Tag Archives: öne eğilme

gerçekten değerli misin?

Standard

Hayat çoğu zaman tesadüflerle dolu. Peki ya tesadüf diye adlandırdığımız şey aslında tesadüf değil de “olması gereken şeylerin olması gerektiği zamanda olması” ise? Yine bilmece gibi oldu. Baştan alsam iyi olacak galiba…

20130412_130012

Geçen hafta özel dersime gittiğimde her zaman çalıştığımız salonda spor kıyafetli bir kişi vardı. Ben üzerinde fazla durmadım çünkü öğrenciyle yoga çalıştığımız o salon, tüm çalışanların boş zamanlarını değerlendirebileceği bir konferans salonu ve dinlenme odası idi. O sırada öğrencim salona geldi ve beni salonda bekleyen kişi ile tanıştırdı. Meğer o kişi de yoga dersimize katılacakmış. Yabancı uyruklu bir kişi olduğu için o gün dersi İngilizce vermem gerekiyordu. Uzun zamandır da İngilizce ders vermemiştim. Daha önce de bu konuda yazılar yazmıştım. Bir süre yabancı dilde ders vermeyince pratiğinizi kaybediyorsunuz. Kimi zaman “el ne demek, ayak parmağı nasıl denirdi, peki ya el bileği İngilizce nasıl ifade edilirdi” gibi basit şeyleri bile dillendiremiyorsunuz. Tutuk başladığınız derste sonradan dil çözülüyordu ve daha kolay ifade etmeye başlıyordunuz.

Yeni gelen kişi daha önce hiç yoga dersine katılmadığı için ilk başlayanların da yapabileceği bir ders yapmayı planladım. Öne eğilme ve kalça açıcı bir ders o gün için biçilmez kaftandı. Zirve duruşunu “hanumanasana” (maymun duruşu) olarak seçmiştim. Aslında çok zor bir “asana” (duruş) idi. Ancak yıllardır birlikte çalıştığım öğrenciyi de mutsuz etmek istememiştim. Sonuçta yoga bir yolculuktu. Zirveye tırmanana kadar yaptıklarımız da önemliydi. Zirve duruşunu tamamıyla yapmak ya da yapmamak o kadar da önemli değildi. Yolculuktan zevk almak önemliydi.

Zirve duruşu için bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, bacakların içindeki kasık kaslarını ve kalça fleksör kaslarını esnetmek gerekiyordu. Dersin ilk yarısında tüm bu kasları esnetmek için “asana”lar yaptık ve zirve duruşunu denedik. Eski öğrenci bu duruşu çok güzel ve tam anlamıyla yapabiliyordu. Yeni gelen kişi ise kardiovasküler çalışmalara ağırlık veren birisi olduğu için bu duruşta biraz zorlandı ama ilk yoga dersi olmasına rağmen oldukça esnekti ve “hanumasana”dan da çok uzak değildi. Bu kişi yıllardır yoga yapıyor olsaydı nasıl esnek bir bedeni olurdu diye düşünmeden kendimi alamadım.

Zirve duruşu ardından bedeni dengelemek için birkaç duruş yaptık ve sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirdik. “Savasana” öncesi burguda bedeni ve sinir sistemini sakinleştirirken eski öğrenci, yeni katılan kişinin safra kesesinde taş olduğunu söyledi. Genelde böyledir ya… Yoga dersi biter ve öğrencilerin ne gibi rahatsızlıkları olduğunu siz ancak ders bitiminde öğrenirsiniz. O gün safra kesesini zorlayacak bir duruş yapmamıştık. Öğrenciler burguda bedenlerini sakinleştirirken, safra kesesinde neden taş olabileceğini ve bu genç yaşta bu kişinin neden böyle bir rahatsızlıktan muzdarip olduğunu düşünmeye başladım.

Yin yogaya (dişil enerjinin etkili olduğu derin bağ dokularına kadar esneten yoga türü) göre safra kesesi kalçayı dışa döndüren kasları esnettiğimizde etkileniyordu. Bir de yan karın kasları (oblikler) çalıştırıldığında… O halde kalça açıcılarla yani “svadisthana” (sakral) çakra ve burgularla yani “manipura” (karın) çakrası ile ilgiliydi. “Svadisthana” çakra, kendini kabul etmek, kendini sevmek ve böylece daha yaratıcı olabilmekle alakalıydı. Bu çakra düzgün çalışmazsa kıskançlık, nefret ve öfke gibi olumsuz duygulara yol açabilirdi. Zaten yin yogada da bu bölgenin olumsuz duygusu “öfke” idi. “Manipura çakra” ise kendine güven, kararlılık ve azim ile ilişkiliydi; bir işe başlama ve onu bitirme gücü ve azmi ile ilgiliydi. Bu çakra içindeki mücevheri parlatabilmek ve irade ile alakalıydı. Ben bunları içimden düşünmüyor dışımdan da seslendiriyordum. Derken kendimi yeni katılan kişiye soru sorarken buldum: “Kendini olduğun gibi tüm olumlu ve olumsuz yanlarınla seviyor musun? Peki ya kendini değerli görüyor musun? Kendine değer vermeyi unutup, kendini tamamıyla unutup, başkaları için mi yaşıyorsun? Başkaları hayatında senden daha çok mu önem taşıyor? Peki sen neredesin?”

