Tag Archives: kardiovasküler

gerçekten değerli misin?

Standard

Hayat çoğu zaman tesadüflerle dolu. Peki ya tesadüf diye adlandırdığımız şey aslında tesadüf değil de “olması gereken şeylerin olması gerektiği zamanda olması” ise? Yine bilmece gibi oldu. Baştan alsam iyi olacak galiba…

20130412_130012

Geçen hafta özel dersime gittiğimde her zaman çalıştığımız salonda spor kıyafetli bir kişi vardı. Ben üzerinde fazla durmadım çünkü öğrenciyle yoga çalıştığımız o salon, tüm çalışanların boş zamanlarını değerlendirebileceği bir konferans salonu ve dinlenme odası idi. O sırada öğrencim salona geldi ve beni salonda bekleyen kişi ile tanıştırdı. Meğer o kişi de yoga dersimize katılacakmış. Yabancı uyruklu bir kişi olduğu için o gün dersi İngilizce vermem gerekiyordu. Uzun zamandır da İngilizce ders vermemiştim. Daha önce de bu konuda yazılar yazmıştım. Bir süre yabancı dilde ders vermeyince pratiğinizi kaybediyorsunuz. Kimi zaman “el ne demek, ayak parmağı nasıl denirdi, peki ya el bileği İngilizce nasıl ifade edilirdi” gibi basit şeyleri bile dillendiremiyorsunuz. Tutuk başladığınız derste sonradan dil çözülüyordu ve daha kolay ifade etmeye başlıyordunuz.

Yeni gelen kişi daha önce hiç yoga dersine katılmadığı için ilk başlayanların da yapabileceği bir ders yapmayı planladım. Öne eğilme ve kalça açıcı bir ders o gün için biçilmez kaftandı. Zirve duruşunu “hanumanasana” (maymun duruşu) olarak seçmiştim. Aslında çok zor bir “asana” (duruş) idi. Ancak yıllardır birlikte çalıştığım öğrenciyi de mutsuz etmek istememiştim. Sonuçta yoga bir yolculuktu. Zirveye tırmanana kadar yaptıklarımız da önemliydi. Zirve duruşunu tamamıyla yapmak ya da yapmamak o kadar da önemli değildi. Yolculuktan zevk almak önemliydi.

Zirve duruşu için bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, bacakların içindeki kasık kaslarını ve kalça fleksör kaslarını esnetmek gerekiyordu. Dersin ilk yarısında tüm bu kasları esnetmek için “asana”lar yaptık ve zirve duruşunu denedik. Eski öğrenci bu duruşu çok güzel ve tam anlamıyla yapabiliyordu. Yeni gelen kişi ise kardiovasküler çalışmalara ağırlık veren birisi olduğu için bu duruşta biraz zorlandı ama ilk yoga dersi olmasına rağmen oldukça esnekti ve “hanumasana”dan da çok uzak değildi. Bu kişi yıllardır yoga yapıyor olsaydı nasıl esnek bir bedeni olurdu diye düşünmeden kendimi alamadım.

Zirve duruşu ardından bedeni dengelemek için birkaç duruş yaptık ve sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirdik. “Savasana” öncesi burguda bedeni ve sinir sistemini sakinleştirirken eski öğrenci, yeni katılan kişinin safra kesesinde taş olduğunu söyledi. Genelde böyledir ya… Yoga dersi biter ve öğrencilerin ne gibi rahatsızlıkları olduğunu siz ancak ders bitiminde öğrenirsiniz. O gün safra kesesini zorlayacak bir duruş yapmamıştık. Öğrenciler burguda bedenlerini sakinleştirirken, safra kesesinde neden taş olabileceğini ve bu genç yaşta bu kişinin neden böyle bir rahatsızlıktan muzdarip olduğunu düşünmeye başladım.

Yin yogaya (dişil enerjinin etkili olduğu derin bağ dokularına kadar esneten yoga türü) göre safra kesesi kalçayı dışa döndüren kasları esnettiğimizde etkileniyordu. Bir de yan karın kasları (oblikler) çalıştırıldığında… O halde kalça açıcılarla yani “svadisthana” (sakral) çakra ve burgularla yani “manipura” (karın) çakrası ile ilgiliydi. “Svadisthana” çakra, kendini kabul etmek, kendini sevmek ve böylece daha yaratıcı olabilmekle alakalıydı. Bu çakra düzgün çalışmazsa kıskançlık, nefret ve öfke gibi olumsuz duygulara yol açabilirdi. Zaten yin yogada da bu bölgenin olumsuz duygusu “öfke” idi. “Manipura çakra” ise kendine güven, kararlılık ve azim ile ilişkiliydi; bir işe başlama ve onu bitirme gücü ve azmi ile ilgiliydi. Bu çakra içindeki mücevheri parlatabilmek ve irade ile alakalıydı. Ben bunları içimden düşünmüyor dışımdan da seslendiriyordum. Derken kendimi yeni katılan kişiye soru sorarken buldum: “Kendini olduğun gibi tüm olumlu ve olumsuz yanlarınla seviyor musun? Peki ya kendini değerli görüyor musun? Kendine değer vermeyi unutup, kendini tamamıyla unutup, başkaları için mi yaşıyorsun? Başkaları hayatında senden daha çok mu önem taşıyor? Peki sen neredesin?”

Eski öğrencim bu soruları sorduğum sırada tam da doğru bir noktaya değindiğimi söyledi. Meğer yeni katılan kişi kendine değer vermeyip hep başkalarına önem veren bir kişiymiş. Peki bu durumda ne yapmalıydı? Kendini iyi hissettirecek şeyler… Kendini mutlu edecek şeyler… Öncelikle biraz yaratıcı olmak gerekirdi. “Blog yaz. Resim yap. Fotoğraf çek. Heykel yap. Mozaik yap. Ama yaratıcılık gerektiren ve gerçekten yaratabildiğini gösterecek bir şeyler yap.” Peki sonra? “Fark et. Başladığın işleri bitirebiliyor musun yoksa yarım mı bırakıyorsun? Gerçekten de içinde güç ve azim var mı? Kendin için neler yapıyorsun? Gerçekten mutlu musun? Gerçekten içinde bir mücevher taşıdığını ve o mücevherin parladığını hissedebiliyor musun?” O kişinin o günkü derse gelmesi bir tesadüf müydü yoksa hayatında yeni bir sayfa açmaya hazır olduğu için miydi? Sizce hangisi?

 

 

Reklamlar

aman dikkat!

Standard

Geçen hafta uzun bir kardiovasküler çalışma sonrasında yin yoga yaparak bedenimi esnetmeye ve rahatlatmaya karar verdim. İki senedir haftanın en az üç günü en az bir buçuk saat boyunca yin yoga yapmaktayım. Yin yoga nedir diye soracak olursanız; bir asanada en az iki dakika bekleyip bağ dokularına kadar esnemek… Kasları kasmayıp bedeni gevşek bırakınca, derin bağ dokularına kadar esniyorsunuz ve zaman içinde bedende inanılmaz değişiklikler gözlemleyebiliyorsunuz. Bende de aynısı oldu. Günden güne bedenim daha çok esnedi ve yin yogaya ilk başladığım günlerdeki gibi asanalarda üç dakika beklemek bana yetmemeye başladı. Üç dakika oldu beş dakika; beş dakika oldu yedi dakika; yedi dakika oldu on dakika… Ve geçen haftaya bu şekilde girdim.

2009-2012

Bir saatlik kardiovasküler çalışma ve yarım saatlik ağırlık antrenmanı sonrası yoga matıma (minderi) oturdum. “Half butterfly” (yarım kelebek) duruşuyla omurgamı öne eğerek başlamak istedim. Amacım bu kadar yang bir çalışma sonrası içime dönmek ve sakinleşmekti. Kulağımda her zamanki gibi en sevdiğim melodiler… Gel keyfim gel… Bıraktım kendimi. Bedenim hangi aşamadaysa, oradan başladım duruşa. Kabullendim bedenimin o anki halini, ne bir gün öncesiyle ne de günler öncesiyle kıyasladım. Belki bir gün önce omurgamı daha çok bükebilmiştim ve şimdi daha yukardaydım. Sorun değildi. Bedenimi teslim ettim ve bedenimin duruşa yavaş yavaş girmesine izin verdim. Bir süre sonra bacağımın üzerine tamamen kapanmıştım. Kulağımdaki melodiler de beni iyice içime döndürüyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Gözümü açtım ve saate baktım. Bir de ne göreyim? On dakikadır aynı şekilde duruyormuşum. Yavaş yavaş duruştan çıktım. “Half butterfly”, asimetrik bir duruş olduğu için diğer tarafta da on dakika beklemeliydim. Bu sefer daha temkinliydim. Arada bir saate göz atıyordum. On dakika tamamlandıktan sonra, omurgamı fleksiyona sokmuş, bedenimi öne eğmiş, teslim olmuş ve içe dönmüştüm.

