Tag Archives: nefret

huzur ve mutluluk

Standard

Bir süredir yazı yazamıyorum. Ülkemizde her gün artmakta olan terör olayları, ekonomik kriz ve siyasi gelişmeler yüzünden yoga ve meditasyon hakkında yazmak ülkenin gerçeklerine kulak tıkayıp güllük gülistanlık bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettirecekti. O yüzden yoga ve meditasyon hakkında yazmak istemedim. Her ne kadar her hafta bilgisayar başına otursam da içimden yazmak gelmedi. Aslına bakarsanız hala da yazmak gelmiyor.

BEN_4569

Kendimi bu kadar üzgün ve umutsuz hissederken beni mutlu eden tek şey yoga derslerim. Yoga derslerim de olmasaydı sanırım evimden çıkmak dahi istemezdim. Derslere gittiğimde bir saatliğine bile olsa rahatlamış ve her şeyden uzaklaşmış hissediyorum. Öğrencilerin “asana”ları (duruş) yaparken ki ruh halleri ve mutlulukları bana da yansıyor sanki… Ve bir saatliğine tıpkı bir tiyatro oyuncusu gibi sahneye çıkıyor, tüm olumsuzlukları unutuyor ve yine de gülümseyebiliyorum.

Terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya… Ben de kendi pratiğimi yapsam da; yoga ve meditasyon yaparak saatler geçirsem de artık faydası olmuyor sanki… Yine de beni mutlu eden tek şey yoga derslerim ve öğrencilerin ders sonunda ulaştıkları sonsuz mutluluk…

Tüm bu süreç içinde tüm öğrenciler aynı ruh halindeydiler. O yüzden genellikle “kalça açıcı duruşlar”, “burgular” ve “göğüs kafesi açan duruşlar”a yoğunlaşlaştık. Göğüs kafesimizi açarak daha çok sevebilmeye ve başka kimseleri biraz daha anlamaya çalıştık. Burgular ile içimizde birikmişlerden arınmak ve tamamıyla bir “detoks” yapmak istedik. Kalça açıcılar ile ise içinde bulunduğumuz öfke, nefret ve korku gibi duyguları temizlemek istedik. Bir saatliğine bile olsa da belki de bu duygu ve düşünceleri unuttuk ve bir saatliğine bile de olsa nefes aldık. Bir saatliğine bile olsa da sadece beden, zihin ve ruh ile tam bir bütünleşme sağladık. Bir saatliğine bile de olsa tüm olumsuzlukları unuttuk. Bir saatliğine de olsa kendi bedenimizi izlerken nefesimizin nasıl olduğunu fark etmeye çalıştık. Bir saatliğine de olsa tüm düşüncelerden arınıp zihnimizi sadece bedene ve nefese yönlendirmeyi denedik. Ve o bir saatin sonunda biraz huzur ve mutluluk ile dersten ayrıldık. Zaten tek istediğimiz de bir parça huzur ve mutluluktu…

Reklamlar

duygularla baş etmek

Standard

Son günlerde etrafımızda sadece ve sadece terör var. Ülkemizde ve dünyada… Terör korku, öfke, kızgınlık, endişe, üzüntü ve kedere neden oluyor. Kimisi teröre karşı tepkisini öfke ile gösterirken, kimisi korku duyduğu için kendini evine ve iç dünyasına kapatmaya çalışıyor, kimisinin yüzü mutsuz, hüzünlü ve kederli… Hayat her şeye rağmen devam ediyor. Tüm olumsuzluklara karşı günlük hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Tabii ki ben de ders vermeye devam ettim.

2009-2010 tum fotolar 308

Derslerimde tüm öğrenciler aynı şeyi söylüyordu. “Öğretmenim, korkuyoruz. Endişeliyiz. Üzüntü içindeyiz. Bizi biraz rahatlatacak bir şeyler çalıştırsanız?” Böyle durumlarda “yin yoga” yaptırmayı seviyorum. Bedenimizden geçen meridyenler üzerinde çalışmak, meridyenlerin duygusal etkilerine odaklanmak ve bedeni gevşetip rahatlatarak olumsuz duygulardan kurtulmaya çalışmak…

Korku, böbreklerin duygusuydu. Ve idrar kesesinin. Öfke ve kızgınlık ise karaciğer ve safra kesesinin… Endişe ise mide ve dalağın… Üzüntü ve keder ise akciğerler ve kalın bağırsağın… Nefret ise kalp ve ince bağırsağın… Bu olumsuz duyguları alt edebildiğimizde ise sevgi, anlayış, merhamet gibi güzel duygulara ulaşabiliyorduk. Çalışmamız gereken hedef bölgeler belliydi. Ders böbrek, karaciğer, mide, akciğer, kalp meridyenleri odaklı bir ders olacaktı. Bunların dışında safra kesesine de dokunmayı planlamıştım.