Eski öğrencim bu soruları sorduğum sırada tam da doğru bir noktaya değindiğimi söyledi. Meğer yeni katılan kişi kendine değer vermeyip hep başkalarına önem veren bir kişiymiş. Peki bu durumda ne yapmalıydı? Kendini iyi hissettirecek şeyler… Kendini mutlu edecek şeyler… Öncelikle biraz yaratıcı olmak gerekirdi. “Blog yaz. Resim yap. Fotoğraf çek. Heykel yap. Mozaik yap. Ama yaratıcılık gerektiren ve gerçekten yaratabildiğini gösterecek bir şeyler yap.” Peki sonra? “Fark et. Başladığın işleri bitirebiliyor musun yoksa yarım mı bırakıyorsun? Gerçekten de içinde güç ve azim var mı? Kendin için neler yapıyorsun? Gerçekten mutlu musun? Gerçekten içinde bir mücevher taşıdığını ve o mücevherin parladığını hissedebiliyor musun?” O kişinin o günkü derse gelmesi bir tesadüf müydü yoksa hayatında yeni bir sayfa açmaya hazır olduğu için miydi? Sizce hangisi?

 

 

Reklamlar

hangisi?

Standard

Haftanın son iş günü sabah ve akşam yoga derslerinde “yin” tarzı çalıştırmayı tercih ediyorum. Son iş günü öğrenciler, her ne kadar kendilerine itiraf etmeseler de, derse haftanın tüm yorgunluğunu bedenlerinde ve zihinlerinde taşıyarak geliyorlar. Hal böyle olunca bize de onları bedenen ve zihnen rahatlatmak ve gevşetmek düşüyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sabah ve akşam “yin” derslerimde farklı bir çalışma yapmak istedim. Amacım bir öne bir arkaya eğilerek fiziksel olarak omurgayı esnetmek zihinsel olarak da içe kapanmak ve dış dünyaya açılmaktı. En azından öne eğilmenin ve geriye eğilmenin bizlere neler hissettirdiğini gözlemlemekti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek duruşu) ile öne eğilerek başladık. Hiç acelemiz yoktu. Duruşlarda beş dakika kadar bekletmeye karar vermiştim. Tabii ki fiziksel ya da duygusal olarak kendilerini rahat hissetmeyenler hemen duruştan çıkıp dinlenmeliydi. O günkü derste amacım öne ve geriye eğilmelerle omurga üzerine yoğunlaşmak olduğu için “butterfly” duruşunda ayakları kasıklardan uzak tutturdum. Duruşa bedeni hiç zorlamadan ve beden hangi açıdan başlamak istiyorsa o şekilde öne eğilerek başladık. Bir süre bekledikten sonra zaten omurga kendini biraz daha bırakıyor ve daha da öne eğilebiliyorduk. Hatta duruştan çıkma zamanı geldiğinde beden duruştan çıkmak dahi istemiyordu.

Öne eğilmeden sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile geriye eğildik. Bu duruşta kollarımızı bedenimize ne kadar yakın tutarsak bel omurlarını daha yoğun hisseder, ne kadar uzak tutarsak beldeki baskıyı o kadar azaltırdık. Herkesin istediği yerden başlayabileceğini söyledim. O gün hangi açıdan başlamak istiyorsak, o açıdan duruşa girmeliydik. Duruşta beş dakika bekleyeceğimizi hatırlatıp herkesin kendini zorlamadan bu duruşa da yavaş yavaş girmesini ve bir süre bekledikten sonra derinleşmesini tavsiye ettim.

Omurga üzerine çalışıyorduk. Omurga, idrar kesesi meridyeni ile ilgiliydi. İdrar kesesi meridyeninin duygusu ise korku idi. Öne eğilmek mi kolaydı yoksa geriye eğilmek mi? Ya da şöyle sormalıydım. İçe kapanmak mı daha kolaydı yoksa dış dünyaya açılmak mı? İç dünyamıza dönmek? Birisinin önünde öne eğilmek, belki haklı olsak da bir adım geriye gidebilmek? Geriye eğilip geçmişe bakabilmek, daha çok sevebilmek?  Gerçekten hangisi daha kolaydı?

Dersin geri kalanında “half butterfly” (yarım kelebek), “seal” (fok balığı), “caterpillar” (tırtıl), “salabhasana” (çekirge) ve “dragonfly” (helikopter böceği) ile omurgayı bir öne bir arkaya eğmeye devam ettik. “Twisted roots” (dönmüş kökler) ve “twisted twisted roots” (dönmüş dönmüş kökler) burgularıyla omurgayı büktükten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.

