Tag Archives: mula bandha

deneyimlere açık olmak

Standard

Read the rest of this entry

Reklamlar

içimizi boşaltmak

Standard
Geçtiğimiz hafta insan zihninin ne kadar ilginç olduğundan ve yeni bilgiler edindiğimizde eskileri zihnin gerisine itip unutmaya başladığımızdan bahsettiğimi hatırlıyorsunuzdur sanırım. (Bu konuyla ilgili yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2015/05/24/alma-verme-dongusu/ linkinden ulaşabilirsiniz) Mademki eski bilgiler gün yüzüne çıkmaya başladı, birkaç hafta boyunca bu bilgilerle bezenmiş dersler yapmaya karar verdim. Derslerde “vayu”lara (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımı) odaklanacaktık. Birinci “vayu”yu yani “prana vayu”yu (içeri ve yukarı doğru akım) bitirdiğimize göre sıra ikinci “vayu”ya yani “apana vayu”ya (aşağı doğru akım) gelmişti. Aşağı ve dışarı doğru akan enerji…
2009-2010 tum fotolar 309
Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.
Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve yukarı doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.
O gün “apana vayu” üzerine yoğunlaşacaktık. Aşağı ve dışarı doğru akan enerji… Pelvik tabanda bulunan ve alt karın dediğimiz bölgeye hükmeden enerji… Aşağı ve dışarı doğru akan bir enerji olduğu için sindirim, üreme ve boşaltım sistemlerini kontrol eden bir enerji… Bedenden karbondioksit, idrar ve dışkı gibi her tür maddenin atılmasıyla ilgili bir enerji türü… Göbek deliğinden aşağı doğru giden bir “vayu”…
Tüm bu sebeplerden dolayı bu “vayu”yu çalışırken nefes verişlere odaklanmak gerekiyordu. Her nefes verişte boşaltım sistemini temizleyerek bedeni arındırmayı amaçlamalıydık. “Apana vayu”, “muladhara” (kök) ve “svadhistana” (sakral/cinsel) çakralarla yani toprak ve su elementleriyle ilişkiliydi. Duygusal olarak sorunsuz bir “apana vayu”ya sahipsek, kendimizi köklenmiş ve güvenli hissedebilirdik. Ve daha hafif, rahat ve huzurlu…
“Apana vayu”, sadece fiziksel atıklardan değil aynı zamanda sağlığımızı tehdit eden her tür duygunun da dışarı atımından sorumlu. İçimizde tuttuklarımızla ilgili… Bu “enerji akımı”, bağışıklık sistemini güçlendirip zihni kötü ve olumsuz düşüncelerden arındırmamıza yardımcı olur. “Apana vayu” güçsüz ya da sorunlu olduğunda, beden-zihin bütünlüğü bozulur ve hastalıklara, korkulara, şüphelere, güvensizliğe ve her tür olumsuz duyguya açık hale geliriz. Tam tersine bu “enerji” güçlü ve dengeliyse, kendimizi köklenmiş hissederiz, güçlü bir bedene sahip oluruz ve esnek bir dünya görüşümüz olur.
“Apana vayu”yu çalıştırmak için nefes verişleri alışlardan uzun tutmak, ayaktaki asanalara, kalça açıcılara ve “mula bandha” (kök kilit) adını verdiğimiz kilit çalışmasına ağırlık vermemiz gerekiyordu.
Başlangıç meditasyonu sonrasında “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması ile devam ettik. Bu nefes çalışmasında sadece nefes verişlere odaklanacak, nefesi aldığımızdan daha uzun sürede verecek ve verdikten sonra birkaç saniye nefes tutacaktık. Tüm bunları yaparken, nefesi karnı şişirerek alacak verirken de nefesin kuyruk sokumundan bacaklara ayaklara doğru gittiğini hissetmeye çalışacaktık. Böylece toprak enerjisini ve köklenme hissini yakalamaya çalışacaktık.
“Pranayama” çalışması sonrasında “mula bandha”yı nasıl yapacağımızı çalıştık. En basit anlatımıyla “mula bandha” pelvik taban kaslarının kasılması demektir. Nefes alırken perine bölgesi kaslarını içeri doğru çekip nefes verirken bırakarak bu “kilidi” uygulayabiliriz. Erkeklerde ve kadınlarda farkı uygulanır. Erkeklerde anüsün önünde ve genitallerin arkasında olan perineum kasının kasılmasıdır. Kadınlarda ise perineumun ve serviksin tepesinin yukarı doğru çekilmesidir. Hem kadınlarda hem de erkeklerde pubik kemik göbek deliğine doğru çekilir.
Daha basit anlatmak gerekirse, eğer trafikteyseniz ve tuvalet ihtiyacınız varsa ve bu ihtiyacı hiçbir şekilde gideremeyecekseniz, “mula bandha”yı zaten bilmeden uyguluyorsunuzdur. Ya da tuvaletteyken idrarınızı tutmak ve sonra yapmaya devam etmek de “bu kilidin” nasıl çalıştığını size anlatmanın en kolay yoludur. Ön, arka ve orta bölgedeki tüm pelvik taban kaslarının nefes alırken içeri ve yukarı doğru çekilmesi ve nefes verirken de bırakılması…
“Mula bandha”yı öğrendikten sonra o gün derste asanaları yaparken öğrencilerin bu “bandha”yı da kullanmalarını söyleyerek akışa başladık. Dizlerin üzerinde “marjaryasana-bitilisana” (kedi-inek esnetmesi), “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu), dört ayak üzerinde burgu ve “utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile pelvik tilt ile omurgayı esnetip, omurgayı arkaya ve öne eğip burgu yaptıktan sonra bir “vinyasa” (akış) ile “tadasana”ya (dağ duruşu) kalktık.
Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıtmaya başladık. “Apana vayu” çalıştığımız için köklenmek çok önemliydi. Güneşe selamları yaparken ayakların altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Ayakları güçlü bir şekilde yere basmak, bacaklardaki kasları kullanmak, iç bacakları birbirine doğru itmek ve özellikle “mula bandha”yı kullanmak… Ayaktaki asanalarda tüm bunları hissetmeye çalışmak… Bir yandan yere doğru köklendiğimizi bir yandan da yukarı doğru uzadığımızı hissetmek… İki taraflı enerji akışı… Yani hen “prana vayu” hem de “apana vayu”…
“Apana vayu”yu ayaktayken biraz daha harekete geçirmek için “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “trikonasana” (üçgen), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu), “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzanmış duruş) ve “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) yapmıştık. Tabii ki “yogik çömelmeler” de yapıp hem pelvik taban kaslarını güçlendirmiş hem de esnetmiştik.
Bir “vinyasa” yapıp “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp bir süre kasık kaslarını esnettikten sonra yere oturmuştuk. Artık yerdeki asanalar ile “mula bandha”yı biraz daha yoğun hissedecek ve kalça açıcılar ile de “apana vayu”yu çalıştırmaya devam edecektik.
“Mula bandha”yı daha yoğun hangi asanada hissedebiliriz diye soracak olursanız “dandasana” (asa duruşu) derdim herhalde. Yere oturduktan sonra bacakları öne doğru uzatıp “dandasana”ya geçmiş bu defa sadece “mula bandha”yı kullanmıştık. Normalde bu asanada “uddiyana bandha” (karın kilidi) ve “jaladhara bandha”yı da (çene kilidi) kullanırdık. “Dandasana”da on nefes bekledikten sonra “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) yaptık. “Ardha padma janu sirsasana” (yarı lotus baş dize duruşu) ile topuk alt karna değdiği için “apana vayu”yu çalıştırmıştık. Bu “enerji akımını” daha yoğun hissedebilmek için de bu asanada alt karın bölgesini ve pelvik tabanı içeri doğru çekip nefes alırken sadece üst karnı şişirmeye çalışmıştık. “Apana vayu”yu çalıştıran en son öne eğilme “upavistha konasana”ydı (bacaklar ayrık yerde öne eğilme)
“Apana vayu”yu kalça açıcılar ile çalıştırmaya devam ettik. “Baddha konasana” (kelebek/bağlı açı duruşu), “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “kare duruşu”, “gomukhasana” (inek başı duruşu) yapmıştık. “Marichyasana I” (bilge Marichy duruşunun birinci varyasyonu) ile de hem kalçaları açmaya devam etmiş hem de burgu çalışarak “apana vayu”yu güçlendirmiştik.
Dinlenmeden önce son bir duruş denemek istiyordum. “Mula bandha”yı ve “apana vayu”yu en güçlü şekilde hissetmek için. “Padmasana” (lotus duruşu) ya da “ardha padmasana”da (yarım lotus) elleri yumruk yapıp yere koyarak “mula bandha”yı kullanıp kalçayı yerden kaldırmak… Eğer “padmasana” ya da “ardha padmasana” çok zor geliyorsa aynı şeyi “dandasana”da denemek…
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu öncesi “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması yapacaktık. “Apana vayu”yu  “kapalabhati” (kafatası parlatan nefes) ile hareketlendirecektik. Bu çalışma nefes verişlere odaklandığı için,  bedendeki zararlı maddelerin atılmasına ve “apana”nın canlanmasına yardımcı oluyordu. Bu nefes tekniğinde, nefes alışlar pasif verişler aktifti ve özellikle karın kaslarını çalıştırıyordu. Nefes verişler patlar gibi alışlar pasifti. Nefes verirken karın hızla içeri giriyordu. Bedeni ve zihni temizleyip arındırıyordu. Bu nefesi çalışırken elleri de “apana mudra”da (aşağı doğru akan enerji kilidi) tutturmak istemiştim. Orta ve yüzük parmağı baş parmağa değdirirken işaret ve serçe parmakları ileri doğru uzatacaktık ve elleri dizlerin üzerine koyup nefes çalışmasını yapacaktık. Boşaltım sistemi hızlandıran bu “mudra”, sinüsleri temizler ve akciğerlerdeki balgamların sökülmesine yardımcı olur. “Apana mudra” duygusal olarak ise bizi sakinleştirir, dingileştirir, güven verir ve iç huzur ve denge sağlar.
Artık sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. “Savasana” ile “prana”nın (nefes/yaşam enerjisi) tüm bedende eşit bir şekilde dolaşacaktı. Artık tüm beden gevşemiş ve rahatlamış, fiziksel beden toprağın enerjisine teslim edilmişti. Zihin ise gevşemiş ve sakindi. Nefes alış verişler düzenli, uzun ve rahattı. Bedeni ve zihni bırakmış ve teslim etmiştik…
“Savasana” sonrası dersi sonlandırmaya gelince… “Apana vayu” dışarı ve aşağı doğru akan bir enerjiydi ve içimizde tuttuklarımızla ilgiliydi. İçimizdekileri dışarı nasıl atacağımızla… Nasıl temizleneceğimizle… Nasıl boşaltacağımızla… Eğer duygu ve düşüncelerimizi sürekli içimizde tutarsak bir süre sonra bir süre sonra beden ve zihinde onları tutacak yer bulamazdık ve patlama noktasına gelebilirdik. O halde zaman zaman içimizi boşaltmak, temizlemek ve arındırmak gerekirdi… Nasıl ki beden her gün boşaltım sistemiyle kendini temizliyor, arındırıyor ve yeniliyordu bizler de zihnimizi ve ruhumuzu zaman zaman boşaltıp temizleyip arındırmalıydık… Herşey dışa atmakla ve içimizde tutmamakla ilgiliydi. Biriktirip yerli yersiz patlamak yerine, ara sıra boşaltıp temizleyip arınıp bedenen ve zihnen sağlıklı, mutlu, huzurlu ve esnek bireyler olmaya çalışmalıydık… Güçlü, esnek ve dengeli…

