Tag Archives: korku

farkında ve uyumlu olmak…

Standard

Bir süredir yoga dersleri ve eğitimleri dolayısıyla çok yoğundum. Süregelen derslere yetişirken bir yandan da yoga eğitmenlik eğitimi için yeni kitaplar okuyor ve kitapçığı hazırlıyordum. Tabii ki eğitmenlik eğitimi işinde yalnız başıma değildim. Kendisi de gerçek bir “yogini” olan arkadaşım ile birlikte baş koymuştuk bu işe… Yine de bir yandan derslere yetişmek, bir yandan eğitmenlik eğitimi için hazırlanmak bir yandan da özel hayatını idame ettirmek o kadar da kolay değilmiş. Tüm bu koşuşturma arasında yoga yazılarıma ara verdim. İstemeden de olsa…

Yeni yılı yaşadığım şehirden uzakta deniz kenarında karşıladım. Dört günlük bu kaçamak bana o kadar iyi geldi ki!. Meğer ne kadar çok ihtiyacım varmış şehirden uzaklaşmaya ve biraz kırsalda vakit geçirmeye… Kendi başıma kalmaya, denizi seyretmeye, denizi seyrederken bir şeyler yudumlamaya, yürüyüş yapmaya ve zaman mevhumu ve yetişme mevhumu olmadan birkaç gün geçirmeye… Bu kısa kaçamaktan döndüğümde de kendimi bilgisayar başında buldum. Yeniden yazmak için…

En son yazıyı paylaştığımdan bu yana derslerde o kadar çok şey deneyimledim ki!. Gerek yoga hakkında yazılmış kaynakları yeniden okumak gerekse daha önceden katıldığım eğitimleri gözden geçirmek ve tüm bunların sentezini yapmak beni sanki yürüdüğüm bu yolda biraz daha geliştirdi. Meğer uzun zamandır derslerde sadece bedensel çalışmalara odaklanmışım. Halbuki bu işin bir de ruhani ve zihinsel yönü de vardı. Yoga yolunda biraz daha derinleşmeye başladığımda derslerde de derinleşmeye başladım.

Yeni yıla girmeden önceki hafta eski yılı tamamlamayı ve o yıl ile hesapları kapatmayı amaçladım derslerde… Geçmiş, sadece geçmişti… Bize bir getirisi yoktu. Üstüne üstlük bizden çok şey götürüyordu. Bizleri keder ve üzüntüye boğuyordu. Ego dediğimiz şey, ya da zihin, geçmişten beslenerek büyümeyi ve kendine acımayı seviyordu. O halde 2017 yılı sona ererken geçmişten yani o yıldan yeni yıla herhangi bir yük getirmemeli her şeyi o yılda çözmeli ve bırakmalıydık. Bedensel, zihinsel ve ruhsal yüklerden arınmalı ve temizlenmeliydik. 2018 yılında ise ne geçmiş ne de gelecek odaklı olmalıydık. Gelecek de zihnin beslendiği hallerden biriydi. Gelecek, adı üstündeydi ya… Gelecek… Yani bilinmez… Bilinmezin getirdiği endişe ve korku… Üzüntü ve keder ya da korku ve endişelerle yaşamaya ne gerek vardı? Peki o zaman ne yapmalıydık? 2018 yılı için kendimize ne gibi bir yol çizmeliydik? Sadece ve sadece “an”ı yaşamalı, “an”da kalmalı, “şu an”a değer vermeli, “şimdi” nedir onu anlamalı ve “şimdi”yi deneyimlemeliydik. Bu amaçla şekillendirdiğim yoga dersleri nasıl mı oldu? Niyetimiz belliydi zaten. “Sadece ve sadece an’ı yaşamak, an’da kalmak, şu an’a değer vermek, Şimdi nedir onu anlamak ve şimdi’yi deneyimlemek…” Peki bu amaca ulaşmak için nasıl bir ders yapmalıydık? Nefesi ön plana çıkaran, nefes ile bedenin birlikte aynı anda uyum içinde hareketine odaklanan bir ders. Böylece beden ve ruh birliğini ve uyumunu sağlamış olacaktık. Ve tabii ki bu ikiliye zihin de katkıda bulunmalıydı. Zihin de bedeni ve nefesi takip edip izlerken, zihin de sadece eğitmenin dediklerini dinlemeli ve kendi bildiğini okumamalıydı. Her zaman alıştığı “vinyasa”lardan (akış) farklı akışlar yaptırmalı ve zihni şaşırtmalıydık. Böylece zihin kendi bildiğini okumak ve alıştığı yoldan gitmek yerine “an”da kalabilir otomatik olarak değil farkına vararak bir şeyler yapabilirdi… Yeni yıl için aldığımız en önemli karar neydi diye soracak olursanız… Günlük hayatta zor olsa da yapmayı başaramasak da, en azından tüm yoga derslerinde “an”da kalarak, “şu an”ı yaşayarak ve fark ederek, farkında olarak, otomatik olarak değil beden, zihin ve ruhun tam birlikteliği ve uyumu ile çalışmak…

Reklamlar

koşulsuz güven…

Standard

Yaz rehaveti bana da çöktü. Kış aylarında düzenli olarak yazı yazabilirken, yaz geldiğinden beri dersler dışında kendimi açık havada yürüyüşlere, havuzda güneşlenmeye ve akşamları arkadaşlarımla vakit geçirmeye verdim. Hal böyle olunca da yazılar biraz aksadı. Yoga dersleri devam ediyor. Hatta kış aylarındaki yoga dersleri gibi kalabalık ve bir o kadar zevkli geçiyor. Her ders farklı bir deneyim oluyor benim için ve de farklı bir yazı konusu… Ama güneş tepemde parladığında ya da akşamları hafif serinlik çöktüğünde yaz günlerinin tadını çıkarmayı yazmaya tercih ettim ne yazık ki!.

Her şey bir yana, her bir yoga dersi benim için ayrı bir deneyim oluyor. Öğrencilerden aldığım geri bildirimler, öğrencilerle iletişim ve etkileşimim… Her gün yeni bir şey öğreniyorum ve her gün dersten çıktığımda kendimi zenginleşmiş hissediyorum.

