Tag Archives: kundalini

çakralar

Standard
Geçen haftaki özel ve grup yoga derslerimde asanalar yerine çakra dengelemeye ve meditasyona ağırlık vermeye karar vermiştim. Özel derslerimde daha önce de çakra dengeleme akışına yer vermiştim ama grup derslerimde ilk defa deneyecektim. Birkaç kişi ile çakra dengeleme ve meditasyon deneyimlemek daha kolaydı. En az 15 kişinin katıldığı bir yoga dersinde bu dersi nasıl tamamlayacaktım? Ve grup derslerimde genellikle asana ağırlıklı “yang” (eril enerji) dersler yapmaya alışmıştık. Sadece bir kere “ajna çakra”ya (üçüncü göz çakrası) odaklanmış, “trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) ve meditasyon denemiştik. Çakra dengeleme akışı, grup derslerinde zihne ve meditasyona yoğunlaştığımız ikinci ders olacaktı. Hadi hayırlısı…
shared_photo
Derse meditasyon ile başladık. Katılımcıları, nefeslerini izlemeye yönlendirdim. Nefes alışverişlerini, nefesin bedende nerelerde dolaştığını, nefesle birlikte bedenin ve omurganın hareketlerini, nefes alırken omurganın uzamasını, verirken kısalmasını, nefes alırken göğüs kafesinin genişlemesini verirken göğüs kafesinin daralmasını… Bedeni farketmelerini, nefesi izleyerek de zihni dinginleştirmelerini tavsiye ettim. “Dişlerinizi sıkmayın, dudaklarınızı hafif aralayabilirsiniz, yanaklarınız sarksın, kaşların arasına dikkat edin, kaşların arası da gevşek olsun. Tekrar omurgayı izleyin. Eğer yığıldığınızı hissediyorsanız, bir sonraki nefesle omurgayı iyice uzatın ama çeneyi kaldırmayın. Çeneyi yere paralel tutmaya devam edin.” Akışa başlamadan önce, sınıfı iyice gevşetip dinginleştirmek istemiştim. O yüzden başlangıç meditasyonunu uzun tuttum.
Çakra dengeleme akışı, “muladhara çakra”dan (kök çakra) başlayıp “sahasrara çakra”ya (tepe çakrası) kadar tüm çakraları içeren bir asana ve meditasyon çalışmasıdır. Çalışma ile, tek tek tüm çakraları dengeleyen ve çalıştıran asanalar ve “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) ile beden temizlenip, arınıp dinginleşiyordu.
İlk olarak “muladhara” (kök) çakra ile başladık. Asanalarda hizalanmayı nasıl ayaklardan başın tepesine doğru yapıyorsak, çakra dengeleme akışını da aynı şekilde kökten tepeye doğru yapacaktık. “Muladhara çakra”, kuyruksokumunda üreme organları ve makat arasında bulunur. Kan, kemik ve hücreler, bu çakradan etkilenen organlardır böbreküstü bezleri ise bu çakradan etkilenen salgı bezleridir. Bu çakranın rengi kırmızı simgesi ise dört taç yapraklı lotus çiçeğidir (nilüfer). Sembol hayvanı ise yedi hortumlu fildir. Bu fil, içimizde saklı olan ama farkında bile olmadığımız bilgeliğimizi sembolize eder. Tıpkı lotus çiçeğinin köklerinin çamurda olması gibi, bu çakra da bizim çamurumuzdur. Eski hayatlarımızdan getirdiğimiz karma burada bulunur. Bu hayattaki mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz da bu çakradan kaynaklıdır. Hayatımızda yaptığımız herşey bu çakrada bir tohum eker ve bu tohum er ya da geç bizim kaderimizi belirler. “Kundalini” adı verilen yılan, bu çakrada uyuduğuna inanılan “shakti” (eril enerjiyi) simgeler. Çakra dengeleme akışlarında amaç, “shakti” enerjisini ya da “kundalini”yi uyandırıp tüm çakralardan yukarıya çıkarmak, tepe çakrasında yüksek bilince ulaşmaktır. Bu çakra, bilinçsizliğin merkezidir. Karanlıktır. Bu bölgemizde, değerli taşlar da zehirli akrepler yılanlar da olabilir. Zararsız gibi gözükür ama tehlikeli bir çakradır. Bu çakra “lam” mantrası ile dengelenir ve buradaki gerginlik ve bloklaşmış enerji “lam” sesi ile temizlenir.