Böbrek ve idrar kesesi meridyeni, hayati enerjinin deposudur ve diğer organların da düzgün çalışabilmesi için dengede olması gerekir. Yaşam enerjisi adını verdiğimiz “prana” ya da “chi” böbreklerde konumlanır. Yani, böbrekteki “chi” canlılığımızdan sorumludur. Korkularımızdan arınmak için “sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşlarını yapmıştık.

Karaciğer ve safra kesesi meridyeni, duyguları dengelemek ile yükümlüdür. Karaciğer enerjimiz dengesiz olduğunda, kızgın hissedebilir, her an patlamaya hazır olabilir ve aşırı öfkelenebiliriz. Safra kesesi enerjisi ise muhakeme yeteneğimizden sorumludur. Bir şok sonrasında ya da planlarımızın engellemesinden sonra tekrardan dengemizi sağlama yetimizle alakalıdır. Yaşadığımız şoklardan sonra duygularımızı tekrar dengelemek için “frog” (kurbağa) ve “sleeping swan” (uyuyan kuğu) duruşlarını kullandık.

Mide ve dalak meridyeni, hazmetmekle ilgilidir. Yaşadıklarımızı hazmedebiliyor muyduk? Beden, zihin ve ruhumuz dengede mi? Etrafımızdaki dünyayla bağlantıda mıyız? Uyumlu muyuz? Tüm bunları fark edebilmek için “dragon” (ejderha) ve “half saddle” (yarım eyer) duruşlarında gözlerimizi kapatmış ve beden-zihin-ruh uyumunu hissetmeye çalışmıştık.

Akciğer ve kalın bağırsak meridyeni, cesaret ve saygı ile ilişkilidir. Yaşadığımız anın değerini bilmek ile alakalıdır. Kalp enerjisi, yaşam merkezimize ve ruhumuza bağlıdır. Kalp ve ince bağırsak enerjisi uyumlu olduğunda, mutlu oluruz ve hayatı her haliyle kabul eder ve mutlulukla yaşarız. Bu meridyenleri dengelemek için ise, “melting heart” (eriyen kalp) duruşunu yaptık. Her nefes verişte göğüs kafesini biraz daha yere yaklaştırmaya çalışıp daha çok sevmeye odaklandık.

Akışı “cat tail” (kedi kuyruğu) burgusu ile omurgayı rahatlatıp bedendeki bütün meridyenleri harekete geçirerek sonlandırdık. Burgu sonrasında uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi sonlandırdık.

Dersin kapanışı nasıl olmalıydı? Yaşadığımız duygular üzerine olmalıydı. Kızgınlığı yenersem merhametli ve iyiniyetli olabilirdim. Nefreti yenersem sevgiye ulaşırdım. Endişelerimden kurtulursam şefkatli, dürüst ve açık olurdum. Kederimi azaltabilirsem kendime saygı duyardım, haysiyetli ve ağırbaşlı olurdum. Korkularımı yenersem, mantıklı, bilge ve algı ve kavrama gücü yüksek bir kişi haline dönüşebilirdim. Ama her şeyden öte tüm bu olumsuz duyguları yenebilirsem, sevgi dolu, anlayışlı, merhametli bir kişi haline gelebilirdim. Önce kendimi, sonra çevremdeki herkesi sevebilirdim. Kim bilir belki bir gün tüm dünyaya daha sevgi dolu gözlerle bile bakabilirdim!.

saf sevgi

Standard

Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?

DSCF0947-001

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.

Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları kaplıyor zihnimi. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Her şeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…

Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Her şeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen her şeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…

Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.

O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.

Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, her şeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki her şeyi severek ve her şeye anlayış göstererek…

Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Sadece ve sadece “saf sevgi” ile yaşamaya başlıyoruz. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.

Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.

Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çocuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettikleri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.

Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık beklemeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı… Beklentisiz sevmeliyiz. Sadece kendimiz için sevmeliyiz. Karşımızdaki de bizi sevsin diye değil.

Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Evrendeki en güçlü enerji, saf sevgi… Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Saldırganlıktan, bencillikten, korkudan ve sonradan edinilmiş diğer tüm olumsuz duygulardan arınırsak eğer etrafımıza sevgi enerjisi yayarız… Bize dayatılan ve öğretilen tüm olumsuz duyguları bir anlığına kenara koyabilirsek eğer, ne kadar sevgi dolu olduğumuzu görebiliriz. Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle… “Saf sevgi”yi hissedebilmemiz, hissettirebilmemiz ve “saf sevgi”yle yaşayabilmemiz dileğiyle…

 

sevgi

Standard
Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?
2009-2010 tum fotolar 077
Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.
Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.
 Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çoçuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettileri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.
Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık vermeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı…
Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle…

siz de biriktirenlerden misiniz?