Sırada bir arkaya eğilme vardı. Bedenimi geriye eğerek, omurgamı ekstansiyona sokarak biraz dışa dönmeliydim. Yirmi dakika boyunca öne eğildikten sonra, sinirlerim alınmış gibi hissediyordum. Biraz açılmam ve ayılmam gerekiyordu. “Half saddle”da (yarım eyer) karar kıldım. Bu asanayı seçmemim bir sebebi de fizikseldi. Bir saat yürüyüşten sonra bacaklarımın önündeki kuadriseps kaslarımı esnetmek istiyordum. Yine asimetrik bir duruştu. Beş dakika bir tarafta, beş dakika da öbür tarafta bekleyecektim. Omurgamı arkaya eğdiğim için ve bel bölgesine biraz yük bindiği için bu duruşta sadece beş dakika kalmaya karar vermiştim. Gözlerimi yine kapattım. Yine de tepedeki ışıklar gözümün içine içine giriyordu. Bunun üzerine havlumla yüzümü kapattım. Kulağımda melodiler, gözlerim kapalı… Duyularımı susturmuştum. Güya biraz daha dışa dönük bir asanaydı ama ben yine içe dönmeyi başarmıştım. Kaç dakika geçti bilmiyordum yine. O kadar rahattım ki!. Uyuduğumu sanmayın sakın. Uyumuyordum. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) misali. Orada duyularım suskun, zihnim suskun, bedenim rahat. Takılıyordum işte. Yüzümden havluyu kaldırıp saate baktığımda gözlerime inanamadım. Tam on dakikadır “half saddle”da bekliyormuşum. “Half saddle”da asimetrik bir duruş olduğu için diğer tarafta da on dakika bekledim.

O günkü pratiğime eklediğim diğer asanalar, “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “melting heart” (eriyen kalp), “sphinx” (sfenks), “seal” (fok balığı), “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu), “setu bandhasana” (yarım köprü) ve “cat tail” (kedi kuyruğu) idi.

O gün yoga çalışmam iki saat sürmüştü çünkü duruşlarda uzun süre beklemiştim. O kadar huzurluydum ki, “savasana”da iyice gevşemiştim ve bedenimi teslim etmiştim. Bedenim yerde iyice ağırlaşmıştı. Sanki o beden benim bedenim değildi. Uzun bir derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu sonrası, o günkü pratiğimi sonlandırdım. Her şey çok güzeldi; ta ki ertesi güne kadar.

Ertesi sabah kasığımda bir ağrı ile uyandım. Evet, doğru tahmin ettiniz. Aşırı esnemekten üst bedenimiz ve alt bedenimiz arasında geçiş noktasında bulunan “iliopsoas” kasımı incitmiştim. Yani “half saddle”da gevşemek ve kendimden geçmek bana pek yaramamıştı.

Peki, bu kası zedelememin bana ne gibi bir zararı oldu? Bu kas, üst beden ve alt bedeni birleştirdiği için en basitinden yürümek bile zor hale geldi. Adım atarken, karın kaslarını çalıştırırken, bacakları 90 derece yukarı kaldırırken, merdiven çıkarken hep bu kası kullandığımız için hayatım biraz kısıtlandı.

Böyle bir durumda ne yapmak gerekir? Durup dinlenmek ve sakatlığın geçmesini beklemek. Ben böyle bir şey yapar mıyım? Maalesef hayır. Günlük kardiovasküler çalışmalarıma, yoga derslerime ve kendi pratiğime devam ediyorum. Ancak arkaya eğilmelere ara verdim. Bu kasımı daha da germek ve zedelemek istemiyorum. Bu nedenle bacağımın önündeki kasları esneten duruşlardan uzak duruyorum. Bir süreliğine bu asanalara ara verdim. Benim için bu bile büyük bir adım.

Bundan ne gibi bir ders çıkarmalıyım? Ya da ders çıkarsam bile dinler miyim acaba? Bundan şüpheliyim. Ama ne gibi bir ders çıkardım? Yin yoga eğitimi sırasında, öğretmenimizin bir derste söylediklerini hatırladım. “Yin yoga, anne sevgisi ve şefkatiyle ilintilidir. Şimdi, şu an, bu duruşta beklerken bir gözlemleyin kendinizi. Bedeninize nasıl davranıyorsunuz? Bir anne gibi şefkatli mi yoksa acımasızca mı? Bir annenin çocuğuna yaklaştığı gibi, bedeninize şefkat, sevgi ve yumuşaklıkla mı yaklaşıyorsunuz yoksa bir savaşçı gibi kendinizi zorluyor musunuz? Bu duruşta ayaklarınız acıdıysa, o acıyla kalmaya devam mı ediyorsunuz? Malum savaşçısınız ya… Yoksa ayaklarınızın altına battaniye koyup acıyı dindiriyor musunuz? Anne şefkatiyle… Hangisi?” Benim hangisi olduğum belli. Ya siz hangisisiniz?

sıcak yoga…

Standard

Bir aydır nerelerdeyim diye hiç merak ettiniz mi bilmiyorum. Tatildeydim. Aslında tatildeyken yazamayacağımdan değil ama canım bir süreliğine yazılardan ve teknolojiden uzak durmak istedi. Teknolojik bir inziva. İnzivada değildim. Bir arkadaşımın yanına gitmiştim. Kardiovasküler çalışmalarımı da askıya aldım. Canım istedğinde dışarda yürüdüm. Canım istediğinde “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) yaptım ama ciddi bir antrenman ya da yoga yapmadım. Uzun zamandır yogayı ve kardiovasküler çalışmaları bu kadar boşlamamıştım. Hoşuma gitti. Böyle bir uzaklığa ihtiyacım varmış.

2014-05-09 17.18.33

Spora, yazılara ve yogaya ara verdim. Peki ben bu süre içinde ne yaptım? Bolca gezdim. Yeni yerler gördüm ve yeni bilgiler edindim. Sıkı durun: “Bikram yoga” derslerine katıldım.

“Bikram yoga”yı çok merak ediyordum ama bugüne kadar bu tarz “sıcak yoga” derslerine katılmaya fırsatım olmamıştı. Karşıma böyle bir olanak çıkınca değerlendirmeden edemedim. Bir stüdyoya bir haftalık bir programa katıldım.

Sıcak yoga, Bikram Choudhury adında Hint bir yoga eğitmenin geleneksel yoga tekniklerinden yola çıkarak geliştirdiği bir yoga sistemidir. “Bikram yoga” dersleri 26 hatha yoga asanasından oluşur ve sınıfın ısısı 40 dereceye (104 F) yükseltilir.

Bugüne kadar birçok yoga dersine katılmış ve değişik tarzlar denemiş biri olduğum için sıcak yogayı da kolaylıkla yapacağımı düşünüyordum. Derse giderken yanıma ders sonrası giymek için yedek kıyafetler de almıştım. Bir yandan da “bu kıyafetleri kendime neden yük yaptım ki?” diye sorup duruyordum. Altı üstü bir yoga dersine katılacaktım.

Ders başlamadan on beş dakika önce sınıfa girdim. Girmemle sınıfı terk etmem bir oldu. Birden nefes alamadım. Bayılacakmış gibi hissettim. Sınıf o kadar sıcaktı ki! Bu sıcakta nasıl yoga yapacağım diye düşünmeden edemedim. Ders başlayana kadar dışarda bekledim. Sınıfa öğretmenin arkasından girdim. İlk ders “sıcak yoga” dersi değildi. Biraz daha aerobik olarak nitelendirebileceğimiz bir dersti ve o nedenle sınıf 32  derece sıcaklıktaydı. Kardiovasküler derslere alışkın olduğum için bu ders bana çok zor gelmemişti. Tek sıkıntım sıcak sınıftı. Dayanamıyordum. Sanki nefes alamıyordum. Derin bir nefes alıp verdikten sonra, zihnimi sakinleştirmeye çalıştım. Sonuçta bir saatlik bir dersti ve ben nefesime odaklanarak bu zorluğu atlatabilirdim. Çok sıcakladığım anlarda, “balasana”ya (çocuk duruşu) geçip dinlendikten sonra akışı tekrar yakalayabilirdim. Böyle düşününce ders biraz daha kolay geçti.

