Tag Archives: omuz kuşağı

destek mi köstek mi?

Standard

Yoga dersleri de nedense diğer fiziksel aktivite dersleri gibi değerlendirilmekte… Bunda belki de yoga derslerinin spor tesislerinde daha yaygın hale gelmesi etkili olmuştur. Kim bilir? Sebep her ne olursa olsun, yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayırmak gerek. Niye mi? Çünkü yoga aslında çoğunluğun düşündüğü gibi bir fiziksel aktivite değil bir “olma” halidir. Bir disiplindir. Bir felsefedir.

Yoga da diğer aktiviteler gibidir ve bedenimizle yaptığımız bir şeydir diye de düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında durum biraz farklı. Yoga, beden, zihin ve ruhun bir arada ve uyumlu olması demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu bir araya getirmek, bir ve bütün hale getirmek demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu birleştirmek demek. Yani yoga, fiziksel bir aktivite değil bir “olma” hali… Yoganın fiziksel aktivite ile bağlı olan kısmı ise “asana”lar yani “duruşlar”… Yoga derslerinde yapmak istediğimiz şey, “asana”lar aracılığıyla beden ve nefesi bir arada tutarken zihnin de başka bir şey düşünmeden sadece yaptığı işe odaklanması ve her bir anın farkındalık içinde yaşanması…

Bu noktaya nereden geldik diye soracak olursanız; tabii ki bu hafta derslerde yaşadıklarımızdan geldik. Bedenimizin yapmaya daha alışık olduğu “asana”ları yaparken, örneğin öne eğilmeler, çoğumuz bir sıkıntı çekmeyiz. Ne de olsa beden öne eğilmeye, omurga öne doğru kamburlaşmaya alışıktır ve o yüzden bu asana grubunu çalıştığımızda nefesimizle bağlantımızı kaybetmeden ve zihnin odaklanmasına fazla ihtiyaç duymadan yapabiliriz. Halbuki, geriye eğilmeler, denge duruşları ve ters duruşları çalışırken sorun yaşamaya başlarız. Bu asana gruplarını yaparken, nefes yani ruh ile bağlantımızı kuramamışsak ve nefes ile beden uyumlu değilse zorlanırız. Nefesimizi tutabiliriz ve nefesi tuttuğumuzda duruşlar daha da zor hale gelir. Özellikle denge duruşları ve ters duruşları yaparken zihnimiz çok önemlidir. Zihin ne düşünüyor, ne hissediyor? Korkuyor muyum ve korktuğum için zor mu nefes alıp veriyorum? Yoksa nefesimi tuttum mu? Zihnim bu duruşu yapabileceğimi mi yoksa yapamayacağımı mı bana telkin ediyor? Zihnim bedenime güveniyor mu? Zihnim bana destek mi köstek mi?

İşte tüm bu soruları geçen hafta ters duruş denediğimiz bir grup dersinde tekrar tekrar hatırladım. Yaklaşık bir yıldır çalışmakta olduğum bir grup var. Bu grup, benden önce başka bir yoga eğitmeni ile de çalışmış ve haftanın iki günü de pilates dersleri almakta. Yani, bedensel ve fiziksel güçleri yeterli. Her tür “asana”yı yapabilecek fiziksel güçleri var. Ama “sirsasana” (baş duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denediğimizde çok zorlanıyorlar. Peki sorun ne?

Eğer fiziksel gücümüz varsa ve karın kaslarımız ve omuz kuşağımız bu duruşları yapabilecek güçteyse, öncelikle bu fiziksel gücümüzün farkında olup olmadığımıza bakıyoruz. İçimdeki gücün farkında mıyım? Farkındayım diyelim. Ben bu gücü gerçekten kullanabiliyor muyum? Karın kaslarımı sıktığımı düşünürken, gerçekten sıkıyor muyum? Pelvik taban kaslarımı kullandığımı düşünüyorken, gerçekten kullanabiliyor muyum? Tüm bu kasları devreye sokabiliyor muyum? Yoksa sadece sıktığımı, kastığımı ve devreye soktuğumu mu düşünüyorum. Eğer sadece düşünüyorsam ve duruşu yapamıyorsam, o zaman gücümün farkında değilim ve bu gücü ortaya çıkarmam, kendi fiziksel gücüme güvenmem ve bu gücün artık farkına varmam gerek.

Gücümüzün farkına vardığımızda ve onu gerçek anlamda devreye soktuğumuzda hala duruşlarda zorlanıyorsak, ikinci bir soru sormamız gerek. Neden korkuyorum? Duruşu yapmamı engelleyen şey ne? Düşmekten korkabiliriz. Düşüp başkaları önünde rezil olmaktan korkabiliriz. Düşüp bir tarafımızı incitmekten korkabiliriz. Boynumuzu kırabileceğimizden korkabiliriz. Farklı farklı korkularımız olabilir. Dünyaya başka bir açıdan bakmak ve her zamanki rutin bakış açımızdan vazgeçmek zor gelebilir. Baş üzerine çıkmaktan korkmuyoruzdur ama inmekten korkuyoruzdur. Baş üzerine çıkmak zor geliyordur ama birisinin yardımıyla çıktığımızda orada durmak çok rahat geliyordur. İşte tam bu noktada zihin devreye girmekte. Yoga çalışmaları, özellikle bu noktada diğer fiziksel aktivitelerden ayrılmakta. Zihnim ne düşünüyor? Zihnim bedenim ve nefesimle yani ruhumla birlikte mi hareket ediyor yoksa bu ikisinden ayrı mı hareket ediyor? Zihnim bana destek mi köstek mi? Zihnim duruşu yapacağıma inanıyor mu yoksa inanmıyor mu? Zihnim  başka bir şey düşünmeden sadece yaptığım işe odaklandı mı ve her bir anı farkındalık içinde yaşayabiliyor muyum? Tüm bu soruların cevapları bizleri “sirsana”ya yükseltebilir de “sirsasana”dan tepetaklak indirebilir de…

O günkü derste öğrenciler, duvar kenarına yerleşip “sirsasana”yı denediler. Bir tanesi duruşa yükselemiyordu ama yükseldiğinde duvar kenarında çok rahat hissediyor ve inmeyi düşünmüyordu bile… Bir başkası baş duruşundan nasıl geri ineceğini düşündüğü için bir türlü duruşu yapamıyor, başının üzerine çıktığında ise “boynumu kırabilirim” korkusu ile panikliyor ve düzgün bir şekilde yere inemiyordu. Bir başka öğrenci, kendi kendine yarı yola kadar çıkıyor, orada panikliyor, pelvik tabanı kullanmayı unutuyor, yukarı doğru yükseliyor ve duvar kenarında denemediği için yere düşüyordu. Bir diğeri ise, yine duvar kenarında denemiyor ve matının üzerinde sınıfın ortasında denemeyi tercih ediyor; tam duruşa çıktığı anda başka bir öğrencinin “işte bak, ne güzel yaptın işte” demesi üzerine panikliyor ve paldır küldür yere iniyor. Zihin, “yaptın işte” denildiğini duyunca bedeni engellemek istiyor ve başarılı da oluyor.