“Muladhara”, kök çakrası olduğu için bu çakrayı dengelerken ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmek gerekir. Korkulardan kurtulup hayatımıza istikrar ve dengeyi getirmektir amaç. O nedenle bu çakrayı dengelerken ayaktaki asanaları kullanırız. Ayaklarımızın altındaki toprağı hissetmek için… Akışa “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile başlayıp verilen her nefesle korkulardan arınıp alınan her nefesle hayatımıza denge ve istikrarı davet ettik. Bu duruşta nefeslere odaklanarak, evimizi düşündük. Bir evimiz olduğu için şükredip minnettarlığımızı dile getirdik. Tüm bunları yaparken içimizden ya da sesli bir şekilde “lam” mantrasını söyledik. Daha sonra sağ ayak önde olacak şekilde “virabhadrasana I”ya (birinci savaşçı) geçip babamıza sevgimizi, teşekkürlerimizi, dualarımızı ve minnetimizi ilettik ve “trikonasana”ya (üçgen) ile birlikte geçim kaynağımızı düşünüp minnettarlığımızı ve şükranlarımızı dile getirdik. Daha sonra sol ayak önde “virabhadrasana I” ve “trikonasana” ile önce annemize minnettarlığımızı dile getirdik ve sonra da mesleğimize… Tüm bunları yaparken “lam” mantrasını da söylemeyi ihmal etmedik. En son “tadasana” (dağ duruşu) ile dünyamızı ve yeryüzünü düşünüp toprak ile bağlantımızı kurmak için gözleri kapattık. Burada dengeyi, istikrarı ve güveni hissetmeye çalıştık. Gözleri kapatıp dengede kalmaya ve ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Köklenme, kökler ve denge…
“Vinyasa” (akış) ile “adho mukha svanasana”dan “dandasana”ya (asa duruşu) oturduk. Sıra “svadisthana” (sakral/cinsel) çakraya gelmişti. Bu çakra, kök çakranın üç santimetre kadar yukarısında kuyruksokumu ve sakrum arasında bulunur. Eski çağlarda, kundalini enerjisinin bu çakrada bulunduğuna inanılırdı. Zaman içinde maddeye aşırı düşkünlük ve egoist davranışlar sebebiyle, bu enerji “muladhara” (kök) çakraya, yani “bilinçsizliğe” doğru gerilemiştir. Bu çakranın rengi turuncudur ve tatlığı ve yaratıcılığı sembolize eder. Kökten ikinci çakraya doğru ilerlerken, bilinçsizlikten bilinçaltına doğru geliyoruz. Uyku ile uyanıklık arası bir bilinç. Kundalini uyanmış ve ikinci çakraya kadar gelmiştir. Yalnız burada bir tehlike ile karşı karşıyadır. Sakral çakrada biriken kıskançlık, öfke, arzu ve açgözlülük gibi olumsuz duygular “shakti” enerjisinin yukarıdaki çakralara doğru ilerlemesini engeller. Enerji bloke olur ve köke doğru geri dönebilir. Bu çakranın elementi sudur ve su gibi yumuşak ve akıcı olmak bu çakranın özelliklerindendir. Sembol hayvanı ise timsahtır. Bilinçaltında uyuyan karmayı sembolize eder. Tembeldir ama harekete geçti mi güçlü ve tehlikeli olabilir. “Vam” mantrası ile bu çakra dengelenir ve bu çakranın sembolü altı taç yapraklı lotus çiçeğidir. Etkilenen organlar karaciğer, dalak, bağırsaklar, böbrekler ve mesanedir ve etkilenen salgı bezi ise cinsel salgı bezleridir. “Svadisthana” çakrayı kalça açıcı asanalar ile dengeleyebiliriz.
