Tag Archives: marjaryasana-bitilasana

yin ve yang

Standard

Uzun zamadır derslerde hep karın güçlendirici akışlara ve ters duruşlara ağırlık vermişiz. Nedense mevsimlerden yazsa ve hava sıcaksa hemen hemen herkes derslerde yoğun akışlar yapmak ve derse ayırdıkları süre içinde azami fayda sağlamak istiyor. Bu dönemlerde bedeni esnetmeyi unutuveriyoruz. Tabii ki beden esnetilmeye başlandığında da ne kadar çok ihmal edildiğini bize hemen hatırlatıyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sonbahar gündönümü haftası olduğu için birkaç grup dersimde “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine ve karın güçlendirici hızlı akışlara odaklanmıştık. Derslerin birindeyse gruptakiler bedenlerini esnetmek istediklerini söyledi. Yalnız “yin yoga” gibi uzun beklemeli duruşlar değil daha dinamik tarzda bir esnetme dersi istediler.

Başlangıç meditasyonu sonrasında bağdaşta omurgayı sağa ve sola esneterek (lateral esneme) başladık. Omurgayı öne eğdikten sonra dizlerimizin üzerinde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) yapıp omurgayı burguyla rahatlattık.

Öğrenciler dinamik tarzlı bir esnetme istedikleri için yerdeki burgudan sonra “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik. Bu duruşta baldır kaslarını esnettik ve dizleri büküp düzelterek bacak arkasındaki “hamstring” kaslarını uzattık.

Ders boyunca ayakta “lateral esneme”, “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “square” (kare duruşu), “gomukhasana” (inek başı duruşu) ve bu duruşta “garudasana” (kartal) duruşunun kol şeklini yaptık. “Upavistha konasana” (oturarak açı duruşu) ve sonrasında burgu ile dersi tamamladık.

O gün duruşlarda uzun süre beklemeyeceğimiz için öğrencilerle birlikte ben de kendimi akışa bıraktım. Gözlerimizi kapatarak yerde omurganın ısınmasını fark ettikten sonra aşağı bakan köpekte arka bacak kaslarımızın ne kadar da gergin olduğunu gözlemledik. Dinamik esneme yaparken bir duruştan bir duruşa nefeslerle birlikte dans eder gibi geçtik. Duruşlar kesintiye uğramadan tıpkı bir dans gibi bir ders olmuştu.

Duruşları yaparken ne kadar uzun süredir hızlı derslere ağırlık verdiğimizi düşündüm. Akış dersleriyle bedeni güçlendiriyoruz elbette ama peki bedenin esnekliği? Hani bedenimiz esnediğinde zihnimiz ve düşüncelerimiz de esniyordu? Ne kadar da katılaşmıştık hiç fark etmeden. Eskiden çok rahat yapabildiğim duruşlarda zorlandığımı ve orada birkaç nefes dahi olsa beklemenin ne kadar da zor olduğu gördüm. Beden güçlenmişti güçlenmesine ama biraz da esnemek istiyordu. Yin-yang döngüsünü unutuvermiştim. O dersten sonra yin-yang döngüsünü hem günlük hayatımda hem de derslerimde daima hatırlamaya karar verdim. Hayat sadece heyecanlı anlardan, hızlı akışlardan ve eğlenceden oluşmuyordu; aynı zamanda hayatta dinlendiğimiz anlar, sakin dönemler ve içimize döndüğümüz ve kendi içimizde yaşadığımız zamanlar da vardı. Bunu bana hatırlattıkları için öğrencilerime bir kez daha teşekkür ediyor onların önünde saygıyla eğiliyorum.

 

olmuyorsa olmuyor

Standard

Hayatımızda nedense hep bir şeyler olsun isteriz. Olsun diye de hep mücadele ederiz. Olması için koşulları hep zorlarız. Gerek günlük hayatımızda ve iş hayatımızda gerekse duygusal yaşantımızda ya da yaptığımız herhangi bir fiziksel çalışmada ya da yoga da hep bir şeylerin olması için çabalarız. Kimi zaman “o şeyin” olmasına o kadar kafamızı takarız ki ondan başka bir şey düşünemez hale geliriz ve bir de bakmışız bu kadar çabaya “o şey” bize yaklaşacağına bizden iyice uzaklaşmış.