Ders sonrası sabah ve akşam grubundan değişik yorumlar aldım. Öğrenciler yanıma gelip benimle konuşmak ve deneyimlerini paylaşmak istediklerini söyledi. Hepsini tek tek dinledim. Bir tanesi geriye eğilmekte çok zorlandığını söyledi. O sıralar duygusal olarak bir takım sıkıntılar hissedip hissetmediğini ve ne gibi bir ruh hali içinde olduğunu sorduğumda, duygusal olarak yoğun ve zor bir süreçten geçtiğini söyledi. O yüzden zorlanmış olabileceğini söyleyerek iyi hissetmediği anlarda duruşa devam etmemesi çıkıp dinlemesini tavsiye ettim. Bir başka öğrenci ise öne eğilmelerde zorlanıyordu. Halbuki günlük hayatımızda omurgamızı o kadar çok “fleksiyon”da tutuyorduk ki! Öne eğilmede nasıl zorlanabilir ki diye düşünebilirdik. Aslında o kadar da basit değildi. Öne eğilmek, içe kapanmak, içini hissetmek, duygularını izlemek, kendini dinlemek… Kendini kabul etmek, teslim olabilmek… Peki bunu başarabiliyor muyduk? Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebiliyor muyduk yoksa kendimizle baş başa kalmak bize zor mu geliyordu? Kendimizle baş başa kalmamak için türlü toplantılar ve eğlenceler mi düzenliyorduk? Kendi kendimizle kalmaya ve kendimizi dinlemeye tahammülümüz var mıydı yok muydu? Kendimizi dinlememek için sürekli arkadaşlarımızla bir araya mı gelmeye çalışıyorduk? Yalnız başımıza bir şeyler yapmaktan hoşlanıyor muyduk? Tek başımıza sinemaya gitmek? Tek başımıza bir restoranda oturup yemek yemek? Tek başımıza bir müzeye gitmek? Tek başımıza sokaklarda gezmek? Tek başımıza alışveriş yapmak? Kendi kendimize kalmakla bir sorunumuz yoksa, öne eğilmek neden zordu? Belki de başkalarının önünde eğilmek zor geliyordu. Benliğimiz birilerinin önünde eğilmeyi kabul etmiyordu. Kimi zaman haklı olsak da özür dilemek ve bir adım geriye gitmek gerekebilirdi. Peki bunu başarabiliyor muyduk? Yoksa dediğim dedik bir kişi miydik? Teslim olabiliyor muyduk? “Asana”ları (duruş) yaparken kendimizi tamamen bırakıp, bedeni gevşetip, nefesleri sakinleştirip, nefesleri izleyip sadece durabiliyor muyduk? Sadece bekleyebiliyor muyduk? Sadece kalabiliyor muyduk? Sadece “olma” durumunda olabiliyor muyduk? Yoksa duruşların içinde devamlı hareket ediyor, hiç durmadan duruşumuzu değiştiriyor, sürekli gözümüzü saate dikiyor ve dakikaların neden bir türlü geçemediğini mi düşünüyorduk? Yani sürekli bir “yapma” durumunda mıydık? Aslında ders boyunca verdiğimiz tepkiler hayatımızda nasıl davrandığımızın da bir aynası gibiydi. Hayatı olduğu gibi kabul edip, teslim olup, akışına bırakıp daha kolay ve rahat bir hayat mı yaşıyorduk yoksa müdahale edip değiştirmeye çalışıp hayatı zorlaştırıyor muyduk?

Ders boyunca omurgayı bir öne bir arkaya eğerken aslında sadece bedenen bir çalışma değil ruhsal ve zihinsel bir çalışma da yapmıştık. Kimileri ise ilk defa kendisini bu kadar huzurlu hissettiğini, ilk defa kendisini gerçekten akışa bıraktığını, gözlerini kapattığını, bazen beni bile duymadığını, kendi içine döndüğünü söylemişti. “Belki de bugün çaldığınız müziktendir öğretmenim. Özel olarak mı seçtiniz bu müzikleri” diye de sormuştu. Özel olarak seçmemiştim. Sadece o anda parmaklarım onca albüm arasında o albümü seçmiş ve tabletin tuşlarına dokunmuştum. İçgüdüsel mi? Belki… Dersin “bhava”sından (havası) mı? Belki… Bilemiyorum. Tek bildiğim o gün tüm öğrencilerin hayatın koşuşturmacasından kısa bir süre için de olsa uzaklaşmaya ve içlerine dönerek derinleşmeye ihtiyaçları varmış. Ve bir de bana geri bildirimlerde bulunmaya ve paylaşmaya…