çamurdan çiçeğe…

Standard
Herşey bir öğrencimin “kundalini yoga” ile ilgilendiğini söylemesi ve benden bu konuda bilgi istemesi ile başladı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bel ve kasık bölgemde yoğun ağrı hissettiğimi ve bu ağrıların hayat kalitemi düşürdüğünü ve derslerimde zorluk çektiğimi… Yine öyle bir ders sonunda bir öğrencimin bana bioenerji verdiğinden de bahsetmiştim. (Bu konular hakkındaki yazılara https://burcuyircali.wordpress.com/2014/11/09/bioenerji/ https://burcuyircali.wordpress.com/2014/11/16/bel-fitigina-karsi-ne-tarz-yoga/  linklerinden ulaşabilirsiniz) Bioenerjiyle uğraşan öğrencim “kundalini yoga” ve “çakra meditasyonu” ile de ilgileniyordu. Yani çalışmam ve öğrenmem gereken çok şey vardı. İşte herşey böyle başladı.
IMG_6821
Öğrenciyle günaşırı bioenerji tedavisi çalışmaya başladık. Her çalışmadan sonra ben kendimi kötü hissediyordum. Yanlış anlamayın. Tedavi ile ilgili bir durum değildi bu. Sürekli alıyordum ama hiç bir şey veremiyordum. Bir an önce “kundalini yoga” hakkında bilgi edinmeliydim. Yoga eğitmenlik kursuna katıldığım zamanlarda “kundalini yoga atölye çalışmasına” katılmıştım ama bu yıllar önceydi. Notlarımı aradım, bulamadım. Benimle birlikte bu çalışmaya katılan bir arkadaşıma sordum ama o da notlarını bulamadı. Kendimi iyice kötü hissetmeye başlamıştım. Sürekli alıyordum, alıyordum ve alıyordum. Eğer vermeye başlamazsam, hayatımın döngüsünü bozabilirdim. O sırada kendi notlarını bulamayan arkadaşım bana bir kitap verdi. “Bu kitaba göz at, aradıklarını bulacağına eminin” dedi.
Kitabın bana da yeni ufuklar açacağını, aklımda takılı kalan bir sürü soruyu cevaplayacağını, bana da bir terapi olacağını hiç düşünmemiştim. Hani hep derim ya, “her şey bir şey için oluyor” diye… İşte yine öyle olmuştu. Belki de ağrılarımın olması, ders sonunda öğrencinin bana yardım etmek istemesi, bunun karşılığında benim ona “kundalini yoga” sözü vermem… Hepsi bir amaç içindi ve hayat yine döngüsünü kurmuştu.
Kitabı okumaya başladığım günün sabahında özel dersim vardı. Derse gittiğimde, öğrencinin hayal kırıklığı içinde olduğunu farkettim. Kırgın, kızgın ve güvenini yitirmişti. Çekim yasası mı dersiniz, herşey bir şey için oluyor mu dersiniz… Sanki ben kitabı okumaya başlamıştım ve okuduklarımı hayata geçirmek için elime fırsatlar geçiyordu. Kırgınlığı ve kızgınlığı dindirmek ve tekrar güvenebilmek için nasıl bir ders yapabilirdik? Birinci ve ikinci çakraya odaklanacaktık. Birinci çakraya odaklanıp kabullenmeyi öğrenecektik. Önce kendimizi sonra çevremizi kabullenecektik. Kabullenmeyi güven takip edecekti. Hayata güvenmeyi öğrenecektik. Çevremize güvenecektik. Güvenden sonra sıra yaratıcılığa gelecekti. Güzel şeyler yaratacaktık.
Birinci çakra köklenmeyle alakalı bir çakra olduğu için ayaktaki asanalara odaklanacaktık. “Vinyasa” akışlar arasında “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “utkatasana” (sandalye), “parsvakonasana” (yan açı), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı), “trikonasana” (üçgen), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme) ve “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) gibi asanaları yapmıştık. Ayak parmaklarını yerden kaldırarak, sonra sadece ayak baş parmağını yere değdirip diğerlerini havada tutmaya çalışarak, ardından baş parmak dışında tüm ayak parmaklarını yere değdirmeye çalışarak toprak enerjisini hissetmiştik. Ağırlığı parmak uçlarına ve topuğa vermek ve en sonunda da ortada dengelemek de iyice köklenmek için yaptığımız çalışmalardı. “Tadasana” (dağ) duruşunda uzun bir süre beklemek, ağırlığı topuktan parmak uçlarına almak ve ayak parmaklarını kaldırıp indirmek, parmakları yere iyice yaymak ve toprağın enerjisini hissetmek…
