Tag Archives: kalça açıcı duruşlar

değişim…

Standard

Read the rest of this entry

Reklamlar

imkansız mı?

Standard

Hayatta asla yapamayacağınızı, başaramayacağınızı ya da sizin için imkansız olduğunu düşündüğünüz şeyler oldu mu? Benim oldu. Özellikle son yıllarda kendi yoga çalışmalarımda… Asla yapamayacağımı düşündüğüm bir sürü “asana”yı (duruşu) yapabileceğimi gördüm. O gün özel dersim sırasında da  yaşadığım aynı şeydi.

20150202_104809

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Son zamanlarda özel dersimde öğrencinin zorlandığı “asana”lara yoğunlaşmaya karar verdik. Hatta bir ay boyunca sürekli aynı “asana”yı çalışarak o ayın sonunda ilerleme kaydedip kaydedemeyeceğimizi görmek istiyorduk. Henüz yolun başındayız. Bu ay sonunda zorlandığımız “bir asanada ne kadar ilerleme sağladık” bunu gözlemleyip bu konuda bir yazı yazacağım. Ama bu asanayı çalışırken bende değişiklikler olmaya başladı. Asla yapamayacağımı düşündüğüm asanalara çok yaklaştığımı ve hatta yapabilmeye başladığımı gördüm.

Evet, tekrar o günkü derse dönersem. Ders boyunca kalça açıcı bir seriye odaklanacaktık. Özellikle kalçayı dışa çeviren kaslar, kasık kasları ve kalça fleksör kaslarına… Hem öğrencinin hem de benim en zorlandığım duruşlardı kalça açıcı asanalar. Nedense “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) bile bize kalça açıcı duruşlar kadar uzak gelmiyordu. Kalça açıcı serinin bedenimizde yarattığı fiziksel sızılar ve o sızılar ile zihnimizde oluşan “ulaşılamaz” hisleri… Zihin “hayır” dedikçe, o asanaları bedensel olarak yapamamamız… Bir kısır döngü…

Dersin ilk yarısında hedef bölgelere yönelik asanaları yaptıktan sonra önce “virasana”nın (kahraman oturuşu) farklı bir varyasyonunu sonra da “hanumanasana” (maymun duruşu) denemek istemiştim. Hatta bu iki duruş, zirve duruşu için bir hazırlık olacaktı.

“Virasana”ya yerleştikten sonra kalçayı iki bacağın arasında yere oturttuk. Bu oturuşta dizler genellikle yanlara doğru açılırdı. O gün biz çok kontrollü bir şekilde ve dizlerde herhangi bir gerginlik, acı ya da sızı hissettiğimizde duruştan çıkmak koşuluyla dizleri birbirine yaklaştırmaya çalıştık. Dizleri birbirinden ayırmadan “virasana”da kalmaya çalıştık. Normalde bu duruşu yaptırırken dizler kendiliğinden sağa ve sola doğru açılırsa, öğrencilere dizleri kapatmaları söylemezdim. Çünkü dizleri kapatmaya çalışırken dizleri sakatlayabilirlerdi. Ama hedef bölgeleri bu kadar esnettikten sonra dizleri bir araya getirmeyi deneyebilirdik. Hem öğrenci hem de benim için bu duruş zor bir duruştu. İkimiz de ilk defa dizleri birbirine yaklaştırabilmiş ve çok huzurlu, rahat ve acısız bir şekilde bu asanada kalabilmiştik.

“Virasana” sonrası sırada yine benim için oldukça zorlayıcı bir duruş olan “hanumanasana” vardı. Bacağın arkasındaki “hamstring” kaslarım esnek ancak kasık kaslarım ve kalça fleksör kaslarım o kadar da esnek değildi. Bir süredir kalça eklemini esnetmeye çalışıyorduk. Kasık kaslarım, kalça fleksör kaslarım ve kalçayı dışa çeviren kaslarım iki hafta öncesine kıyasla daha esnek gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Gerçekten bu kaslar ve kasların çevresindeki bağlar iki hafta gibi kısa bir süre içinde birazcık esnemiş olabilir miydi?