O gün derste bir kere daha anlamıştık. “Asana”ları, sadece bedensel güç ile yapamazdık. Nefesimiz bize yardımcı olmazsa, nefesimiz bedenimizle uyumlu olmazsa ve zihin de sadece yaptığımız işe odaklanamazsa, özellikle “zor” olduğunu düşündüğümüz duruşları yapamayabilirdik. Yogayı, diğer fiziksel aktivitelerden ayıran da buydu. Bir “olma” hali… Beden, ruh ve zihnin bir arada ve uyumlu olması ve bu uyumdan ortaya çıkan tablo…

Reklamlar

güven ve cesaretle…

Standard

Son zamanlarda yoga derslerine gittiğimde öğrencilerde hep aynı yorgunluk, bıkkınlık, mutsuzluk ve güvensizlik… Herkes gergin, herkes korkuyor ve herkes tedirgin… Üst üste gelen terör saldırıları bu kasvetli ve karanlık kış günlerinde bedenlerimizin ve ruhlarımızın yorgunluğunu, bıkkınlığını, mutsuzluğunu ve güvensizliğini arttırıyor. Derse gittiğimde öğrencilere ne çalışmak istediklerini sorduğumda, “bizi rahatlatacak, bir saatliğine de olsa huzurlu ve mutlu hissettirecek bir şey çalıştırın” cevabını alıyorum. Bu nedenle bu hafta yoga derslerinde göğüs kafesini esnetecek akışlara ağırlık verdim.

2009-2010 tum fotolar 006

Bu haftaki üç değişik yerdeki dersimde arkaya eğilmelere odaklanarak göğüs kafesini esnetmeyi amaçladım. Derslerin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Derse başlamadan önce öğrencilere, “bugün derste köprü duruşunu deneyeceğiz. Köprü denerken geriye doğru bakabilmeyi, geçmişe doğru bakabilmeyi, bilinmeze doğru bakabilmeyi çalışacağız. Geriye doğru bakabilmek ve kollarımıza güvenip bedeni yükseltebilmek cesaret isteyen bir şey. Eğer korkularımız varsa, şu an hayatımızda bir şeylerden korkuyorsak, cesaretle göğsümüzü açamayabiliriz. Ama en azından güven ve cesaretle bunu dener ve sonunda sevgi, coşku ve mutluluğa doğru yol alabiriz.”

Ve ders başladı. Ders boyunca göğüs kafesini ve kalça fleksör kaslarını esnettik ve omuzları geriye doğru çevirebilmek için omuz kuşağı üzerine çalıştık. Zirve duruşunu üç aşamada denetmeye karar vermiştik. İlk denemede “setu bandhasana” (yarım köprü) yapacaktık. Nefes alırken bedeni sırta kadar yerden kaldıracak ve ikinci nefesi alırken omuzları biraz içeri doğru sokarak göğüs kafesini yukarı ve ileri doğru açmaya çalışacaktık. İkinci denemede yine “setu bandhasana” ile başlayacak, bu duruşa yerleştikten sonra kolları başın yanında yere yerleştirip başın tepesini yere koyacaktık. Bu duruş bizler için o gün imkansızsa yine sadece “setu bandhasana” yapacaktık. Üçüncü sefer ise tam köprü deneyecektik. İkinci duruştaki gibi yerleştikten sonra nefes alırken kolların üzerinde yükselip başı yerden kaldıracaktık ve tam köprüyü yapacaktık. Duruş o gün için bize zor geliyorsa birinci ya da ikinci aşamada bekleyecektik.

Derslerde her üç duruşu da yapanlar, sadece yarım köprüyü yapanlar, birinci ve ikinci aşamaları deneyenler oldu. Herkes kendi bedeninin ve ruhunun o gün elverdiği kadarıyla duruşu denedi ve yapabildiği kadarını kabullendi.

Öğrenciler uzun bir “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dinlenirken ben de düşüncelere dalmıştım. Tüm öğrenciler yaşadığımız olaylardan dolayı mutsuz, umutsuz, üzgün, kırgın, bıkkın, yorgun ve güvensiz hissediyordu. Herkes korkuyordu. Ne kadar etkilenmediğimizi düşünsek de terör saldırılarından güvensiz, yorgun ve umutsuz hissediyorduk. Her gün — doğru ya da yanlış — ihbarlar sosyal medyada dolaşıyordu. Oraya gitmeyin, buraya gitmeyin. Bedenler yorgun olmasa da ruhlar yorgundu. Tüm yaşananlar güvensizlik, yorgunluk, umutsuzluk doğuruyordu. Bu ruh halinden çıkmak için geriye eğilsek ve göğüs kafesi esnetsek bile istenilen sonucu alamayabiliyorduk. Belki daha önceden çok rahat bir şekilde geriye eğilebiliyorduk ama belki artık geriye eğilirken sıkıntı çekiyorduk. Acaba ruhumuz, kalbimiz ve vicdanımız ağır mı gelmeye başlamıştı? Peki ya korkular? Her gün üzerine yenisi eklenen korkular? Ve bu korkuları yenecek cesaretten yoksun olmak? Artık kendimizi bir şeyler yapacak kadar cesur hissetmemek? Güven ve cesaretle adım atamamak… Bıkkınlık duymak ve tüm bunların verdiği ağırlıkla göğüs kafesini yerden kaldıramamak…