“Dandasana”da otururken, hayatımızdan üzüntü ve kederi çıkartıp yerine yaratıcılığı getirmeyi hayal ettik. Ellerle kulakları kapatıp “vam” mantrasının titreşimlerini hissetmeye çalıştık bedenimizde. Birkaç nefes burada mantra söyledikten sonra, nefes verirken “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) geçip eski bir sevdiğimizi düşündük. Aramızda hala çözemediğimiz meseleler olduğu birini… Bu kişinin illa ki eski bir sevgilimiz olması gerekmiyordu; eski bir iş ortağımız ya da sevdiğimiz biri olabilirdi. Bu duruşta beklerken, o kişiyle olan tüm bağlarımızı kesip hayatımıza girmiş ve çıkmış olduğu için ona minnetlerimizi ilettik “vam” mantrası eşliğinde… Birkaç nefes sonra tekrar “dandasana”ya geçip kolları kulakların yanından yukarı uzattık ve elleri kenetledik tabanca gibi. Nefes alırken düz bir omurga ile biraz geriye eğilip nefes verirken öne katlandık. Her nefes verişte “vam” mantrasını söyleyerek… Bir sonraki duruşumuz “janu sirsasana”ydı (baş dize duruşu). Bu duruş içindeyken, üzüntü, keder, kıskançlık ve öfke gibi tüm olumsuz duygulardan arınmayı ve tüm ilişkilerimizi çözmeyi hayal ettik. Nefes alırken hayatımızdaki böyle kişilerin ismini aklımızdan geçirip nefes verirken onlara sevgimizi ve minnetimizi ifade ettik “vam” mantrasıyla… En son “baddha konasana”da (bağlı açı duruşu/kelebek) nefes alıp nefesi kalçalarımıza, kasıklarımıza ve su elementi ile ilişkili iç organlarımıza (böbrek, idrar kesesi ve cinsel organlar) yollayıp şifalanmayı diledik.
Sıra “manipura” (karın) çakraya gelmişti. Göbek deliğinin arkasında bulunan “manipura” çakra, kelime anlamıyla mücevher, cevher anlamına gelmekte. Bu çakra, kendine güven, azim ve kararlılıkla ilişkili. Bilinçsizlik ve bilinçaltı derken bilincimizin bulunduğu yere gelmiştik. “Manipura” çakra, psikolojik durumumuzla yakından ilgilidir. Psikolojik sorunlar hissettiğimizde, mide ve hazım sorunları yaşayabiliriz. Korktuğumuzda, heyecanlandığımızda ya da stresli olduğumuzda, karnımızın ağrıması ya da mide sorunları yaşamamız bu yüzdendir. Çakranın sembolü on taç yapraklı lotustur; dalak, karaciğer, safra kesesi, sinir sistemi ve pankreas etkilediği organlardır. Etkilenen salgı bezi ise pankreastır. Bu çakranın hayvanı, güçlü, gururlu, azimli ve kararlı ve engelleri aşabilen bir hayvan olan “ram”dır (koç). “Manipura” çakranın rengi enerji ve ışığın rengi olan sarı, elementi ateş ve mantrası da “ram”dır. “Manipura” çakrayı burgular ile çalıştırabiliriz.
Üçüncü çakrayı dengelemeye, “gomukhasana” (inek başı duruşu) ile başladık. Hayatımızdan öfkeyi çıkartıp kendimize güvenmek için bu duruşta sağa sola burgu yaptık. Nefes alırken üzdüğümüz kişileri düşünüp nefes verirken onlardan af dileyip suçluluktan kurtulmaktı amacımız. Başkalarına mutsuzluk vererek, mutlu olamazdık. Kimseye zarar vermemeliyiz ve bu yüzden de incittiğimiz kişilerden af dilemek için bu çalışmayı yapıyorduk. “Marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile burgulara devam edip üzdüğümüz kişilerden özür dileme şansı elde ettiğimiz için şükrettik. Bilinçsizlikten bilinçaltına ve bilinçaltından bilince doğru yükseldiğimizi hissedip kendimize güvenimizi tazelemeye çalıştık. Gerçek güç içimizdeydi, dışarıda değildi. Kimseden güç alamazdık. İçimizdeki güçü hissedip yapmak istediğimiz herşeyi azim ve kararlılık ile yapabilirdik. Tabii ki “ram” mantrası eşliğinde…