İyice yere köklendiğimizde ise, “tadasana”da gözleri kapatmak ve “vrksasana” (ağaç) duruşunu denemek… Gözler kapalıyken, ağaç duruşuna geçmeye çalışmak… Bükülü ayak nereye gelirse, asanayı “en güzel” haliyle yapmak değildi amaç. Dengeyi kaybetmeden, toprak enerjisiyle bağlantılı bir şekilde, içgüdüleri takip ederek “vrksasana”yı deneyimlemekti amacımız.
“Muladhara” (kök) çakrayı harekete geçirdikten sonra sıra “svadisthana” (sakral) çakraya gelmişti. Kabullenmek, güvenmek ve yaratıcılığı geliştirmek için ilk iki çakraya odaklanmaya karar vermiştim. O yüzden derste tek bir zirve duruşu yerine iki tane zirve duruşu olacaktı. “Vinyasa” akışlarının arasına “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyesana” (alçak hamle) ve “utthan pristhasana” (kertenkele) duruşlarını ekleyerek kasık kaslarını esnetmiştik. İkinci çakrayı harekete geçirmek ve içimizdeki yaratıcılığı çıkarmak için “hanumanasana” (maymun duruşu) yapacaktık.
Tüm bu akışların arasına “kundalini yoga” kitabından öğrendiğim bazı şeyleri de katmak istemiştim. Dersin başında akışa başlamadan önce “mula bandha” (kök kilit) ve “bhastrika” (körük) nefesi çalışmak bunlardan bazılarıydı. Köklerimiz, bir nilüferin kökü gibi çamurlu bile olsa, bizim köklerimizdi… Çamurlu ya da berrak; bu kökten güç alarak büyüyecektik ve çiçek açacaktık. Çiçek açabilmek için kökümüzü olduğu gibi kabul etmemiz gerekiyordu.
 shared_photo
Nefes çalışmalarında ise vermeye odaklanmıştık çünkü ne kadar çok verirsek, o kadar çok alabilirdik. Nefesi verirken, tekrar alabileceğimize güvenmemiz gerekiyordu. Böyle böyle güvenmeyi öğrenecektik.
Kabullenip güvendikten sonra sıra yaratıcılığa geliyordu. Yaratıcı olabilmek için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmamız gerekiyordu. Eğer suçluluk hissediyorsak, kendimizi affetmemiz gerekiyordu. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgiliydi. Yaratıcılık, bizi diğer insanlarla kaynaştırırdı. Kimse, tek başına yaşayamazdı. Herkes, çevresiyle ilişki içinde olmak isterdi çünkü herkes öyle ya da böyle bir şeyler yaratmak isterdi.
Dersi tamamlamadan önce, oturarak bazı asanalar yaparak “kök çakra” çalışmasını tamamladık. “Dandasana” (asa duruşu) ile “mula bandha” (kök kilit) çalıştık ve ardından kalçayı ve tüm bedeni yerden kaldırmayı denedik. “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) ile birinci çakrayı hissetmeye devam ettik. “Marichyasana” (Bilge Marichi burgusu) ile bedeni rahatlattık.
Sıra dinlenmeye gelmişti. Dersin teması “kabullenme ve güven” olduğu için, öncelikle kendimizi sevme ve kabullenme üzerine yoğunlaşmıştık. Dinlenirken kalbimizi de esnetmek için “supta baddha konasana” (yerde kelebek) duruşunu tercih etmiştim. Göğüs kafesinin altına blok yerleştirip göğüsü biraz daha esnetmek ve kendimizi daha çok sevmek ve kabullenmek… Herkes gözlerini kapattı ve derin gevşemeye geçti. Bir süre sonra öğrenciler bu duruşu bırakıp “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtiler. Sonuçta “supta baddha konasana” çok rahat bir duruş değildi. Bu şekilde tam bir gevşeme sağlayamıyor, bedenimi ve zihnimi dinginleştirip sakinleştiremiyorsam, bu asanada direnmenin anlamı yoktu.
Dersi nasıl sonlandıracaktım? Kitapta okuduklarımı hatırladım yine. “Herkes nilüferin sadece çiçeğini görür ve nilüferi sadece çiçekten ibaret sanır. Halbuki nilüfer çiçeğinin kökü çamurludur. O çamur olmasa, belki nilüfer çiçek açamaz. Belki bizim köklerimiz de çamurlu ama o çamur olmasa, belki biz de gelişip çiçek açamayız. İster çamurlu ister tertemiz, önemli olan köklerimizi olduğu gibi kabul etmek, içimizdeki o güce güvenmek ve o güçle gelişmek ve büyümek…”