gerçek yoga

Standard
“Öğretmenim, ne zamandır gerçek yoga yapmamışız? Bugünkü ders çok hoşuma gitti.” Geçen hafta özel dersimde bu cümleyi duyduğumda, ders henüz bitmemişti. Öğrencime sözlü yönergeler vererek “asana”dan “asana”ya geçmesini sağlıyor ve öğrencinin bedenini ve zihnini zirve duruşuna hazırlamaya çalışıyordum. Cümleyi duyduğumda, bir an için dondum kaldım çünkü öğrencinin ne ifade etmek istediğini kavrayamamıştım. O “bir an” geçtikten sonra, öğrencinin ne demek istediğini anladım, çok gerçekçi, doğal ve içten bir ifade olduğunu düşündüm, beni çok mutlu etti ve kahkahalarla gülmeye başladım. Sizinle paylaştığımda sizin de kahkahalara boğulacağınızdan hiç kuşkum yok.
2014-02-07 19.14.27
Öğrencimle, uzun zamandır birlikte çalışmaktayız. İkimiz de genellikle “vinyasa” (akış) derslerini tercih etmekteyiz. Ancak son zamanlarda öğrencinin fiziksel rahatsızlıkları nedeniyle biraz “yin yoga” (bedeni bağ dokularına kadar esnetmeyi amaçlayan yoga tarzı) yöneldik. Dans kurslarına başladığı ve kaslarını zorladığı için bir süredir bedeni esnetmeye daha çok ağırlık vermeye başladık. Bu süre içinde bedeni ve zihni zirve duruşuna hazırlayan yoga akışlarına ara vermiştik.
O gün derse gittiğimde, aklımda karın kaslarını güçlendirici bir yoga akışı vardı. “Öğretmenim, bugün kendimi çok yorgun hissediyorum. Karın kaslarını güçlendirici bir yoga akışının bedenime ve zihnime şu an iyi geleceğini düşünmüyorum. Başka bir ders yapabilir miyiz?”
Yoga özünde esnek bir felsefe olduğu için bu tarz isteklere alışkındım. Öğrencinin fiziksel durumunu gözden geçirirken söylediklerini de irdelemeye çalışıyordum. Yorgun bir beden ve zihin… Ne tarz bir ders yapabilirdik? Hangi asana grubuna odaklanırsam öğrencinin kendini daha zinde hissetmesini sağlardık? Ya ters duruşlara ya da burgulara odaklanmalıydık. Ters duruşları hemen eledim. Öğrencinin omuz kuşağında ve bileklerindeki sorunlar nedeniyle son zamanlarda ters duruşlara biraz ara vermiştik. En iyisi burgulara odaklanmak, bedeni arındırıp temizlerken zihni de sakinleştirmeliydik. Asana grubuna karar verdikten sonra, zirve duruşunu da seçmeliydim. “Parivrtta janu sirsasana” (baş dize duruşunda burgu) ya da “parivrtta upavistha konasana” (bacaklar ayrık öne eğilmede burgu) öğrenci için çok kolay burgular olurdu. Öğrencim için daha derin bir burgu seçmeliydim. Ve bulmuştum: “parivrtta surya yantrasana” (pusula duruşu). Bu asana için, omuzları, bacakların arkasındaki hamstring kaslarını ve kalçayı dışa çeviren kasları esnetmeli ve bedeni bu derin burguya hazırlamalıydık.
Başlangıç meditasyonu sonrasında “utthita balasana”da (uzanmış çocuk duruşu) ellerle önce sağa sonra sola doğru yürüyerek omurgayı burguya hazırlamaya başladık. Sonra “thread the needle” (iğneden iplik) duruşu ile dört ayak üzerinde bedeni büktükten sonra omuz kuşağını esnetmeye başladık. “Virasana”da (kahraman duruşu) otururken “gomukhasana” (inek başı) ve “garudasana” (kartal) duruşlarının sadece kol pozisyonlarını kullanarak omuzları esnetmeye başladık. Daha sonra ayağa kalkıp bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıtmaya başladık.
“Surya namaskara” serileri arasına o günkü derste burgular eklemeye başlamıştık. “Parivrtta uttanasana” (ayakta öne eğilmede burgu), “parivrtta adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpekte burgu), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana”da (yüksek hamle) burgu, “anjaneyasana”da (alçak hamle) burgu, “parivrtta prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı ayakta öne eğilmede burgu) ve “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen duruşu) bunlardan bazılarıydı.
Omurgayı burgulara hazırladıktan sonra omuz kuşağını biraz daha esnetmek istemiştim. “Virabhadrasana I”de (birinci savaşçı) “garudasana” (kartal) kol pozisyonunu kullandıktan sonra öndeki bacağın içine doğru esnerken elleri arkada kenetlemiştik. “Virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçtiğimizde, elleri arkada “namaste” (dua pozisyonunda) birleştirip omuzları dışa doğru çevirmeye çalıştık. “Prasarita padottanasana”da (bacaklar ayrı ayakta öne eğilme) kolları arkada kenetleyip öne eğildiğimizde kolları bedenden iyice uzaklaştırmayı ve omuz kuşağını biraz daha esnetmeyi denedik.
Bacakların arkasındaki hamstring kasları içinse “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) uzun bekledik. Yere oturduktan sonra ise “janu sirsasana” (baş dize duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) ile hamstring kaslarını biraz daha esnetmeye çalıştık.
Zirve duruşuna geçmeden önce kalçayı dışa döndüren kasları esnetmemiz gerekiyordu. Sağ bacak ile başlamıştık. Sağ bacağı bir elimiz ile dizden bir elimiz ile ayak bileğinden yakalayarak içe dışa sallıyorduk. Tıpkı beşiği sallar gibi. Zaten bu “asana”nın adı da “beşiği salla duruşu”ydu. Daha sonra sağ ayağı sağ el ile yakalayıp koltuk altından geriye doğru çekmiştik. Tıpkı oku yaya germiş gibi… “Asana”nın adı da tahmin edebileceğiniz gibi “ok kulağa duruşu/okçu duruşu” yani “akarna dhanurasana”ydı.
Sırada zirve duruşu vardı. Sağ bacağı omuz bacağın içinde kalacak şekilde yerleştirip sağ eli yere koyduktan sonra önce bedeni sola doğru çevirmiştik. Bu duruşun ilk aşamasıydı. Eğer bedeni rahatça burguya soktuysak, sağ ayağı sol el ile yakalayıp omurgayı biraz daha sola doğru bükmeye çalışmıştık. Ve “parivrtta surya yantrasana”, nam-ı diğer “pusula duruşu”…
Duruşu öteki tarafta deneyeceğimiz sırada öğrencim, “öğretmenim, ne zamandır gerçek yoga yapmamışız? Bugünkü ders çok hoşuma gitti” demişti. Yazının başında da belirttiğim gibi, önce ne demek istediğini anlayamamıştım. “Gerçek yoga” ne demekti? Biz bugüne kadar “gerçek yoga” yapmıyorsak ne yapıyorduk? O an yönergelere ara verip derin bir nefes alıp verdim. Zihnime taze kan gitmeliydi ki bu cümlenin gerçek anlamını idrak edebileyim. Ahh nefes, sen nelere kadirsin?
Öğrencime, “gerçek yoga derken, akış derslerinden yani vinyasa derslerinden söz ediyorsun sanırım. Bir süredir bedeni esnetmeye yönelik çalıştığımız için asanaları birbirine bağlamıyorduk. Bir asanaya girip bir süre bekleyip sonra öteki asanaya geçiyorduk. Bugünkü dersimizde, bir asanadan bir asanaya nefeslerle aktık. Dans eder gibi asanaları birbirine bağladık. Gerçek yoga derken bunu mu kastediyorsun?”
Öğrencim, “evet aynen bunu kastediyorum. Akıştan bahsediyorum. Yanlış ifade ettim sanırım. Yaptığımız herşey yoga, haklısınız. Hatta yoga bir felsefe ve yaşam biçimi. Ben gerçek yoga derken akış derslerinden bahsediyordum. Her nefes alış verişte bir asanadan bir asanaya geçtiğimiz dersleri kastediyordum. Ne zamandır böyle ders yapmamışız. Çok özlemişim ve çok hoşuma gitti.”
İşte “gerçek yoga” buydu. Konuşurken, kahkalarımı tutamıyordum. “Gerçek yoga” diye kendi kendime mırıldanıyor ve gülüyordum. O kadar hoşuma gitmişti ki!… Öğrencinin mutluluğunu gözlerinden okuyabiliyordunuz. Akış dersinin yarattığı yorgunluk ve aynı zamanda enerji ve nefes alış verişlerin beden ve zihninde yarattığı uyanıklık hali… Bedeni esnetmeye odaklandığımız derslerde eksik olan şeyler… Yorgunluk, enerji ve uyanıklık hali… Bedeni esnetmeye odaklandığımızda ve özellikle “yin yoga”ya yoğunlaştığımızda rahatlama, gevşeme, dinginleşme ve sakinleşme… Oysa “vinyasa”nın verdiği enerji ve uyanıklık hali… İşte “gerçek yoga”nın bize kattıkları…

kendini akışa bırakmak

Standard

Geçen hafta çok yoğun bir haftaydı. Bir yanda spor salonunda kardiovasküler çalışmalarım ve katıldığım grup dersleri bir yanda kendi yoga derslerim bir yanda da arkadaşlarımla gezme isteğim… Hiçbirinden vazgeçmek istemiyordum ve o yüzden de geçen hafta benim için yorucu geçti. Uzak bir ülkede yaşayan can dostum bizi ziyarete gelmişti ve onunla birlikte günübirlik bir seyahat planlamıştık. Sabah erken gidip akşamüzeri dönecektik ve akşama da eski arkadaşlarımızla buluşacaktık. Buraya kadar her şey güzel… Esas anlatacaklarım bundan sonrasıyla ilgili…

20140718_115528O yoğun günün ertesi günü üç yoga dersim vardı. Her zamanki gibi sabah erken kalktım. Dedim ya, hiçbir şeyden de vazgeçmek istemiyordum. O yüzden ilk önce spor tesisine gittim ve kardiovasküler çalışmamı yaptım. Ardından ilk dersime gittim. Özel bir dersti. O gün için şekillendirici bir yoga dersi olan “yoga sculpt” yapmaya karar vermiştik. Dersi nasıl çıkaracağımı düşünüp duruyordum.