BEN_4569

Geçen hafta özel derslerimden birine gittiğimde öğrencimin ruh hali sebebiyle “yin” (dişil enerji) tarzı yoga yapmaya karar vermiştik. Bir süredir kafasında çözmesi ve belki de geride bırakması gereken şeyler olduğunu söylemiş ve buna uygun bir ders yapmak istemişti. Bu durumda ben de “yin” tarzı çalışıp içinden çıkacak olan duyguları izlemesini istemiştim.

Derse uzun bir meditasyon ile başladık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı ısıtmaya başladık. Nefeslerle bu iki “asana” (duruş) arasında akarken gözleri kapatmasını ve nefesinin tüm omurgasında nasıl hareket ettiğini izlemesini istedim. Asanada bedenini bilinçli bir şekilde hareket ettirmesindense nefesin bedenini hareket ettirmesine izin vermesini söyledim. “Beden nefes alırken dış dünyaya açılsın ve nefes verirken içine kapansın. Hangi duruşta kendini daha rahat hissediyorsun? Dışa açılmak mı içe kapanmak mı? Bugün bu iki duruş sana ne hissettiriyor?”

Omurgayı ısıttıktan sonra sıra “dragon” (ejderha) duruşu ile kasıkları ve bacakların içlerini esnetmek ve ne gibi duygular doğacağını gözlemlemek istedim. Duruşa geçtik. Bir noktayı daha hatırlatmakta fayda var. Öğrenci, yıllık izne çıkmıştı ve bir aydır yoga derslerine ara vermiştik. Tabii ki yogadan bir süre ayrı kalan beden ilk derste tepkiler veriyordu. “Dragon” zaten gerek fiziksel gerekse duygusal olarak zorlayıcı bir duruştu. Fazla kalamadık ve duruştan çıktık. Zaten beden bize “artık duramayacağım, çıkmalıyım bu duruştan” diyorsa, onu dinlemeli ve hemen duruşu bırakıp dinlenmeliydik.

“Balasana” (çocuk pozisyonu) dinlendikten sonra “half saddle” (yarım eyer) ile bacağın önündeki kalça fleksör kaslarını esnetecektik. Öğrencinin ruh halini iyi gelir diye bacakların önündeki kasları ve göğüs kafesini esnettikten sonra “dhanurasana” (yay duruşu) yaptırmayı düşünmüştüm. “Half saddle” duruşunda sağ bacağı yaparken öğrenci yine fazla kalamayacağını düşünüp duruştan çıktı. Sol tarafa geçtiğimizde her zaman olduğu gibi konu konuyu açtı ve konuşmaya başladık.

Öğrencinin yurt dışından kitap getirtebilme imkanı olduğu için ondan yoga hakkında iki kitap getirtip getirtemeyeceğimizi sormuştum. Sorun olmayacağını öğrendiğimde de kitapları istettik. Kitaplar yerine kitaplardan birinin DVD’si gelmiş. Öğrenci bana bu işlerle uğraşan kişiye çok sinirlendiğini, bana karşı mahcup olduğunu ve ne yapacağını bilemediğini söyledi.

“Hiç sorun değil. Belki de o kitapların bana gelmesi hayırlı değildi. Belki de o kitaplar bana fayda sağlamayacaktı. Belki de o DVD daha çok işime yarayacak. Gerçekten hiç sorun değil.” Öğrenci, “öğretmenim olur mu hiç? Ben size karşı kendimi o kadar çok mahcup hissediyorum ki!. Size bir söz verdim. Getirtebiliriz dedim ve şimdi istedikleriniz yerine bambaşka bir şeyler geldi.” Ben, “olmuyorsa olmuyor. Zorlamanın hiç anlamı yok.” Öğrenci, “nasıl olmuyorsa olmuyor? Öğretmenim işte ben bunu bir türlü beceremiyorum. Bırakamıyorum. Kabul edemiyorum. Galiba artık benim bunu öğrenmem gerek. Takılıp kalıyorum ve bir türlü rahat edemiyorum. Bir şeye karar verildiyse, o olacak. Arkamda bırakıp yürüyüp gidemiyorum.”

