Tag Archives: oluruna bırakmak

sabırla beklemek mi koşulları zorlamak mı?

Standard

Bir arkadaşımın işiyle ilgili beklediği önemli bir haber var. Geçenlerde tüm günü birlikte geçirecektik. Stres halindeydi. Sabırsızdı. Sanki sabırsız olursa, acele ederse, kafaya takarsa, haber daha çabuk gelecekti. Herkes gibi o da bu yanılgıya kapılmıştı. Peki, bunun yogayla ne gibi bir ilgisi var diye sorabilirsiniz bana.

394426_10151138611128812_958040855_n

Hayatımızda bizler de böyle durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bir haber ya da birini bekliyor olabiliriz. Herhangi bir şey için sabırsızlık duyabiliriz. Böyle bir durumda nasıl davranmalıyız? Yoganın böyle bir durumda ne gibi bir faydası olabilir?

Sabırsızlık ne yazık ki günümüz rahatsızlıklarından biri. Artık hayatlarımız o kadar kolaylaştı ki, sabretmeyi unuttuk toplum olarak. Cep telefonları var mesela. Birini evde bulamadık mı, hemen cebinden arıyoruz ve o kişiye ulaşabiliyoruz. Bilgisayarlar var, akıllı telefonlar var, internet var. Tüm bunlar sayesinde en uzaktaki tanıdıklarımızla bile kolayca iletişim kurabiliyoruz ve bu nedenle sabretmeyi unuttuk. Eski günleri hatırlayanlar var mı aranızda? Hani başka şehirdeki bir arkadaşınıza mektup yazdığınız ve o mektubun cevabını beklediğiniz günler. Bazen bir hafta, on gün sürerdi cevabın gelmesi. Sabırla beklerdik. Özlemle beklerdik. Oysa şimdi internet karşısına geçiyoruz ve herhangi bir yerden bir e-posta atıyoruz ya da bir konuşma sitesinden yüz yüze görüşebiliyoruz uzaktaki bir dostumuzla. Dolayısıyla sabretmeyi unuttuk ve sabırsız bir toplum haline geldik. İşte bu yüzden de arkadaşım işiyle ilgili haberi beklerken sabredemiyor ve bir an önce duymak istiyor bu haberi.

Sizce onunla aramızda nasıl bir konuşma geçmiş olabilir? O gün bana, “işimle ilgili çok önemli bir haber bekliyorum. Yarın ya da öbür gün gelecek haber ama bir türlü sabredemiyorum. Telefon mu etsem acaba yoksa beklesem mi? Sence ne yapmalıyım?” diye sordu. Artık az çok beni tanıyorsunuz ve cevabımı da tahmin etmiş olabilirsiniz. “Bence beklemelisin. Biraz sabret. Eğer sen sürekli kafanı gelecek olan o habere takarsan ve sabırsızlanırsan, haber bir türlü gelmez. Çatlar durursun” dedim. “Sen o haberin yolunu bekledikçe, o haber senden uzaklaşır. Ya da sen onun üstüne düştükçe, o haberi duymak için bir meslektaşına telefon edip yolunu gözledikçe, o iş bir türlü olmaz ve sonuç çıkmaz bir türlü” diye de ekledim.

“Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabına gelince, bence “öncelikle sabretmeyi öğrenmelisin. Teslim olmalısın, kabul etmelisin süreci. Akışına bırakmalısın, zorlamamalısın” diye sıraladım aklımdan geçenleri. “Ama olmuyor işte, merak ediyorum. Aramak ve öğrenmek istiyorum” deyince, ben de “gel bu işi yogayla bağdaştıralım” dedim.

Aslında tüm bunlar, farklı karakterlerimizden kaynaklanıyordu. Ben kabullenen, akışına bırakan, teslim olan ve hayatımı zorlamayan bir tipim. O ise, daha atak, azimli, tuttuğunu koparan, daima daha ötesini deneyen bir tip. Mesela sörf yapıyoruz ikimizde. O, en rüzgârlı havalarda bile bir saat debeleneceğini bilse bile çıkıyor denize. Bense, öyle bir havada, oturmayı tercih ediyorum. Bana yumuşak bir havada gidip gelmek ve dönüş çalışmak yetiyor. Daha hızlı gitmeyi ya da daha uzun bir yelken veya daha küçük bir bord kullanmayı düşünmüyorum hiç. Ama ne yazık ki bu sene bir öğretmenin zorlamasıyla bordumu küçültmek zorunda kaldım. “Ömür boyu bu öğrenme bordunu kullanamazsın Burcu” dedi bana ve ekledi “aslında zorlanmayı sevsen sana daha büyük bir yelken vereceğim ama sen sevmiyorsun zoru.”