Ders öncesi biraz ters duruş çalışıp kan akışını tersine çevirip beynimi kanlandırmak ve tabir-i caizse “ayılmak” istiyordum. “Sirsasana II” (tripod baş duruşu) ile başladım. Dünyaya tersten bakıyordum ve başım nasıl dönüyordu size anlatamam. Bir yandan yorgunluk, bir yandan yetersiz uyku bir yandan da vücuttan atılamayan alkol… İyi ki duvar kenarında denemeye karar vermiştim. Hemen ayaklarımı duvara yasladım ve tek tek duvardan ayırmaya çalıştım. Nafile… Ve tekrar ayaklarımı duvara yasladım. En iyisi başka bir ters duruş deneyim dedim ve “pincha mayurasana” (önkol duruşu) denedim. Ne oldu dersiniz? Bugüne kadar bu duruşta bedenimi hiç bu kadar uzatamamıştım ve hiç bu kadar uzun durmamıştım. Şaştım bu işe. Bu kadar yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen güzel bir gelişme… En son “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denedim ve bu duruş da bugüne kadar yaptıklarımın en iyisiydi. Ayaklarımı duvardan ayırmış ve birkaç nefes orada rahatça kalabilmiştim. Gerçekten ilginçti. Yani yorgunluk, yetersiz uyku ve vücuttan atılmayan alkol mü gerekiyordu bu duruşları daha kolay yapabilmek için? Yoksa zihnimle mi alakalıydı? Alkolün etkisi hala sürüyordu da ben vurdumduymaz mı olmuştum? Bu yüzden de duruşlarda daha rahat ve kolay mı duruyordum?

Ben tüm bu sorularla boğuşurken öğrencim gelmişti. Hemen duvardan ayrıldım ve yanına gittim. “Yoga sculpt” dersi yapacağımızı söyledim. Öğrenci ise, bazı rahatsızlıklardan bahsedince bu dersin onun için iyi olmayacağına karar verdim ve hemen o an dersin temasını değiştirdim. Arkaya eğilmelere odaklanacağımız bir ders yapacaktık. Zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (köprü) olacaktı ama köprü’ye “camatkarasana”dan (vahşi şey) geçecektik. Göğüs kafesini, omuzları ve bacakların önündeki kasları iyice esnetmeliydik.

20140718_115637-1Başlangıç meditasyonunun ardından yerde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı esnettik. “Adho mukha svanasana”yı (aşağı bakan köpek) takiben “vinyasa” akışı ile “tadasana”ya (dağ duruşu) kalktık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle bedeni ısıttık. Bu serilerin arasında “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) duruşlarını yaparak ön bacak kaslarını iyice esnettik. “Surya namaskara” serilerinde her “tadasana”da göğüs kafesini biraz daha geriye doğru esnetirken her “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) elleri arkada birleştirip kolları baş üzerinden uzatarak omuzları esnettik. “Prasarita padottanasana C” (ayaklar yana açık öne eğilmede kolların baş üzerinde birleştirilmiş hali) ile omuzları biraz daha açtık.

Göğüs kafesini esnetmek için “surya namaskara” serilerinin arasında “ardha bhujangasana” (yarım kobra), “bhujangasana” (kobra), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek) gibi duruşlar yaptık. Göğüs kafesini biraz daha esnetmek için “vinyasa” akışlarının arasına “salambhasana” (çekirge) duruşunun varyasyonlarını ve “ardha bhekasana”yı (yarım kurbağa) ekledik. Yarım kurbağa duruşu aynı zamanda bacak önünü de esnetiyordu. “Virasana”da (kahraman duruşu) kolları “kartal” pozisyonunda tutarak kürek kemiklerinin arasını açtık. Omuzları rahatlatmak için “gomukhasana” duruşunun (inek başı duruşu) sadece kol pozisyonunu kullandık.

Hedef bölgeleri iyice açıp esnettikten sonra sıra zirve duruşunu denemeye gelmişti. “Adho mukha svanasana”da sağ bacağı havaya kaldırıp bacağı sola doğru düşürüp sağ kolu da başın yanında arkaya doğru uzatarak göğüs kafesini esnettik… Yani zirve duruşundan bir önceki duruşu “camatkarasana”yı (vahşi şey) yaptık. Ne olduysa o noktada oldu. Öğrenciden sağ el bileğini ters çevirip yere yerleştirerek “urdhva dhanurasana”ya (köprü) geçmesini istedim. Sağ el bileğini döndürmeye çalıştı. Olmadı. Diğer tarafı da denedik. Yine olmadı. Böylece zirve duruşunu tamamladık. “Camatkarasana”dan “urdhva dhanurasana”ya geçişin neden olmadığı ile ilgili teorilerimi ve düşüncelerimi başka bir zaman yazacağım.

20140718_115534Zirve duruşundan sonra bir iki öne eğilme duruşu yaptık ve bedeni dengeledik. Dersi tamamlamak üzereydik. Öğrenciye ters duruş denemek isteyip istemediğini sordum. Tabii ki istiyordu. Duvarın yanına yaklaştık. Önce kol duruşu yapmak istedi. Duvara zıpladı. Öğrencimin bu duruşta ne yazık ki ciddi bir sorunu var ve bir türlü düzeltemiyoruz. Bel oyuğu (lordozu) çok fazla ve bu nedenle omurgayı dümdüz tutamıyor. Ne yaparsa yapsın bel çukuru derinleşiyor ve bu da duruşta dik durmasını engelliyor. Bu defa da ayakları duvara dayadı ve ne yazık ki omurgası “muz” halini aldı. Ayaklarını tek tek ve kontrollü bir şekilde duvardan ayırmasını söyledim. Bir ayağını ayırdı ve sonra ötekini… Ve bir nefes ve iki nefes ve üç nefes… İşte bu bir gelişmeydi. Bacakları duvardan ayırdığında belinin oyuğu azalıyordu ve böylece “kol duruşu”nda daha düzgün durabiliyordu. Üstüne üstlük birkaç nefes duvar desteği olmadan kalmayı da başarmıştı. Benim için çok güzel bir duyguydu bu.