Karakter olarak, çoğunlukla “vur deyince öldüren” bir kişiyim. Bu nedenle, aynı gün bir sonraki derse de girmeye karar verdim. Meğer bir sonraki ders, stüdyodaki en ileri dersmiş. 40 derecede nemli bir ortamda bir saat boyunca akışlı bir ders… Yine ders başlayana kadar sınıfın dışında serinledim. Eğitmenle birlikte sınıfa girdim. Ders öncesi, eğitmen ile konuştum. Hayatımda ilk defa böyle bir derse gireceğimi, sınıfın en arkasında duracağımı, yorulduğumda dinlenmek için ara vereceğimi ve kendimi iyi hissettiğimde akışı tekrar yakalayacağımı söyledim. Size nasıl tarif edebilirim ki o dersi? Hani tarif edilmez, yaşanır cinstendi. Sınıf o kadar sıcaktı ki! Herhangi bir asana yapmama gerek kalmamıştı. Şakır şakır terlemeye başlamıştım. Başımın tepesinden akmaya başlamıştı ter. Ellerim ve ayaklarımın altı da çok terlemişti. Bir türlü matın (yoga minderi) üzerinde sağlam bir şekilde duramıyordum. Ellerim ve ayaklarım kayıyordu. Matın dışına çıktım. Yer parkeydi. Parkenin üzerinde daha az kayacağımı düşünüyordum. Yanılmışım. Sanki duşun altındaydım ve başımdan aşağıya su akıyordu. Olacak gibi değildi. Etrafıma bakındım. Benim dışımdakiler bu tarz derslere alışkındı sanırım. Herkes akışa kendini kaptırmış güzel güzel yogasını yapıyordu. Herkes terliyordu ama benim gibi değil. Sınıfa tekrar bir göz atınca köşede kağıt mendil gördüm. Hemen birkaç mendil aldım yanıma ve ellerimi ve ayaklarımı silmeye başladım. Dersin bundan sonrasını özetliyorum. İki asana yapıyordum. Sonra ellerimi ve ayaklarımı kuruluyordum. Tekrar bir iki asana yapıyordum ve tekrar kurulanıyordum. Kalp atışlarımdan bahsetmek bile istemiyorum. Kalbim beynimde mi atıyordu yoksa ağzımın içinde mi inanın bilmiyordum. Muhtemelen, katılımcıların hepsi kalp atışlarımı duyuyordu. Sanki saunada yoga yapıyordum. Sonunda sırt üstü uzanmış, burguyla bedeni rahatlatmış ve sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. Neyse ki derin gevşeme pozisyonu öncesinde sıcak hava ve nemden vazgeçilmiş ve sınıf biraz soğutulmaya başlamıştı. O anda, her zamankinden daha çok sevdim “savasana”yı…

Yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali… Ertesi gün yine gittim stüdyoya. Bu sefer iki farklı derse girecektim. Dersler, sınıfın ısısına göre kolaydan zora doğru sıralandırılmıştı. İlk gün şansıma en zor derse girmiştim. İkinci gün ise en kolay ve ondan biraz daha zor bir derse girdim. Aslında derslerin akışı birbirine çok benziyordu. Hemen hemen her derste aynı asanaları aşağı yukarı aynı sırada yapıyorduk. Tek fark, sınıfın ısısıydı. Ya bedenim, ruhum ve zihnim alışmıştı ya da sınıf bir gün önceki kadar sıcak değildi. İkinci günkü dersler bana daha kolay geldi. İlk günkü kadar terlemedim ve dersleri çok daha kolay çıkardım. Hatta o sıcakta “sirsasana” (baş duruşu) bile yaptım.

O kadar sıcak derslerden sonra kendime gelmem biraz zaman alıyordu. Dersten bir saat sonra bile vücut ısım normale dönmüyordu ve hala terlemeye devam ediyordum.

Ertesi gün sabah uyandığımda dayak yemiş gibiydim. Ders sırasında ve sonrasında ne kadar çok su içsem de bir türlü susuzluğumu dindiremiyordum. Susuzluk, “sıcak yoga”nın bende yarattığı en önemli yan etkiydi. Ertesi gün yataktan kalktım, bir iki adım attım ve “aaaahhhh”. Sağ dizimin arkası acıyordu. Galiba derste sıcağın etkisiyle kaslarım aşırı esnemişti ve sınırlarımın ötesine geçmiştim. Sonuç: Dizimi sakatlamıştım. Tabii ki çok ciddi bir sakatlık değildi ama yine de dizimi zedelemiştim.

O an, “sıcak yoga”nın sağlığa ne kadar faydalı ne kadar zararlı olduğunu düşündüm? Aklıma ilk gelen şey, çok sıcak bir ortamda yoga yaparken bedenin çok fazla esneyebileceği ve bu esneklik neticesinde sınırlarımızın ötesine geçerek sakatlanabileceğimiz oldu. Ders boyunca, ara sıra başımın döndüğü hatırladım. Sıcak yüzünden birçok kişi baş dönmesi, baş ağrısı ve mide bulantısı hissedebilir, bedeninin herhangi bir bölgesine kramp girebilir ve yer sanki ayaklarının altından kayıyormuş gibi hissedebilir. Tüm bu belirtiler aslında sıcağa tahammül edemediğimizin bir göstergesi olabilir. Böyle bir durumda biraz dinlenmeli ya da sınıftan bir süreliğine ayrılıp bedenimizi biraz rahatlattıktan sonra sınıfa geri dönmeliyiz. Bu kadar sıcak bir sınıfta yapılan yoganın, kalp ve tansiyon hastalarına da iyi geleceğini düşünmüyorum. Aşırı sıcak bir sınıfta, beden ısısını kontrol edemez ve ısı bizi çarpar. Böyle bir durumda, kalp, karaciğer, böbrekler ve diğer organlar kendilerini kapatabilir. Bu nedenle, “sıcak yoga” derslerinden önce, ders sırasında ve sonrasında bol sıvı tüketmeliyiz.

Kimilerine göre ise, ısıtılmış ortamlar kasların kolayca esnemesine neden olduğu için kişilere zor gelen asanaların daha kolay yapılmasını sağlar. “Sıcak yoga” üstadları, sıcaklığın kan damarlarını esnetip kanı incelterek kardiyovasküler (kan dolaşım) sistemini hızlandırdığını söylemektedir. Yine bu üstadlara göre, bu tarz yoga, nabız ve metabolizmayı hızlandırır; bağışıklık, hormon ve sinir sistemini güçlendirir ve kontrollü ve derin nefes alıp vermeyi öğrettiği için akciğerlerin kapasitesini ve etkinliğini artırıp astım hastalarına iyi gelir.

“Bikram yoga”nın yararlarından ve zararlarından bahsettim. Yararlar ve zararlar, kişiden kişiye farklılık gösterir ve bu yüzden de bir genelleme yapmamız mümkün değildir. Herkes, kendi deneyimi yaşamalıdır. Ben çok merak ediyordum ve bu tarz derslere katıldım. Bir daha dener miyim? Pek sanmıyorum. Bana göre değil. Her ne kadar sıcağı ve yazı çok sevsemde, 40 derece ve nemli bir ortamda yoga yapmak benim tarzım değil. Size tavsiye eder miyim? Tabii ki ederim. Ama mutlaka bu yoga tarzını hayatınızın içine sokun şeklinde değil. “Mutlaka deneyin ve sevip sevmediğinize, sıcak yogayı hayatınızın bir parçası yapıp yapmayacağınıza kendiniz karar verin.” Sonuçta, tarz meselesi ve seçim sizin…

tatildeydim!

Standard

Yaklaşık bir aydır tatildeydim. Güzel bir tatil beldesinde güneş, kum ve denizin tadını çıkardım. Tüm bunları yaparken de biraz yoga ve meditasyondan uzaklaştım sanırım. Aslında sebebi çok basit. Yoga ve meditasyon, mesleğim haline gelmişti. Yoga eğitmeni olmuştum ve yoga ve meditasyon derslerinden para kazanmaya başlamıştım. Hayatta neden para kazanmaya başlarsanız, tatile gittiğinizde o alandan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorsunuz. Bir sene öncesine kadar haber sektörü içindeydim ve tatile gittiğimde ne bir gazete okumak ne de televizyonda ya da radyoda haber dinlemek istiyordum. Demek ki neymiş? Hayatını hangi alanda kazanıyorsan, tatile gittiğinde o alandan uzak durmaya çalışıyorsun. Tamam, haber sektöründen uzak durabilirsin. Peki ya yoga ve meditasyondan?

