Tag Archives: mecburiyet

içimden geldiği gibi!

Standard

Tatildeyim. Belki farketmişsinizdir. Yazılarım seyrekleşti. Benim de tatil yapmam, enerji toplamam ve hiç sevmediğim kış aylarına hazırlanmam gerek. Hal böyle olunca da yazıları biraz aksattım. Twitter ve facebook’taki yoga sayfalarıma yüklediğim resimler, yazılar, alıntılar da azaldı. Adı üstünde tatil! Sonuçta kendimizi şarj etmek ve kışa daha hızlı ve üretken başlamak da var.

394426_10151138611128812_958040855_n

Yoga eğitmeni olduğumuzda aslında işimiz enerjiyle bence. Birçok insan yogaya daha iyi hissetmek için geliyor. Hem bedenen hem de ruhen. Dolayısıyla bizim ruh halimiz iyi ve enerjimiz yüksek olmalı ki öğrencilerimizi mutlu edebilelim. İşte bu nedenle, yaz ayları bir yenilenme zamanı. Hele ki benim gibi ömrünü yaz ayları için yaşayan biri için. Ne yapayım. Yoga eğitmeni olsam da ermedim. Guru da değilim. Hayatın zıtlıklarını (dualitesini) olduğu gibi kabul ediyorum bir çok alanda ama ne yazık ki iş yaz ve kış aylarına gelince aynı şeyi yapamıyorum. Tüm bu nedenlerden dolayı, yaz ayları içimden geldiği gibi yaşadığım ve daha çok kendim olduğum bir mevsim.

Kendim olmak, içinden geldiği gibi yaşamak? Sizlere bir şey ifade etti mi? İnanın beş-altı yıl öncesine kadar benim için de bir şey ifade etmiyordu. Hayatıma yoga girmeden önce, kendin olmak ve içinden geldiği gibi yaşamak denilse, “o da ne?” diye soruverirdim. Oysa şimdi bambaşka bir açıdan bakabiliyorum.

Tatildeyim. Yaşadığım şehirdeki hayatımın aynısını sürmem beklenmiyor benden. Adı üstünde: Tatil. Ama ne yazık ki bazı alışkanlıklardan da kolay kolay vazgeçilmiyor. Ne gibi mi? Mesela erken kalkmak. Yoga eğitmeniyim ama daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Sosyal bir içiciyim. Arkadaşlarımlaysam, bir toplantıdaysam, “yooo hayır ben bir yoga eğitmeniyim. Asla içki içmem” demiyorum. İki-üç gecedir sürekli bir vesile oluyor ve ben içiyorum. Bu durumda sabah çok erken kalkmamak ve biraz bedeni dinlendirmek akıllıca olabilir. Ama ne yazık ki, bu sefer de biyolojik saat işin içine giriyor. Sabahın köründe kalkıyorum; gerçekten de erkenden. Kalkınca köpeğimi gezdiriyorum. Ardından ya bisiklete biniyorum ya da yürüyüş yapıyorum. Ne de olsa yaşadığım şehirden alışığım her gün kardiovasküler çalışma yapmaya… Beden istiyor. Sonra bir saat yoga yapıyorum, bedenimi bir güzel esnetiyorum. Kimi zaman hareketli “vinyasa” yoga, kimi zaman ise yavaş ve sakin “yin” yoga. Ardından bir güzel kahvaltı ve tüm gün deniz keyfi. İşte günlerim böyle geçiyordu taa ki bugüne kadar…