BEN_4569
Sıra dördüncü çakraya gelmişti. “Anahata” (kalp) çakrası. Kelime anlamıyla “saf, el değmemiş” anlamına gelen “anahata” çakra, kalp, ciğerler ve kan dolaşımını ve timüs bezini etkiler. Yeşil, açık mavi ve pembe renktedir ve simgesi on iki yapraklı lotus çiçeğidir. Gerçek benliğimiz burada yaşamaktadır. Vicdanımız, kalbimiz… Sembol hayvanı, siyah antiloptur. Antilop hızlı ve güçlü bir hayvandır ama aynı zamanda da hassas ve duyarlıdır. Sezgileri ile tehlikeyi önceden sezebilir. Gece gündüz dikkatli ve uyanıktır. Kalbimiz önderliğinde yaşamaya başladığımızda, kalbimizin sesini dinlediğimizde ve zihnimiz yerine kalbimizden kararlar alıp uyguladığımızda, hayatın daha kolaylaştığını görebiliriz. Kalpten yaşamaya başladığımızda, içimizdeki ilahi gücü ve sonsuz bilincin konuştuğunu hissedebiliriz. Mantrası “yam” ve elementi hava olan bu çakrayı, arkaya eğilmeler ile dengeleyecektik.
“Sphinx” (sfenks) duruşu ile başladık “anahata” çakrayı dengelemeye. Nefes alırken bedenimize sevgiyi davet ederken, nefes verirken bedenden nefreti atıyorduk. Bu çakrayı dengelerken, bizi üzmüş olan kişileri aklımızdan geçirdik. O kişileri affederek kendimizi özgürleştirmek istemiştik. İçimizde olumsuz duygular varken özgürleşemezdik. Affetmek demek, o kişilerin yaptıklarını unuttuğumuz anlamına gelmiyordu. Affetmek demek o kişilerin bizde bıraktıkları enerjiyi yok etmek ve kendimizi özgürleştirmek anlamına geliyordu. Ancak bu şekilde devam edebilirdik. Geçmişteki acılara ve üzüntülere bağlı kalarak şimdiki zamana ya da geleceğe doğru adım atamazdık. Affetmek, özgürleşmekti. Özgürleşmek ise, göğüs kafesini esnetmek ve kalbi açmaktı.
“Sphinx” duruşunda nefes alırken bedene sevgi ve şefkati davet edip nefes verirken bizi üzen insanları düşündük ve affettik. “Yam” mantrası eşliğinde… Bir sonraki kalp açıcı asana “dhanurasana”ydı (yay). Bu duruş ile kırık kalplerimizi onarmayı amaçladık. Yaşadığımız herşeyi geride bırakmayı ve etkilerinden kurtulmayı… Bırakmayı, teslim olmayı… Kalbimizi yeniden açmayı… Yeni deneyimlere, yeni sevgilere, yeni ilişkilere…
“Adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçerek daha yukarıdaki çakralara geçmeden önce toprak, su, ateş ve hava elementleri ve bu elementlerin çakralarıyla bağlantıyı tekrar kurduk. Tüm bu dört çakranın mantralarını söyledik ayakların altındaki topraktan enerjiyi alıp bir bir dört çakradan geçirerek… “Lam, vam, ram, yam”…
Öne sıçrayıp dizlerin üzerine oturduk. “Ustrasana” (deve duruşu) için. Bizi üzen insanları tekrar gözden geçirip her nefes verişte onları affederek… “Setu bandhasana” (yarım köprü) ya da “urdhva dhanurasana” (tam köprü) ile kalbi temizleyip, olumsuz karmadan, suçluluk, üzüntü ve kederden kurtulup, bize yapılan kötülükleri affedip, mutlu olmak için nefes alıp verdik “yam” mantrası eşliğinde…