tekrara düşmemek…

Standard

Yoga derslerinde öğrencilerin en çok tercih ettiği asana gruplarındandır arkaya eğilmeler… Arkaya doğru eğilirken bilinmeze doğru gitmek ve düşmekten korkmak… Ya da geriye doğru giderken göğüs kafesini açmakta zorlanmak… Göğüs kafesini açıp daha çok sevebilmek ve daha anlayışlı olabilmek… Nedense canımız sıkkın olduğunda ve bedenen ve zihnen yorgun ve mutsuz olduğumuzda öne eğilerek içimize dönmek isteriz. Kendi halimizle başbaşa kalmak… Halbuki yorgun ve mutsuzken arkaya doğru eğilirsek, kendimizi daha enerji dolu hissedebilir ve canlanabiliriz. O gün özel ve grup derslerime gittiğimde yorgun ve mutsuz öğrencilerle karşılaşmıştım. Mutsuz, yorgun ve umutsuz… O ruh hali ile öne eğilmek, asanalarda uzun süre bekleyerek bedenlerini esnetmek istediklerini söylemişlerdi. Oysa ben farklı düşünüyordum. Geriye eğilecek, göğüs kafesini açacak, enerjimizi arttıracak ve canlanmaya çalışacaktık.

2009-2010 tum fotolar 006

Başlangıç meditasyonu sonrasında “vyagharasana” (kaplan duruşu) ve “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu duruşu) ile göğüs kafesini esnetmeye başladık. Bir “vinyasa” (akış) sonrası ayağa kalkıp “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıttık. Dersimiz “vinyasa” tarzı olacaktı. O yüzden güneşe selam serilerinin arasına göğüs kafesini, omuzları ve ön bacak kaslarını esneten asanalar ekliyorduk. “Ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle) ve bu duruşların varyasyonları… “Virabhadrasana I”de (birinci savaşçı) omuz kuşağını esnetmek için “garudasana” (kartal) duruşunun kol pozisyonu… “Virabhadrasana II”de (ikinci savaşçı) yine omuz kuşağını esnetmek için “gomukhasana” (inek başı) duruşununun kol pozisyonları… Önce sağ kol üstte sonra sol kol üstte…

Zirve duruşu olarak “urdhva dhanurasana” (tam köprü) yapacaktık. Kimi öğrencilerin sevdiği ama zorlandığı, kimi öğrencilerin ise hiç zorlanmadan yaptığı bir duruştu köprü… O yüzden derslerde üç dört haftada bir tekrarlardık. Bu asana, bizim için sık sık denediğimiz rutin asalardan biri haline gelmişti. Biraz değişiklik yapmakta fayda vardı.

O gün dersin ilk yarısında bedenleri “urdhva dhanurasana”ya hazırlarken asanayı farklı bir şekilde denetmeye karar verdim. Bu asanada en çok gözlemlenen sıkıntı ayakları, bacakları ve kolları yanlara doğru açmak, dirsekleri bükmek, ve göğüs kafesini yeteri kadar açamamaktı. Karın ile kasık arasını yeteri kadar uzatamamak ve bu nedenle bel omurlarında bir sıkışmaya sebep olmak da gözlemlenen diğer sıkıntılardı.

“Urdhva dhanurasana” yaparken iç bacakları birbirine doğru itmeli, kolları da birbirine paralel tutmalıydık. Eğer bunları yaparken zorlanıyorsak, bacakların arasına bir blok almalı kolları da paralel tutmak için yoga kemeriyle bağlamalıydık. Göbek deliğini yukarı doğru çekmeli, karnı kasıklardan uzaklaştırmalı ve bel omurlarının sıkışmasını önlemeliydik. Omurgayı kasıklardan yukarı doğru uzatarak omurgayı düz bir çizgi haline getirmeli ve sırttan geriye doğru esnemeyi denemeliydik.

Tüm bu teknik bilgileri tekrarladıktan sonra her zamankinden farklı bir “urdhva dhanurasana” deneyecektik. Duvardan destek alacaktık. Önce duvara sırtımızı dönüp elleri duvara yerleştirdik. Parmakların arasını genişçe açtıktan ve parmak köklerini duvara iyice yerleştirdikten sonra nefes alırken omurgayı düz bir çizgi haline getirmiş nefes verirken omuzları geriye doğru yuvarlamış ve göğüs kafesini tavana doğru iyice açmaya çalışmıştık. Her nefes verişte göğüs kafesini biraz daha esneterek… Beş nefes sonra “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) nefeslerle bel omurlarını rahatlatmıştık.

İkinci denememiz biraz daha farklı olacaktı. Bu defa başın tepesi duvara bakacak şekilde tam köprüye kalkacaktık. Köprüye kalktıktan sonra her nefes verişte göğüs kafesini biraz daha tavana doğru yükseltmeye çalışırken bir yandan da göğüs kafesini duvara doğru yaklaştırmaya çalışacaktık. Bu arada bacakları ve kolları birbirine paralel tutmaya ve kolları dirsekleri bükmeden dümdüz tutmaya çalışacaktık. Bir yandan onu bir yandan bunu yapmaya çalışmak gerçekten de anlatıldığı kadar kolay mıydı?