Geçtiğimiz hafta akşam grup derslerinin birinde arkaya eğilmelere odaklandık. O gün sabah uyandığımda içimde bir huzursuzluk vardı sanki… Malum bu aralar gökyüzü de fazla hareketli. Ay tutulmaları, güneş tutulmaları, Merkür gerilemesi… Bunlarla ilgili yazılar okuduğumuzda acaba ruhsal olarak biraz etkileniyor muyuz? Belki de hava çok sıcak. Sırf bu yüzden biraz yorgun ve gergin hissediyorumdur. Kim bilir? Neyse, o gün iyi uyanmadığım için o gün derste arkaya eğilmelere odaklanmaya karar verdim. Sanki ben böyleyim, herkes de böyle!.

O gün dersi değişik bir tema üzerine planlamaya karar verdim. Geriye eğilerek göğüs kafesini esnetecektik ama bunu biraz farklı yapmalıydık. Geriye eğilmekten korkanlar olabilirdi. Bu korkunun üzerine cesaretle gitmeyi deneyimlemeliydik. Ve belki de kendimize güvenmeliydik. Ya da o günkü zirve duruşunu denerken öğretmenimizden ya da arkadaşımızdan yardım alabilirdik ve o anda da o kişilere güvenmeliydik. Tema, korku-cesaret-güven olmalıydı. Bunun için de bilinmeze doğru, geriye doğru gitmeliydik. “Ustrasana”dan (deve duruşu) “kapotasana”ya (güvercin) düşmeliydik. Bir sonraki aşamada ise “tadasana”dan (dağ duruşu) “urdhva dhanurasana”ya (köprü) düşmeliydik. Bu ikinci bahsettiğim şeyi belki çocukken çok sık yapardık ve hiç korkmazdık. Ama zaman içinde büyüdükçe korkularımız arttı ve bu şey eskisi kadar kolay gelmemekte artık bize… Düşme korkusu, başarısız olma korkusu, bilinmez olanın korkusu… Ve belki daha niceleri… Korkuyu ise cesaret ve güvenle yenebilirdik. Önce kendimize güven sonra çevremizdeki bize destek olan kişilere güven…

İnanır mısınız? Çocukken ben ayaktan köprüye çok rahat düşerdim. Hiç ısınmadan bile… Bir süredir bu akışı derslerde çalıştırmamıştım. Ve duruşu gösterirken biraz ürktüm. Kendi kendime geriye düşmek yerine iki öğrenciden bana destek olmalarını istedim ve belime elleri koymalarını rica ettim. Ondan sonra geriye düştüm ve “urdhva dhanurasana”yı yaptım.

Benden sonra öğrenciler deneyimledi. Kimi benden destek aldı, kimi bir başka arkadaşından… Önemli olan “güven” idi. Güvendiğimizde korkunun üzerine cesaretle gidebiliyorduk.

Herkes “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) iken ben de düşünüyordum. Hepimizin korkuları var. Kimimizin daha basit, kimimizin daha ağır. Yüksekten korkmak, sürüngenlerden korkmak, düşmekten korkmak, başarısız olmaktan korkmak, bilinmezden korkmak, gelecekten korkmak… Bunları çoğaltabiliriz. Korku, zihnimizin yarattığı olumsuz duygulardan biri… Korkunun karşıt duygusu sevgi… Sevgi ile korkuyu yenmemiz mümkün. Korkunun üzerine cesaretle gidebilmek için de “sevgi”nin gelişebileceği tek yeri esnetmemiz ve açmamız gerekiyor. Yani kalbimizi… Yani arkaya eğilmelere odaklanmamız ve her ne kadar bizim için zor olsa da yılmadan çalışmaya ve denemeye devam etmemiz… Ve yine korkunun üzerine cesaretle giderken kendimize ve çevremizdekilere güvenmemiz… Gözlerinin içine bakıp, o gözlerdeki ışığı görüp, koşulsuz olarak onlara güvenmemiz ve onlara teslim olmamız… İşte o zaman ne geriye eğilmekten, ne geriye düşmekten ne de başka bir şeyden korkarız.

huzur ve mutluluk

Standard

Bir süredir yazı yazamıyorum. Ülkemizde her gün artmakta olan terör olayları, ekonomik kriz ve siyasi gelişmeler yüzünden yoga ve meditasyon hakkında yazmak ülkenin gerçeklerine kulak tıkayıp güllük gülistanlık bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettirecekti. O yüzden yoga ve meditasyon hakkında yazmak istemedim. Her ne kadar her hafta bilgisayar başına otursam da içimden yazmak gelmedi. Aslına bakarsanız hala da yazmak gelmiyor.

BEN_4569

Kendimi bu kadar üzgün ve umutsuz hissederken beni mutlu eden tek şey yoga derslerim. Yoga derslerim de olmasaydı sanırım evimden çıkmak dahi istemezdim. Derslere gittiğimde bir saatliğine bile olsa rahatlamış ve her şeyden uzaklaşmış hissediyorum. Öğrencilerin “asana”ları (duruş) yaparken ki ruh halleri ve mutlulukları bana da yansıyor sanki… Ve bir saatliğine tıpkı bir tiyatro oyuncusu gibi sahneye çıkıyor, tüm olumsuzlukları unutuyor ve yine de gülümseyebiliyorum.

Terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya… Ben de kendi pratiğimi yapsam da; yoga ve meditasyon yaparak saatler geçirsem de artık faydası olmuyor sanki… Yine de beni mutlu eden tek şey yoga derslerim ve öğrencilerin ders sonunda ulaştıkları sonsuz mutluluk…