“Hamstring” kaslarım esnekti. Dolayısıyla “hanumanasana” yaparken öndeki bacak ile ilgili bir sorun yoktu. Tek sorun arkadaki bacağı geriye doğru açamamaktaydı. Kasığımın kendisini yere doğru bırakamamasındaydı. Ve tabii ki havada kalan kasık nedeniyle kalçamın havada kalması ve bacağımın birini öne ötekini arkaya doğru açamayışımdaydı.

O gün kalça fleksör kaslarını ve kasık kaslarını birçok duruşla esnettikten sonra sıra “hanumanasana”ya gelmişti. Nefeslerimi sakinleştirerek sağ bacağımı öne doğru uzatırken sol bacağımı da geriye doğru açmaya çalıştım. Yere oldukça yaklaşmıştım. İnanılmaz bir andı benim için. Bir de öteki tarafı denemek için sabırsızlanıyordum. Sol bacağımı öne doğru uzatıp sağ bacağımı da geriye doğru açtım. Sol “hamstring” kaslarım sağ taraftan daha esnekti. Bir de ne göreyim? Sol bacağımın arkası yere değdi değecek. O sırada sağ bacağımı biraz daha geriye doğru yürüttüm. Ve kalçam yere değdi. Ve ben kollarımı kulaklarımın yanında yukarı doğru uzattım.

Ve “hanumanasana”nın dayanılmaz mutluluğu… Ve “sadakatle başarmak”… Tıpkı “Hanuman”ın arkadaşı için sadakatle zor bir görevi yerine getirmesi gibi… Ben de sadakatle çalışa çalışa belki de istediğim sonuca ulaşacaktım.

Yazının başındaki soruya dönecek olursak! Hayatta asla yapamayacağınızı, başaramayacağınızı ya da sizin için imkansız olduğunu düşündüğünüz şeyler oldu mu? Ama yazının sonunda sorumun cevabı değişti. Benim olmuştu. Özellikle son yıllarda kendi yoga çalışmalarımda… Asla yapamayacağımı düşündüğün bir sürü asanayı yapabileceğimi gördüm. “Virasana”da dizleri birbirine bitişik tutmak bunlardan biriydi. “Hanumanasana” bunlardan biriydi. Ve asla başaramayacağım diye bir şey yoktu. Eğer azimle ve sadakatle çalışırsam, kararlılıkla yolculuğuma devam edersem, yılmazsam, pes etmezsem ve çok çalışırsam, değil “hanumanasana” hiç bir asana benim için imkansız değildi.

 

 

 

ders hazırlamak: dairesel mi zirve duruşlu mu?