Yere uzanıp dizleri göğüs kafesine çekip “apanasana”da (dizler göğse duruşu) hayatta ve sağlıklı olduğumuz için şükrettik. Kalbi rahatlattık, gevşettik ve esnettik yedi kere “lam, vam, ram, yam” söyleyerek…
Sıra beşinci çakra olan “vishuddha” (boğaz) çakrasına gelmişti. Eter (boşluk) elementi ile özdeşleşmiş olan “vishudda” çakra boğazın ortasında bulunur ve fiziksel ve manevi arınma ile ilişkilidir. Ense ve boğaz, bu çakradan etkilenen organlardır. Bu çakranın salgı bezleri tiroid ve paratiroid bezleridir. Çakranın rengi mavidir, onaltı taç yapraklı lotus çiçeği bu çakranın sembolüdür. Bu çakraya geldiğimizde, artık iyice bilinçlenmeye başlıyoruz. Bu çakranın hayvanı huzurlu beyaz bir fildir. Bu fil, şans, zenginlik, güç, bilgelik, saflık, temizlik, ve açıklığı sembolize eder. Mantrası “ham” olan bu çakra, fiziksel ve astral boyutlar arasında ve bilinç ve yüksek bilinç arasında bir sınırdır. Bu çakradan yukarıya yükseldiğimizde artık bilgelik ve yüksek bilincin kapıları aralanır. Boğaz çakrası, temiz ve düzgün ifadenin ve iletişimin merkezidir. Eğer kalbimizden geçenlerle zihnimizden geçenler uyuşmazsa bu çakrada tıkanıklık olabilir. İçimizden geçenleri dile getiremediğimizde de bu çakra tıkanır. O yüzden zihin ile kalbi bir ve bütün hale getirmek ve dudaklarımızdan güzel sözlerin çıkması önemlidir. Bağırmak ya da kavga etmek, doğru ve düzgün ifade değildir. Kendimi düzgün ve doğru ifade edebiliyor muyum? Herkes tarafından doğru anlaşılıyor muyum?
Hayatımızdan yanlış ifadeyi çıkarmak ve yerine doğru ve düzgün iletişimi getirmek için “sarvangasana”ya (omuz duruşu) geçtik. Bu duruşta nefes alıp verirken kendimizi Tanrı’nın bir parçası olarak görüp ne kadar bilge ve ilahi kişilikler olduğumuz fark etmeye çalıştık. “Ham” mantrası eşliğinde “halasana”ya (saban duruşu) geçip burada boğazdaki zehirlerden kurtulmaya çalıştık. Kendimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerden arınıp aydınlanmaya doğru ilerlemek için, nefes alıp verirken kendimizin ne kadar ilahi ve bilge kişiler olduğumuzu düşündük. “Karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ile artık kendimizi gerçekten ve tamamen bilge olarak görüp sonsuz mutluluğa doğru bir adım daha attık. “Matsyasana” (balık duruşu) ile üç asana ile sıkıştırdığımız boğazı açıp temiz enerjinin bu bölgeye gelmesine izin verdik. Temizledik, arındırdık ve şifalandırdık. Artık kendimizi gerçekten de bilge kişiler olarak görmeye başlamıştık. Başkalarına yardımcı olabilen, güzel ifade edebilen, söyledikleri dinlenen…
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile boynu sağa sola çevirip rahatlattıktan sonra sırada “ajna” (üçüncü göz) çakra vardı. İki kaşın ortasında bulunan bu çakra algı ve sezgilerle ilişkiliydi. Gözler ve beyin etkilenen organlar, hipofiz de etkilenen bezlerdi. Çivit mavisi renginde olan bu çakranın sembolü iki taç yapraklı lotus çiçeği. Hayvan sembolü yoktu. Bu çakraya geldiğimizde yüksek bilince doğru bir adım daha yaklaşmıştık. Bilinçsizlik, bilinçaltı, bilinç derken artık yüksek bilince doğru yol alıyorduk. Mantrası “aum” olan bu çakra doğru çalıştığında, artık sezgilerimiz güçlü bireyler haline geliyorduk ve altıncı hissimiz güçleniyordu.