Tüm bu süreç içinde tüm öğrenciler aynı ruh halindeydiler. O yüzden genellikle “kalça açıcı duruşlar”, “burgular” ve “göğüs kafesi açan duruşlar”a yoğunlaşlaştık. Göğüs kafesimizi açarak daha çok sevebilmeye ve başka kimseleri biraz daha anlamaya çalıştık. Burgular ile içimizde birikmişlerden arınmak ve tamamıyla bir “detoks” yapmak istedik. Kalça açıcılar ile ise içinde bulunduğumuz öfke, nefret ve korku gibi duyguları temizlemek istedik. Bir saatliğine bile olsa da belki de bu duygu ve düşünceleri unuttuk ve bir saatliğine bile de olsa nefes aldık. Bir saatliğine bile olsa da sadece beden, zihin ve ruh ile tam bir bütünleşme sağladık. Bir saatliğine bile de olsa tüm olumsuzlukları unuttuk. Bir saatliğine de olsa kendi bedenimizi izlerken nefesimizin nasıl olduğunu fark etmeye çalıştık. Bir saatliğine de olsa tüm düşüncelerden arınıp zihnimizi sadece bedene ve nefese yönlendirmeyi denedik. Ve o bir saatin sonunda biraz huzur ve mutluluk ile dersten ayrıldık. Zaten tek istediğimiz de bir parça huzur ve mutluluktu…

güven ve cesaretle…

Standard

Son zamanlarda yoga derslerine gittiğimde öğrencilerde hep aynı yorgunluk, bıkkınlık, mutsuzluk ve güvensizlik… Herkes gergin, herkes korkuyor ve herkes tedirgin… Üst üste gelen terör saldırıları bu kasvetli ve karanlık kış günlerinde bedenlerimizin ve ruhlarımızın yorgunluğunu, bıkkınlığını, mutsuzluğunu ve güvensizliğini arttırıyor. Derse gittiğimde öğrencilere ne çalışmak istediklerini sorduğumda, “bizi rahatlatacak, bir saatliğine de olsa huzurlu ve mutlu hissettirecek bir şey çalıştırın” cevabını alıyorum. Bu nedenle bu hafta yoga derslerinde göğüs kafesini esnetecek akışlara ağırlık verdim.

2009-2010 tum fotolar 006

Bu haftaki üç değişik yerdeki dersimde arkaya eğilmelere odaklanarak göğüs kafesini esnetmeyi amaçladım. Derslerin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Derse başlamadan önce öğrencilere, “bugün derste köprü duruşunu deneyeceğiz. Köprü denerken geriye doğru bakabilmeyi, geçmişe doğru bakabilmeyi, bilinmeze doğru bakabilmeyi çalışacağız. Geriye doğru bakabilmek ve kollarımıza güvenip bedeni yükseltebilmek cesaret isteyen bir şey. Eğer korkularımız varsa, şu an hayatımızda bir şeylerden korkuyorsak, cesaretle göğsümüzü açamayabiliriz. Ama en azından güven ve cesaretle bunu dener ve sonunda sevgi, coşku ve mutluluğa doğru yol alabiriz.”

Ve ders başladı. Ders boyunca göğüs kafesini ve kalça fleksör kaslarını esnettik ve omuzları geriye doğru çevirebilmek için omuz kuşağı üzerine çalıştık. Zirve duruşunu üç aşamada denetmeye karar vermiştik. İlk denemede “setu bandhasana” (yarım köprü) yapacaktık. Nefes alırken bedeni sırta kadar yerden kaldıracak ve ikinci nefesi alırken omuzları biraz içeri doğru sokarak göğüs kafesini yukarı ve ileri doğru açmaya çalışacaktık. İkinci denemede yine “setu bandhasana” ile başlayacak, bu duruşa yerleştikten sonra kolları başın yanında yere yerleştirip başın tepesini yere koyacaktık. Bu duruş bizler için o gün imkansızsa yine sadece “setu bandhasana” yapacaktık. Üçüncü sefer ise tam köprü deneyecektik. İkinci duruştaki gibi yerleştikten sonra nefes alırken kolların üzerinde yükselip başı yerden kaldıracaktık ve tam köprüyü yapacaktık. Duruş o gün için bize zor geliyorsa birinci ya da ikinci aşamada bekleyecektik.

Derslerde her üç duruşu da yapanlar, sadece yarım köprüyü yapanlar, birinci ve ikinci aşamaları deneyenler oldu. Herkes kendi bedeninin ve ruhunun o gün elverdiği kadarıyla duruşu denedi ve yapabildiği kadarını kabullendi.

Öğrenciler uzun bir “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dinlenirken ben de düşüncelere dalmıştım. Tüm öğrenciler yaşadığımız olaylardan dolayı mutsuz, umutsuz, üzgün, kırgın, bıkkın, yorgun ve güvensiz hissediyordu. Herkes korkuyordu. Ne kadar etkilenmediğimizi düşünsek de terör saldırılarından güvensiz, yorgun ve umutsuz hissediyorduk. Her gün — doğru ya da yanlış — ihbarlar sosyal medyada dolaşıyordu. Oraya gitmeyin, buraya gitmeyin. Bedenler yorgun olmasa da ruhlar yorgundu. Tüm yaşananlar güvensizlik, yorgunluk, umutsuzluk doğuruyordu. Bu ruh halinden çıkmak için geriye eğilsek ve göğüs kafesi esnetsek bile istenilen sonucu alamayabiliyorduk. Belki daha önceden çok rahat bir şekilde geriye eğilebiliyorduk ama belki artık geriye eğilirken sıkıntı çekiyorduk. Acaba ruhumuz, kalbimiz ve vicdanımız ağır mı gelmeye başlamıştı? Peki ya korkular? Her gün üzerine yenisi eklenen korkular? Ve bu korkuları yenecek cesaretten yoksun olmak? Artık kendimizi bir şeyler yapacak kadar cesur hissetmemek? Güven ve cesaretle adım atamamak… Bıkkınlık duymak ve tüm bunların verdiği ağırlıkla göğüs kafesini yerden kaldıramamak…

duygularla baş etmek

Standard

Son günlerde etrafımızda sadece ve sadece terör var. Ülkemizde ve dünyada… Terör korku, öfke, kızgınlık, endişe, üzüntü ve kedere neden oluyor. Kimisi teröre karşı tepkisini öfke ile gösterirken, kimisi korku duyduğu için kendini evine ve iç dünyasına kapatmaya çalışıyor, kimisinin yüzü mutsuz, hüzünlü ve kederli… Hayat her şeye rağmen devam ediyor. Tüm olumsuzluklara karşı günlük hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Tabii ki ben de ders vermeye devam ettim.