2009-2010 tum fotolar 308

Tatile gittiğiniz zaman ve eğer uzun bir tatil geçirecekseniz, ilk hafta tatile alışmakla geçiyor. Günlük hayatınızdaki alıştığınız işleri yapmayı sürdürüyorsunuz ama bir yandan da tatilin getirdiklerini hayatınıza sokmaya çalışıyorsunuz. Mesela mı? Ben, her gün sabah erken kalkıp spor tesisine gidip en az iki saatimi orada geçiren bir insanım. Sonrasında yoga yapıyorum en az bir saat. Tatilde ne mi yapıyorum? Tatilde de erken kalkıp sabah sporumu ihmal etmiyorum. En az bir, bir buçuk saat. Ardından kahvaltı öncesi yoga yapıyorum yaklaşık bir saat. Bu da demek oluyor ki, tatile gitsek de günlük hayatımızdaki alışkanlıklarımızı kolay kolay bırakamıyoruz. Ancak diyorum ya, tatildeyiz ve tatilin de bize kattığı alışkanlıklar oluyor. Mükellef bir kahvaltı etmek, denize girmek, güneşlenmek, mis gibi deniz havasını içine çekmek, akşamüzeri patates kızartmasıyla bir bira içmek… Bunlar da tatilin getirileri. Uzun bir tatil yapıyorsanız, günlük alışkanlıklarına yeni alışkanlıklar ekliyorsunuz.

Dediğim gibi, ilk hafta günlük alışkanlıklarınıza tatilin getirdiklerini katıp onları harmanlamakla geçiyor. İkinci hafta, rahata biraz daha alışıyorsunuz. Tatil sizi esir almaya başlıyor. Daha rahat ve geniş olmaya başlıyorsunuz. Belki sadece bir gün, sabah erken kalkmak istemiyor canınız ve sabah sporunu ihmal ediyorsunuz. Bazen canınız yoga bile yapmak istemiyor, hele ki yoga ve meditasyon işiniz haline gelmişse. Belki bir akşam arkadaşlarla buluşmak istiyorsunuz ve o akşam içki biraz kaçıyor. Belki bir akşam sadece salata yiyorsunuz ama ertesi gün balıkçıda ipin ucu kaçıyor. Öğle yemeğini bazen hafif bazen de mükellef yiyorsunuz. Yani ikinci hafta, tatil günlük hayatınızdaki alışkanlıklarınızı biraz daha fazla etkilemeye ve değiştirmeye başlıyor.

Tatiliniz üçüncü haftaya girdiyse, işte o zaman işiniz iş. Sabah sporu ve yoga biraz daha fazla askıya alınabiliyor. Kendi açımdan, üçüncü hafta evde yoga yapmayı bıraktım. Hava çok sıcaktı ve ben sabah saatlerinde deniz kenarında olmak istiyordum. Bir de bu sene kafayı sörfe takmıştım. Dingin havaları kaçırmak istemiyordum; tekniğimi daha da geliştirmek için. Bu nedenle, sabah yogaları biraz ertelenmeye başladı. Yooo hayır, sabah sporu devam ediyordu. Yine erken kalkıyordum ama kahvaltı sonrası hemen deniz kenarına geliyordum. Sörften sonra şezlongun üzerinde yoga yapmaya başladım. Aslında bu da ilginç bir deneyimdi. Bir stüdyoda değildim. Açık bir alandaydım. Deniz kenarındaydım. Müzik yoktu. Sadece sahile vuran dalga sesleri. Gözlerimi kapatıp şezlongun üzerinde yin yoga yaptım. Her gün… Her sörf deneyimimden sonra… Sertleşen kaslarımı rahatlattım. Ruhumu dinginleştirdim. Zihnimi boşalttım. Çok keyifliydi. Bir kere daha anlamıştım, yoga her yerde yapılabilirdi. Zamanı ve mekânı yoktu.

Tatilde zaman su gibi akıp geçmeye devam ediyordu. Son haftaya girdiğimde, “off ya işte tatil bitiyor, yaz bitiyor, sonbahar başlıyor ve ben birkaç güne yaşadığım şehre dönüyorum” diye düşünmeye başladım. Bu düşünce bitirdi beni. Sabah sporu ve yogası iyice aksamaya başladı. Erken kalkamaz oldum. Sabahları erken kalkmaya alışmış bir insan olsam da, biyolojik olarak erkenden uyansam da, yataktan kalkamaz oldum. Canım yatakta yayılmak istiyordu. Hava da bozmaya başlamıştı ve deli gibi rüzgâr esiyordu. Çılgın bir fırtına başlamıştı. Sörften de olmuştum çünkü bu hava profesyoneller içindi ve beni aşıyordu. Sabah sporu yok, yoga yok, sörf de yok. Son bir hafta sadece yayıldım. Önceleri bu beni rahatsız etti ama sonra aslında buna da ihtiyacım olduğunu düşündüm. Ben, tüm sene boyunca düzenli kardiovasküler çalışma yapan, grup derslerine katılan ve yoga ve meditasyon dersleri veren biriydim. Benim de tatile ve dinlenmeye ihtiyacım vardı ama tatilim ilk gününden beri aynı yaşantıyı devam ettirmiştim. Kardiovasküler çalışma benim günlük hayatımın bir parçasıydı. Yoga ve meditasyon da öyle. Üstüne üstlük onlardan para kazanıyordum. İşim haline gelmişti yoga ve meditasyon. O halde bir hafta bile olsa nefes almaya hakkım yok muydu? Bir an düşündüm ve “evet Burcu, günlük yaşantını bir haftalığına bir kenara bırakıp tatil yapabilirsin. Bir hafta boyunca spor yapmazsan, yoga ve meditasyondan uzak durursan hiçbir şey kaybetmezsin. Aksine bedenini, ruhunu ve zihnini dinlendirir ve yenilersin” dedim.

Son bir haftamı sakin, huzurlu, rahat ve mutlu geçirdim. Spordan ve yogadan uzak durdum. Kendimi dinledim. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi dinlendirdim. Peki, ne mi oldu? Zihinsel ve ruhsal açıdan hiçbir şey olmadı. Kendimi yine de iyi hissediyordum. Ama bedensel olarak! Bedenin ne kadar nankör olduğunu anladım. Yaşadığım şehre döndüm. Ertesi gün spor tesisine gittim. 50 dakikalık kardiovasküler bir programım vardı yapmam gereken. Tatile gitmeden önce bana mısın demiyordu. İlk gün zorlandım yürüyüş bandında. Ardından stretching dersine girdim. Dikkatinizi çekerim yoga dersi değil, dynamic stretching dersi. Tatile gitmeden önce, “laylaylom” yaptığım hareketler ders boyunca beni zorladı. Özellikle sırtım, belim, trapez kaslarım, omuzlarım ve kollarım çok acıdı. 50 dakikalık ders geçmek bilmedi.

Ne mi anladım? Yoga ve meditasyon, bir hayat biçimidir. Onlarsız bir yaşamın olmayacağını anladım. Her ne kadar yoga ve meditasyondan para kazansan da, tatile gittiğinde onları bir kenara koyamayacağını fark ettim. Yoga ve meditasyon, bundan böyle hayatımın bir parçası ve benim vazgeçilmezlerim… İşte bu da bir aylık tatilden bana kalan…

her yerde meditasyon!

Standard

Meditasyon sadece yoga matında (minderinde) bağdaş kurup gözler kapatılarak mı yapılır? Eğer öyleyse neden herkesin meditasyondan kaçtığını anlayabiliyorum. Bir sürü merasimi yerine getirene kadar zihnin o kadar çok şey düşünür ki, meditasyona oturduğunda zihnin bir türlü susmak bilmez. Nereden mi geldi tüm bunlar aklıma? Anlatayım.

2009-2010 tum fotolar 073

Sabah yürüyüşe çıkmıştım. Deniz kenarında upuzun bir yürüyüş parkuru var şu an tatilimi geçirdiğim beldede. Hem yürüyorsun ve kardiovasküler bir çalışma yapıyorsun hem de mis gibi deniz havasını içine çekiyorsun. Daha ne isteyebilir ki bir insan?