Bunun üzerine başımdan kısa bir süre önce geçen olaylardan bahsettim. Günlük hayatımda yaşadığım ve hiç de felsefi olmayan bir şeylerden… Bir dükkanda bir süredir almak istediğim bir şey vardı ve indirime girmişti. İyi de bir indirimdi ve almaya karar verdim. Kredi kartımı verdim ama ne yazık ki bir türlü ücreti alamadılar. Meğer o gün hatlarında bir sorun varmış ve o yüzden bir türlü kredi kartı sistemi çalışmıyormuş. Üzerimde yeterli nakit de yoktu. Bir kere denediler, olmadı. Hadi ikinciye de şans verdik. Bazen oluyor böyle şeyler diye. İkinci de olmayınca, ben artık denememelerini ve kartımı bana geri vermelerini istedim. Tabii ki satıcı vazgeçer mi? Vazgeçmedi. Ve bir kere daha ücreti karttan almayı denedi. Olmadı. Ben de sorun olmadığını, belki de benim o almak istediğim şeyi almamam gerektiğini, belki de onun bana hayırlı olmadığını söyledim. Satıcı hala ısrar ediyordu: “Buralardaysanız, bir saat içinde yine uğrayın.” Artık bana ne söylese fayda etmezdi. Almak istediğim şeyi hediye bile etse, bana bir şey ifade etmezdi. Niye zorlayacaktım ki? Belki de aldığım şey bana dokunacaktı, alerji yapacaktı, iyi gelmeyecekti. Olmuyorsa, olmuyordu. Zorlamanın, olsun diye çabalamanın gereği yoktu.

Yine o birkaç gün içinde bir arkadaşımla görüşecektik ama bir türlü programlarımızı uyduramıyordum. “En iyisi bir süre görüşmeyelim. Belki de görüşmememiz gerek. Belki görüşünce tartışacağız, birbirimizi kıracağız ve hayat döngüsü bizi bir süre birbirimizden ayrı tutarak bu kırgınlığı engelliyor.” Belki her şey bir şey için oluyor. Olmuyorsa, olmuyor.

Şimdi size bu anlattıklarım “hemen pes etmek” gibi gelebilir. Hayır bu pes etmek değil. İşaretleri izlemek, işaretlerin bize anlatmak istediğini anlamaya çalışmak ve ona göre hareket etmek. Hayatı zorlamamak, hayatı gerçek anlamda akışına bırakmak ve gerçekten de akışla bir olmak… Olmuyorsa olmuyor. Bu kadar basit. Gerek günlük hayatımızda gerekse duygusal hayatımızda… Fiziksel çalışmalarda, yogada, meditasyonda… Aklınıza gelen her yerde… Bizim dilimizde de çok güzel bir deyiş vardır bu anlamda: “Her şerde vardır bir hayır.” Belki de o olsun diye istediğimiz şey bizim için hiç de hayırlı sonuç getirmeyecek bir şey ve o yüzden olmuyor. O yüzden siz de zorlamayın, olmuyorsa olmasın. Bir de bu açıdan bakın ve siz de deneyin. Ne kaybedersiniz ki?