2009-2010 tum fotolar 308

Derslerimde tüm öğrenciler aynı şeyi söylüyordu. “Öğretmenim, korkuyoruz. Endişeliyiz. Üzüntü içindeyiz. Bizi biraz rahatlatacak bir şeyler çalıştırsanız?” Böyle durumlarda “yin yoga” yaptırmayı seviyorum. Bedenimizden geçen meridyenler üzerinde çalışmak, meridyenlerin duygusal etkilerine odaklanmak ve bedeni gevşetip rahatlatarak olumsuz duygulardan kurtulmaya çalışmak…

Korku, böbreklerin duygusuydu. Ve idrar kesesinin. Öfke ve kızgınlık ise karaciğer ve safra kesesinin… Endişe ise mide ve dalağın… Üzüntü ve keder ise akciğerler ve kalın bağırsağın… Nefret ise kalp ve ince bağırsağın… Bu olumsuz duyguları alt edebildiğimizde ise sevgi, anlayış, merhamet gibi güzel duygulara ulaşabiliyorduk. Çalışmamız gereken hedef bölgeler belliydi. Ders böbrek, karaciğer, mide, akciğer, kalp meridyenleri odaklı bir ders olacaktı. Bunların dışında safra kesesine de dokunmayı planlamıştım.

Böbrek ve idrar kesesi meridyeni, hayati enerjinin deposudur ve diğer organların da düzgün çalışabilmesi için dengede olması gerekir. Yaşam enerjisi adını verdiğimiz “prana” ya da “chi” böbreklerde konumlanır. Yani, böbrekteki “chi” canlılığımızdan sorumludur. Korkularımızdan arınmak için “sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşlarını yapmıştık.

Karaciğer ve safra kesesi meridyeni, duyguları dengelemek ile yükümlüdür. Karaciğer enerjimiz dengesiz olduğunda, kızgın hissedebilir, her an patlamaya hazır olabilir ve aşırı öfkelenebiliriz. Safra kesesi enerjisi ise muhakeme yeteneğimizden sorumludur. Bir şok sonrasında ya da planlarımızın engellemesinden sonra tekrardan dengemizi sağlama yetimizle alakalıdır. Yaşadığımız şoklardan sonra duygularımızı tekrar dengelemek için “frog” (kurbağa) ve “sleeping swan” (uyuyan kuğu) duruşlarını kullandık.

Mide ve dalak meridyeni, hazmetmekle ilgilidir. Yaşadıklarımızı hazmedebiliyor muyduk? Beden, zihin ve ruhumuz dengede mi? Etrafımızdaki dünyayla bağlantıda mıyız? Uyumlu muyuz? Tüm bunları fark edebilmek için “dragon” (ejderha) ve “half saddle” (yarım eyer) duruşlarında gözlerimizi kapatmış ve beden-zihin-ruh uyumunu hissetmeye çalışmıştık.

Akciğer ve kalın bağırsak meridyeni, cesaret ve saygı ile ilişkilidir. Yaşadığımız anın değerini bilmek ile alakalıdır. Kalp enerjisi, yaşam merkezimize ve ruhumuza bağlıdır. Kalp ve ince bağırsak enerjisi uyumlu olduğunda, mutlu oluruz ve hayatı her haliyle kabul eder ve mutlulukla yaşarız. Bu meridyenleri dengelemek için ise, “melting heart” (eriyen kalp) duruşunu yaptık. Her nefes verişte göğüs kafesini biraz daha yere yaklaştırmaya çalışıp daha çok sevmeye odaklandık.

Akışı “cat tail” (kedi kuyruğu) burgusu ile omurgayı rahatlatıp bedendeki bütün meridyenleri harekete geçirerek sonlandırdık. Burgu sonrasında uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi sonlandırdık.

Dersin kapanışı nasıl olmalıydı? Yaşadığımız duygular üzerine olmalıydı. Kızgınlığı yenersem merhametli ve iyiniyetli olabilirdim. Nefreti yenersem sevgiye ulaşırdım. Endişelerimden kurtulursam şefkatli, dürüst ve açık olurdum. Kederimi azaltabilirsem kendime saygı duyardım, haysiyetli ve ağırbaşlı olurdum. Korkularımı yenersem, mantıklı, bilge ve algı ve kavrama gücü yüksek bir kişi haline dönüşebilirdim. Ama her şeyden öte tüm bu olumsuz duyguları yenebilirsem, sevgi dolu, anlayışlı, merhametli bir kişi haline gelebilirdim. Önce kendimi, sonra çevremdeki herkesi sevebilirdim. Kim bilir belki bir gün tüm dünyaya daha sevgi dolu gözlerle bile bakabilirdim!.

saf sevgi

Standard

Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?

DSCF0947-001

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.

Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları kaplıyor zihnimi. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Her şeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…

Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Her şeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen her şeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…

Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.

O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.

Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, her şeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki her şeyi severek ve her şeye anlayış göstererek…

Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Sadece ve sadece “saf sevgi” ile yaşamaya başlıyoruz. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.

Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.

Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çocuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettikleri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.

Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık beklemeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı… Beklentisiz sevmeliyiz. Sadece kendimiz için sevmeliyiz. Karşımızdaki de bizi sevsin diye değil.

Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Evrendeki en güçlü enerji, saf sevgi… Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Saldırganlıktan, bencillikten, korkudan ve sonradan edinilmiş diğer tüm olumsuz duygulardan arınırsak eğer etrafımıza sevgi enerjisi yayarız… Bize dayatılan ve öğretilen tüm olumsuz duyguları bir anlığına kenara koyabilirsek eğer, ne kadar sevgi dolu olduğumuzu görebiliriz. Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle… “Saf sevgi”yi hissedebilmemiz, hissettirebilmemiz ve “saf sevgi”yle yaşayabilmemiz dileğiyle…

 

sevgi

Standard
Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?
2009-2010 tum fotolar 077
Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.
Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.
 Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çoçuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettileri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.
Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık vermeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı…
Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle…

herkese aynı ilgi…

Standard

Geçenlerde yoga stüdyosunda çocuklarla dersim vardı. Her zamanki iki kız öğrencinin yanında yeni bir öğrenci daha vardı. Bu kız beş yaşındaydı. Diğer iki öğrenci 11 yaşında… Derse başlamadan önce beş yaşındaki yeni öğrenci “ben yoga yapmayacağım” dedi. Benim cevabım hazırdı: “Peki yapma ama gel yanıma otur. Birlikte ablaları izleyelim.” Buna itirazı yoktu. O sırada ben de ne yapsam da bu ufaklığı derse katsam diye düşünüyordum. Aradığım cevap iki gün önce anaokulunda verdiğim dersti. En iyisi iki gün öncesine dönelim.