İşte size iki farklı karakter ve iki farklı yaşam şekli. Yogada en sevdiğim duruşlar öne eğilmeler. En sevdiğim yoga tarzı ise yin yoga. Neden mi? Sebebi çok basit. Öne eğilmeler, teslim olmayı, sabretmeyi ve kabullenmeyi simgeliyor. O kadar kolay öne eğilebiliyorum ki! Yin yogaya gelince, o da genelde öne eğilmelerden ve durağan asanalardan oluşuyor. En az beş dakika bir poza giriyor ve orada bekliyorsunuz. Kıpırdamıyorsunuz, hareket etmiyorsunuz. Sadece kabulleniyorsunuz, teslim oluyorsunuz, sabrediyorsunuz ve bekliyorsunuz asanada. Tam bana göre. Tıpkı hayatımı da yaşadığım gibi. Başıma gelen her şeyi kabullenmem ve onlara teslim olmam gibi.

Peki, o arkadaşım yoga yapıyor olsa nasıl bir yoga yapar sizce? Bence onun tarzı ashtanga olurdu ve muhtemelen arkaya eğilmeleri, ters duruşları ve kol denge duruşlarını çok severdi. Macera, coşku, heyecan, adrenalin. Sürekli bir nefesten bir nefese akış ve başka bir asana. Sabır gerektirmiyor, sadece heyecan ve coşku var. Onun katıldığı dersin teması ne olabilirdi? Cesaret, coşku ve yeni deneyimler. Tam da bu nedenlerden dolayı, arkadaşım sabredemiyordu işte. İçi içini yiyordu. Hop oturup hop kalkıyordu haberi beklerken.

Karakterlerimizden dolayı sabırsız olabiliriz ama kendimizi hiç mi değiştiremeyiz? İnanın ki değiştirebiliriz. Çünkü ben değiştirdim. Ben de bir zamanlar sabırsızdım. Her şey çabucak olsun isterdim. Beklemeyi sevmezdim. Hayatı sürekli zorlamaya çalışırdım. Ben zorlarken, hayat benden daha uzaklaşıyormuş. İsteklerim ve dileklerim gerçekleşmiyormuş. Ben üstüne düştükçe, her şey benden bir adım daha öteye gidiyormuş.

Arkadaşıma da bunları söyledim. Ben bu huyumdan vazgeçtim. Hayatı akışına bırakmayı öğrendim. Kabullenmeye ve teslim olmaya başladım ve aslında bunun daha önceki hayatımdan çok daha kolay ve eğlenceli olduğunu gördüm. Hayatı zorlamadıkça, isteklerimi kafama takmadıkça, her şeyi oluruna bıraktıkça, hayatın akışında kaldıkça, tüm dileklerimin gerçek olduğunu ve daha keyifli bir yaşantım olduğunu fark ettim.

Sabır, kabullenme ve teslimiyet ya da koşulları zorlama, kafaya takma ve stres… İki farklı yaşam tarzı… Seçim sizin…

Reklamlar

ben bunu ne zaman yapacağım?

Standard

Geçenlerde bir dersteyim. “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” diye bir soru geldi. Aslında bu hepimizin bir duruşta zorlandığımızda ya da bir asanayı hiç yapamadığımızda sorduğumuz bir soru. Kendi adıma, ben de bu soruyu bir çok defa sormuştum. Hem de eğitmenlik kursunu aldığım sene boyunca. Beni zorlayan kalça açıcıları deneyimlerken ya da bir kol duruşunu ya da ters bir duruşu yapmaya çalışırken. Öne ve arkaya eğilmeler, burgular, karın güçlendiriciler ve birçok denge duruşu benim için bir sorun değildi. Az çok bir çoğunu yapabiliyordum. Yapabilmek demek, duruşa girip hemen duruştan çıkmak değil, o duruşta en az beş nefes ya da daha fazla kalabilmek. İşte yoga asanasını yapabilmek bu demek.