Öğrencimi nasıl değerlendirirsin diye sorarsanız bana, oldukça azimli derim. “Pincha mayurasana” denemek istediğini söyledi. Önkolların üzerinde durulan ve omuz kuşağının çok güçlü olmasını gerektiren bir asana. Yine duvara zıpladı. Daha önceki denemelerimizde hiç bir şekilde bu duruşta duramıyordu. Bu sefer ayakları duvara ulaştı. Belki omurgasını uzatamadı ama omuzlarının üzerine çok da fazla yığılmadı. Yine beni çok mutlu eden bir gelişme…

Blog yazılarımı takip ediyorsanız, genellikle derslerin sonunda o günkü dersi yoga felsefesine bağladığımı fark etmişsinizdir. O günkü yoga felsefesini kendi kendime vermek istedim. “Bugün dersi size yönelik bir yorumla bitirmek istemiyorum. Bugün kendime çıkardığım dersten bahsetmek istiyorum. Her şeyden önce derse geldiğimde ne kadar hazırlıklı olursam olayım ders benim ellerimin arasından akıp gidebilir ve bambaşka bir noktaya gelebilir. Bu nedenle, kendimi akışa bırakmalıyım. Bugün derse, yoga sculpt çalışacağız diye geldim ancak arkaya eğilmelere yönelik bir ders yaptık. Madem akışı değiştiremiyorum o zaman akışla uyumlu hareket etmeliyim. Bu dersten başka ne öğrendim? Azimli ve düzenli bir şekilde çalışırsak başaramayacağımız şey yok. Yeter ki kendimize inanalım, düzenli çalışalım ve azmimizi hiç kaybetmeyelim. Yine bu noktada zihne geliyorum. Zihne söz geçirebildiğimde, ya da şöyle ifade edeyim, zihni susturup onun beni ele geçirmesini engellediğimde, sanırım her şeyi daha kolay yapıyorum. Bugün vücudumdan alkolü tam olarak atamamışken, belki de vücudumda dolaşmakta olan alkolün verdiği vurdumduymazlıkla ters duruşları daha rahat ve kolay yapabildim. Buradan şunu çıkarabilir miyim? Yani ben zihnim yüzünden mi bunca aydır ters duruşlarda debelenip duruyorum? Bu dersten kendime notlar: Kendini akışa bırak, o an olaylar nasıl gelişiyorsa onu kabul et ve uyumlu yaşa, zihni sustur ve zihnin seni ele geçirmesine izin verme… Kalbinin sesini dinle ve kalbinin önderliğinde yaşa…

köklerle bağları koparmak ve uçmak…

Standard

Yoga dersleri verdiğim spor tesisinde üçüncü dersim… Tam da yılbaşından bir gün önce… Derse  yirmi dakika kala stüdyoya girdim. İlk iki dersimden önce sınıfa girdiğimde, beni bekleyen bir sürü üyeyle karşılaşıyordum. Derse birkaç dakika kala stüdyo neredeyse doluyordu. Bu hafta ilk ben girdim stüdyoya. Işıkları açtım, müziği ayarladım ve beklemeye başladım. Bir yandan da biraz panikledim. Neden hala kimse gelmemişti? Dersin başlamasına 15 dakika vardı. Birden yılbaşı arifesi olduğunu hatırladım ve bu yüzden belki dersime pek katılım olmayacağını düşündüm.  Malum herkes yeni yıl telaşındaydı. Sabah üyesi olduğum spor tesisine gittiğimde de aynı manzarayla karşılaşmıştım. Tesis, her zamankinden boştu. Neyse, beklemeye başladım. Derin bir nefes aldım verdim. Sakinleştirdim zihnimi…

2013-05-18 14.18.39

Derken kapı açıldı ve ilk öğrenci sınıfa girdi. Sonra diğer öğrenciler gelmeye başladı. Ders boş geçecek diye düşünürken, sınıf dolmuştu bile. Oturduğum yerde bedenimi biraz esnetmeye ve ısıtmaya başladım. Bir yandan da “acaba dersin zirve duruşu ne olsa” diye düşünüp duruyordum. Yanlış anlamayın kafamda birkaç tane değişik ders vardı. Yeni yıl arifesinde arkaya eğilerek kalbimizi mi açmalıydık yoksa bir ters duruş yaparak yeni yıla farklı bir açıdan bakarak mı başlamalıydık? Öğrencilere bakarken karar verdim. Zirve duruşunu bulmuştum: “Sirsasana” (baş duruşu). Yeni yıl arifesinde, yeni öğrencilerime bambaşka bir deneyim ve ders yaşatmak istemiştim. Hadi hayırlısı…
Meditasyonla derse başlarken, bugünkü zirve duruşunun yeni yılda yeniliklere açık olmak ve yeni deneyimler yaşamak için “sirsasana” (baş duruşu) olacağını söyledim. Sınıftan ses çıkmıyordu ama ben heyecanlandıklarını hissetmiştim. Ben de heyecanlıydım. Sonuçta benimle sadece iki ders yapmışlardı. Biliyordum, dersime katılan öğrenciler, başka eğitmenlerin yoga derslerine de katılıyorlardı ama yine de “sirsasana” için hazır olup olmadıklarını bilmiyordum. Olsun, karar vermiştim. Deneyecektik. Denemekten, yeniliklere açık olmaktan ve cesur olmaktan bir zarar gelmezdi.
Dersin zirve duruşu “baş duruşu” olduğu için, dersin ilk yarısında karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmeye yönelmiştik. Biraz denge asanalarına ağırlık verip, özellikle “tadasana”da (dağ duruşu) kuyruksokumunu içeri almaya çalışmıştık. Karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmek için “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha Duruşu), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) gibi asanalar yaptık. Özellikle karın kaslarını çalıştırmak için sırt üstü yatıp bacakları 90 derece kaldırdık ve yavaş yavaş üç kademede aşağı indirip tekrar yukarı kaldırdık.
Bedenlerin hazır olduğunu hissettiğim anda, baş duruşunun iki farklı yapılış şeklini gösterdim. Öncelikle dirseklerin yerde olduğu asanayı ardından da kolların ve başın üzerinde yükseldiğimiz baş duruşunu yaptım ve sınıfa iki duruştan birini ya da her ikisini birden deneyebileceklerini söyledim. İsterlerse duvardan destek alabileceklerini isterlerse de eş olup birbirlerini tutabileceklerini hatırlattım. Bazı öğrenciler çok cesurdu ve hemen oldukları yerde baş duruşuna çıkmaya çalıştılar. Hatta bunlardan birinin ilk yoga dersiydi.
Herkes “sirsasana” denerken, ben sınıfta gezindim. Benden destek isteyen herkese yardımcı oldum. Bazı öğrenciler iki ya da üç kere denedi duruşu. Bazıları birbirine yardımcı oldu, bazıları “mat”lerini (minderlerini) aldı ve duvar kenarına geçti.
İşin ilginç yanı, o gün derste herkes “sirsasana” yaptı. Sonuçta, fiziksel olarak asanaya hazırlanmıştık. Bedeni iyi ısıtmıştık ve gerekli kasları duruş öncesinde iyice çalıştırmıştık. Ama “sirsasana” gibi ters duruşlarda, sadece bedeni ısıtmak ve hazırlamak yeterli değildi. Bir de ruhsal ve zihinsel yanı vardı bu tür asanaların. Tüm sınıf benden cesur çıkmıştı benim ilk “sirsasana” deneyimiyle kıyaslayınca…
Gruba da kendi deneyimimi anlattım. “Başımın tepesinde durabilmem tam iki buçuk ayımı aldı.” Böyle söyleyince, herkes çok sevindi. Sonuçta onlar ilk deneyimlerinde öyle ya da böyle cesurca duruşa çıkmışlardı. Benim de onlara anlatmak istediğim buydu aslında. “Sirsasana” deneyimlerken, benim korkularım ve kaygılarım vardı. Tepetaklak durmak bana göre değildi. Ben sağlamcıydım. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya alışmıştım. Destek almayı sevmeyen bir kişiydim. O yüzden de başımın tepesine çıkabilmem biraz zaman aldı. Aslında hayata bambaşka açılardan bakmaya korkmayan bir kişiydim. Deli dolu şeyleri seviyordum. Karakter olarak uçarıydım ve biraz da deli… Eğlenmeyi seviyordum, rengarenk giyiniyordum ve özgürlüğüme düşkündüm. Ancak, kimseden destek almadan yaşamayı da seviyordum. İşte bu da beni köklendiriyordu. Kök çakram (muladhara çakra) çok gelişmişti ama taç çakram (sahasrara çakra) biraz zayıf kalmıştı. O yüzden her gün çalıştım. Her gün başımın üstüne çıktım, çıktım ve çıktım. Önce kaslarımı alıştırdım ve kas hafızasını yarattım. Sonra köklerimle bağlarımı kopardım gün be gün… Sonunda bir gün, spor tesisinde kendi kendime çalışırken bir de baktım ki, başımın üstündeyim ve uçuyorum. İnanın çok şaşırmıştım. Tüm bunları anlattım öğrencilerim “balasana”da (çocuk pozu) dinlenirken.
Zaten dersin de sonuna gelmiştik. Bir iki öne eğilme ve bir burgu yaptıktan sonra, sözlü yönergelerle “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtik. “Savasana”da en sevdiğim şarkılardan birini çaldım. Birkaç dakikalığını da olsa, beni alıp götüren bir şarkı: Petra Berger’den “Eres Todo Para Mi”… Şarkıyı çalmadan önce, öğrencilerime bu şarkıyı onlara yeni yıl hediyesi olarak çaldığımı söyledim.
“Savasana” sonrası bağdaşta oturduk ve son sözlerimi söyledim: “Yeni yılda yenililiklere ve yeni deneyimlere açık olmak, kendimiz için bir şeyler yapmak, hayata bambaşka bir açıdan bakmak, başkalarını anlamaya çalışmak, dünyaya daha çok sevgi ve anlayış yaymak.” Tüm bunlar, şarkıyı dinlerken gelmişti aklıma. Şarkının anlamını bilmiyorum ama içimde bir yerlere dokunuyor ve bana sevmeyi ve daha anlayışlı olmayı hatırlatıyordu. Derin bir nefes alıp içimizden bir dilek geçirdik ve nefesi verirken dileklerimizi tüm dünyaya ve evrene yayarak dersi bitirdik.
Ders bittiğinde, birkaç öğrenci yanıma geldi. Bazıları şarkının ismini öğrenmek istediler, bazıları başka arkadaşları için başka nerelerde yoga dersleri verdiğimi ve bazıları ise yoga asanalarının diğer aktivitelerinde ve yaşantılarında bir faydasının olup olmayacağını sordular. Herkesin sorusunu elimden geldiğince yanıtlamaya çalıştım.
Acaba dersime katılım olacak mı diye başladığım ders, bambaşka bir şekilde sona ermişti. Herkes kendi deneyimini yaşamış, coşku ve heyecanı tatmış, yeni bir şeyler yapıyor olmanın mutluluğunu hissetmiş, “savasana”da dinlenmenin hazzını duymuş ve aklındaki sorulara belki istedikleri cevabı almış belki de almamıştı. Benim ise aklımdaki tek şey, kendi pratiğim devam ettiği sürece, kendi kendime asanalarda derinleşmeye çalıştığım sürece, kendi kendime zorlandığım duruşları denediğim ve kanatlanmaya çalıştığım sürece, kendi yogamı yaparken dinlediğim ve dinlerken bedenimde, ruhumda ve zihnimde bir bütün hissettiğim şarkıları derslerimde kullandığım sürece, aynı etkiyi öğrencilerimde de yaratabileceğimdi.