1504993_1437620506468514_2068486176_n

Anaokuluna dersten yirmi dakika önce varmıştım. O gün için aklımda özel bir ders vardı. Daha önceki yazılarımı okuduysanız, anaokulunda yoga derslerini İngilizce verdiğimi de biliyorsunuzdur. Derste hayvan asanaları yapacaktık. “Eeeeee, bunun neresi ilginç?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. İlginç; çünkü hayvan asanalarını “Old McDonald had a farm” şarkısı eşliğinde yapacaktık. Hayvan isimleri geçtiğinde de o asanayı yapıp hayvanın sesini çıkaracaktık. Bence çok eğlenceli bir ders olacaktı. Eğlenceli olacaktı olmasına da, bir de ben yogada hangi hayvan asanaları var bir hatırlayabilseydim. İlk aklıma gelenler “kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana) ve “aşağı bakan ve yukarı bakan köpek”ti (adho mukha svanasana ve urdhva mukha svanasana). Başladık akışa. “Old McDonald had a farm. E-I-E-I-O. And on that farm he had a dog E-I-E-I-O. With a waf-waf here and a waf-waf there. Here a waf, there a waf. Everywhere a waf-waf. Old McDonald had a farm E-I-E-I-O.” İşin komik tarafı, birkaç hayvan dışında hayvanların nasıl ses çıkardıklarını bilmiyordum. Neyse ki çocuklar bana çok yardımcı oldu. Aralarında çok güzel ses çıkaranlar vardı. Böylece bir etkileşim oluşmuştu aramızda. Dediğim gibi şarkıyla akış yaparken bir türlü hayvan ismi hatırlayamadığımda çocuklar bana yardımcı oluyordu ve o hayvanın asanasını yapıyorduk. Çocuklar da ben de çok eğlenmiştik.

Yoga stüdyosunda yeni gelen öğrenciyi derse nasıl katsam diye düşünürken bu eğlenceli dersi hatırlayıverdim. Karar verilmişti. Şimdi sıra uygulamadaydı. Kısaca ne yapacağımızdan bahsettim. Ancak bir sorun vardı. “Old McDonalds” şarkısının melodisini biliyorlardı ama sözlerini bilmiyorlardı. Anadilimiz ne güne duruyordu. “Ali Baba’nın bir çiftliği var.” Sorun çözülmüştü. Biz de başladık derse.

“Kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana), “aşağı bakan köpek” (adho mukha svanasana), “yukarı bakan köpek” (urdhva mukha svanasana), “kurbağa” (mandukasana), “tavşan” (sasangasana), “balık” (matsyasana), “yunus” (ardha salamba sirsasana), “aslan” (simhasana), “kobra” (bhujangasana), “kartal” (garudasana), “çekirge” (salabhasana), “güvercin” (eka pada raja kapotasana), “karga” (bakasana), “deve” (ustrasana), “kelebek” (baddha konasana), “kaplumbağa” (turtle) ve “kaplan” (vyaghrasana) bu asanalardan bazılarıydı.

İnternette izlediğim çocuk yogası videolarında büyükler için yaptığımız birçok asananın bir hayvan adı verilerek çocuk yogasında kullanıldığını görmüştüm. Mesela, çocuklarla çalışılırken “malasana” duruşunda (çelenk/dua tespihi) kollarla bacakların içine girildiğini ve bu poza da “örümcek” dendiğini görmüştüm. “Urdhva hastasana” (dağ duruşunda kollarla yukarı uzanma) çocuklarla çalışırken “zürafa” adını alıyordu. “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) “at” duruşu olmuştu. “Malasana”da çömelip yukarı zıplamak “maymun” olarak adlandırılmıştı ve “ardha purvottanasana/chatus pada pitham”da (ters masa duruşu) “yengeç” olarak karşıma çıkmıştı.  Ayrıca, “timsah”, “fil”, “ayı” ve “eşek” de yapabileceğimiz diğer asanalardı.

Derse katılmam diyen beş yaşındaki öğrenci daha şarkının ilk başında derse katılmaya başlamıştı. Şarkıyla birlikte hayvan asanaları yapmak ilgisini çekmişti. Hayvan asanaları bitti ama biz şarkıyı bitirmek istemedik. Bu yüzden “Ali Baba’nın çiftliğinde ağaçlar, dansçılar, savaşçılar, üçgenler, aylar, yıldızlar ve daha neler neler vardı.”

Dersin sonuna yaklaşırken kızlar “salamba sirsasana II” (kolların üzerinde de durulan baş duruşu) ve “sarvangasana” (omuz duruşu/çocuk yogasında mum duruşu) yaptılar.

Sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. İki aydır dersime katılan iki kız öğrenci hemen yerleşti matların (minderlerin) üzerine. Başlarının altına minder, gözlerine göz yastığı ve üzerlerine de battaniye. Keyiflerine diyecek yoktu. “Savasana”ya her yattıklarında benim de canım aynen onlar gibi yayılmak istiyor. Yeni öğrenciye de “hadi şimdi biraz uzanma ve dinlenme zamanı” dedim ve kız birden ağlamaya başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. “Ne oldu” diye sordum. Meğer annesini özlemiş. Annesi o sırada diğer stüdyoda dersteydi. “Yanına gidebilir miyim?” diye sordu. Ben de gidebileceğini söyledim. O arada sınıfta masaj yağı aramakla meşguldüm. Bir türlü bulamadım. “Savasana”daki öğrencilere “hemen masaj yağı alıp geleceğimi ve onların hiç istiflerini bozmamalarını” söyledim. Ben de diğer stüdyoya gittim. Beş yaşındaki yeni öğrencim de oradaydı. Masaj yağını alıp yukarı çıkarken benimle gelip gelmeyeceğini sordum. Elimi tuttu ve benimle birlikte geldi. Stüdyoya girince “hadi sen de ablalar gibi uzan” dedim. Yine dudakları büzüldü ve “ben sınıfın dışında annemi bekleyeceğim” dedi. “Peki, o zaman.” Yapacak bir şey kalmamıştı.