Standard

PhotoFunia-84ef86Yoga dersleri vermeye başladığımda en çok zorlandığım şey, dersin temasını ve amacını seçtikten sonra, o tema ve amaca uygun bir asana bulmak ve dersin akışını hazırlamaktı. Bir senelik eğitmenlik kursu boyunca, hatha ve vinyasa derslerine odaklanmıştık. Dersin mutlaka bir teması ve amacı olmalıydı. Ona uygun bir duruş bulmalı, dersin ilk yarısında o duruşa uygun asanalarla vücudumuzu bu zirve duruşuna hazırlamalı ve zirve duruşundan sonra o duruşun önce nötrlemeli ve ters duruşunu yapmalı, en son olarak da soğuma asanalarıyla dersi bitirmeliydik.
Böyle bir ders hazırlamak oldukça zordu aslında. Dairesel bir ders hazırlamak çok daha kolaydı. Dairesel bir derste, meditasyon ile öğrencilerimizin zihnini derse hazırladıktan sonra güneşe selam (surya namaskar) serileriyle bedenlerini ısıtıyorduk. Daha sonra ayaktaki duruşlar, arkaya eğilmeler, öne eğilmeler, burgular, kalça açıcılar, el denge duruşları ve ters duruşlarla dersi tamamlıyorduk. En son da derin gevşeme pozu (savasana) ile öğrencilerimizi dinlendiriyor ve kapanış meditasyonu ile dersi bitiriyorduk. Dairesel bir ders, belli bir akış içinde geçtiği için özel bir akış hazırlamamıza da gerek yoktu.
Eğitmenlik kursu bitip de, yoga dersleri vermeye başladığım zaman, “apex” adını verdiğimiz ders şeklini tercih etmiştim. Bu derslerde, mutlaka bir zirve duruşu olur ve o duruşa uygun tema ve niyet belirleriz. Örneğin, herhangi bir arkaya eğilme duruşunu dersin zirve duruşu olarak seçtiğimizde, temamızı “cesaret” ve “özgürlük” üzerine kurabiliriz. Eğer zirve duruşumuz bir öne eğilmeyse, temamız “sükunet” ve “teslimiyet” olabilir. Zirve duruşumuz bir ters duruş ise, dersimizi “güven” ve “kabullenme” temaları üzerine şekillendirilebilir. Dersimizin zirve duruşu bir kol denge duruşuysa, temamız “kişisel uyum” ve “memnuniyet” olabilir.
Temayı seçtikten sonra, sıra dersin niyetine gelir. Zirve duruşunun bir arkaya eğilme olduğu derste, niyetimiz kalbimizi açmak ve evrene daha çok sevgi enerjisi yaymak olabilir. Eğer zirve duruşu olarak bir öne eğilme seçtiysek, dersin niyeti içimize dönmek, kendimizi kabullenip bu şekilde sevmek ve mutlu olmak olabilir. Ters duruşa odaklandığımız bir derste, niyetimiz dünyaya farklı bir açıdan bakmak; kol denge duruşu yaptığımız bir derste de niyetimiz o günkü dengemizi izlemek ve dengemizin sürekli değişebileceğini farketmek olabilir.
Dersin temasını ve niyetini seçtikten sonra, o derse uygun müzik de seçebiliriz. Bu konuda daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım. (ayrıntılı bilgi için: https://burcuyircali.wordpress.com/2013/01/12/yoga-derslerde-muzik-olmali-mi/) Kısaca hatırlatacak olursam, öne eğilme temalı bir derste, daha sakin müzikler seçebilir, ney, flüt ve doğa seslerini kullanabiliriz. Arkaya eğilme temalı bir derste, daha hareketli mantralar veya şarkılar seçebiliriz.
Tabi ki, dersin başındaki ve sonundaki meditasyon sırasında dersin temasına ve niyetine uygun birşeyler söyleyip öğrencilerimizin dersin anafikrini anlamalarını sağlamak da bizim en önemli görevlerimizden biri. Neden? Her zaman söylediğimiz gibi, yoga matı (minderi) hayatımızın bir kesiti. Minderimizde ne yaşıyorsak, hayatımızda da aşağı yukarı aynı şekilde yaşıyoruz. Minderimizde ne tepki veriyorsak, hayatımızdaki tepkilerimiz de benzer oluyor. Bu nedenle, dersin anafikrini öğrencilerimize tam anlamıyla hissettirebilmeliyiz. Dersten sonra, öğrencilerimizin akıllarının bir köşesinde bir yeşil ışık yanmış olması lazım. Dersin felsefesi neydi? Nelerden bahsettik? Ne konular üzerinde yoğunlaştık? Derste yaşadıklarımızla, hissettiklerimizle hayatta yaşadıklarımız arasında ne gibi bir bağ ya da benzerlik var? Öğrencilerimizin zihninde bir ışık yakmalıyız ki onlar ders sonrası bu tarz soruları kendilerine sormaya başlasınlar. Bizim görevimiz, öğrencilerimizin farkındalığını uyandırmak. Yoga dersinde yaşadıklarıyla hayatta yaşadıkları arasında paralellik kurmak, dersin temasını, niyetini ve felsefesini özümseyip kendi hayatlarında bir fark yaratmak. “Cesaret” ve “özgürlük” temalı bir ders sonunda, zaman zaman cesaretim kırılsa da yine de özgürüm, yine de özgür olabilirim demek. Ya da “sükunet” ve “teslimiyet” konulu bir dersten sonra, zor koşullar altında sakinliğimi koruyabilip içinde bulunduğum şartlara teslim olup uyum sağlayabilirim demek. “Güven” ve “kabullenme” temalı bir dersin sonunda, insanlara, çevreme, kendime güveniyorum ve güvenmeyi öğrendikçe daha kolay kabulleniyorum, daha mutlu olabiliyorum ve hayat daha kolaylaşıyor demek. “Kişisel uyum” ve “memnuniyet” konusunun işlendiği bir dersten sonra, kendi içimde uyumluyum, kendimi kabul ettim ve bu şekilde mutluyum demek.
Yoga dersleri, hayatımızın bir parçası. Hayatın ta kendisi. Bu nedenle, eğitmenler olarak bizler, derslerimizi etkili tema ve niyetler üzerine kurup, öğrencilerimize hayatın ta kendisini yoga matında (minderinde) yaşatmak. Onlara ayna olmak… Böyle böyle, hem kendimizin hem de öğrencilerimizin hayatlarında ve bakış açılarında bir fark yaratmak… Bakmak ve görmek… Herkes bakar ama göremez denir. Ama aslında herkes görebilir, sadece birisinin onlara ayna olması ve o aynada yansımaları göstermesi gerekir… Hepsi bu…