Ne yazık ki hayır!… Bir yandan bacakları ve kolları güçlü bir şekilde paralel tutmak, dirsekleri bükmemek, göğüs kafesinden ve sırttan geriye doğru eğilmek, karın ile kasıklar arasında mesafe oluşturmak ve bel omurlarını sıkıştırmamak… Hiç de anlatıldığı gibi kolay değildi… Bir yeri yaparken bir yeri bozabiliyorduk. Yine de en çok dikkat etmemiz gereken göğüs kafesinden esnemek ve bel omurlarını sıkıştırmamaktı…

“Urdhva dhanurasana”yı bu kadar ayrıntılı bir şekilde çalıştıktan sonra “paschimottanasana” (yerde öne eğilme), “baddha konasana” (kelebek/bağlı açı duruşu) ve “twisted roots” (dönmüş kökler burgusu) ile omurgayı rahatlattık. Bacakları “mat” genişliğinde açıp dizleri birbirine yaslayarak bel omurlarlarını rahatlattıktan sonra “apanasana” (dizleri göğüse çekme) ile omurgayı sağa sola doğru hareket ettirip dinlendirdik.

“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrenciler hiç istemedikleri halde geriye eğilme odaklı bir ders işlediğimiz için mutlu olduklarını söylediler. Her ne kadar ruh halleri öne eğilme demiş olsa da, bazen ruh halimizin tersini yapıp açılmakta fayda vardı galiba…

Ve derslerden bana kalanlar… Günlük hayattaki gibi yoga derslerinde de kimi zaman tekrara ve rutine giriyoruz. Hep aynı tarz dersler, hep aynı yoga asanaları, hep aynı zirve duruşları… Aslında yoga dünyası uçsuz bucaksız… Deneyebileceğimiz bir sürü asana varken neden hep aynı asanalara takılıp kalıyoruz? Yanıtı inanın ki bulamadım. Düşünmeye değer, öyle değil mi?

mutsuz olunca…

Standard
Yaşananlardan dolayı mutsuz ve keyifsiz olduğunuzda, gelecekten umudunuzu yitirdiğinizde ve yaşadığınız ülkeye ve topluma güveninizi kaybettiğinizde… Hiçbir şey yapmak istemediğinizde ya da ne yapacağınızı bilemediğinizde… Ama ders vermek, yazı yazmak ve toplumun küçük bir kısmında bile olsa bir değişiklik yaratmak gibi bir yükümlülüğünüz olduğunda… Ne yapabilirsiniz? Ya da ne yapmalısınız?
BEN_4569
Geçen hafta ülkemizde yaşanan vahim ve üzücü gelişmelerin üzerimde yarattığı mutsuzluk ve umutsuzluk ile bu haftaki derslerime doğru yol aldım. Bir yandan da derin düşünceler içindeydim. Kendi ruh halim böyleyken, kendimi mutsuz, umutsuz ve güvensiz hissederken öğrencilere nasıl umut verecektim? Nasıl bir ders işleyecektim? Onların tükenmişliğini nasıl geçirecektim?
Olaylardan sonraki ilk grup dersime gittiğimde öğrencileri de yılgın, mutsuz ve umutsuz buldum. Herkesi biraz rahatlatmak için ne yapabilirim diye düşünürken kalp çakrasına (anahata çakra) odaklı bir ders yapmaya karar verdim. Böylece göğüs kafesini esnetecek ve daha çok sevebilecek, birbirimizi daha iyi anlayabilecek ve ülkemizde ve dünyamızda belki birazcık fark yaratabilecektik. Dersin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Yerden bedeni kaldırmak, göğüs kafesini iyice gökyüzüne doğru yükseltmek ve bu arada nefeslerle göğüs kafesini esnetmek…
Bu asanayı her zaman çok rahatlıkla yapan öğrenciler bile göğüs kafeslerini açarken ve geriye eğilirken çok zorluk çekti. Mutsuzluk, umutsuzluk, güvensizlik ve tükenmişlik göğüs kafesinde birikmiş, bedeni ağırlaştırmış ve geriye eğilmeyi zorlaştırmıştı. Yaşananlar yüreklere ağır geliyordu…
Özel dersime gittiğimde de durum farklı değildi. Öğrenci, ters duruş çalışmak istemişti. Bedeni ters çevirip dünyaya başka bir gözle bakabilmek için… Bakış açımızı değiştirebilmek, karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek… Zirve duruşu ise “sirsasana B”ydi (tripod baş duruşu).
Öğrenci, yoğun ve zor derslere alışıktı. Onunla hep ileri seviyede dersler yapardık. O gün ise, zirve duruşuna hazırlandığımız dersin ilk yarısında oldukça zorlandı. Bedeni titriyor, kollarının üzerinde durduğumuz duruşlarda zorlanıyordu. Özellikle “phalakasana” (sopa duruşu) ve “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve bu duruşların varyasyonlarında…
Derse başlayalı henüz yirmi dakika olmuştu. Öğrenci, devam edemeyeceğini ve zirve duruşunu yapıp dersin kalan kısmında bedeni esnetmek istediğini söyledi. Tripod baş duruşunu yaptıktan sonra derse “yin” tarzda devam ettik. Her bir asanada dört ya da beş dakika bekliyorduk. Öne eğilmelere ağırlık verdik. Öne eğilerek bedeni ve ruhu biraz daha esnetmek ve huzura kavuşturmak istiyorduk. “Half butterfly” (yarım kelebek) ve “caterpillar” (tırtıl) ile öne eğilip içimize dönmüştük. “Sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “frog” (kurbağa) ile kalça ve kasıkları esnetmiştik. Malum olumsuz her duygu ve düşünce kalçalarda birikiyordu. Biz de kalçaları esneterek bu olumsuz duygu ve düşüncelerden bir süreliğine bile olsa arınmaya çalıştık. Dersi bitirmeden “sphinx” (sfenks) ile göğüs kafesini esnetip göğüste ve sırtta biriken ağırlıktan kurtulduk. “Jathara parivartanasana” (karından burgu) ile bedeni ve omurgayı dengeledikten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirdik.
Dersin “yin” kısmında ben de asanaları yapmak istedim. Nefesim kesik kesik, göğsüm ağırlaşmış haldeydi. Ben de öğrenciyle birlikte esnersem, biraz rahatlayabileceğimi düşündüm. Hatta dersin sonunda “savasana”da ben de uzandım. “Savasana”da kuş ve doğa sesleriyle bezenmiş klasik müzik parçası dinliyorduk. Gözler kapalı, nefesler doğal akışında, rahat ve huzurlu… Sanki dağ başında, akan bir suyun yakınında, kuş seslerinin eşliğinde yeşillikler içinde bir yerdeydik… Gözlerin önünde dans eden gökkuşağı renkleri… Birkaç saniyeliğine ya da dakikalığına bile olsa kendimizden geçmiştik. Tüm yaşanan olumsuz olaylardan uzakta… Huzurlu ve umutlu… Fark yaratabilmiştik; bir anlığına bile olsa… Keşke bu değişikliği her zaman, her yerde ve her koşulda yaratabilme şansımız ve gücümüz olsaydı!…