birbirlerini tamamlamak…

Standard
Geçen hafta hem özel dersimde hem de grup dersinde sırt kaslarını güçlendirip esnetmeye odaklandım. Neden bilmiyorum? Sanırım günümüzde birçok insanın sırt ağrılarından şikayetçi olması yüzünden… Ya da bilgisayar başında geçirilen uzun zamanlar böyle bir ders yapmaya sevketti beni. Belki de sırt kaslarını güçlendirdiğimizde daha dik ve düzgün bir duruşumuzun (postür) olacağını düşünmüş de olabilirim. Sebebi her ne ise, geçen haftaki derslerde sırt kaslarına eğilmiştim.
2009-2010 tum fotolar 676
Derse başlarken belirli bir amacım yoktu. Derse başındaki meditasyon sırasında, dersin amacının sırt kaslarını güçlendirip esnettirmek olduğunu ve niyetimin şifalanmak olduğunu söylemiştim ve eklemiştim: “İsterseniz, siz kendinize başka bir niyet belirleyin ve dersin sonunda o niyetinize ulaşıp ulaşmadığınızı gözlemleyin.” Bakalım nasıl bir ders olacaktı? Genellikle ders öncesinde bir niyet ve tema belirlerdim ve dersin akışını bu temaya uydururdum. Dersin sonunda ne gibi bir noktaya geleceğimizi merak etmedim desem yalan olur. Hadi hayırlısı…
Derse omurgayı esneterek başladık. “Utthita balasana” (uzanmış çocuk), “marjaryasana-bitilasana” (kedi inek esnetmesi), masa pozisyonunda denge, “iğneden ipliğe” burgusu ve “uttana shishosana” (uzanmış yavru köpek duruşu) yerde omurga ve sırt için yaptığımız asanalardı.
Bedeni yerde ısıttıktan sonra “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalktık. “Vinyasa” akışını takiben “tadasana”da (dağ duruşu) “mat”ın (yoga minderi) önünde buluştuk. Birkaç kez “surya namaskara” (güneşe selam) akışları ile bedeni iyice ısıttık. Artık sırt kaslarını daha yoğun çalıştırabilirdik.
Sırt kaslarını güçlendirmek için ayakta yaptığımız asanaları soracak olursanız… Bazen ellerimizi yere ya da dizlere yerleştirerek bazen de ellerimizi omuz hizasında öne uzatarak “ardha uttanasana” (ayakta yarım öne eğilme), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı duruşu), “trikonasana” (üçgen), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “garudasana” (kartal), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) ve dirseklerin üzerinde sopa duruşu… Yunustan sopa duruşuna, sopadan yunus duruşuna beş kere geçiş ve yunus duruşunda kalış… Tam o anda, sınıfa seslendim: “İsteyenler ‘pincha mayurasana’ (önkol duruşu) deneyebilir.” Grup dersime yeni katılan öğrenciler ne demek istediğimi anlayamadılar. Geçen seneden beri derse sürekli katılan öğrenciler ise, o an bu ters duruşu denemek istemediler çünkü duruşu sınıfın ortasında denemelerini istemiştim. Duvar kenarında değil. Sadece bir öğrenci kollarının üzerinde birkaç kere zıpladı ve duruşu tam olarak yapmadan vazgeçti.
Dersin sonuna doğru yerde birkaç tane sırt güçlendirici asana yapmaya karar vermiştim. “Dandasana”da (asa duruşu) dik durmaya çalışmak, “navasana”ya (sandal) geçmek ve sırtı düz ve omurgayı dik tutmak ilk başta denediğimiz asanalardı. “Ardha bhekasana” (yarım kurbağa), “salambhasana” (çekirge) varyasyonları ve “ustrasana” (deve) ise yerdeki diğer sırt güçlendirici duruşlardı. Deve duruşunu denerken, “aksiyel ekstansiyonu” hatırlattım. “Aksiyel ekstansiyon” neydi? Omurganın doğal eğilimlerinin aynı anda düzleştirilmesi diğer bir deyişle servikal lordoz (boyun çukuru), torakal kifoz (sırt kamburu) ve lumbar lordozun (bel çukuru) ortadan kaldırılması, omurganın düzleştirilmesi ve omurga boyunun uzamasıydı.