Bugün yürürken birden aydınlandım. Hayır, uçmadım. Sadece farkettim. Aslında hayatta her yaptığımızı meditasyona çevirebiliriz. “Hadi canım sende!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ben ciddiyim. Bunu açıklayabilmem için öncelikle meditasyonun ne olduğunu hatırlatmam gerek.

Sahi meditasyon ne demek? “Ben yoga yapıyorum” diyince, herkes “aaaa meditasyon da yapıyor musun?” diye soruyor. Gerçekten de meditasyon ne demek ve nasıl yapılır? Bir kuralı var mıdır? Yoksa her şekilde ve her yerde meditasyon yapmak mümkün mü?

Meditasyon, en basit tabiriyle, düşüncelerimizden arınmış ancak farkında olma halidir. Kafa karıştırıcı değil mi? Hem düşüncelerimizden arınmış olacağız, yani hiçbir şey düşünmeyeceğiz, hem de farkında olacağız. Ya da şöyle ifade edebilir miyiz acaba? Zihni susturma hali. Belki bu daha güzel oldu. Zihnimizi susturmak… O an hiçbir şey düşünmemek ama yine de yaşadığımız anın farkında olmak. Meditasyonda, bir yapma hali yok. Sadece farkında olma durumu var. İşte tam da bu nedenle, meditasyonun sadece ve sadece bağdaş kurulup gözler kapatılarak yapılması gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon halinde olabiliriz.

Madem ki meditasyon, düşünceleri ve zihni susturma, anda kalma ve farkında olma durumu; o halde biz her istediğimizde meditasyon haline girebiliriz. Peki bu nasıl olacak? Daha önceden de meditasyonun her zaman ve her yerde yapılabileceğini farketmiştim ama bugün yürüyüş yaparken tekrar hatırlayınca, sizinle de paylaşayım istedim.

Yürüyordum. Denizden dalga sesleri geliyordu. Ben denizin ufukla birleştiği noktaya bakıyordum. Birden her şey sustu. Çevremde ne insanlar ne sokak köpekleri… Ne de başka bir şey. Sanki dünyada yalnızca ben vardım. Gözlerim açıktı. Bağdaş da kurmuyordum. Üstüne üstlük yürüyordum. Ama o an… İşte o an… Meditasyon haliydi. Gözlerim ufuk çizgisinde… Ben uyanık ve ayakta ama meditasyon halinde… Müthiş bir huzur… İşte hayat bu…

Yürüyüşten sonra, bir çay bahçesinde oturdum. Yine denize nazır bir köşe seçtim kendime. Tekrar denize baktım. Yine gözlerim açık ve yine zihnim susmuş… Ama farkındayım ve uyanığım. Sadece o anı yaşıyorum. Nefes alış verişlerimi hissediyorum. Bir süre sonra nefesimin de susuyor sanki… Huzur, mutluluk ve dinginlik…

İşte meditasyon böyle bir şey bence. İlla ki sessiz ve loş bir oda içinde, çevremizde mumlar ve tütsüler, bağdaş kurup gözlerimizi sımsıkı kapatıp meditasyon deneyimlemek gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon olabiliyormuş demek. Bunu daha önceleri bir yoga öğretmenim söylemişti. O zamanlar, ben yoganın sadece asana kısmıyla ilgileniyordum. Yeni yeni meditasyona merak salmaya başlamıştım. Öğretmenim, bir derste böyle söylediğinde, ben de tıpkı sizin gibi “hadi canım sende!” demiştim içimden. O an anlamsız gelen bu sözler, şimdi o kadar çok anlam kazandı ki benim için.

2009-2010 tum fotolar 075

Tıpkı o öğretmenimin de söylediği gibi, yürüyüş yaparken, kendimizi o ana vererek, o anı yaşayarak, farkında olarak yürürsek eğer, bu da meditasyondur. Ya da çay içerken, her bir yudumumuzu farkederek, sindirerek, ağız tadıyla içersek, bu da bir meditasyondur. Yemeğimizin lezzetinin farkına vararak, ona odaklanarak ve her bir lokmamızı hissederek yersek, bu da meditasyondur. Aynı şekilde, arada sırada zihnimiz yorulduğunda, başımızı bilgisayar başından ya da kitaptan, kağıtlardan, o an ne ile uğraşıyorsak o işten kaldırıp, sabit bir noktaya gözlerimizi kırpmadan bakınca, bu da bir meditasyondur. Zihin yorulmuştur ve kendini tazelemek ve yenilemek için kendince bir yöntem izliyordur siz farkında olmasanız bile…

Şu an deniz kenarındayım. Dalga seslerini dinliyorum. Düşüncelerimi toplamaya çalışmaktan ve yazmaktan yoruldum. Zihnim de yoruldu haliyle. Bir an için bıraktım notebook’umu kenara. Denize baktım ve baktım. Durmadan akan, sürekli yenilenen ve değişen bir su kütlesi… İşte günlük hayatımın içinden kısacık bir meditasyon hali size. Bir düşünün bakalım, mutlaka siz de kendi hayatınızın içinde kısacık meditasyon anları bulacaksınızdır…

içimden geldiği gibi!

Standard

Tatildeyim. Belki farketmişsinizdir. Yazılarım seyrekleşti. Benim de tatil yapmam, enerji toplamam ve hiç sevmediğim kış aylarına hazırlanmam gerek. Hal böyle olunca da yazıları biraz aksattım. Twitter ve facebook’taki yoga sayfalarıma yüklediğim resimler, yazılar, alıntılar da azaldı. Adı üstünde tatil! Sonuçta kendimizi şarj etmek ve kışa daha hızlı ve üretken başlamak da var.

394426_10151138611128812_958040855_n

Yoga eğitmeni olduğumuzda aslında işimiz enerjiyle bence. Birçok insan yogaya daha iyi hissetmek için geliyor. Hem bedenen hem de ruhen. Dolayısıyla bizim ruh halimiz iyi ve enerjimiz yüksek olmalı ki öğrencilerimizi mutlu edebilelim. İşte bu nedenle, yaz ayları bir yenilenme zamanı. Hele ki benim gibi ömrünü yaz ayları için yaşayan biri için. Ne yapayım. Yoga eğitmeni olsam da ermedim. Guru da değilim. Hayatın zıtlıklarını (dualitesini) olduğu gibi kabul ediyorum bir çok alanda ama ne yazık ki iş yaz ve kış aylarına gelince aynı şeyi yapamıyorum. Tüm bu nedenlerden dolayı, yaz ayları içimden geldiği gibi yaşadığım ve daha çok kendim olduğum bir mevsim.

Kendim olmak, içinden geldiği gibi yaşamak? Sizlere bir şey ifade etti mi? İnanın beş-altı yıl öncesine kadar benim için de bir şey ifade etmiyordu. Hayatıma yoga girmeden önce, kendin olmak ve içinden geldiği gibi yaşamak denilse, “o da ne?” diye soruverirdim. Oysa şimdi bambaşka bir açıdan bakabiliyorum.

Tatildeyim. Yaşadığım şehirdeki hayatımın aynısını sürmem beklenmiyor benden. Adı üstünde: Tatil. Ama ne yazık ki bazı alışkanlıklardan da kolay kolay vazgeçilmiyor. Ne gibi mi? Mesela erken kalkmak. Yoga eğitmeniyim ama daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Sosyal bir içiciyim. Arkadaşlarımlaysam, bir toplantıdaysam, “yooo hayır ben bir yoga eğitmeniyim. Asla içki içmem” demiyorum. İki-üç gecedir sürekli bir vesile oluyor ve ben içiyorum. Bu durumda sabah çok erken kalkmamak ve biraz bedeni dinlendirmek akıllıca olabilir. Ama ne yazık ki, bu sefer de biyolojik saat işin içine giriyor. Sabahın köründe kalkıyorum; gerçekten de erkenden. Kalkınca köpeğimi gezdiriyorum. Ardından ya bisiklete biniyorum ya da yürüyüş yapıyorum. Ne de olsa yaşadığım şehirden alışığım her gün kardiovasküler çalışma yapmaya… Beden istiyor. Sonra bir saat yoga yapıyorum, bedenimi bir güzel esnetiyorum. Kimi zaman hareketli “vinyasa” yoga, kimi zaman ise yavaş ve sakin “yin” yoga. Ardından bir güzel kahvaltı ve tüm gün deniz keyfi. İşte günlerim böyle geçiyordu taa ki bugüne kadar…