Diğer iki öğrenciye masaj yaptım. Ben onlara masaj yaparken birden söylenmeye başladılar. Meğer onlar portakal yağı seviyorlarmış. Benim getirdiğim lavanta yağıymış. İnanın, ufak çaplı bir krizdi bu.

Ders bitip de “savasana”dan uyanır uyanmaz kendilerini banyoya attılar. Lavanta yağının “korkunç” kokusundan kurtulmak için. Öğretmen için bir not: “Bir daha portakal yağıyla masaj yapılacak.”

Kızlar banyodayken ben de mutfakta stüdyonun diğer müdavimlerine katıldım. Kızların anneleri, aşağı stüdyodan masaj yağı alırken beni görmüşlerdi. “Her ders kızlara masaj yapıyormuşsunuz. Kıskanıyoruz valla” dediler. Ben de, “siz de dersime katılın. Size de masaj yapayım” dedim.

İşin şakası bir yana, öğrenci öğrencidir. İster çocuk olsun ister yetişkin olsun. Hepsine aynı özeni ve ilgiyi göstermek gerekir. O nedenle, çocuk öğrencilerimi yetişkin öğrencilerimden hiç ayırmıyorum. Yetişkinlere nasıl davranıyorsam, çocuklara da aynı şekilde davranıyorum. Onların duygularını, düşüncelerini, isteklerini, korkularını, sevinçlerini, yorgunluklarını ve cesaretlerini ciddiye alıyorum. Derste kendi müziklerini dinlemek istemelerine saygı duyuyorum. Belki de öyle rahatlayıp konsantre oluyorlar.

Mademki günümüz yogası beden, ruh ve zihni rahatlatmayı ve esnetmeyi amaçlıyor, o halde biz de bu amaca uygun davranmalıyız. Bence, derslerde çok kuralcı ve katı davranmayıp gerektiğinde “su gibi” hemen “yeni yolumuzu” bulmalıyız. Öyle değil mi?

bir daha gider miyim?

Standard

Antalya Tekirova’dayız. Yoga kampının son günü hatta son dakikaları… Sırayla yin yoga sertifikalarımızı alıyoruz. İşte yine bir son… Yin yoga eğitimi de böylece sonlanıyor… Her şeyin bir başı olduğu gibi sonu da var… Vedalar, bitişler, hüzünler… Peki, nasıl bir şeydi yoga kampı ya da inzivası?

2009-2010 tum fotolar 732

Bu inziva, hayatım boyunca katıldığım ikinci inzivaydı. İlki geçen seneydi. Fethiye’nin Kabak koyuna gitmiştik. Benim için büyük bir deneyimdi. Her tarafı kapalı da olsa büyükçe bir çadırda kalmak, kapkaranlık ormanın içinde yaşamak birkaç gün boyunca, önüme sürüngen hayvan çıkar mı acaba diye korkmak, özellikle geceleri korku içinde yürümek ve tüm bu korkularımın yüzünden geceleri uzun saatler boyunca uyuyamamak ve sonunda uykuya teslim olmak. Tam daldım derken vakitsiz öten horozların sesiyle tekrar uyanmak… Üçüncü günün sonunda uykusuzluktan bitap düşmek ve sızmak… İşte böyle bir şeydi benim ilk yoga kampım…

Güzel anlar yok muydu? Yoga kampındaydık ama çok eğleniyorduk. Bir gün tekne turu yaptık ve güzel koyların tertemiz sularında yüzdük. Akşamları şarkılar söyledik ve dans ettik. Güzel dostluklar kurduk ve bu dostluklar hala devam etmekte… Bunlar da yoga kampının güzel anlarıydı.

Yin yogayı oldum olası çok seviyordum ve bu konuda daha da derinleşmek istiyordum. Yin yogayı hem kendi yoga pratiğime katmak hem de verdiğim yoga derslerine katmak istiyordum. Bu amaçla eğitmenlik programlarını araştırdım. Maalesef Ankara’da katılabileceğim bir yin yoga programı yoktu. Ben de İstanbul’da açılan bir yin yoga eğitmenlik programına katıldım.

Geçen hafta yin yoga eğitmenlik programının inzivası için Tekirova’da “medeniyet”ten uzak bir kampa gittik. Havaalanından kampa gidene kadar nasıl bir yerle karşılaşacağım konusunda bir fikrim yoktu. Araçtan inip de kampa ayağımı bastığım anda, “zor bir hafta olacak” diye düşündüm.

Doğayı çok severim, ona zarar vermem. Verenlerle de mücadele ederim. Ancak doğayla fazla haşır neşir olmayı da istemem. Araçtan inip de yoga inzivamızı yapacağımız yere gelince aklıma ilk gelen bu oldu o yüzden: “Zor bir hafta olacak.”

Neden zor bir hafta? Dedim ya doğanın içinde yaşamaktan hoşlanmıyorum. Doğayla iç içe olmak beni zorluyor. Yeşilden ve denizden bahsetmiyorum. Yemyeşil ağaçları, otları, çimenleri, denizi, kumu ve güneşi seviyorum. Onlarla bir derdim yok. Ancak doğa sadece bunlardan oluşmuyor. Maalesef doğada yaşayan hayvanlar da var, sürüngenler var mesela. Yılanlar, akrepler, örümcekler, böcekler, daha neler neler… İşte beni zorlayan tüm bunlar.

Her ne kadar uzun zamandır yoga yapıyor olsam da, ben bir insanım. Yogini değilim, ermiş bir insan da değilim henüz. Korkularım var. Bu korkularımın başında sürüngenler geliyor. Bir türlü yenemiyorum bu korkumu. O nedenle yoga kampları da benim en büyük korkum…

Odama giriyorum. Neyse korktuğum gibi değil. En azından temiz. Sabun, havlu ve tuvalet kağıdı konmuş odaya. Bu gibi bir ortamda “lüks” içindeyim.