Bu çakrayı, “balasana” (çocuk duruşu) ile dengeledik. Bedenimize her nefes alışta alçakgönüllülüğü davet ettik ve verirken şüpheleri attık bedenden. Çocuk duruşunda beklerken, yoga yolundaki tüm öğretmenlerimizle ilişkilerimizi gözden geçirip onlara minnettarlığımızı ve şükranlarımızı sunduk “aum” mantrası eşliğinde…
Sıra, “shiva” (eril enerji) ile “shakti”nin (dişil enerji) buluştuğu ve yüksek bilince ve “samadhi” (sonsuz mutluluğa) ulaştığımız “sahasrara” (tepe) çakrasına gelmişti. Kafatasının en üst noktasında bulunan bu çakranın sembolü bin taç yapraklı lotus çiçeğiydi. Artık lotus çamurlu köklerinden çıkmış tepede bembeyaz çiçek açıyordu. Beyaz renk ile tanımlanan bu çakra, beyin ve sinir sistemini ve epifiz bezini etkiliyordu. Artık ışık ve yüksek bilinç olmaya başlıyorduk. “Muladhara” (kök) çakrada bulunan “shakti” ile “sahasrara” (tepe) çakrada bulunan “shiva” buluşacaktı artık. Kökten, tepeye kadar cehaleti yenmiş ve artık yüksek bilince ulaşma zamanı gelmişti. Artık ilahi güç ile bir ve bütün olacaktık. Bu çakranın mantrası da “aum” idi.
2013-05-18 14.18.39
“Sahasrara” çakra için “sirsasana”ya (baş duruşu) geçtik ve burada nefes alıp verirken ilahi güç ile neye inanıyorsak o güç ile tüm ilişkimizi gözden geçirip temizleyip arındırdık. Hayatımızdaki zıtlıklar, ikisellik (dualite) herşey yok olmuştu. Artık aydınlanmıştık. Herşey ile bütündük, bağlantılıydık. Nefes, zihin, beden ve ruh bir ve bütündü. Bu duruş sonrası tekrar “balasana” (çocuk duruşu) ile bedeni dengeleyip yoga yolundaki eğitmenlerimize şükranlarımızı bir kez daha sunduktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi tamamlamıştık.
“Savasana” sırasında, bedeni gözden geçirdik. Ayak tabanlarından başın tepesine kadar yedi çakrayı tek tek ziyaret ettik. Gözler kapalı, beden yere teslim olmuş bir şekilde dinlenirken, her nefes alışta kökten tepeye kadar çakraları dolaştı bilinç. Kök çakradan tepe çakrasına kadar çakralarda bir süre bekleyip nefesle o bölgeyi temizledik mantralar eşliğinde… “Lam, vam, ram, yam, ham, aum ve aum.”
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu sonrasında, oturma pozisyonuna gelip dersi tamamlamadan önce, ellerle kulakları kapatıp üç kez uzun uzun “aum” mantrasını söyledik… Varoluşun, evrenin mantrasını… Tüm harfleri bir bir söyleyerek, titreşimleri zihnimizde hissederek… Uyanık olmayı, düş halinde olmayı, meditasyon halini… Zihni, aklı ve maddeyi… Işık, su ve bedeni… Söz, hayat ve zihni… Gelecek, geçmiş ve şimdiyi… Koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva)yı… Eril, dişil ve nötr’ü… Hepsi bir aradayken Yaradan’ı… Asana (duruş), pranayama (nefesi özgürleştirme) ve pratyahara’yı (duyuları kaldırmayı)… Hepsi bir arada söylendiğinde “samadhi”yi (sonsuz mutluluk ve huzur)…
Kuyruksokumumuzdaki çamurdan, içimizdeki gizli ve karanlık merkezden, çiçeğe, aydınlığa ve ışığa yükselmek… Bilinçsizlikten, hayvan ile insan arası bir bilinçten, yüksek, evrensel ve ilahi bilince doğru yükselmek… İçimizdeki gücün farkına varıp o güç ile yukarıya yükselmek… O güç içimizde… Sadece farketmemiz gerek…
Reklamlar