Bunu ayrıntılı bir şekilde açıklamalıydım: “Nefes alırken kasık bölgesinden yukarıya doğru nefesle birlikte iyice uzadığınızı hissedin. Omurga uzasın, uzasın, uzasın ve artık nefes tükendiğinde ve bir santim bile uzayamayacağınızı farkettiğinizde geriye doğru eğilin. Arkaya eğilmek sadece başı ve omuzları arkaya atmak değildir. Önce omurgayı iyice uzatmak ve ardından da omuzları geriye açıp göğüs kafesinden arkaya eğilmek gerekir. Sadece başı arkaya atmayın (bu arada gösteriyordum). Sadece omuzları arkaya düşürmeyin (aynı anda gösteriyordum). Göğsünüzde bir ip varmış da bu ip ile yukarı çekiliyormuş gibi hissedin. Son noktaya geldiğinizde artık omurgayı daha fazla uzatacak yeriniz kalmadığında, omuzları geriye doğru yuvarlayın ve göğüs kafesini yukarı doğru açın. Eğer bu noktaya geldiyseniz, en son başınızı geriye bırakabilirsiniz. Ellerinizle belinizi destekleyin.”
İlk denemede ellerle beli desteklemelerini istedim. İkinci denemedeyse eğer ulaşabiliyorlarsa topuklara ulaşmalarını istedim. Sınıfı tekrar gözlemledim. O anda bacakların geriye doğru gittiğini farkettim. Sınıftan tekrar beni izlemelerini istedim ve gösterdim. “Siz geriye giderken, bacaklar da sizinle birlikte geriye gitmeyecek. Bacaklarınız yere dik kalmaya devam edecek. Hatta kalçayı ve bacakları biraz öne ittirebilirsiniz ki böylece geriye doğru gitmesinler.” Ve herkes yeniden denedi. Katılımcıların hepsini tek tek gözlemledim ve herkesin “ustrasana”yı tam olması gerektiği gibi yapmasından mutlu oldum.
Artık ders sona ermek üzereydi. Enerjiyi biraz terse çevirmek için birkaç ters duruşa odaklanmaya karar vermiştim. Bedendeki enerji gün boyunca yukarıdan aşağı doğru akmaktaydı. Bedeni terse çevirerek enerjiyi beyne doğru akıtmayı planlamıştım. “Salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık) serisini yaptırdım. Herkes kendi hızında… Her asanada ister üç, ister beş, isterse daha fazla nefes bekleyerek… İsterse asanalardan sadece birisini ya da ikisini yaparak… Tamamen özgürce… Bedeninin ve ruhunun o anki isteklerine cevap vererek… Tek koşul en son “matsyasana”yı yapmaktı. Bedeni dengelemek için.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesi “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusu ile bedeni ve sinir sistemini gevşettik. Sonrasında uzun bir gevşeme süresi ve kapanış meditasyonu. Eller kalbin önünde “anjali mudra”da (dua pozisyonu).
Grup dersimde değil ama özel dersimde o an bir şey oldu. Derste herhangi bir niyet belirlememiştim ama dersin sonunda içimden geçenler dudaklarımdan döküldü: “Sırtı esnetmek ve güçlendirmek için yoga yaptık. Amacımız şifalanmaktı. Yani ben ders için böyle bir amaç ve niyet belirlemiştim. Dersin başında herhangi bir felsefi niyetim yoktu ama dersin şu son anında içimde hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. Sırtı güçlendirmek ya da esnetmek tek taraflı bir olay değil. Sırtı güçlendirmek ve esnetmek için aslında göğüs kaslarını da esnetmek ve güçlendirmeye ihtiyacımız var. Yani hayatta hiç bir şey tek başına olmuyor. Herşey birbirine bağlı. Göğüs kafesini esnetmeden, omuzları geriye yuvarlamadan arkaya eğilemiyoruz. Sırtı esnetemiyoruz. Demek ki hayatta herşey ve herkes başkalarına ihtiyaç duyuyor. Tek başına var olamıyor.” Sadece fiziksel olarak rahatlatacak bir ders planlamışken, ders yine felsefi bir noktaya gelmişti. Kimbilir? Belki de fiziksel, ruhsal ve felsefi birbirinden ayrı olmuyordu… Birbirlerini tamamlıyordu…