saygılı olmak

Standard
Yine bir grup dersi… Sırt kaslarını esnetmeyi ve güçlendirmeyi amaçlayan bir yoga dersi… Dersten yarım saat önce spor tesisine varmıştım. Henüz kimse gelmediği için kendi kendime biraz çalışmaya karar verdim. Ters duruş çalışmak istiyordum. O yüzden duvarın yanına yanaştım. Ne de olsa duvar benim en yakın arkadaşım, dostumdu. En sevdiğim mantralardan birini açtım ve duvara zıplamaya başladım. “Pincha mayurasana” (tavuskuşu/ön kol duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu). Bu aralar bu iki duruşa yoğunlaştığımı farketmişsinizdir. O günkü dersin teması sırt kaslarını esnetmek ve güçlendirmekti ya… Özellikle “pincha mayurasana” çalışarak aslında omuz kuşağımı ve sırtımı çalıştırıyordum. Bir gün önce dersin akışını hazırlamıştım. O günkü dersi “vinyasa” olarak planlamıştım. Bu planı yaparken dersin biraz “vinyasa” biraz “hatha” olacağını ve bana neler katacağını hiç tahmin edemezdim.
2009-2010 tum fotolar 676
Tam derse başlamak üzereydim ki birkaç kişi sınıfa girdi. Önce derse katılmak için geldiklerini zannettim. O kadar kısık sesle konuşuyorlardı ki bir türlü ne dediklerini anlamadım. Yanlarına doğru gittim ve başka bir derste kullanmak için “mat” (minder) almaya geldiklerini anladım. Neyse ki ders başlamamıştı. “Matlar şu köşede. Tabii ki alabilirsiniz.”
Bir süre önce sınıf düzenini değiştirmiştim. Her derste olduğu gibi eğitmenin önde durmasını ve katılımcıların arkaya dizilmesini istemedim çünkü öyle bir düzen içinde özellikle derse katılım fazlaysa herkesin doğru yapıp yapmadığını gözlemleyemiyordum. Oysaki derse katılanlar daire olursa ve ben o dairenin ortasında olursam herkesi daha kolay görebiliyordum. Böylece herkesin hizalanmasını ya da hizalanmasındaki eksikleri ya da yanlışlıkları fark edip sakatlanma riskini azaltıyordum.
Yine bu düzen içinde derse başladık. Herkes bağdaşta oturmuş, gözlerini kapatmış ve nefes alış verişlerini izlemeye başlamıştı. Ben de kısaca dersin temasından bahsedip herkesi nefesle birlikte daha çok gevşemeye ve sakinleşmeye teşvik etmiştim. Beş dakikalık bir meditasyon sonunda bedenler rahatlamış, zihinler olabildiğince susmuş ve katılımcılar derse hazır hale gelmişti.
Dört ayak üzerinde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile sırt kaslarını çalıştırmaya başladık. Derken kapı çaldı. “Tak tak tak.” Geç kalan bir öğrenci derse katılmak için kapıyı çalıyor diye düşündüm. Sınıfı kendi nefesi ile “kedi” ve “inek” asanaları arasında akmaya devam etmelerini söyleyip kapıyı açtım. Karşımda ne gördüm dersiniz… Birkaç kişi sınıfa girip “mat” ve “pilates çemberi” almak istediklerini söyledi. Ne yapabilirdim ki? Burası bir yoga stüdyosu değildi. Buyur ettim sınıfa. Sağa koştular, sola koştular. Gömme dolabı açmaya çalıştılar. Bir türlü beceremediler. Bu arada grup kendi halinde “kedi” ve “inek” duruşları arasında akıp duruyordu. Ben sınıfı unutmuştum. Artık o noktada sinirlenmeye başladım ve “pilates çemberi”ni nerede bulabileceklerini bilmediğimi ve artık sınıftan çıkmalarını istedim. Bu arada, “nefes al, beli çukurlaştır, göğüs kafesini aç, nefes ver, omurgayı kalçadan başlayarak kamburlaştır” gibi yönergeler vermeye çalıştığımı farkettim. Tamamen dağılmıştım. Zihnim alıp başını gitmişti.
Derin bir nefes aldım, verdim. ”Herkes çocuk pozisyonuna (balasana) geçsin. Siz birkaç nefes orada sakinleşirken, ben de kafamı bir toplayım çünkü nasıl devam edeceğimi ve dersi nasıl toparlayabileceğimi bilmiyorum” dedim.
Tam o sırada, kapı yeniden çaldı. Artık bu kadarı fazlaydı. Bir hışımla kapıyı açtım. Söylenmeye hazırdım ama bir de ne göreyim? Dersimin müdavimlerinden biri geç kalmış. İçeriye buyur ettikten sonra, akışa kaldığımız yerden devam ettik.
“Masa” duruşunda ters kol ve ters bacağı uzatarak sırt kaslarını çalıştırmaya devam ettik. “Uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) duruşu ve “iğneden iplik” burgusu ayağa kalkmadan önce yaptığımız son asanalardı.
“Adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek), “uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “tadasana” (dağ duruşu). Beş tur “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni iyice ısıttık. Vinyasa akışlarının arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvakonasana” (yan açı), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme), “parivrtta prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilmede burgu) ve “garudasana” (kartal) duruşlarını ekledik. Daha sonra kollarımızı kartal duruşunun kol şeklinde tutarak “virabhadrasana II” ve “virabhadrasana III” yaptık. Bazı akışlarda “adho mukha svanasana”yı (aşağı bakan köpek) bazı akışlarda ise “ardha salamba sirsasana”yı (yunus duruşu) kullandık. Yunus duruşu’ndayken kendini hazır hissedenlerden “pincha mayurasana” (tavuskuşu) denemesini istedim.