ben bir Lilith’im!

Standard

İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat 2013’de sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi sadece bir gün göstermek niye? Aslında her gün özel… Her gün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Bir şeyler karalayacağız bu konuda…

2014-02-07 19.15.09

Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundalini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Çağlar boyunca, kadınlar bir yandan yaşamın olmazsa olmaz kaynağı bir yandan da tehlikeli, ayartıcı, acımasız ve yıkıcı olarak nitelendirilmiştir. Tanrıçalar ise doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır.

“Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Eski Çağ konargöçerleri, ataerkil aile yapılarının aksine; kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum oluşturmuşlardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaklardı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı. Günümüz göçebe toplumlarında, 6-9 yaş arası kız ve erkek çocukları, şenlikler sırasında meşakkatli at yarışlarında eşit taraf olarak yarışırlar. Yurtlardan oluşan köylerin (aul) yönetiminde kadınlar belirgin şekilde etkindirler.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetir. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Herodot’a göre, ünlü tarihçinin yaşadığı zamandan yaklaşık bir asır öncesinde, güney Rusya bozkırlarında savaşçı kadınlar at koşturuyorlardı. Grekler, bu kadınlara “Amazonlar” adını koydular çünkü İskitler onlara, “Oiropata” yani “erkek öldüren” diyorlardı. “Amazon” kelimesinin “göğsü olmayan” anlamına gelen Grekçe iki sözcükten (A-olmayan mazos-göğüs) türediği iddia edilmiştir. Çağdaş dilbilimcilerin çoğu ise “Amazon” kelimesinin ön Hin-Avrupa dillerindeki “kocası olmayan kişi” manasındaki bir terimden türediği hususunda hemfikirdirler. Grekler, Amazonları Thermodon (Karadeniz’in güney kıyıları, şimdiki Terme-Türkiye) Savaşında yenilgiye uğratmış ve üç gemi dolusu esirle birlikte geri dönmüşlerdi. Ancak kurnaz kadınlar bir isyan düzenleyip teknelerin yönetimi ele geçirmiş ve Grekleri denize dökmüşlerdi. Amazonlar, savaşmakta olduğu kadar denizcilikte iyi değillerdi ve dalgaların sürüklemesiyle kendilerini Karadeniz’in kuzeyinde İskit ülkesinde bulmuşlardı. İskitler, düşmanlarının kadın olduklarını ancak günün sonunda cesetleri yoklarken fark edebilmişlerdi. Hasımlarının cesaretine ve askeri becerilerine hayran kalmışlar ve onlardan doğacak çocukların ne kadar muhteşem olabileceğini düşünmüşlerdi. Bunun üzerine savaşmayıp sevişmeye karar vermişlerdi. Yaşlı bilgeler, en genç savaşçılardan oluşan bir grubu Amazonlara kur yapmaya yollamışlardı. Neticede iki taraf evlenmişti ancak Amazonlar İskit toplumu içinde eriyip yok olmayı reddetmişlerdi. “Bundan sonra, sizin kadınlarınız olmayacağız. Siz ve biz aynı gelenekten gelmiyoruz. Biz ok ve yayla savaşmalı, mızrak atmalı, at sürmeliyiz. Bunlar yerine kadınlarınızın işlerini öğrenemeyiz.” Yine de İskitlerin ve Amazonların çocukları olur ve soyları Greklerin Sarmatlar (Sauromatae) dedikleri boyu meydana getirir.

Benzer şekilde, kadim zaman konargöçerlerinde, erkekler ve kızlar, askeri öğrenimlerini birlikte görüyorlardı. Özel yetenek gösteren kızlar savaşçı tayin ediliyordu. Bu toplumların dini önderlerinin neredeyse tamamı kadındı. Rus etnograflar, ilk Şamanların kadın olduğunu tahmin etmektedirler. Şamanların, esrime ve vecd (ekstazik trans) yetileri vardı. Böylelikle ruhu, göklere çıkıp yüce ruhlarla ya da yeraltı dünyasına inip ölülerle irtibat kurabileceklerdi. Ayrıca, dişil doğaya sahip olmanın tanrılarla bağlantı kurmada kolaylık sağlayacağına inanılıyordu.

Tüm bunlara ek olarak, mitoloji de birçok kadın efsanesinden bahsetmektedir. “Kybele”, analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve bereketi simgeleyen bir tanrıça… Analığa ve kadınlığa dair vasıflar taşıyan bu tanrıça, canlılığı ve üretken olmayı sembolize ediyordu ve “Kybele”ye Anadolu halklarının anaerkil olduğu dönemlerde inanılıyordu. Anıt ve heykelciklerinde “Kybele” büyük memeli, üçgen şekilli kadın organı ve sağlam bünyesiyle resmedilmişti.