boğaz çakrama ne oldu?

Standard

2009-2010 tum fotolar 674Yıllar yıllar önce… Yine bir yoga dersindeyim. En basit duruşu yapıyoruz. “Nefes al ve nefes aldığın süre boyunca kalçanı yukarıya doğru kaldır, belini çukurlaştır ve en son başını yukarıya doğru çevir, nefes ver ve nefesini verdiğin süre boyunca kalçanı aşağı indir, kamburlaş ve en son başını da aşağı doğru çevir ve yere bak.” Size birşey ifade etti mi? Evet, kedi-inek serisi… Sankrit adıyla marjaryasana-bitilasana… Anatomik açıdan pelvik tilt… Şimdi neden bu konuyu ele aldım?O kadar kolay bir duruş ki bu, bu kız bu konuda yazacak ne bulmuş olabilir? Çok basit. İki asana boyunca hareket eden bir boyun ve boynumuzda biriken duygular, söylediklerimiz, söyleyemediklerimiz, toksinler ve daha neler neler…
Genellikle yoga dersleri meditatif bir oturuşla başlar. Öğretmen, o gün ne tarz bir ders işleneceğini açıklar ve öğrencileri derse hazırlar. Kısa bir başlangıç meditasyonundan sonra ders çoğunlukla kedi-inek esnetmesi ile başlar. Neden mi? Çünkü bu asana, bedeni uyandıran, canlandıran, omurgayı harekete geçiren en temel duruşlardan biridir. O nedenle, hemen hemen tüm yoga derslerinde kedi-inek esnetmesine rastlamak çok mümkündür. Bu asana, bedeni kuyruksokumundan başın tepesine kadar esnetir, omurgayı ve boynu güçendirir ve esnetir, kalçaları, karnı ve sırtı esnetir, bedendeki toksinleri atmaya yardımcı olur, koordinasyonu artırır, iç organlara masaj yapar, duruşumuzu (postür) düzeltmemizi sağlar,  ve öğrencileri derse hazırlar.
Bunlar asananın sadece fiziksel faydaları. Peki bu asananın ruhsal ve duygusal faydaları da yok mu? Bizzat deneyimlemiş bir kişi olarak, bu soruya tabi ki olumlu cevap vermek durumundayım. Olmaz olur mu?
Kedi-inek esnetmesinin ne gibi ruhsal ve duygusal faydaları olabilir hiç düşündünüz mü? Ya da derslerde bu duruşu yaparken öylesine mi yaptınız? En basitinden, bu duruş zihni sakinleştirir. Ayrıca duygusal dengemizi sağlamamıza yardımcı olur ve stresi azaltır.
Yine de bunlar da benim tam olarak anlatmak istediğim faydalar değildi. En iyisi kendi hikayemi anlatayım size. Yogaya ilk başladığım zamanlarda, tabii ki derslerde, ben de kedi-inek esnetmesiyle sık sık karşılaşıyordum. Bu akış, benim için çok sorun yaratmıyordu. Kolaydı benim için. Anatomik olarak, “pelvik tilt” denen esnetme için vücudum müsaitti. Oldukça derin bir açıyla kediden ineğe, inekten kediye geçebiliyordum. Peki sorun neydi?
Tüm mesele, kedi-inek akışı içinde boynun hareketiydi. Kedi pozunda başımızı aşağı doğru çeviriyorduk, inek pozunda ise yukarı doğru bakıyorduk. Yani boyun sürekli hareket halindeydi. Beni esas zorlayan buydu. Yooo, hayır, yanlış anlaşılmasın. Boyunla ilgili bir sağlık sorunum da yoktu. Tüm mesele ruhsal ve duygusaldı. Marjaryasana-bitilasana akışını her yaptığımızda beni öksürük krizleri tutuyordu. Öksürmekten kendimi alamıyordum, boğazım çatlıyordu sanki. Duruşu yarım bırakıyordum ve kana kana su içiyordum.
Eee, ne olmuş ki diye sorduğunuzu duyuyorum. Bu duruş, boğazdaki ya da boyundaki fiziksel sorunları çözmede birebir. Benim sorunum tamamen ruhsal ve duygusaldı. Aklımdan geçen şeyleri, etrafımdaki insanları üzmemek için içime atıyordum. Düşündüklerimi rahatça dile getiremiyordum. Düşünüp de söylemek istediklerimi dudaklarımdan çıkaramıyordum. Beynim başka birşey diyordu, kalbim de ona uyuyordu belki. Ama ne yazık ki, hiçbiri dudaklarımdan dökülmüyordu. Eeee hal böyle olunca da kedi-inek esnetmesinde öksürmek gayet doğal bir tepki oluyordu.
Boğazımın temizlenmeye ihtiyacı vardı. Aklımdan geçip de dudaklarımdan bir türlü çıkmayan herşey boğazımı kirletiyordu. Boğazımı “detoksa” sokmalıydım. Ancak bu o kadar kolay birşey değildi. Bugüne kadar ömrümün uzunca bir süresi herşeyi içime atmaya alışmış bir insandım. Kimseyi üzmeyim, kırmayım derken düşüncelerim ağzımdan çıkamadan içime akıyordu ve dolayısıyla boğazım kirleniyordu, boğaz çakram, nam-ı diğer “vishudda” çakram, tıkanıyordu.