PhotoFunia-475b0b8
Ancak iş özellikle kol duruşlarına ve ters duruşlara gelince, ben de soruyordum kendi kendime: “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” ya da “Ben bu duruşu yapabilecek miyim acaba?” Aslında, hala da soruyorum.
Yoga demek bir işi başarmak, onu bir kenara koymak, sonra sıradaki işe odaklanmak ve onu başarmaya çalışmak değildir. Yoga, bedenini, zihnini ve ruhunu olduğu şekilde kabullenmektir. Bedeninin imkanlarını ya da imkansızlıklarını, sana sağladığı avantajları ve dezavantajları kabullenmek, bu doğrultuda yapmaktır asanaları. Belki bir kişinin göğüs kafesi çok açıktır ve onun için arkaya eğilmeler en çok hoşlandığı ve en kolay yaptığı duruşlardır. Fakat belki de aynı kişinin arka bacak kasları (hamstring kasları) çok gergindir ve onun için öne eğilmeler çok zor duruşlardır. Bu tamamen bedenimizin yapısına ve bize sağladığı olanaklara bağlı olarak değişir.
Kendi deneyimlerimden bahsedersem… Öne eğilmeleri çok seviyorum. Neden mi? Sebebi çok basit. Bacak arkası kaslarım (hamstring kaslarım) esnek ve ayrıca öne eğilmeler ruhumu sakinleştiriyor, dinginleştiriyor, ve ben yoga yaparken etrafla ilgilenmektense içime dönmeyi, içimde birşeyler yaşamayı ve deneyimlemeyi seviyorum. Benim için favori duruş olan öne eğilmeler, arka bacak kasları gergin biri için kabusa dönebilir, hele ki bu kişi bir de dışa dönük ve hareketli bir kişiliğe sahipse…
Benim için arkaya eğilmeler de zevkli duruşlar. Çocukluğumdan beri okulda veya evde köprü yapmayı çok severdim. Yoga derslerinde de köprü yapıldığını görünce dünyalar benim oldu. En sevdiğim beden eğitimi hareketi yogada da vardı. Ve diğer arkaya eğilmeler ister dhanurasana (yay duruşu), salabhasana (çekirge), ustrasana (deve duruşu) isterse bhujangasana (kobra) olsun benim için farketmiyordu. Arkaya eğilme ve ruhunu coşturma, uyandırma, dinçleşme, eğlenme… Tüm bunları deneyimlemek beni mutlu ediyordu.
Ne kadar da değişken ruhlu biriyim, öne eğilmeyi de arkaya eğilmeyi de seviyorum. İkisinin de farklı farklı yerleri var gönlümde…
Hele ki burgular… Ahhh o burgular… Onları da çok seviyorum. Çocukluğum geliyor aklıma, yazlıkta anneannemle eski merdaneli çamaşır makinesinde çamaşırları yıkamışız. Makinenin sıkması bozuk. Karşılıklı geçmişiz çamaşırı sıkıyoruz. İster oturarak yapılan bir burgu ister yatarak yapılan bir burgu olsun, kendimi bir an için o sıkılan çamaşırlar gibi hissediyorum. Sıkışıyorum, ve sonra açılıyorum ve müthiş bir ferahlama ve keyif duyuyorum.
Kalça açıcılar ise beni zorlayan duruşlardandı. Genetik olarak kalça kaslarım çok esnek değil. Bu sebeple “padmasana” (lotus) bile yapamıyorum. Baddha konasana (kelebek) yaparken, bacaklarım iki yana tamamen düşmüyor. Tabi bunların bir çoğu, günümüz insanın karşılaştığı sorunlar. Hep sandalyede, koltukta oturduğumuz için kalçalar esnekliğini kaybediyor zaman içinde. Günlük yoga pratiğime yin tarzını da yansıtmaya başladığımdan bu yana, yani bu tarz duruşlarda, beş dakika kadar kalmaya başladıktan bu yana, kalça kaslarımın daha bir esnediğini görüyorum. Demek ki, kalça açıcı duruşlarda derinleşebilmek için bir yöntem var elimde. Ne mutlu bana!