O gün program akşamüstü dörtte başlayacak. Üç saatim var. Bu saati uyuşukluk yaparak geçiremem. Hemen kendimi denize atıyorum. Deniz kenarına gidince bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Ne bir şezlong, ne bir şemsiye… Tamamen bakir… Havlumu seriyorum yere. En son ne zaman havlumu yere serip oturmuştum? Sanırım çocuktum ve Yeni Foça’daydım. Demek ki insan hayatında bir süre ilerledikten sonra o noktadan daha geri noktalara da gelebiliyormuş… Deniz tertemiz. Sanırım bu kamp boyunca en sevdiğim şey bu…

Dönüyorum odaya derse hazırlanmak için. Duş alıyorum ve su sıcak. İşte yine olumlu bir şey. Belki de sevebilirim bu kampı…

Ders üç saat sürüyor. Bir hafta boyunca yapacaklarımızdan bahsediyoruz. Teorik konuları tartışıyoruz. İstanbul’da bitmeyen konuları burada işlemeye devam ediyoruz. Öğretmenimiz kamp ile ilgili bilgi verirken bu kampta vejetaryen besleneceğimizi, mümkünse sigara ve içkiden uzak durmamızı ve hatta mümkünse vegan beslenmeyi denememizi tavsiye etti bize.

Hadi bakalım bir başka zorlukla baş başayım. Sadece vejetaryen beslenme. Aslında dışardan biri beni vejetaryen zannedebilir. Öyle et düşkünlüğüm yoktur ama vejetaryen besleneceğiz bir hafta boyunca denince aklım direk et ve et ürünlerine gitti. Elimde değil, bir şeyi yapmayacaksın denilince yapasım tutuyor. Neyse sanırım bir hafta dayanabilirim.

Öteki zorluk mu? İçki içme. Her gece içen biri değilim, alkolik de değilim. Sosyal bir içiciyim. Arkadaşlarımla eğlenirken ya da ara sıra içmeyi seviyorum. İçmeyin denildi ya, yine aklıma takıldı. Nasıl bir hafta beni bekliyordu ki?

Tahmin ettiğim kadar zor olmadı. Her gün sabah iki saat boyunca kendi pratiğimizi yapıyorduk. Kahvaltıdan sonra iki buçuk saat kadar teorik ders ve ardından öğle yemeği. Öğle yemeğinden sonra üç buçuk saat bir aramız vardı. Herkes istediğini yapmakta serbestti. Ben tabii ki kendimi denize adadım. Sonra iki buçuk saat kadar teorik ders ve ardından akşam yemeği. Akşam yemeğinden sonra yogayla ilgili filmler seyrediyorduk.

Günler çok zor geçecek diye düşünüyordum ama bu program sayesinde nasıl geçti bir hafta bir türlü anlamadım. Vejetaryen beslenme ve içki beni zorlamadı. Sorun olmadı benim için. Son akşam bir sıkıntı yaşadım. Canım vejetaryen beslenmek istemedi ama mecburdum. Birden tüm enerjimin çekildiğini hissettim. Dünyam dönüyordu sanki. Gücüm tükenmişti. Başım ağrıyordu. Sanırım tansiyonum düşmüştü. Bedenim protein istiyordu. Hoş sabah kahvaltılarında peynir ve yumurta yiyordum ama yeterli olmamış demek ki… Biraz tatlı yiyerek güç topladım ama et yemedim. Ancak eğitim Pazar günü bittikten sonra öğle yemeğinde etli bir sebze yemeği vardı. Hemen tadına baktım. Bir ufak ayrıntı daha. Son gece biraları devirdik birkaç kişi yaktığımız ateşin etrafında. Şarkılar ve danslar eşliğinde…

2009-2010 tum fotolar 733

Tek sorun ne miydi? Tabii ki vahşi doğa ve haşarat. Bir türlü yenemiyorum korkumu. Ne yaparsam yapayım korkuyorum işte. İkinci gündü sanırım. Yoga yaptığımız çadıra girerken bir arkadaşımızı akrep soktu. Kızcağız paldır küldür yakındaki bir hastaneye gitti. Neyse ki zehirli değilmiş ama olabilirdi de… Bir de demez mi “öncesinde de yılan gördüm” diye. İşte o an, benim koptuğum an oldu. Birden bavulumu toplayım ve döneyim eve ve medeniyete diye. Sonra, hayır dedim kendime. Bu da bir deneyim. Bunu yaşamalıyım, nereye kadar korkup kaçacağım. Korkuyorum evet, deli gibi… Aklımı oynatacak derecede… Giysilerimi silkeleyip giyiyorum, havluları silkeliyorum, etrafı kontrol ediyorum, sinek kovucu ilaçlar sürünüyorum, odada mum yakıyorum. Yine de korkuyorum.

Neyse ki bu eğitim boyunca herhangi “tatsız bir şey” ile karşılaşmadım. Eğitim bitti ve sağ salim bir parça halinde evime geri döndüm.

Bundan sonra yeniden gider miyim kampa ya da inzivaya? Açıkça söylemek gerekirse sanmıyorum. Korkularım var, insanım ben. Ermedim, yogini olmadım. Her ne kadar korkularımla yüzleşmeye çalışsam da bir türlü yenemiyorum onları. Doğayla iç içe yaşamak beni zorluyor. Yalan söyleyecek veya numara yapacak değilim. Benim için zor bir deneyim. Bu deneyimden ne öğrendin diye sorabilirsiniz? Hiç bir şey öğrenmedim. Korkmaktan bir şey öğrenemedim ki. Olmuyor, ne yaparsam yapayım olmuyor.

Bir daha gider miyim yoga kampına? Pek sanmıyorum. Temizlik, doğa koşulları ve sürüngenler beni zorluyor. Bu da benim yogam. Kendimi bu şekilde kabul ettim. Önceleri kendimle didişiyordum. “Yoga eğitmenisin sen. Kendine gel. Temiz ya da kirli, sürüngenli ya da sürüngensiz her hâlükârda yaşayabilirsin” diyordum kendime. Artık böyle düşünmüyorum. Kendimi kandırıyordum böyle telkinlerle. Buna gerek yok. Yapamıyorum, olmuyor. Evet, yeniden giderim bir yoga kampına. Eğer yoga kampı daha temiz bir ortamda ve butik otel tarzı bir yerde olursa…

takmalı mı takmamalı mı?