kanatlarımızı açmak…

Standard

Yaklaşık altı aydır bir yoga eğitimine ya da workshop’a katılmamıştım. Geçen hafta sonu çok faydalı bir o kadar da eğlenceli bir workshop’a katıldım eğitmenliğe yeni başladığım stüdyoda. “Kanatlarınızı açın ve kalbinizi hafifletin”… Size bir şey ifade etti mi? Kanatlarımız olsa bedenimizin neresinde olurdu? Evet, bildiniz. Workshop, omuz kuşağı kaslarını etkin bir şekilde kullanarak; sırttaki gerginlikleri gidermek, göğsü genişletip kalbi özgürleştirmek için omuz kaslarını güçlendirmeye ve açmaya yönelik bir çalışmaydı. Workshop’u veren eğitmen arkadaşım çok başarılıydı. Gerçekten de birazdan kanatlanıp uçacakmışım gibi hissettim.

1.jpg

Workshop’un öncesinde kendi derslerim vardı. Önce bir saat çocuklarla yoga yapmıştım ardından bir saat de hamile yogası dersim vardı. Ne yazık ki, workshop’un ilk 40 dakikasını kaçıracaktım. Hamile yogası dersimle çakışıyordu çünkü.

Dersim boyunca, zihnimin bir kat aşağıdaki workshop’a kayması gerekirdi değil mi? Hiç de öyle olmadı. Zihnimi dersimde tutmayı başardım. O gün dersime tek bir öğrenci katılmıştı. Dört buçuk aylık hamileydi ve sırt ve kuyruksokumu ağrılarından muzdaripti. O gün tek öğrencim olduğu için ona özel bir ders yaptım ben de. Sırt ve kuyruksokumu ağrılarını hafifletici asanaları deneyimledik beraber. Dersim bittiğinde, öğrencimi yolcu ettim ve heyecanla aşağıdaki stüdyoya indim workshop’a katılmak için.

Sanırım ben derse girene kadar öncelikle omuz kuşağı tanıtılmış ve bedeni ısıtmak için “surya namaskara” (güneşe selam) serileri yapılmıştı. İnanın, bu sadece tahmin. Gerçekten ilk 40 dakikada neler oldu, neler yaşandı, neler yapıldı bilmiyorum ama sonrasında sanırım kanatlandım ben.

Aslında hiç doğru değildi workshop’a ısınmadan katılmak, ama başka çarem yoktu. Yoga geçmişime güveniyordum. Bedenimin beni yarı yolda bırakmayacağına inanmaktan başka çarem yoktu. Sabah erkenden spor tesisinde almıştım soluğu. Bir saat boyunca yürüyüş bandı ve cross-trainerda kardiovasküler antrenman yapmıştım. Ardından çocuklarla bir saat yoga yapmış ve en son da hamile yogası dersi vermiştim. Hamile yogasında bedenimi ısıttığım söylenemez. Ondan öncesindeki kardiovasküler çalışmaya ve çocuklarla yoga dersime güvenmek ve bedenimi ısıttığımı düşünmem gerekiyordu o an.

Workshop’a katıldığımda ilk birkaç asana benim için zorlayıcı olmuştu. Ne olursa olsun, 40 dakika boyunca ısınmış bir grup vardı ve ben derse ortasından katılmıştım. Tek şansım sınıfın kalabalık ve sıcak olmasıydı. Birden yoga eğitmeni Bernie Clark’ın kitabından bir cümle geldi aklıma. Türkçe şu şekilde ifade edebilirim sanırım: “Duruşun içine girmek için bedenimizi kullanmıyoruz, bedenimizin içine girmek için duruşu kullanıyoruz.” İşte bu, o an ihtiyacım olan şeydi. Duruşlar ile yavaş yavaş bedenimin içine nüfuz edecektim. Sıcak da bana yardımcı oldu ve kaslarımın gevşemesini sağladı. Bir anda kendimi esnemiş buldum. İkinci veya üçüncü “adho mukha svanasana”da her zamanki aşağı bakan köpeğimi bulmuştu bedenim. Sevindim.