Bugün ne mi oldu? Sabah uyandım yine. Malum biyolojik saat ama bedenim bir türlü yataktan kalkmak istemedi. Önce içimdeki şeytan adını verdiğim “ego”m beni dürttü. “Hadi kalk, bin bisiklete bin. Biraz enerji sarfet.” Derken ruhum, “hayır bugün kendimi yorgun hissediyorum. Yatıp dinleneceğim. Bir gün spor yapmasam ne olur? Hiçbir şey olmaz. Keyfini çıkar tatilin.” dedi. Ben de ruhumu dinledim. İyi ki de dinlemişim ve içimden geldiği geldiği gibi davranmışım Bir güzel uyudum. Uzun zamandır ilk defa 8’e kadar uyumuşum. Sonra kalktım çayımı demledim ve köpeğimi gezdirdim. Döndüm güzel bir kahvaltı ettim ve ardından Türk kahvemi içtim. Kendimi çok iyi hissediyordum. Denize gittim. Deniz biraz çırpıntılıydı. Olsun, sorun değildi. Hava çok sıcaktı. Rüzgar da olmasa deniz kenarında oturulacak gibi değildi. Esintiyle birlikte tüm gün deniz kenarında yayıldım. Denize girdim, çıktım. Bir daha yüzdüm, bir daha yüzdüm. Ben sayamadım kaç kere girdim çıktım. Öğleden sonra iyice dalgalandı deniz. O yüzden fazla yüzmedim, kısa turlar attım. Olsun, bugün de böyleydi. Her zaman denize girmeyi, kardiovasküler bir yüzme olarak algılamam gerekmiyordu. Yani yine içimden geldiği gibi davrandım. Beş-altı sene önce olsa, “tüüüh, bugün de spor yapmadım, enerji sarfetmedim” diye hayıflanır dururdum.

Aslında çoğu zaman, hep teamüller gereği davranmıyor muyuz? Sırf mecbur olduğumuz için bir takım şeyler yapmıyor muyuz? Sadece mecbur olduğumuz için bazı insanlarla görüşüyoruz. Sırf mecbur olduğumuz için sevmediğimiz insanların yüzüne gülümsüyoruz. Mecbur olduğumuz için istemediğimiz bir yemeğe gidiyoruz, ya da düğüne… Peki tüm bu mecburiyetler arasında kendimizi mutlu etme mecburiyetimiz nerede?

Kendimizi mutlu hissetmemiz herşeyden önemli bence. Sadece mecburiyetten bir şeyi yapacağımıza hiç yapmamamız daha iyi. Zaten mecburen yaptığımızda, karşımızdaki insanlar da halimizden ve tavrımızdan anlıyorlar bunu. Onlar da mecburen ve nezaketen anladıklarını belli etmiyorlar. O zaman, sizce de sahte bir hayat yaşamıyor muyuz? Ashtanga Yoga’nın en temel ahlaki değerlerinden bir olan “satya” (gerçeklik) ilkesini ihlal etmiyor muyuz? Sahte buluşmalar, sahte gülümsemeler ve sahte hayatlar… Peki ya içimizden geldiği gibi yaşasak? İçimizden geçenleri söylesek tabii ki karşımızdakileri kırmadan… İçinden geçeni söylemek demek patavatsız olmak, kırmak ve üzmek demek değil. İçimizden geliyorsa, görüşsek birileriyle. Eğer gerçekten istiyorsak, spor yapsak, yoga yapsak, işe gitsek, yazı yazsak. Ya da en basitinden istediğimiz anda yemek yesek, yatsak, uyusak. Yani hayatın en temel ihtiyaçlarını bile içimizden geldiği gibi yaşamak. İçimizden geliyorsa, karşımızdakine sarılmak… İçimizden geliyorsa, sevdiğimizi öpmek. Bir an bile kaybetmeden. O an içimize öyle geldiyse, “ayıp olur”, “şu an doğru an değil” diye düşünmeden davranmak. Çünkü belki bir sonraki an olmayacak. Sadece ve sadece yaşadığımız şu an gerçek. O halde, içimizden geldiği gibi yaşadığımız zaman daha mutlu olmaz mıyız? “Satya” ilkesi hayatımızın bir parçası olmaz mı ve “gerçek” bir hayat yaşamaz mıyız? Siz ne düşünüyorsunuz?

Reklamlar