Artık yere geçmenin zamanı gelmişti. Önce yüzüstü duruşlarla başladık. “Salambhasana” (çekirge) duruşunun varyasyonlarını yaptık. Sadece kolları kaldırdık, sadece bacakları kaldırdık, hem kol hem bacakları kaldırdık. Kolları kaktüs kol yapıp bedene doğru çekip uzattık. Sanki denizde yüzüyormuşuz gibi kol ve bacakları çırptık. Yine denizde yüzermişçesine kolları sağdan soldan arkaya doğru çektik. Böylece “çekirge duruşu” serisini bitirmiştik. “Balasana”da (çocuk pozisyonu) uzun bir dinlenme… Nefes alırken karnı şişirip, nefes verirken karnı rahatlatmak… Böylece bel omurlarını esnetmek ve rahatlatmak… Yine bir “vinyasa” ve “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) öne zıplayıp diz üstü oturduk. Sıra “ustrasana” (deve) duruşuna gelmişti. Deve duruşunu da üç aşamalı yaptık. Önce sadece sağ kol, sonra sadece sol kol, en son iki kolla birlikte geriye eğilme… Bu noktada arkaya eğilirken “aksiyel ekstansiyon”un öneminden bahsetmem gerekti. İlk “ustrasana” deneyiminde birkaç yönerge verip herkesi kendi haline bıraktım ve sınıfı gözlemledim. İkinci denemeye geçmeden önce herkesten beni izlemesini istedim. “Nefes alırken kasık bölgesinden yukarıya doğru nefesle birlikte iyice uzadığınızı hissedin. Omurga uzasın, uzasın, uzasın ve artık nefes tükendiğinde ve bir santim bile uzayamayacağınızı farkettiğinizde geriye doğru eğilin. Arkaya eğilmek sadece başı ve omuzları arkaya atmak değildir. Önce omurgayı iyice uzatmak ve ardından da omuzları geriye açıp göğüs kafesinden arkaya eğilmek gerekir.” Bu açıklamayı yaptıktan sonra, ikinci deneme… Ve ilk deneme ve ikinci deneme arasındaki farkı gözlemlemek… En güzeliyse katılımcıların anlattıklarınızı anlamaya çabalamaları ve tekrar tekrar denemeleri… Anlattıklarınızı içselleştirmeye çalışmaları… Anlamamaları… Tekrar anlatmanızı istemeleri… Tekrar tekrar anlatmanız ve onların tekrar tekrar denemeleri…
Dersin son “vinyasa”sı ve sırt üstü yatış… ”Setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (tam köprü)… Dersin zirvesine tırmandık. Artık zirveden iniş vakti… “Salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık)… “Supta padangusthasana” (yerde bacakları esnetme) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu)… “Ananda balasana” (mutlu bebek) duruşu ile bedeni iyice rahatlatma… Ve mutlu son: “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu).
Beş on dakika arası bir derin gevşeme ve dinlenme… Ardından dersin teması üzerine son söz: “Bugün sırt kaslarını esnetmek ve güçlendirmek için yoga yaptık. Fiziksel faydalarının yanında, bu duruşların duygusal faydalarından da bahsetmek de yarar var. Göğüs kafesini açıp esnetip daha çok sevmek. Geriye eğilip geçmişe bakmak… Korkulardan arınmak ve geride ne bıraktığımıza bakabilmek… Geçmişe sevgiyle ve korkusuzca bakmak…”
Ders sonunda bir öğrenci “mat”ını aldı ve duvara doğru yürüdü. Kendim de aynı yoldan geçtiğim için ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Ters duruş deneyecekti. Yardım edebileceğim bir şey olup olmadığını sordum. Ters duruş deneyeceğini ancak doğru hizalanıp hizalanmadığını bilmediğini söyleyip benim kontrol edip edemeyeceğimi sordu. “Tabii ki kontrol edebilirdim.” Önce “pincha mayurasana”ya zıpladı. Sorun: Duvardan uzak kalması ve bel çukurunu iyice derinleştirmesi. Omuzların üzerine biraz çökmesi. Çare: Kuyruksokumunu içeri almalı ve kollarının içini yere iyice bastırmalı. Sıra “adho mukha vrksasana”daydı. Sorun: Bel çukurunu iyice derinleştirmesi ve “mula bandha”yı (kök kilit) yeteri kadar güçlü kullanamaması. Çare: Kuyruksokumunu içeri almalı ve pelvik taban kaslarına hâkim olmalı. Öğrencinin ne yapması lazım? “Tadasana”da (dağ duruşu) kuyruksokumunu içeri almayı, karın kaslarını ve pelvik taban kaslarını daha etkili kullanmayı öğrenmeli. Çok çalışmalı ve özellikle karın bölgesini güçlendirmeli…
Dersimiz “vinyasa” (akış) olarak başlamıştı. Ancak sınıfta “aksiyel ekstansiyon”  öğretirken akışa ara vermiş ve ders “hatha”vari bir hale dönmüştü. Hatta biraz da “workshop”a benzemişti. Ayrıntılı bilgiler vermiştim. “Aksiyel ekstansiyon”, omurganın doğal eğilimlerinin aynı anda düzleştirilmesi diğer bir deyişle servikal lordoz (boyun çukuru), torakal kifoz (sırt kamburu) ve lumbar lordozun (bel çukuru) ortadan kaldırılması, omurganın düzleştirilmesi ve omurga boyunun uzamasıdır. Ne amaçla başlayıp nasıl bitirmiştik… Ders bana ne kattı? Yoga dersi bile olsa, dışardan gelen etkilerle bölünebileceğini… Böyle bir durumda nefesimi kontrol edebilmeli, nefes alış verişime odaklanmalı, nefesimin önderliğinde sakin kalıp zihnimin dağılmasını önlemeli ve dersin akışını kaçırmamaya çalışmalıydım. Tıpkı günlük hayatta yapmaya çalıştığımız gibi…