Bugün ne mi oldu? Sabah uyandım yine. Malum biyolojik saat ama bedenim bir türlü yataktan kalkmak istemedi. Önce içimdeki şeytan adını verdiğim “ego”m beni dürttü. “Hadi kalk, bin bisiklete bin. Biraz enerji sarfet.” Derken ruhum, “hayır bugün kendimi yorgun hissediyorum. Yatıp dinleneceğim. Bir gün spor yapmasam ne olur? Hiçbir şey olmaz. Keyfini çıkar tatilin.” dedi. Ben de ruhumu dinledim. İyi ki de dinlemişim ve içimden geldiği geldiği gibi davranmışım Bir güzel uyudum. Uzun zamandır ilk defa 8’e kadar uyumuşum. Sonra kalktım çayımı demledim ve köpeğimi gezdirdim. Döndüm güzel bir kahvaltı ettim ve ardından Türk kahvemi içtim. Kendimi çok iyi hissediyordum. Denize gittim. Deniz biraz çırpıntılıydı. Olsun, sorun değildi. Hava çok sıcaktı. Rüzgar da olmasa deniz kenarında oturulacak gibi değildi. Esintiyle birlikte tüm gün deniz kenarında yayıldım. Denize girdim, çıktım. Bir daha yüzdüm, bir daha yüzdüm. Ben sayamadım kaç kere girdim çıktım. Öğleden sonra iyice dalgalandı deniz. O yüzden fazla yüzmedim, kısa turlar attım. Olsun, bugün de böyleydi. Her zaman denize girmeyi, kardiovasküler bir yüzme olarak algılamam gerekmiyordu. Yani yine içimden geldiği gibi davrandım. Beş-altı sene önce olsa, “tüüüh, bugün de spor yapmadım, enerji sarfetmedim” diye hayıflanır dururdum.

Aslında çoğu zaman, hep teamüller gereği davranmıyor muyuz? Sırf mecbur olduğumuz için bir takım şeyler yapmıyor muyuz? Sadece mecbur olduğumuz için bazı insanlarla görüşüyoruz. Sırf mecbur olduğumuz için sevmediğimiz insanların yüzüne gülümsüyoruz. Mecbur olduğumuz için istemediğimiz bir yemeğe gidiyoruz, ya da düğüne… Peki tüm bu mecburiyetler arasında kendimizi mutlu etme mecburiyetimiz nerede?

Kendimizi mutlu hissetmemiz herşeyden önemli bence. Sadece mecburiyetten bir şeyi yapacağımıza hiç yapmamamız daha iyi. Zaten mecburen yaptığımızda, karşımızdaki insanlar da halimizden ve tavrımızdan anlıyorlar bunu. Onlar da mecburen ve nezaketen anladıklarını belli etmiyorlar. O zaman, sizce de sahte bir hayat yaşamıyor muyuz? Ashtanga Yoga’nın en temel ahlaki değerlerinden bir olan “satya” (gerçeklik) ilkesini ihlal etmiyor muyuz? Sahte buluşmalar, sahte gülümsemeler ve sahte hayatlar… Peki ya içimizden geldiği gibi yaşasak? İçimizden geçenleri söylesek tabii ki karşımızdakileri kırmadan… İçinden geçeni söylemek demek patavatsız olmak, kırmak ve üzmek demek değil. İçimizden geliyorsa, görüşsek birileriyle. Eğer gerçekten istiyorsak, spor yapsak, yoga yapsak, işe gitsek, yazı yazsak. Ya da en basitinden istediğimiz anda yemek yesek, yatsak, uyusak. Yani hayatın en temel ihtiyaçlarını bile içimizden geldiği gibi yaşamak. İçimizden geliyorsa, karşımızdakine sarılmak… İçimizden geliyorsa, sevdiğimizi öpmek. Bir an bile kaybetmeden. O an içimize öyle geldiyse, “ayıp olur”, “şu an doğru an değil” diye düşünmeden davranmak. Çünkü belki bir sonraki an olmayacak. Sadece ve sadece yaşadığımız şu an gerçek. O halde, içimizden geldiği gibi yaşadığımız zaman daha mutlu olmaz mıyız? “Satya” ilkesi hayatımızın bir parçası olmaz mı ve “gerçek” bir hayat yaşamaz mıyız? Siz ne düşünüyorsunuz?

günün sorusu

Standard

Hep derim ya, yaz mevsimini çok severim diye… Nihayet yaz aylarındayız ama havaya bir şey oldu sanki. Geçen hafta Ankara’da tam bir sonbahar yaşadık. Sürekli bulutlu ve serin bir hava. Ara sıra yağmur indiriyor. Sanırsınız Türkiye’de değil de İngiltere’de yaşıyoruz. Hiç de bana göre değil ama ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Hava düzelene kadar katlanacağız. Havuzdan ve güneşten de kaldık. En iyisi kendimizi daha çok kardiovasküler çalışmalara ve yogaya adamak…

41

Yine bulutlu ve serin günlerden birinde yoga dersim vardı. Maalesef hava bulutlu ve kapalı oldu mu benim ruhum da bulutlu ve kapalı oluyor. Bu duygularla gittim derse. Not defterime baktım “ne gibi bir ders işlesem bugün” diye. Bir türlü karar veremedim. Sonra aklıma ne zamandır yaptırmadığım bir vinyasa akış geldi. Sürekli vinyasa, sürekli akış. Evet, kesinlikle en iyisi buydu. Biraz hareket iyi gelecekti böyle karamsar bir güne. Moralimizi düzeltecek, neşemizi arttıracak ve bizi mutlu edecekti. Dersin zirve duruşu da tabii ki “sirsasana II” yani kolların da kullanıldığı baş duruşu olacaktı. Diğer bir deyişle: “Tripod baş duruşu”. Evet, her şey hazır ve “hadi başlayalım.”

Derse “sukhasana” (kolay oturuş) ile başladık. Sağa ve sola esneme ve hafif bir burgudan sonra masa pozisyonuna geçtik. “Vinyasa” bir ders yapacaktık ya, hemen basit bir akışla başladık derse. Nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu), nefes al “utthita balasana” (uzanmış çocuk duruşu), nefes ver “ashtangasana” (diz-çene-göğüs) ve nefes al “ardha bhujangasana” (bebek kobra) ve nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu). Bu akışı beş kere yaptık.

Bedenimizi daha da ısıtmak için masa pozisyonunda durduk. Beş kere sağ bacağımızı göğsümüze doğru çektik ve tekrar arkaya uzattık. Sonra sol ayağımızın üstünde güçlü ve dengeli bir şekilde kalkıp “eka pada adho mukha svanasana”ya (tek bacak havada aşağı bakan köpek) geçtik. Yine sağ bacağımızı beş kere göğsümüze doğru çektik ve arkaya uzattık. Ardından klasik bir vinyasa akışı, yani “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “ashtangasana” (diz-çene-göğüs), “ardha bhujangasana” (bebek kobra) yaptık. Tekrar masa pozisyonuna geçip aynı seriyi sol bacakta yaptık ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) nefeslendik. Dinlenmeleri bile “adho mukha svanasana”da yapıyorduk, “balasana” (çocuk) pozisyonunda değil.

Grup iyice ısınmıştı ama güneşi kaç gündür görmüyordum ya, ben hala bulutluydum. Bu ne demekti? “Isınmaya devam.” Sırada başka bir seri vardı. “Uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “utkatasana” (sandalye) arasında birkaç vinyasa yaptıktan sonra, bu duruşlara “anjaneyasana” (alçak hamle/alçak lunge), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu), “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle/high lunge) ve “parsvakonasana” (geniş açı) ve “vasisthasana” (yan sopa) duruşları eklendi. Bu seriler de birkaç kez tekrarlandı. Bir sonraki seri de, “trikosana” (üçgen), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı) yaptık. Birbiri ardına vinyasa akışları yapıyorduk.

Sıradaki seride ise “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “utkatasana” (sandalye), tek bacak üzerinde sandalye, “garudasana” (kartal) ve ayağı yere değdirmeden “ardha chandrasana” (yarım ay), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşlarını yaptık. Sağ tarafta seriyi tamamladıktan sonra sol tarafa geçtik.

En son vinyasa ise “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) , “utthita hasta padangusthasana” (el ile öne uzattığımız ayağı tutma duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “vrksasana” (ağaç duruşu) ve “tadasana”dan (dağ duruşu) oluşmuştu. Yani hepsi denge duruşlarıydı. Ne de olsa dersin zirve duruşu, dengemizi test edeceğimiz bir asanaydı.

“Prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) duruşundan sonra gruptan, başlarının tepesini yere koyarak “sirsasana II”yi  (tripod baş duruşu) denemelerini istedim. Sırayla hepsinin yanına gittim ve ayaklarını kaldırıp dengelerini bulmalarına yardımcı oldum. Bedenleri iyi ısıtmıştık ve duruşa iyi ısınmıştık. Tüm sınıf başarıyla yaptı duruşu.

Birkaç öne eğilme ve burgudan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) ile dersi bitirdim.

Peki, neydi dersin teması? Yaz mevsimi içindeydik ama hava tıpkı sonbahar gibiydi. Hayatımızda da böyle durumlarla karşı karşıya kalabilirdik. Hayatımızda da her şey güllük gülistanlık giderken birden tepetaklak olabilirdi. Tıpkı yoga dersimizde yaptığımız gibi, kendi hayatımızda da bu gibi ani değişiklikleri kabul etmek ve kendimizi ona göre ayarlamak ve değişmek mümkün olabilir miydi? Ders boyu zorlandığımız asanalarda nasıl durmuştuk? Tabii ki, nefesimize odaklanarak. Günlük hayatımızda da zorlandığımız, başa çıkamadığımız ya da ani değişikliklerle karşılaşınca yine nefesimize odaklanırsak, tepki vermeden önce derin bir nefes alıp verirsek ve belki de birkaç nefes beklersek, daha sakin ve akıllı tepkiler ve kararlar verebilir miydik? İşte size günün sorusu. Cevap vermeden önce nefese odaklanmaya ve bir saniyeliğine düşünmeye ne dersiniz?

takmalı mı takmamalı mı?

Standard

Bir şeyi kafaya taktığımız zaman mı yoksa vazgeçtiğimiz zaman mı onu elde ederiz? Nereden geldi bu soru aklıma diye düşünebilirsiniz. Cevabı çok basit. Geçenlerde yaşadığım bir olay aklıma düşürdü bu soruyu. Gerçekten istediğimiz bir şey ne zaman gerçekleşir? Ya da bir şeyi çok istediğimizde mi olur yoksa ondan vazgeçip her şeyi akışına bıraktığımızda mı?

2009-2013

Üye olduğum spor kulübüne haftanın en az beş altı günü gidiyorum. Bir saat kadar kardiovasküler bir çalışma yaptıktan sonra bazı günler biraz ağırlık çalışıyorum, bazı günler de kendi kendime yoga yapıyorum. Daha doğrusu gün aşırı ağırlık çalışıyorum diğer günlerde de yoga yapıyorum. Bunların dışında da neredeyse her gün bir grup dersine katılıyorum.

Şimdi diyeceksiniz, yine çenesi açıldı bu kızın diye… Niye anlatıyor tüm bunları bize? Sebebi çok basit. Geçenlerde yoga çalışırken ilginç bir olay yaşadım. Spor tesisinde çok sevdiğim bir fitness eğitmeni var. Henüz çok genç. 20’li yaşlarda… Üstüne üstlük esnek mi esnek bir bedeni var. Görseniz şaşarsınız. Daha önceleri yoga yapmamış, ancak dans geçmişi var. Benimle birlikte yoga yapmayı seviyor. Eğer o gün tesis fazla dolu değilse, hemen yoga matını kapıyor geliyor yanıma. Hemen her asanayı yapabiliyor. Diyorum ya oldukça esnek ve gücü de var. Her zaman ne derim ben? Yoga asanalarını yaparken esneklik kadar güç de gerekir. Bence yüzde 50 esneklik gerekiyorsa yüzde 50 de güç lazım.

Neyse lafı uzatmayalım. Bizim genç fitness eğitmenimiz, yoga dergilerinin kapaklarını süsleyen asanaları çok kolay yapıp şekilden şekile girebiliyor. Bedeni her şekle girmeye müsait. Ne verirsen onu alacak yani. O yüzden biz de onunla hem yin yoga yapıyor esnekliğine esneklik katıyoruz hem de güç gerektirecek asanaları deniyoruz.

Eğitmenimiz, “urdhva dhanurasana” (köprü) yapıp ayaklarını başına yaklaştırabiliyor. “Sirsasana” (baş duruşu) yaparken “padmasana” (lotus) duruşuna geçip ayaklarını 90 derecelik bir açıya getirip tekrar yükseltebiliyor. Daha neler neler…

2009-2010 tum fotolar 713

Baktım ki, sevgili eğitmenimizin bedeni her şeyi almaya müsait, o gün daha güç gerektiren asanalar deneyelim diye düşündüm. Ne gibi mi? Kol denge duruşları gibi. “Bakasana” (karga duruşu), “parsva bakasana” (yan karga), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “bhujapidasana” (kol denge duruşu), “eka pada bhujasana” (tek el kol denge duruşu) bunlardan bazılarıydı. Duruşları önce ben elimden geldiğince göstermeye çalışıyordum. Çünkü elimden geldiğince birçoğunu hala deneyimliyordum. Henüz bu duruşlarda beş nefeslik bir süre kadar durabilmiş değildim. Önce “bakasana”yı gösterdim. Neyse ki artık bu asanayı yapabiliyordum. Sonra “parsva bakasana”yı göstermeye karar verdim. Sadece “böyle yapılıyor” diye gösterecektim. Ayaklarım yerde kalacaktı çünkü zaten ayaklarımı yerden kaldıramıyordum. Tek ayağımı yerden kaldırdım, sonra ötekini yerden kaldırdım ve birden ne göreyim? Ben artık “parsva bakasana” yapabilmeye başlamışım.

O kadar heyecanlanmıştım ki… O kadar sevinmiştim ki… Nasıl olduğunu anlamadım. “Herhalde şans eseri oldu” diye düşündüm. Tekrar denedim ve tekrar oldu. “Tamam, o zaman, bu duruşu yapabiliyorum artık” dedim kendi kendime.

2009-2010 tum fotolar 719Peki, bu asanayı nasıl yaptım? Neden yapamıyordum? Neden yapabildim? Geçen sene yoga eğitmenlik kursu boyunca yapamadığım birçok ters duruşa kafayı takmıştım. Bir yoga eğitmeni tüm duruşları “fotoğraflık” bir şekilde yapabilmeli gibi bir fikre kapılmıştım. Aslında böyle bir şeye gerek yoktu. Bazı şeyleri yapamayabilirdik. Korkularımız vardı, bugüne kadar yaşadığımız olaylar vardı. Bazı duygular bizi alıkoyuyordu belki bu duruşları yapmaktan. Kendimizi zorlamak neden?

Eğitim bitince, ben de rahatladım. Bıraktım peşini bu duruşların. Aslında tam da bırakmadım. “Adho mukha vrksasana” (kol duruşu) hala benim takıntım. O yüzden de bir türlü olmuyor. Ama “bakasana” ve “ardha bakasana”nın peşini bırakmıştım ve bakın işte oldu. O asanaları yapabilmeye başladım. Hem de hiç çalışmadan. Birdenbire oluverdi. Tabii ki fiziksel bir gelişme sağlamış olmalıyım kol duruşunu denerken. Sürekli kollarımın üstünde durmaya çalışırken kollarım güçlenmiş olmalı. Bu da mutlaka karga duruşlarını yapmam da faydalı olmuştur. Ama yine de asanaları kafama takmadığım için bu sonuca ulaştım.

İşte geçen gün bunu düşündüm karga duruşlarını tekrar tekrar yaparken. Vazgeçtim ve oldu. Kol duruşundan da vazgeçmem lazım. Kafaya takmamam lazım. Belki o zaman onu da yapabilirim.

Günlük hayatımızda da aynen böyle değil mi? Bazı şeyleri çok istersek ve kafamıza takarsak, o şeylere bir türlü ulaşamayız. Ancak onlardan vazgeçtiğimiz zaman, bir de bakmışız ki o ulaşmaya çalıştığımız şeyler kendiliğinden oluvermiş. O halde, bazen vazgeçmeye değmez mi?

önce mi sonra mı?