O günkü workshop’un kilit noktası, kürek ve köprücük kemikleriydi. Tüm asanaları yaparken dikkatimiz bu iki kemikte olmalıydı. Öğretmenimiz her asanada bize bunu hatırlattı ve yönergelerini dersin anlam ve önemine uygun olarak verdi. Ayrıntılarıyla asanalar anlatıldığı için, workshop vinyasadan çok hatha tarzı bir ders olmuştu. Öğretmenimizin, ders boyunca hatırlattığı en önemli nokta, omuzlarımızı arkaya doğru yuvarlamak (retraksiyon) ve kürek kemiklerimizi (skapula) aşağı doğru ittirmekti (kürek kemiklerinin depresyonu).  Aynı zamanda, köprücük kemiklerimizi (klavikula) birbirinden uzaklaştırarak kendimize alan yaratmaktı. Böylece omuz kuşağımız ve göğüs kafesimiz rahatlayacak ve genişleyecekti.

Tüm asanaları, dikkatimizi kürek ve köprücük kemiklerine vererek yaptık. Öğretmenimiz asanalarda, herkesi kontrol edebilmek için uzun tutuyordu. “Phalakasana”dan (sopa duruşu) “chaturanga dandasana”ya inerken göğüs kafesimizi açmak için bedenimizi omuzlarımızdan öne doğru ittiriyorduk. Sonra “urdhva mukha svanasana”da (yukarı bakan köpek) göğüs kafesini öne doğru fırlatıp omuzları aşağı doğru ittiriyorduk. Arkasından “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) köprücük kemiklerinin arasını genişletiyor, kürek kemiklerini aşağı doğru itiyor ve triceps (arka kol) kaslarını bedenimizin içine doğru döndürüyorduk. Böylece omuz kuşağı ve sırt genişliyor ve enerji doluyordu.

Yıllardır yoga yapan kişiler olarak birçok asanayı doğru hizalanarak ve olması gerektiği gibi yapıyoruz. Ancak o gün, workshop’ta çok ilginç bir şey deneyimledim. Bir asanayı yaparken zaman zaman bedenimizin belli bir bölgesine odaklanmak ve orayı hissederek o duruşu yapmak insana bambaşka duygular hissettiriyor. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) tüm yoga derslerinin olmazsa olmaz asanaları arasındadır. O gün, bu duruşları “gomukhasana” (kartal) kollarıyla yapmak beni bambaşka bir boyuta taşıdı. Kollarımı “gomukhasana” duruşundaki gibi tuttuğumda ve savaşçı duruşlarına girdiğimde omuz kuşağımı, özellikle kürek kemiklerimi çok daha yoğun hissettim. Sanki iki kürek kemiğim birbirinden ayrılıyormuş gibi. Müthiş bir rahatlama ve genişleme duygusu…

“Trikonasana”da (üçgen) dikkatimizi kürek ve köprücük kemiklerine vermek, “parsvakonasana”ya (yan açı duruşu) girerken asananın en basit halinden başlayarak, kademe kademe, eğer bedeniz elveriyorsa ve göğüs kafesimiz kapanmıyorsa, en derin haline girmek… Bunları deneyimlemek ve hissetmek harikaydı.

2.jpg

Eş olarak kürek kemiklerimizi açmak için el ele tutuşup kollarımızı yanlara doğru açmak ve koltuk altlarımızdan yanlara bakmak… Böyle bir çalışmayı ilk defa yaptım. Ne hissettim? Müthiş bir histi.

Sıra geldi benim için dersin en zor aşamasına. “Ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) yapacaktık. Omuz kaslarını güçlendirmek için en etkin yoga duruşlarından biriydi yunus. Bu asana, kolun dönmesini sağlayan kasları (rotator cuffs), göğüs kaslarını, sırt ve karın kaslarını güçlendiriyordu. Dikkat etmemiz gereken şey, iç kollara ağırlık vermekti. İç kol kaslarımızı kullanmaktı. “Pincha mayurasana” (tavus kuşu duruşu) için bir hazırlıktı. Yani benim için dersin en zor anı.

“Ardha salamba sirsasana”da beş nefes bekledikten sonra, tek tek bacaklarımızı yukarı kaldırmayı denedik. Bu, “pincha mayurasana”ya hazırlıyordu bizi. Öğretmenimiz, hazırlık aşamasını bitirdikten sonra eş olmamızı istedi. Birisi duruşa girmeyi denerken, ikinci kişi ona yardımcı olacaktı. Ben, o gün workshop’a katılan iki arkadaşıma yardım ettim. Derken, stüdyonun sahibi iki öğretmenim bana yardımcı olabileceklerini söyledi. O an gelmişti. Duruşa girdim. Daha önceki denemelerim gibi “yeni doğmuş tay” gibi değildim. Öncelikle workshop boyunca omuz kuşağını iyi ısıtmış ve hazırlamıştık. Bu duruşu yapamamam için fiziksel bir engel yoktu. Zihinsel? Maalesef evet. Ama öğretmenlerim yanı başımdayken, engeller bir anda yok oldu. Beni tutabileceklerini biliyordum, güveniyordum onlara ve yükseldim tavus kuşuna. Durdum da. Öğretmenlerim hemen nerede yanlış yaptığımı görüp beni uyardılar ve ona göre kendimi tekrar hizaladım duruşun içindeyken. Olabiliyormuş. Tamam, halen destek alıyordum ama bu benim için iyi bir gelişmeydi. Kendi kendime daha çok pratik yapmaya karar vermiştim. Hiç değilse duvar kenarında deneyecektim.

Dersin en zor anını atlatmıştık. Şimdi en sevdiğim asanalardan birine gelmişti sıra. “Setu bandhasana” (yarım köprü) ve “urdhva dhanurasana” (tam köprü). Yarım köprüyü herkes kendi matında (minderinde) yaptı. Bu duruştaki püf noktası göğüs kafesinden yükselmekti, kalçayı ne kadar yukarı kaldırdığımızın önemi yoktu. Göğüs kafesini genişletmek ve evrene sevgi enerjisi yaymaktı amaç. “Setu bandhasana”dan sonra öğretmenimiz yine eş olmamızı istedi. Eşimizin tam köprü yapmasına yardımcı olacaktık. Eşlerden biri yere yatacaktı, diğeri onun başının arkasına geçecekti. Yerdeki eş, ayaktaki eşin ayak bileklerini tutacak ve kendisini oradan yükseltecekti tam köprüye. Ayaktaki, köprünün ayakları gibi… Destek olacaktı yerdeki eşine. Workshop’a katılan iki arkadaşıma yardım ettim. Açtık göğüs kafeslerimizi, sevgimizi gönderdik evrene… Genişledik, esnedik ve sevdik…

Workshop’un sonuna gelmiştik artık. Yerde birkaç asanadan sonra sıra geldi “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu). En sevdiğim asana. Yazımın başında da belirtmiştim. Yaklaşık altı aydır herhangi bir eğitime ya da workshop’a katılmıyordum. Her ne kadar kendi yoga pratiğimde “savasana” yapsam da, bir başka eğitmenin yönergeleriyle “savasana” yapmak ve gevşemek bambaşka bir duygu. Tamamen kendini bırakmak, minderde erimek, toprağın seni içine çekmesi, bedeninin ağırlaşması, ruhunun özgürleşmesi… O an tüm bunları hissettim. Hiç bitmesin istedim “savasana”.