aynı dili konuşmak…

Standard

Yoga pratiğinde bir öğretmen ile bir öğrencinin aynı dili konuşması… Aynı şeyleri düşünmesi ve hissetmesi… Mümkün olabilir mi acaba? Bir öğretmen ders verirken kendini dersin akışına kaptırıp, sanki tek başına kendi pratiğini yapıyormuşçasına içine dönüp o anki duygularını karşısındakilere hissettirebilir mi? Böyle bir şey olabileceğine inanmazdım taa ki geçen güne kadar.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçenlerde özel bir dersim vardı. Bu öğrencimle genellikle vinyasa dersleri yaparız. Dersin bir zirve duruşu olur ve dersin ilk yarısında zirve duruşuna hazırlanırız. Zirve duruşundan sonra da dersin temposu yavaşlar ve en sonunda “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelir. Bir iki haftadır hatha tarzı ders yapıyoruz bu öğrencimle. Asanalarda daha derinleşiyoruz. Hizalanmaya daha özen gösteriyoruz. Bugüne kadar belki de birçok kez yaptığımız ama derinlemesine hissetmediğimiz asanaları deneyimliyoruz. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “virabhadrasana” (savaşçı) duruşları gibi…

Yavaş yavaş da meditasyon deneyimlemeye başladık dersin başında. Yoganın asanalar dışındaki kollarına da girmeye başladık özel çalıştığımız için. “Uddiyana bandha” (karın kilidi), “mula bandha” (kök kilit), “drishti” (bakış noktaları), “pranayama” (nefes çalışmaları) ve “nauli kriya” (karın bölgesindeki sindirim organları ve ince bağırsağın temizliği) gibi…

Neyse konuyu fazla uzatmadan geçen günkü dersimize gelelim. O gün özel dersimden önce anaokulunda çocuklarla dersim vardı. Biraz da grip gibiydim ve çok yorgun hissediyordum kendimi. Özel dersime gittiğimde, dersi nasıl çıkaracağımı düşünüyordum. Derken öğrencim geldi. O da çok yorgundu. İki gün önceki dersimizde, kol ve omuz bölgesine yoğunlaşmıştık.  Dersin başında, o gün yin yoga yapıp bedenimizi esnetmemizi rica etti benden. Harika bir haberdi bu.

“Butterfly” (kelebek) ile omurgayı esneterek başladık. Birden geçenlerde girdiğim bir yin dersi geldi. İdrar kesesi, böbrek ve karaciğer odaklı bir dersti. Bir öne eğilme, bir arkaya eğilme yapmıştık ve benim çok hoşuma gitmişti. Değişik bir his ve enerji vermişti bana. Bir içime kapanıyordum, bir dış dünyaya açılıyordum. Genelde derslerimde öğrencilerimle birlikte asanaları yapmam ben. Göstermem gerekiyorsa gösteririm, onları sözlü yönergelerle duruşlara sokarım ve sınıfı gözlemlerim. Hareketini düzeltmem gereken öğrenci varsa onu düzeltirim. Bazen de öğrenciler o kadar iyi yapıyorlardır ki duruşu, ben onları duruş içinde biraz daha derinleştirmeye çalışırım. Ama o gün benim de canım yoga yapmak istedi. Zaten yin yoga yapacaktık ve bu yogada genelde öğrencileri kendi bedenleri, zihinleri ve ruhları içinde bırakmayı tercih ederim.

İlk asanada, asananın faydalarından bahsettim. Böbrek ve karaciğer meridyenlerini çalıştırdığını, öne eğildiğimiz için içe döndüğümüzü ve bu tarz duruşların bizi meditasyona hazırladığından bahsettim. Duruşlarda yaklaşık üç-dört dakika beklemeye karar vermiştim. Ardından bir arkaya eğilme olan “half saddle”a (yarım eyer) geçtik. Bu asimetrik bir duruştu. Önce sağ bacağı, sonra da sol bacağı yapacaktık. Birden içimde bir şeyler koptu ve konuşmaya başladım ve ders boyunca da susmak bilmedim.

Akışı soracak olursanız! Sanırım şöyleydi: “Half frog (yarım kurbağa), sphinx (sfenks), caterpillar (tırtıl), seal (fok balığı), dragonfly (helikopter böceği), twisted roots (dönmüş kökler) ve savasana (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu).”