“Lilith” ise Âdem’in ilk karısı olarak karşımıza çıkar. Çok özgür ruhlu ve boyunduruğu kabul etmeyen bir kadındır. Âdem’e “ikimiz de topraktan yaratıldık ve bu nedenle eşitiz. Senin altında yatmayacağım” der. Âdem de “ben de senin üstünde olacağım” diye cevap verir. Birbirlerine söz geçiremezler ve Lilith, bilerek Tanrı’nın yasak ismini telaffuz eder ve Cennet’ten kovulur. Âdem, karısını geri getirmesi için Tanrı’ya yalvarır ve Tanrı da üç melek yollar. Lilith’i Kızıldeniz yakınlarında bulurlar ve Cennet’e dönmezse her gün yüz tane çocuğunun öleceğini söylerler. Lilith reddeder ve Âdem soyundan gelecek çocuklardan ebediyete kadar öç almaya ant içer. Yalnız, üç meleğinin adının yazılı olduğu muskayı taşıyanlara dokunmayacağına yemin eder.

Lilith, MÖ 2000 yıllarında Mezopotamya’da hayat bulmuş gibi gözükmektedir. Uzun saçlı ve çıplak sureti, kırmızı-siyah kil kabartmalara ve mabet duvarlarına işlenmiştir. Tanrı Lilith’e güçlü bir kuşun kanatlarını ve pençelerini bahşetmiştir. Çoğunlukla etrafında baykuşlar olan bir aslan ve bir başka aslanın arasında durur vaziyette betimlenir. Arka zemindeki dağ simgeleri onun ilahi varoluşuna işaret eder. Bilim adamlarına göre, Lilith Ay ve ilkel dişi cinselliği ile ilişkilidir ve gebelerin, anaların ve çocukların koruyucusudur. İki rivayete göre, Lilith doğurgan ve kollayıcı anne midir yoksa bebeklere kıyan bir katil midir? Yoksa dizginlenemez bir cinsellik sahibi, bağımsızlığa düşkün tabiatlı ve lüzumsuz bir çıplaklığı olan bir kadın kahraman mıdır? Her hâlükârda, Lilith Kadınlar Günü’nde es geçilmemesi gereken bir mitolojik efsanedir.

Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. Yine “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Son olarak, Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı kitabına göre, kadınlar ilk olarak içlerindeki doğal sesi keşfetmelidir. Estes’e göre, kadınların içlerindeki sınırsız güç ve yaratıcılık kurtların doğal yabanıllığında yatmaktadır.

Yazar göre, kurtlarla kadınlar arasında, vahşilikleri, zarafetleri ve içinde yaşadıkları topluluğun üyelerine duydukları bağ açısından psişik bir benzerlik vardır. Kurtlar ve kadınlar arasındaki bu benzerlik, Vahşi Kadın arketipinde ortaya çıkmaktadır ve bu arketip, doğayla bağlarını kopartmamış ve seçimlerini yaparken duygularını temel alan kadınları içermektedir.

Kitaba göre, kurtların genel hayat kuralları yemek, dinlenmek, aralarda dolaşmak, sadakat göstermek, çocukları sevmek, ay ışığında gevezelik etmek, kulaklarını ayarlamak, kemiklere kulak vermek, sevişmek ve sık sık ulumaktır. Ayrıca, bağışlamak, unutmak ve yaratmak… İçindeki gücün farkına varmak, onu kullanmak, gücünün önündeki engelleri fark etmek ve onları yolundan çekmek, doğal yaratılışının farkına varmak ve bu güç ve doğallıkla engellerle yıkılmadan yaşamak…

Tüm bu bilgileri, yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabii ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemi olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka bir şey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı biri… Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki, ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak bir şeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…

kadın olmak…

Standard
PhotoFunia-b3b943İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi, sadece bir gün göstermek niye? Aslında hergün özel… Hergün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Birşeyler karalayacağız bu konuda…
Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız, sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yogada burdan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Tam amaç, eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundlini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda, toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar, kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabi ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemim olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka birşey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı. Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak birşeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek birşey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın…Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…