Ne yazık ki, her güzel şeyin bir sonu oluyor. Öğretmenimiz, yine yönergeleriyle bizi “savasana”dan uyandırdı. Oturma pozisyonuna getirdi. Gözlerimizi açıp, dünyaya dönmeden önce bize çok güzel mesajlar verdi. “Sevgiyle duymak, sevgiyle dokunmak, sevgiyle konuşmak, sevgiyle görmek, sevgiyle koklamak.” Her şey sevgiyle… İçinde hiç bir kötülük bulundurmamak. Güzel düşünmek, güzel hissetmek, güzel hissettirmek, güzel konuşmak, güzel görmek… Sevgi… Öylesine bir enerji ki, karşısında her şey eriyebiliyor. Yeter ki, biz alanımızı genişletelim, kanatlarımızı, göğsümüzü ve kalbimizi açalım, esnetelim ve yumuşatalım…

yetinmeli mi yetinmemeli mi?

Standard

Geçen gün üye olduğum spor klubünde bir akşam grup dersine katılmaya karar verdim ve yollara döküldüm. İşten ayrıldığımdan bu yana klübe akşamları hiç uğramıyordum ve akşam derslerinde karşılaştığım kişileri de ne zamandır görmüyordum.

2013-05-18 14.18.39

Derse on dakika kala tesisteydim. Stüdyoya çıktım ve bir de baktım ki akşam yoga seanslarından tanıdığım biri de gelmiş derse. Ne zamandır da görmüyordum kendisini. Başladık sohbete. Konumuz malum: Yoga.

Tanıdığım kişi birisine tanıttı beni. “Burcu da yoga eğitmeni. Eskiden buradaki yoga derslerine katılırdı.” Bundan sonraki soru belliydi: “Şimdi neden katılmıyorsunuz?” Benim cevabım da hazırdı: “Kendi pratiğimi yapmak, bedenime istediğini vermek ve o gün hangi tarz istiyorsam onu yapmak beni daha mutlu ediyor.”

Sohbetimiz böylece başladı. Tanıdığım kişi beni anlatmaya devam ediyordu. “Yogaya ilk başladığım sıralarda Burcu da baş duruşu (sirsasana) yapmaya çalışıyordu. Yarım baş duruşu (acunchanasana) yapabiliyordu. Sonra sonra tam baş duruşuna geçti ama ben hala yapamıyorum.” Ben de, kendisine, baş duruşu yapabilmek için bedenin çok iyi hazırlanması gerektiğini söyledim. Omuz kuşağı, sırt, kollar ve kürek kemikleri bu asana için hazırlanmalıydı. Hizalanma çok önemliydi. Kolların açıklığı omuz hizasında olmalıydı ve başın tam tepesi, yani bıngıldak, üzerinde durulmalıydı. Aslında, bu asananın püf noktası, “skapula” da denilen kürek kemiklerinin kuyruksokumuna doğru itilmesi ve arasının açılmasıydı. Bunu başarabildiğimiz takdirde, gerisi zihnimizin ters durmaya hazır olup olmamasına bağlıydı. Yanlış anlaşılmasın, kürek kemiklerini hallettiğimiz zaman baş duruşu yapabiliriz demek istemedim. Bu sadece en önemli koşul. Bu koşula ek olarak, dirsekler ve ellerin dış yanları iyice yere bastırılmalı ki duruşun zemini sağlam olsun. Tabii ki karın kaslarını güçlendirmenin önemini de unutmamak gerekiyordu.

“Yani bir asana yapabilmek için öncelikle bedenin hangi noktalarının güçlendirilmesi ve/veya esnetilmesi gerektiğini düşünüp, bir saatlik bir dersin yaklaşık ilk 30-45 dakikasını bedeni hazırlamaya ayırıp sonra asanayı yapmamız gerekir” diye devam ettim ve ekledim, “geri kalan 15 dakikada da zirve duruşunu dengeleyici duruşlar, sakinleştirici asanalar ve en son da savasana (derin gevşeme ve dinlenme pozu) yapılmalıdır.”

“Belki de ders kısa geldiği ve yeteri kadan beden ısıtılamadığı için yapamıyorsundur” diye akıl yürüttüm. Arkadaşım da, “yok hayır, herşey benim zihnimle ve beynimle alakalı” dedi. Bu da doğruydu.

Birden aklıma kendi pratiğimden bir örnek geldi. Daha önce bir yazımda bahsetmiştim. “Adho mukha vrksasana”yı (kol duruşu) bir türlü yapamıyorum diye. Evet, duvarda yarım kol duruşu yapıyorum ve eğitmen arkadaşlarımdan biri yanımdayken ona güvenip ayaklarımı bir bir duvardan ayırıyorum, ama bir-iki nefes. Üçüncü nefes yok. Yani, aslında asanayı yapmıyorum. Bir asanayı yapabiliyorum demek için en az beş nefes rahat rahat o asanada kalmak gerek. Yok olmuyor işte.

PhotoFunia-dde8dd

Bu sefer benim zihnim karıştı. “Neden yapamıyorum bir türlü?” Gerçekten de, kol, sırt, omuz, karın kaslarım güçlü. Asanayı yapamamak için fiziksel bir sorunum yok. Peki ya zihinsel? Artık yok. Yani alıştım ters durmaya. Korkmuyorum ki!

Birden şimşekler çaktı zihnimde. Ben “bu noktadan” öteye geçmek istemiyorum ki! Kanıksadım bu noktayı. Tıpkı hayatımı da kanıksadığım ve kabullendiğim gibi. Bir adım ötesini istemiyorum. Bir nokta ileriye gitmek gibi bir niyetim ya da arzum yok. “Azcık aşım, kaygısız başım.” Yoga eğitmeni oldum. Hemen çalışacağım bir yer çıktı karşıma tesadüfen ve haftanın iki günü orada ders vermeye başladım. Bir başka stüdyo ya da spor tesisinde daha çalışayım diye hırs yapmadım. Başka yerleri araştırmadım, başvurmadım. Kanıksadım, kabullendim. Peşini bıraktım. Bana bu yeterliydi. Sonradan bir arkadaşımın tavsiyesi ile bir pilates stüdyosunda eğitmenliğe başlamasam, kendi kendime hiç bir çabada bulunmayacaktım.

İşte buydu. Ben “adho mukha vrksasana” yani “kol duruşu”na çıktığımda o noktada kalmayı tercih ediyordum. Bir adım öteye gitmeyi istemiyordum. Tıpkı hayatımda olduğu gibi. Bana sadece kollarımın üstünde olmak yetiyordu. Bir sonraki adım olmasa da olurdu. Ya da öyle bir adımı atsam, sonra bir adım daha atmam gerekecekti. Sonra bir adım daha… Bunun sonu yoktu ki! O halde, elinde olanlarla yetin. Zihnim, korkularımdan değil, kabullenme, kanıksama ve yetinme içgüdülerimden etkileniyordu. Karar veremiyorum. Hangisi doğru? Elindekilerle yetinip mutlu olmak mı yoksa biraz hırs yapıp bir adım daha ileri gidebilmek mi? Sizce ne yapmalı?