geçen seneki eğitimi almadan önce. Sadece ve sadece çevreme, başkalarına, hayvanlara, bitkilere, insanlara verdiğim zarar gelirdi aklıma bir sene önce bana “zararsızlık”ı tanımla deseydiniz.
Oysa şimdi bambaşka düşünüyorum. “Zararsızlık” ilkesi, önce kendimizi korumamızı, kendimize zarar vermemeyi gerektirir. Eğer bir iyilik yaparken, birilerine yardım ederken, kendimiz zarar görüyorsak, “ahimsa” ilkesini ihlal etmiş oluyoruz. “Ahimsa”, sadece et yememek, çevredeki hayvanlara bitkilere ve insanlara zarar vermemek değil. “Ahimsa”, önce kendimizi korumak, kendimizi ön plana almak, kendimize zarar vermeyi engellemek demektir. Yalnız, yanlış anlaşılmasın. “Ahimsa”dan bahsederken, bencillikten bahsetmiyoruz. Herşey, “zararsızlık”la ilgili. “Ahimsa” aynı zamanda düşüncelerimizin de temiz ve iyi olmasını, sözlerimize dikkat etmeyi, herkese kendimize davranılmasını istediğimiz gibi davranmayı, başkalarının yaşam tarzına ve inançlarına saygılı olmayı, ama herşeyden önce kendimizi sevmeyi ve saygı duymayı isteyen bir ilkedir.
Şimdi tüm bunlar nereden aklıma geldi? O an, içim burkulduğunda, kalbim kırıldığında ve üzüldüğümde, bir an sanki beynimde bir yıldız çaktı. Bir sene öncesindeki derse gidiverdim hemen, “ahimsa” ilkesini anımsadım. Öğretmenimizin sözleri kulaklarımda çınlandı: “Önce kendinize zararsızlık.” Bir anda, o gün spor tesisinde, başkalarına yardım etmeye, onlara yararlı olmaya çalışırken, aslında en önemli varlığa–kendime– zarar verdiğimi farkettim. “Ahimsa” ilkesini yerle bir etmiştim. Ben bir yoga eğitmeniydim ve Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesinin en önemli “yama”sını, yani etik disiplinini, bir anda unutuvermiştim. Kendime zarar vermiştim.
Eğer yoga içinde yaşıyorsanız, herşeyin bir şey için olduğunu da kabullenmişsinizdir. O gün çok üzüldüm, sevdiğim ve çok değer verdiğim biriyle bir tartışma yaşamak, benim gibi tartışmaları sevmeyen birisi için çok fazlaydı. Anı yaşadım, üzüntümü yaşadım, kalp kırıklığımı yaşadım; hiçbirşeyi ötelemedim. Sonra mantıklı düşününce bu olayı neden yaşadığımı anladım. “Ahimsa”yı belki de unutmuştum, aslında unutmamıştım, çevreme karşı elimden geldiğince duyarlı olmaya çalışıyordum, kimseyi üzmemeye, incitmemeye çalışıyordum. Sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Peki ya kendime? Kendime de aynı şekilde özen gösteriyor muydum? Spor ya da yoga yaparken fiziksel olarak kendimi yıpratıyor muydum? “Ahimsa” ilkesini ihmal ediyor muydum? Peki ya duygusal olarak? Kendi kendimi incitiyor muydum düşüncelerimle ya da duygularımla ya da başkalarının beni üzmesine kırmasına izin veriyor muydum? Veya birilerine yardım etmeye çalışırken kendimi unutup zarar mı görüyordum?
Aslında, insanlar en çok kendi kendilerine zarar verirler, kendi kendilerini üzüp, incitip hırpalarlar. Kolaydır çünkü kendimize zarar vermek. İşte ben de sanırım tam bu nedenle, kendime zarar veriyordum sürekli, bir akrep gibi. Kendi kendimi sokuyordum sürekli. Belki de o yüzden bu olayı yaşamak zorunda kalmıştım, uyanmak için, farkına varmak için.
Sonunda tekrar uyandım. “Ahimsa”, zararsızlık ilkesini, hatırladım. Bundan sonra, başkalarını mutlu etmek, onlara yardım etmek amacıyla kendimi ezip geçmeyeceğim, kendimi incitmeyeceğim, kendime zarar vermeyeceğim. Yani elimden geldiğince, malum alışkanlıklar kolay kolay bırakılmıyor.
Aslında, herkes bu ilkeyi hatırlasa ve ona uysa, belki de herşey çok güzel ve farklı olacak. Sizce de öyle değil mi?