bel fıtığına karşı ne tarz yoga?

Standard

Yoga yıllardır hayatımın bir parçası… İlk başladığım zamanlarda haftada iki-üç defa yoga derslerine katılmak bana yetiyordu. Eğitmenlik kursuna katılıp da kendi kendime asana akışları yapmaya başladığımda haftada iki-üç gün bana yetmemeye başladı. Neredeyse her gün, beş dakika bile olsa, bir yoga akışı yapmak istiyordum. Bedenim yoga istiyordu. Böylece bir-iki asana bile olsa günüm yogasız geçmemeye başladı. Ta ki bir buçuk ay öncesine kadar…

2009-2010 tum fotolar 682

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir buçuk aydır kasık ağrısı çektiğimi ve bu ağrının zaman içinde bacaklarımın yanına, kalçamın arkasına — tam olarak sakruma — ve ayak tabanlarıma kadar yayıldığını anlatmıştım. En sonunda teşhis konuldu. Maalesef günümüz rahatsızlığı: Bel fıtığı. Rahatsızlığın henüz başında yakaladığımız için şanslıymışım. Doktor çok ciddi boyutta olmadığını, ilaç tedavisi ve doğru hareketlerle bu rahatsızlıktan kurtulabileceğimi söyledi. Yaşasın!

Teşhis konulduktan sonra, yoga eğitimlerim boyunca tuttuğum notları tekrar gözden geçirdim. Özellikle omurga ile ilgili olan eğitimlerimi… Hani insan kendine konduramaz ya, aslında ağrılarım en başından beri “bel fıtığı” sinyali veriyormuş. Ben anlayamamışım bir türlü. Notlarıma göz attığımda fark ettim.

Öncelikle bel fıtığı neydi? Bunu araştırdım. Omurlarımız, önde silindire benzeyen yuvarlak bir yapı, ortada bir kanal ve arkada da yanlara doğru çıkıntıları olan kemik parçalarından oluşur. Bu çıkıntılar omurların arasında eklem oluşturur. Omurların ön kısımlarının arasında kıkırdaktan oluşan yuvarlak süngerimsi yapılara “intervertebral disk” adı verilir. Bu diskler omurların arasında bir yastık vazifesi görerek omurgadaki basıncı yayar ve şoku azaltır. Omurların üst üste binmesini engeller ve sinir köklerine basıyı azaltır.