Standard

Bugün bir fitness eğitmeni arkadaşımla konuşuyordum. Onun kardiovasküler bir dersine girecektim ama derse bir saatten fazla zaman vardı. Ben de bu arayı değerlendirip kendime bir yin yoga ziyafeti çekmeyi düşünüyordum. Yalnız bir kaç kere yoga yapıp kardiovasküler bir derse girdiğimde, ders boyunca dizlerimin bağının çözüldüğünü, titrediğimi ve hareketleri yapmakta zorlandığımı farkettim. Tabi eğitmen arkadaşıma sorduğum soru sizin de tahmin ettiğiniz soruydu: “Yoga yapıp kardiovasküler bir derse girmek doğru mu hocam?”

??????????
Aslında en güzeli, kardiovasküler derse girmek ve ardından kendi yoga pratiğimi yapmaktı, ama o zamanda tüm günü spor tesisinde geçirmek zorunda kalacaktım. Eğitmen arkadaşlarla birlikte vardiya dolduracaktım yani… Yok bu benim pek işime gelmemişti açıkçası. Peki ben ne yapacaktım?
Eğitmen arkadaşım bana bilimsel bir açıklama yaptı. Zaten ben de aşağı yukarı aynı şeyi düşünüyordum. Bana, özellikle yin yoga gibi, duruşlarda en az beş dakika durağan şekilde beklediğim yoga stilinde, kaslarımı kullandığımı ve onları yorduğumu söyledi. Ben de “yok canım, tamamen durağan bir şekilde, bir poza girip orada kıpırdamadan bekleyip kaslarımı nasıl yorabilirim ki?” diye sordum. Ama bir yandan da zihnim, fitness eğitmeni doğru bir şeyler söylüyor diyordu.
Yin yoga yaparken, en yang uzuvlarımızdan yani kaslarımızdan başlayarak en yin uzuvlarımıza yani kemiklerimize kadar esneyip gevşiyoruz. Aslında tamamen durağan bir şekilde bir pozun içinde bekliyoruz ancak tüm uzuvlarımız en son noktalarına kadar gerilip gevşiyor. Bu nedenle, yin yoga yaparken merkezi sinir sistemizi sakinleştiriyoruz ve pasif bir şekilde esnetiyoruz tüm bedenimizi. Dolayısıyla, yin yoga, bizi rahatlatıp kendimizi gevşemiş hissetmemize sebep oluyor. Bu yogayı yaptıktan sonra sadece oturmak, uzanmak, meditasyon yapmak ya da belki kestirmek istiyoruz. İşte tam da bu nedenle, tüm kaslarımız, bağ dokularımız hatta kemiklerimize kadar esnemiş ve gevşemişken, bu kasları, bağ dokularını ve kemikleri tekrar harekete geçirip onlara kardiovasküler bir derse uyum sağlamaya çalışmak pek de mantıklı gözükmüyor. Ve tabi bu durum, benim yin yoga yaptıktan sonra böyle bir derse girince neden titrediğimi ve hareketleri yapmakta zorlandığımı açıklıyor.

yin yogaBen, zamandan tasarruf etmek, esnekliğimi kaybetmemek ve günlük yoga pratiğimi yapmak için bir saatlik araya yin yogayı sıkıştırmaya çalışıyorum. Kaslarımı, bağ dokularımı, kemiklerimi, hatta fasyamı bile esnetip, gevşetip, rahatlatıp üstüne üstlük merkezi sinir sistemimi de sakinleştirdikten sonra, hoooop hadi bakalım bedenim hazır mısın kardio bir derse diyorum ve olanlar oluyor tabi ki. Sinirlerim, kaslarım, bağlarım ve bedenim isyan ediyor.
Yalnız, benim bu yaşadıklarımı genellemiyoruz asla. Bu sadece benim kendi deneyimim, başka bir beden bambaşka hissedebilir. Ya da başka tarz bir yoga yaptığımızda aynı etkileri hissetmeyebiliriz.
Örneğin, daha hareketli bir yoga tarzı olan vinyasa ya da ashtanga yoga yaptığımız zaman bir nevi kardiovasküler bir çalışma yapıyoruz. Bu tarz yogada amaç en yang uzuvlarımızı, yani kaslarımızı çalıştırmak. Bir asanayı yaparken genellikle beş nefes sayıyoruz ve hemen başka bir duruşa geçiyoruz. Duruşların arasında “vinyasa” (akış) yapıyoruz. Nefesimizle o asanadan bu duruşa akıp duruyoruz, kalp atışlarımız belli bir hıza çıkıyor ve hatta terliyoruz. O halde şöyle bir soru soralım? Kardiovasküler bir ders öncesi vinyasa ya da ashtanga yoga yapsak yin yoga sonrası böyle bir derste yaşadıklarımızı yine yaşar mıyız? Kesin cevap veremeyiz tabi ki. Ancak, yaz aylarında vinyasa yoga yapıp kardiovasküler derslere girdiğim olmuştu. Tabi ki yorgunluk vardı, nefesimle bir duruştan bir duruşa akarak bir veya bir buçuk saatlik bir vinyasa yoga pratiğinden sonra kardiovasküler ders yorucu gelmişti. Ama asla yin yoga sonrası hissettiklerimi hissetmedim. Çünkü vinyasa yogada, kaslarımı çalıştırmıştım, aslında vinyasa yoga da bir nevi kardiovasküler çalışmaydı ve kaslarımla sınırlı kalıp daha derin bağ dokularıma ve kemiklerime ulaşmadığı onları esnetmediği için kardiovasküler ders benim için büyük bir sorun olmamıştı.

PhotoFunia-4d7bb7d
O halde, kardiovasküler dersten önce asla yoga yapılmaz gibi bir genelleme yapmak yanlış olur. Yoganın farklı tarzlarını düşündüğümüz zaman, yoganın nasıl geniş bir yelpazesi olduğunu hatırladığımız zaman, böyle bir genelleme zaten doğru olmaz. Yoga, kardiovasküler bir çalışmadan önce de yapılabilir.
Şu ana kadar hep kardiovasküler bir çalışma öncesi yoga pratiğinden bahsettik. Peki kardiovasküler bir çalışma sonrası yoga? İşte böyle bir yoga pratiğinin değeri paha biçilmez. Düşünün bir, kardiovasküler bir çalışma sonrası kaslarınız ısınmış, kıvamına gelmiş ve siz yoga yapıyorsunuz. Isınmış kaslarla bir vinyasa pratiği… Belki de o güne kadar yapamadığınız bir çok duruşu deneyebilir ve hatta belki başarı bile sağlayabilirsiniz. Sizin için imkansız olan asanalar belki kardiovasküler çalışma sonrası ısınmış kaslarınızla mümkün hale gelebilir. Ya da ısınmış kaslarla bir yin yoga pratiği. Zaten kaslar ısındı, artık kasın ısınması için zaman harcamaya gerek yok. Bir asana içinde durağan bir şekilde beklerken, kaslar ısınmış olduğu için, doğrudan tendonlarınız, ligamentleriniz, fasyalarınız açılmaya esnemeye başlayacak. Belki de bugüne kadar hiç tatmadığınız bir gevşeme, esneme ve rahatlama hissedeceksiniz. “İşte hayat bu” dedirten cinsinden…
Sonuç olarak, kardiovasküler bir çalışma öncesi mi sonrası mı yoga? Size ve seçtiğiniz yoga tarzına bağlı. Yin ya da vinyasa yoga… Kendi adıma, kardiovasküler bir ders öncesi hem yin yogayı hem de vinyasa yogayı deneyimledim. Tabi ki ders sonrası da ikisini birden deneyimledim. Kardiovasküler ders sonrası yaptığım yin yoganın tadı hala damağımda. Öncesinde yaptığım yin yoga, beni yine de mutlu etti ancak ders benim için biraz eziyet oldu. Dersin başında gayet gevşemiş ve hatta uyuklamak üzereydim. Dersin ilk beş dakikası içinde uyuşukluğum geçti, açıldım ve ders yorucu ama keyifli oldu. Yine de yapar mıyım? Neden olmasın? O da değişik bir deneyim katıyor bana. Sonuçta, yin yoga sonrası yang tarz bir çalışma yaparak bedeni uyandırma ve ısındırma da tavsiye edilmiyor değil. Ya vinyasa yoga? Sanırım “vinyasa”yı böyle bir ders öncesi tercih ederim. Niye mi? Sanırım ders sonrası bir de vinyasa akışları yapacak halim kalmayacaktır da o yüzden….
Önce ya da sonra? Hiç önemli değil, önemli olan hayatınızda yoganın olması ve yogayı öyle ya da böyle, şu veya bu tarz, bir şekilde her gün deneyimlemeniz…