Ders boyunca neler anlattığımı soracak olursanız… İnanın ki tam olarak hatırlamıyorum çünkü o an ben de asanaları yapıyordum ve ruhumdan ne kopuyorsa, onlar dudaklarımın arasından dökülüyordu. Bu aralar Aret Vartanyan’ın üç kitabını arka arkaya okudum. O sıralar okuduklarımdan çok etkilenmiştim. Biraz onlardan bahsettim. Aslında ne kadar çok maskemiz olduğundan; insanların arasına karışırken bu maskelerden birini taktığımızdan; kendimiz olmayı çoktan unuttuğumuzdan; kendimizi sevdirmek için kendimizi olmadığımız niteliklerde göstermeye çalıştığımızdan ve sürekli şirinlik yapmaya çalıştığımızdan; istemeye istemeye kendimizi yapmak zorunda hissettiğimiz şeylerden ve böylece kendi benliğimizden gittikçe uzaklaşmamızdan… Kendini sevmeyen bir kişinin kimseyi sevemeyeceğinden… Öncelikle kendini sevmeye ve değer vermeye başlamaktan… Kendimize karşı acımasız mı yoksa şefkatli mi olduğumuzdan… Bunu asanaları yaparken bedenimize nasıl davrandığımızdan çıkarabileceğimizden… Sürekli bedenimizi hırpalıyor ve zorluyor muyduk yoksa onu dinliyor ve üzerine gitmiyor muyduk? Yoga matı (minderi) üzerinde bedenimize ve kendimize nasıl davrandığımızın aslında günlük hayatımızda da nasıl davrandığımızın bir göstergesi olduğundan… Öne eğilip içimize döndüğümüzde ne hissettiğimizden ve arkaya eğilip dış dünyaya açıldığımızda ne hissettiğimizden… Öne eğilip, kabullenmenin, sabır göstermenin ve teslim olmanın daha kolay yoksa arkaya eğilip coşkulu, güçlü ve cesaretli hissetmenin mi bizim için daha keyifli olduğundan… Asimetrik duruşlarda bedenin sağ ve sol dengelerinin ne kadar farklı hissettirebileceğinden… Zihnin ne kadar hareketli olduğundan ve hemen alıp başını gidebileceğinden… Nefesin yol gösterici olduğundan ve bizi anda tutabildiğinden… Sanırım bunlardan bahsettik.

O an tüm bunlar, öğrencimden aldığım enerji sayesinde çıkmıştı. O an sanki iki ayrı ruh değil de, bir ruh gibiydik. Asanaların içindeyken, sanki ben onun zihnini okuyorum da dudaklarımdan dökülenler o şekilde dökülüyordu. İşin en can alıcı noktası da, hissederek söylüyor olmamdı. Genellikle yoga derslerinde biz öğretmenler mutlaka bir şeyler söyleriz. Genelde kalıp sözlerdir bunlar. Alışılagelmiş cümlelerdir. Mutlaka felsefi bir şeyler söylemek isteriz. Ben de çoğunlukla öyle yapıyorum. Her zaman kendini kaptıramazsın ve her zaman dudaklarından dökülmez cümleler. Bazen kalıp cümlelere ihtiyaç duyarız. Ama o gün farklıydı. O gün, her şey benim iradem dışında gelişiyordu. Dudaklarımdan çıkan her sözü sanki bedenim, zihnim ve ruhum söylüyordu. Dediğim gibi, bence en büyük etken benim de asanaları deneyimlemem, başımızın ucunda çalan ruhumuzu okşayan müzik ve karşılıklı etkileşimdi.

Yazının başındaki soruya dönecek olursak! Yoga pratiğinde bir öğretmen ile bir öğrencinin aynı dili konuşması… Aynı şeyleri düşünmesi ve hissetmesi… Mümkün olabilir mi acaba? Bir öğretmen ders verirken kendini dersin akışına kaptırıp, sanki tek başına kendi pratiğini yapıyormuşçasına içine dönüp, o anki duygularını karşısındakilere hissettirebilir mi? Evet, bir öğretmen ve öğrenci bir yoga dersinde aynı dili konuşabilir, aynı şeyleri hissedebilir, kendilerini dersin akışına kaptırıp, içe dönüp aynı duyguları yaşayabilir. Bu cevabı verebiliyorum çünkü bizzat deneyimledim. Yoga gibi engin bir dünya içinde, genellemelerden kaçınmak gerek. “Öğretmen derste kendisi asana yapmaz. Öğrencileri gözlemler.” Tamam, bu tarz genellemeler, çok kalabalık grup derslerinde geçerli olabilir. Öğrencilerin sakatlanmasını önlemek ve asanaları doğru yapıp azami faydayı sağlamaları için. Ancak daha küçük gruplarda ve özel derslerde, öğretmenin kendisinin de akışı yapması ya da yin yoga gibi daha sakin derslerde pozların içinde kalması, dersin etkisini belki de tamamıyla değiştirebilir. Dersi bambaşka bir boyuta taşıyabilir ve hem öğretmen hem de öğrenci dersten çok daha fazla yararlanabilir. Belki de sadece akışına bırakmak… Akış, zaten seni gitmen gereken noktaya götürür…