Disklerin güçlü fibroz dış kısmı ve jöle benzeri “nukleus pulposus” adında bir orta kısmı vardır. Bel fıtığı, yastıklama görevi gören ve omurgaya esnekliğini veren bu disklerin yerinden oynaması sonucu olur. Yerinden oynayan disk, omurilik içinden geçen ve vücudun pek çok noktasına beyinden gelen mesajları ileten sinirlere baskı yapar. Bu bası, bele ve bacağa yayılan elektrik çarpması gibi keskin ağrıya neden olabilir. Zamanla uyuşukluk, duyu ve kuvvet kaybı da görülebilir.

Bilgilerimi tazeledikten ve sindirdikten sonra ne tarz bir spor ve yoga çalışması yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Doktor, yürüyüşe devam edebileceğimi söyledi. Yoga ve esnetmeye bir süre daha ara vermemi tavsiye etti. Karın ve sırt kaslarını güçlendirmek faydalıydı.

Bunun üzerine günlük programımda küçük değişiklikler yaptım. Yürüyüş bandında yürümeye devam ediyordum ama daha yavaş bir hızla yürüyordum. Yokuş yukarı yürümüyordum. Eliptik bisiklete ara verdim. Karın kaslarımı sırt üstü yatarak çalıştırıyordum. Ayaklarımı 90 derece yukarı kaldırmıyordum. Oblik kaslarımı çalıştırmıyordum çünkü yanlara eğilince iyi hissetmiyordum.

Bedenimi esnetmeye ve yogaya gelince… “Stretching” derslerine girdiğimde, “blok” ve “bolster” gibi yoga ekipmanlarından faydalanıyordum. Öne eğilirken, minicik de olsa dizlerimi büküyordum. Bedenimi “fleksiyon”a sokmuyordum. Yani öne eğilirken omurgamı yuvarlamıyordum. Mutlaka “aksiyel ekstansiyon” yaparak öne eğiliyordum. “Aksiyel ekstansiyon”, omurganın doğal eğilimlerinin aynı anda düzleştirilmesi diğer bir deyişle servikal lordoz (boyun çukuru), torakal kifoz (sırt kamburu) ve lumbar lordozun (bel çukuru) ortadan kaldırılması, omurganın düzleştirilmesi ve omurga boyunun uzamasıydı. Benzer şekilde, burgu yapmadan önce de omurgamı iyice yukarı doğru uzatıp omurgamı çok hafif döndürüyordum. Sırt kaslarını güçlendiren “full back” dersi ise benim için çok faydalı bir dersti. Bu derste de “blok” ve “bolster” kullanıyordum. Öne eğildiğimizde omurgamı aksiyel ekstansiyonda tutup düz bir omurga ile sakroiliak eklemden eğiliyordum. Yarım kiloluk “dumbell” kullanıyordum. Zorlandığımı hissettiğimde ise ağırlığı bırakıp çalışmaya devam ediyordum. Yani kendime az çok bir program belirlemiştim. Öyle ya da böyle spor yapıyordum. Yogaya ise ara vermiştim. Uzun bir süredir kardiovasküler çalışmalarımdan sonra “yin yoga” yapıp bedenimi esnetiyordum. “Yin yoga” bir asanada en az üç dakika bekleyip derin bağ dokularına kadar esneten bir yoga tarzıydı. Çoğunlukla öne eğilmelerden oluşuyordu ve omurga hep “fleksiyon”daydı. Yani benim teşhis sonrası durumumda yapmamam gereken asanaları içeriyordu. Bu nedenle, yoga pratiğime ara verdim. “Hatha” ya da “vinyasa” yoga yapabilirdim ama doktor bir süreliğine bedenimi esnetmememi tavsiye etmişti. Ters duruşlara da ara vermek zorunda kaldım. Karın kaslarımı her ne kadar sıksam da, ters duruşlarda omurgamı “muz” pozisyonuna sokma riskim vardı. O yüzden “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve özellikle de “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) benim için bir süreliğine hayal oldu. Ara sıra “sirsasana” (baş duruşu) yapıyorum. Ama duvar destekli…

Bel fıtığından muzdarip bir öğrenci dersinize girdiğinizde ve dersin başında size bunu söylediğinde nasıl bir cevap verirsiniz? Bu güne kadar sadece kitabi bilgi vermişim. İnsan kendi hissetmediğinde, karşısındakine verdiği bilgi sadece kitabi oluyormuş meğer… Sahi bu öğrencilere ne tavsiye ediyordum? “Öne eğilirken omurgayı iyice uzatıp kalçadan öne eğilin. Omurgayı yuvarlamayın. Öne eğilmelerde dizleri hafifçe bükün. Arkaya eğilirken ve burguları yaparken de omurgayı iyice uzatıp ondan sonra eğilin ya da bükülün.” Kuramsal olarak doğru. Peki ya gerçek hayatta?