2009-2010 tum fotolar 678
Yeri gelmişken kısaca bahsedeyim. “Vishudda”, kendini ifade etmekle alakalı bir çakra. Ben kendimi ifade edemeyince, doğal olarak boğaz çakram da tıkanıyordu. Ayrıca bu çakra, yaratıcılık, iletişim ve doğrulukla da ilişkili bir çakra.
Başkalarını üzerim ya da kırarım diye düşündüklerimi söyleyemeyince, tüm içime attığım duygular ve düşünceler boğazımı etkiliyor ve boğaz çakramı tıkıyordu. Tüm bu tıkanıklık da bana öksürükler şeklinde geri dönüyordu özellikle kedi-inek akışında. Sadece bununla kalsa yine iyiydi. Düşünüp de söyleyemediğim ve içime attığım her duygu ve düşünce boğazımı tıkadığı için sık sık laranjit ve faranjit gibi boğaz sorunlarından muzdarip durumdaydım.
Ayrıca, kendimi ifade edemeyince iletişim sorunları da yaşamaya başlamıştım. Kimseyi üzmeyim derken, kendimi üzüyor, içime atıyor ve birçok tanıdığımla da görüşmek bile istemiyordum çünkü benim için konuşacak ve anlatacak pek bir konu yoktu. Ne de olsa herşeyi içime atıyordum.
Bir de bu olayın yaratıcılık boyutu vardı. Tabi ki ben bir Picasso ya da Beethoven değildim. Ama zaman zaman şarkı söylemeyi severdim. Evde iş yaparken bağıra bağıra şarkı söylemek çok hoşuma giderdi eskiden, ya da araba kullanırken. Zaten sürekli faranjit ya da laranjit oluyordum, boğazım yanıyordu ve batıyordu. Nasıl şarkı söyleyecektim ki? Eskiden gitar da çalardım. Uzun yıllardır gitarı elime bile almamıştım. Yazı da yazardım, ama uzun yıllardır yazmıyordum. Neye meyilim varsa, hepsini bir kenara atmıştım. Zaten kendini ifade etmekten kaçınan bir kişinin yaratıcı olmasını da bekleyemiz değil mi? Sonuç itibarıyla, yaratıcılık yerle bir olmuştu.
Ve ben, her kedi-inek serisinde öksürdüm, öksürdüm ve öksürdüm. Ta ki içimde öksürecek, açığa çıkacak, temizlenecek birşey kalmayana kadar. Bir de baktım ki, artık bazı düşüncelerimi dile getirebiliyorum. Tabi ki, karşımdakini kırarak ya da üzerek değil. Bir şekilde yumuşatarak, acıtmadan, batırmadan, kırmadan ama bir şekilde duygu ve düşüncelerimi ifade etmeye başlamıştım.
Aklımdan geçenleri söylemeye başladıktan sonra ne mi oldu? Neler olmadı ki? Öncelikle ruhsal ve duygusal olarak rahatladım ve huzur buldum. Ben de önemliydim, hatta bir yazımda da bahsetmiştim. Yoga felsefesindeki “ahimsa” (zararsızlık) ilkesini, öncelikle kendine uygulamalısın diye. Önce kendini düşüneceksin herhangi bir olaydan zarar görüyor muyum diye. Önce kendini koruma altına alacaksın sonra çevren.
Duygu ve düşüncelerimi ifade etmeye başladıktan sonra, iletişim sorunlarımı gidermeye başladım. Hani bizim bir deyişimiz vardır ya: “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” diye. İşte benimkisi böyle birşeydi. Kimsenin çektiklerimden haberi yoktu ve ben artık içimden geçeni söylemeye başlamıştım. Yanlış anlamayın. Patavatsızlaşmadım. Yine söylediklerimi kulaklarım duyuyordu, mantıklı ve düzgün şekilde ifade ediyordum ve iletişim sorunlarım azalmıştı.
İfade ve iletişim sorunları çözünce, sıra yaratıcılığımı geri kazanmaya geldi. Şarkı söylüyorum artık hem de seve seve. Yine de yalnız başımayken… Arabada bağıra bağıra eşlik ediyorum sevdiğim şarkılara. Enstrüman çalmak… Henüz tekrar başlayamadım ama planlarımın arasında var. Peki ya yazmak? Şu an ne yapıyorum ki ben? Sizce “vishudda” (boğaz) çakra sorunlarımı çözmüş olabilir miyim acaba?