Standard

Bir şeyi kafaya taktığımız zaman mı yoksa vazgeçtiğimiz zaman mı onu elde ederiz? Nereden geldi bu soru aklıma diye düşünebilirsiniz. Cevabı çok basit. Geçenlerde yaşadığım bir olay aklıma düşürdü bu soruyu. Gerçekten istediğimiz bir şey ne zaman gerçekleşir? Ya da bir şeyi çok istediğimizde mi olur yoksa ondan vazgeçip her şeyi akışına bıraktığımızda mı?

2009-2013

Üye olduğum spor kulübüne haftanın en az beş altı günü gidiyorum. Bir saat kadar kardiovasküler bir çalışma yaptıktan sonra bazı günler biraz ağırlık çalışıyorum, bazı günler de kendi kendime yoga yapıyorum. Daha doğrusu gün aşırı ağırlık çalışıyorum diğer günlerde de yoga yapıyorum. Bunların dışında da neredeyse her gün bir grup dersine katılıyorum.

Şimdi diyeceksiniz, yine çenesi açıldı bu kızın diye… Niye anlatıyor tüm bunları bize? Sebebi çok basit. Geçenlerde yoga çalışırken ilginç bir olay yaşadım. Spor tesisinde çok sevdiğim bir fitness eğitmeni var. Henüz çok genç. 20’li yaşlarda… Üstüne üstlük esnek mi esnek bir bedeni var. Görseniz şaşarsınız. Daha önceleri yoga yapmamış, ancak dans geçmişi var. Benimle birlikte yoga yapmayı seviyor. Eğer o gün tesis fazla dolu değilse, hemen yoga matını kapıyor geliyor yanıma. Hemen her asanayı yapabiliyor. Diyorum ya oldukça esnek ve gücü de var. Her zaman ne derim ben? Yoga asanalarını yaparken esneklik kadar güç de gerekir. Bence yüzde 50 esneklik gerekiyorsa yüzde 50 de güç lazım.

Neyse lafı uzatmayalım. Bizim genç fitness eğitmenimiz, yoga dergilerinin kapaklarını süsleyen asanaları çok kolay yapıp şekilden şekile girebiliyor. Bedeni her şekle girmeye müsait. Ne verirsen onu alacak yani. O yüzden biz de onunla hem yin yoga yapıyor esnekliğine esneklik katıyoruz hem de güç gerektirecek asanaları deniyoruz.

Eğitmenimiz, “urdhva dhanurasana” (köprü) yapıp ayaklarını başına yaklaştırabiliyor. “Sirsasana” (baş duruşu) yaparken “padmasana” (lotus) duruşuna geçip ayaklarını 90 derecelik bir açıya getirip tekrar yükseltebiliyor. Daha neler neler…

2009-2010 tum fotolar 713

Baktım ki, sevgili eğitmenimizin bedeni her şeyi almaya müsait, o gün daha güç gerektiren asanalar deneyelim diye düşündüm. Ne gibi mi? Kol denge duruşları gibi. “Bakasana” (karga duruşu), “parsva bakasana” (yan karga), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “bhujapidasana” (kol denge duruşu), “eka pada bhujasana” (tek el kol denge duruşu) bunlardan bazılarıydı. Duruşları önce ben elimden geldiğince göstermeye çalışıyordum. Çünkü elimden geldiğince birçoğunu hala deneyimliyordum. Henüz bu duruşlarda beş nefeslik bir süre kadar durabilmiş değildim. Önce “bakasana”yı gösterdim. Neyse ki artık bu asanayı yapabiliyordum. Sonra “parsva bakasana”yı göstermeye karar verdim. Sadece “böyle yapılıyor” diye gösterecektim. Ayaklarım yerde kalacaktı çünkü zaten ayaklarımı yerden kaldıramıyordum. Tek ayağımı yerden kaldırdım, sonra ötekini yerden kaldırdım ve birden ne göreyim? Ben artık “parsva bakasana” yapabilmeye başlamışım.

O kadar heyecanlanmıştım ki… O kadar sevinmiştim ki… Nasıl olduğunu anlamadım. “Herhalde şans eseri oldu” diye düşündüm. Tekrar denedim ve tekrar oldu. “Tamam, o zaman, bu duruşu yapabiliyorum artık” dedim kendi kendime.

2009-2010 tum fotolar 719Peki, bu asanayı nasıl yaptım? Neden yapamıyordum? Neden yapabildim? Geçen sene yoga eğitmenlik kursu boyunca yapamadığım birçok ters duruşa kafayı takmıştım. Bir yoga eğitmeni tüm duruşları “fotoğraflık” bir şekilde yapabilmeli gibi bir fikre kapılmıştım. Aslında böyle bir şeye gerek yoktu. Bazı şeyleri yapamayabilirdik. Korkularımız vardı, bugüne kadar yaşadığımız olaylar vardı. Bazı duygular bizi alıkoyuyordu belki bu duruşları yapmaktan. Kendimizi zorlamak neden?

Eğitim bitince, ben de rahatladım. Bıraktım peşini bu duruşların. Aslında tam da bırakmadım. “Adho mukha vrksasana” (kol duruşu) hala benim takıntım. O yüzden de bir türlü olmuyor. Ama “bakasana” ve “ardha bakasana”nın peşini bırakmıştım ve bakın işte oldu. O asanaları yapabilmeye başladım. Hem de hiç çalışmadan. Birdenbire oluverdi. Tabii ki fiziksel bir gelişme sağlamış olmalıyım kol duruşunu denerken. Sürekli kollarımın üstünde durmaya çalışırken kollarım güçlenmiş olmalı. Bu da mutlaka karga duruşlarını yapmam da faydalı olmuştur. Ama yine de asanaları kafama takmadığım için bu sonuca ulaştım.

İşte geçen gün bunu düşündüm karga duruşlarını tekrar tekrar yaparken. Vazgeçtim ve oldu. Kol duruşundan da vazgeçmem lazım. Kafaya takmamam lazım. Belki o zaman onu da yapabilirim.

Günlük hayatımızda da aynen böyle değil mi? Bazı şeyleri çok istersek ve kafamıza takarsak, o şeylere bir türlü ulaşamayız. Ancak onlardan vazgeçtiğimiz zaman, bir de bakmışız ki o ulaşmaya çalıştığımız şeyler kendiliğinden oluvermiş. O halde, bazen vazgeçmeye değmez mi?