Standard

Yaz bir anda geliverdi Ankara’ya. Daha iki hafta öncesine kadar hırkalar, kazaklar ve montlar giyiyorduk. Bir hafta önce bir yoga eğitimi için İstanbul’daydım. Gitmeden önce hava durumuna baktım yanıma ne gibi kıyafetler alayım diye. Bir de ne göreyim hava aniden 23-25 derecelere çıkıyor ve benim ortalıkta doğru dürüst yazlık kıyafetim yok. Neyse, nasılsa eğitime gidiyordum. Bir iki eşofman, tayt ve üzerlerine giyebileceğim birkaç tişört beni idare ederdi.

20130511_105856

Döndüm geldim Ankara’ya bir haftalık eğitimden sonra. İstanbul’dan daha sıcak bir hava ile karşılaştım. Bir gün idare ettim elimdeki eşofman ve tişörtlerle çünkü yazlık kışlık giysi temizliği yapacak gücüm yoktu.
Ertesi gün karar verdim yazlık kışlık kıyafetlerimi derleyip toplamaya. Bir sonraki sene kullanacaklarımı kaldırmaya, bu seneden sonra giymeyi düşünmediğim ve eskidiğine inandığım kıyafetlerimi ayırmaya başladım.
Birden aklıma yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga yogasının bir dalı geldi. “Aparigraha”, yani biriktirmemek.
Peki, neydi bu biriktirmemek? Sadece kılık kıyafet, ayakkabı, kitap ve dergi miydi? Yoksa daha soyut şeyleri de biriktirebiliyor muydu insan? Örneğin? Duygu, kızgınlık, öfke, nefret…
Sana zarar veren duyguları içinde tutmaya devam ediyor musun? Seni üzen, sana hiç yararı olmayan ve seni olumsuz tavırlarıyla ve yaşamlarıyla olumsuz bir şekilde etkileyen insanları hala hayatının içinde mi tutuyorsun yoksa onları bir bir hayatından ayıklıyor musun?
Yazlık kışlık ayrımı yaparken bunları düşündüm. Hayatımı da tıpkı kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı derleyip toplayabildiğim gibi düzenleyebiliyor ve ayıklayabiliyor muydum?
Öncelikle duygularımı düşündüm. Yoga hayatımın içine bu kadar girmeden önce, maalesef duygularımı biriktiriyordum. Öfkeliysem içimde tutuyordum. Sinirlendiysem birine, kırmayım diye hiçbir şey belli etmiyordum. Sonuçta ben etkileniyordum ve bir süre sinirimi ve öfkemi biriktirdikten sonra patlıyordum o kişiye. Tabii ki o an haksız duruma düşüyordum saçma sapan bir sebepten dolayı sinirlendiğim için. Hâlbuki sinirlendiğim an, öfkelendiğim an biriktirmeden tepkimi göstersem, hiçbir sorun yaşamayacaktım.
Sonra hayatımdaki kişileri düşündüm. Kimlere ihtiyacım var, kimler artık benim hayatımda fazlalık ve hayatımdan çıkmalı. Bir temizliğe ihtiyacım vardı. Önce cep telefonumdaki listeyi gözden geçirdim. Eski iş hayatımdan kalan ve bir daha asla konuşmayacağım birçok insanın telefon numarası kayıtlıydı. Hepsini tek tek sildim ve bu temizlik beni çok mutlu etti. Uzun zamandır bu kadar ferah hissetmemiştim kendimi. Derken hayatımı gözden geçirdim. Hayatımda öyle ya da böyle var olan kişileri. Kimler benim hayatımda olmalıydı, kimler hayatımın içinde olmayı ve benim ilgimi ve sevgimi hak etmiyordu. Yavaş yavaş o kişileri temizlemeye başladım. Şimdi siz bu satırları okurken, “ne kadar da kolay” diye düşünüyor olabilirsiniz. Aslında hiç de kolay değildi. Biraz sancılı bir süreçti bu ve “pat” diye hemen olmuyordu. Bu temizlik zaman alıyordu. Yavaş yavaş bağları ve bağlılıkları kesmek demekti bu süreç. Zaman içinde kişilerle arana mesafe koymak demekti. Mesafeyi koydukça, paylaştıklarınızın azalması ve birbirinizin hayatındaki öneminizi yitirmek demekti. İşte böyle yavaş yavaş oldu her şey. Bir de baktım ki, hayatımda aslında çok önemli, onlar olmadan yaşayamam diye düşündüğüm ve sevdiğime inandığım kişileri bir bir ayıklamaya başlamışım. Yakın arkadaşım diye düşündüğüm insanlardan bazılarının bile aslında “yakın arkadaşım” olmadıklarını sadece ve sadece çıkar amaçlı benimle arkadaşlık ettiklerini görmeye başlamıştım. Her şey bir anda olmadı. Zaman aldı ama o zaman acı çekmemi engelledi. O zaman benim her şeyi görmemi ve üzülmememi sağladı. Hint felsefesindeki gibi, karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bence, doğru kişiler doğru zamanlarda hayatımıza girip doğru zamanlarda da hayatımızdan çıkabilirler. Bazı insanlarla tanışmamızın ve yakınlaşmamızın bir amacı var. Onlar yoga yolunda ruhsal gelişmemize yardımcı olmak için karşımıza çıkıyorlar ve görevlerini tamamladıklarında da çıkıyorlar. Yani, tüm ilişkilerimizden bir şeyler öğreniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz ve yoga yolunda ilerliyoruz. Bu kadar basit.
Kıyafetlerimi yerleştirirken, eskilerimi ayırırken tüm bunları düşünüyorum. Nasıl da zaman akıp geçmiş ve ben hiç anlamadan her şeyi yerli yerine yerleştirmişim.
Ana fikir mi? Biriktirmeyin. Ne kılık kıyafet, ne ayakkabı, ne gereksiz dergi, ne de sizin için anısı olan ufak tefek şişeler, şarap tıpaları, bir kâğıt parçası ya da herhangi bir şey. Ne de öfke, kızgınlık, haset… Nasıl mı biliyorum? Çünkü ben ömür boyu biriktirdim, ta ki yogayla tanışana kadar. Sadece ıvır zıvır değil, duygu da biriktirdim. Sonra duygusal patlamalar yaşadım, karşımdakileri kırdım gereksiz yere basit nedenlerle… Sadece ve sadece duygularımı biriktirip anlık tepkiler vermediğim için. Size tavsiyem mi? Biriktirmeyin. Ara ara çevrenizi gözden geçirin ve ayıklayın hem çevrenizdeki objeleri, hem olumsuz duygularınızı hem de gerçekten hayatınızda önemi kalmayan ve size zarar veren insanları…