Bel fıtığından muzdaripsem ve yoga derslerine katılıyorsam, en başta dikkat edeceğim şey öne eğilmeler… Dizleri büküp “sternum”u (iman tahtası) öne doğru uzatıp başın tepesinden öne uzayıp beli düz bir şekilde tutarak öne eğilmek gerek… Yani kuyruksokumunu geriye doğru itip beli düz tutup omurgayı uzatarak… Bu süreçte omurgayı yuvarlamaktan kaçınıyoruz. Öne eğilmelerde bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmeyi amaçlıyoruz. Yerde sırt üstü uzanarak da bacakların arkasındaki kasları esnetebiliriz. Ağrının çok yoğun olduğu zaman, yere uzanıp bacakları tek tek 90 derece havaya kaldırıp yoga kemeri ile bacakların arkasındaki kasları esnetebiliriz (supta padangusthasana). Ya da kalçayı duvara yaslayıp bel altına bir bolster alıp bacakları duvara yaslayıp “hamstring” kaslarını bu şekilde rahatlatabiliriz (viparita karani).

Arkaya eğilmeleri yaparken de omurgayı iyice uzatmalıyız. Akut bel ağrısı hissettiğimiz zamanlarda arkaya eğilme yapılmamalıdır. Bel sorunu yaşayan kişiler ise dikkatli yapmalılardır. “Ardha bhujangasana” (bebek kobra) ya da “sphinx” (sfenks) duruşları sadece göğüs kafesi altına kadar bedeni kaldırarak yapılabilir. Ağrı hissettiğimizde hemen duruştan çıkmalı ve dinlenmeliyiz. Bu duruşlarda rahatsak “bhujangasana”yı (kobra) deneyebiliriz. “Ardha salabhasana” (yarım çekirge) ya da “salabhasana” (çekirge) duruşları da yapabileceğimiz arkaya eğilmeler arasındadır. Sadece göğüs altına kadar kalkıp sırt kaslarını çalıştırmak için kolları teslim olmuş şekilde yanlara açmak ve öne uzatıp geri çekmek bedeni rahatlatabilir.

“Tadasana” (dağ duruşu) omurgayı doğal kıvrımlarına sokmamıza yardımcı olduğu ve özellikle de kuyruksokumunu içeri almamızı sağladığı için bel fıtığını iyileştirme sürecinde kullanabileceğimiz bir duruştur. Karın kaslarını güçlendiren asanalar da bu süreçte başvurabileceğimiz duruşlardır. Burgular ise kimilerine iyi kimilerine kötü hissettirebilir. Bu nedenle, burgu yapmamız gerektiğinde ellerden bedeni çevirmemek gerekmektedir. Omurgayı yukarı doğru iyice uzatıp tüm kıvrımlarını düz bir hale getirdikten sonra (aksiyel ekstansiyon) bedeni göbek deliğinden sağa ve sola çevirmeliyiz. Bedeni burguya soktuktan sonra ellerimizi yere koyabiliriz. Böylece burguyu sadece torakal (sırt) omurlarından yapıp ağrı hissettiğimiz yerde hemen bir adım geri çekilebiliriz.

Madem yoga bu kadar rahatlatıcıydı ve her soruna iyi gelebiliyordu, ben neden kendimi sakatlamıştım? Belki uzun zamandır “yin yoga” çalışmak ve omurgamı çok uzun süredir “fleksiyon”a sokan asanaları yapmak bu soruna sebep oldu. Belki yoğun bir şekilde ters duruş çalışmam bedenime zarar verdi. Üst üste duvara zıplamak, kol duruşuna, ön kol duruşuna sıçramak… Belki de yürüyüş bandında yokuş yukarı hızlı yürümek ve koşmak… Ya da “yin yoga” sırasında kendimi çok huzurlu hissedip meditasyona geçmem ve ne kadar uzun süredir o asanada hareketsiz kaldığımı fark etmemek… Acıyı hissetmemek…  Rahatsızlığımın sebebi aşırı yoga pratiğim bile olsa, bu sorunu yine yoga ile çözebileceğimi de biliyorum. Yoganın engin dünyasının bedenimi iyileştirecek asanalar ve çalışmalar barındırdığını da biliyorum. Bedenimin, “ruhumun evi” olduğunu ve benim onu hor kullandığımın da farkındayım. Ama uyandım. Fark ettim. Şimdi tek yapmam gereken, engin yoga dünyasının içinden bana faydalı olacak uygulamaları seçmek ve onlar üzerine yoğunlaşmak…

kadın olmak…

Standard
PhotoFunia-b3b943İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi, sadece bir gün göstermek niye? Aslında hergün özel… Hergün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Birşeyler karalayacağız bu konuda…
Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız, sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yogada burdan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Tam amaç, eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundlini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda, toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar, kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabi ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemim olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka birşey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı. Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak birşeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek birşey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın…Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…