PhotoFunia-474bdd1
Denge duruşlarına gelince… Eskiden daha dengeli bir kişiydim. Spor tesisinde geçirdiğim uzun zamanlar sebebiyle bir kaç kere ayaklarımdan sakatlandım. Çok önemli sakatlıklar değildi ama dengemi de etkiledi doğrusu. Artık dengemi eskisi kadar kolay sağlayamıyorum. Yine de ayaktaki denge duruşlarını yapa yapa, tekrar dengemi sağlamaya çalışıyorum, oldukça da başarılı oldum diyebilirim. Ama hepimiz biliyoruz ki, dengemiz her an değişebilir. Bir an önceki dengemizi bir an sonra yakalayamayabiliriz. Ya da sağ taraftaki dengeyi sol tarafta yakalayamayabiliriz. Çok doğal. Mücadele etmiyorum, kabullendim kendimi.
Yani öne eğilmeler, arkaya eğilmeler, burgular ve denge duruşları benim için çok sorun değil. Ama ters duruşlar ve kol duruşları. İnsan düşünüyor bazen, yogada bu gibi duruşların ne işi var diye. Madem yogayla zihinsel, bedensel ve ruhsal bir sakinleşme arıyoruz, ancak “Rambo”nun yapabileceği bu fantastik duruşlar da neyin nesi?
Fantastik duruşlar… Başının üstünde, kollarının üstünde, omuzunun üstünde durmak… Omzumun üstünde durmak da benim için çok sorun olmadı, çocukluğumuzdan beri mum duruşu yapmıyormuyduk. Yani kolay bir duruştu benim için. Ters duruşlardan ne mi beni zorladı? Tabi ki sirsasana (baş duruşu), adho mukha vrksasana (kol duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu duruşu). Baş duruşunu da çalışa çalışa, deneye deneye başardım. Ama kol duruşları yok mu? Onlar beni korkutuyor, korkunca da bir türlü olmuyor. Bir adım yaklaşsam onlar benden bir adım uzaklaşıyor sanki.
Tabi bir de kol denge duruşları var. Bakasana (karga), bhujapidasana (kol denge duruşu), astavakrasana (sekize bükülmüş Astavakra bilgesi duruşu), eka hasta bhujasana (tek el kol denge duruşu)… Bu duruşlara girmek ve onlarda en az beş nefes kalmak… İş fiziksel özelliklerin ötesinde… Fiziksel olarak kollarım, göğüs ve sırt kaslarım güçlü… Ama zihnin kodları ve korkular… İşte tüm bu nedenlerle ters duruşlar ve kol denge duruşları benden biraz uzak. Bakasana’ya alıştım gibi, biraz da eka hasta bhujasana…
Ben bu duruşları ne zaman yapacağım? Hala soruyor muyum? Evet bazen soruyorum. Bazen tamamen kendimi akışa bırakıyorum, oluruna bırakıyorum herşeyi, umursamıyorum. Ama bazen kafama takılmıyor değil. Ben ne zaman kol duruşu yapabileceğim, ne zaman pincha mayurasana’da beş nefes kalabileceğim? Bilmiyorum.
Aynı cevabı derslerimde de veriyorum bu soruyla karşılaştığımda. Bir duruşa girip, o duruşta beş nefes kalabilmenin yolu, kişinin öncelikle kendi beden sınırlarını bilmesine — yani baskı ve germe sınırlarını–, ona göre hareket etmesine, bu sınırları kabullenebilmesine, belki zaman içinde biraz ama fazla değil, sadece biraz değişiklik olabileceğine inanmasına, ama herşeyden önce bir duruşu kafaya takmamasına bağlı bence. Eğer bir asanayı saplantı haline getirmeyip, ne olursa olsun diyip oluruna bırakırsak, o duruşa sanırım daha yakınlaşırız. Tıpkı hayatta olduğu gibi, bir şeyi zorlamak yerine, ittirmek yerine, oluruna bırakınca, herşeyin daha yolunda gitmesi gibi…
Ben bu duruşu ne zaman yapacağım? Kendimi kabullendiğim, sınırlarımı bildiğim, kendimi zorlamadığım, ve herşeyi olduğu gibi kabul edip oluruna bıraktığım zaman…