hergün sevgi!

Standard

Birkaç gün önce sevgililer gününü kutladı tüm dünya… Tabi ki Türkiye de… Tüketim toplumu bir dünyada yaşadığımız için sürekli böyle günlerle karşı karşıya kalıyoruz. Sevgililer günü bunlardan sadece bir tanesi… Anneler günü, babalar günü, kadınlar günü… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, annemizi, babamızı? Herkes gibi ben de yazımı sevgililer gününde yazıp yayınlayabilirdim, ancak istedim ki o gün geçsin ve yazım birçok kişinin yazdıklarıyla araya karışmasın. Çünkü sevgi hayatın anlamıdır, hayatın ta kendisidir.

2009-2010 tum fotolar 077

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın ikiselliği (dualitesi) diye. İşte nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgi enerjisini kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Sevgililer gününde özel dersim vardı. İster kendi yoga çalışmalarımda olsun isterse derslerimde olsun, özel günlere uygun yoga yapmaya çalışıyorum. Özel günlerin anlam ve önemine vurgu yapmayı deniyorum derslerimde. O gün de, sevgi enerjisine yoğunlaştık. Dersimizin zirve duruşu yoğun bir geriye eğilme olan “ustrasana” (deve) ve eğer denemek istiyorlarsa “kapotasana” (güvercin) idi. O duruşlara geçene kadar bir sürü geriye eğilme deneyimlemiş ve bedenimizi hazırlamıştık. Duruşu yaptık, nefeslerimizi kalp bölgemize yolladık, kalbimizi açmayı, geriye doğru eğilerek geçmişte yaşadıklarımızı affetmeyi — öncelikle kendimizi sonra başkalarını — ve dünyaya sevgi enerjisiini yollamayı denedik. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, bir tek sevgi evrendeki korku ve nefreti yok edebilir.
Dersi bitirken, kalp atışlarımıza odaklandık, kalbimizi daha da açmaya, sevgimizi daha çok göstermeye ve belki yoga yapan kişiler olarak dünyaya daha çok sevgi yollayarak dünyada belki bir değişiklik yaratabileceğimize inanarak bitirdik dersi.
Sevgi, sevgililer günü… Benim için hergün sevgi ve sevgililer günü… Eğer ki, kendimizi yogaya adamışsak, sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız olmuştur. O yüzden, günlere bir anlam yüklemeye ve sadece bir gün hatırlamaya gerek yok. Tek yapmamız gereken, her gün sevmek, sevebilmek…Hergününüzün sevgi, şevkat ve anlayış dolu olması dileğiyle…