kadın olmak…

Standard
PhotoFunia-b3b943İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi, sadece bir gün göstermek niye? Aslında hergün özel… Hergün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Birşeyler karalayacağız bu konuda…
Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız, sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yogada burdan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Tam amaç, eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundlini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda, toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar, kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabi ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemim olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka birşey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı. Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak birşeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek birşey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın…Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…

ben bunu ne zaman yapacağım?

Standard

Geçenlerde bir dersteyim. “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” diye bir soru geldi. Aslında bu hepimizin bir duruşta zorlandığımızda ya da bir asanayı hiç yapamadığımızda sorduğumuz bir soru. Kendi adıma, ben de bu soruyu bir çok defa sormuştum. Hem de eğitmenlik kursunu aldığım sene boyunca. Beni zorlayan kalça açıcıları deneyimlerken ya da bir kol duruşunu ya da ters bir duruşu yapmaya çalışırken. Öne ve arkaya eğilmeler, burgular, karın güçlendiriciler ve birçok denge duruşu benim için bir sorun değildi. Az çok bir çoğunu yapabiliyordum. Yapabilmek demek, duruşa girip hemen duruştan çıkmak değil, o duruşta en az beş nefes ya da daha fazla kalabilmek. İşte yoga asanasını yapabilmek bu demek.

PhotoFunia-475b0b8
Ancak iş özellikle kol duruşlarına ve ters duruşlara gelince, ben de soruyordum kendi kendime: “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” ya da “Ben bu duruşu yapabilecek miyim acaba?” Aslında, hala da soruyorum.
Yoga demek bir işi başarmak, onu bir kenara koymak, sonra sıradaki işe odaklanmak ve onu başarmaya çalışmak değildir. Yoga, bedenini, zihnini ve ruhunu olduğu şekilde kabullenmektir. Bedeninin imkanlarını ya da imkansızlıklarını, sana sağladığı avantajları ve dezavantajları kabullenmek, bu doğrultuda yapmaktır asanaları. Belki bir kişinin göğüs kafesi çok açıktır ve onun için arkaya eğilmeler en çok hoşlandığı ve en kolay yaptığı duruşlardır. Fakat belki de aynı kişinin arka bacak kasları (hamstring kasları) çok gergindir ve onun için öne eğilmeler çok zor duruşlardır. Bu tamamen bedenimizin yapısına ve bize sağladığı olanaklara bağlı olarak değişir.
Kendi deneyimlerimden bahsedersem… Öne eğilmeleri çok seviyorum. Neden mi? Sebebi çok basit. Bacak arkası kaslarım (hamstring kaslarım) esnek ve ayrıca öne eğilmeler ruhumu sakinleştiriyor, dinginleştiriyor, ve ben yoga yaparken etrafla ilgilenmektense içime dönmeyi, içimde birşeyler yaşamayı ve deneyimlemeyi seviyorum. Benim için favori duruş olan öne eğilmeler, arka bacak kasları gergin biri için kabusa dönebilir, hele ki bu kişi bir de dışa dönük ve hareketli bir kişiliğe sahipse…
Benim için arkaya eğilmeler de zevkli duruşlar. Çocukluğumdan beri okulda veya evde köprü yapmayı çok severdim. Yoga derslerinde de köprü yapıldığını görünce dünyalar benim oldu. En sevdiğim beden eğitimi hareketi yogada da vardı. Ve diğer arkaya eğilmeler ister dhanurasana (yay duruşu), salabhasana (çekirge), ustrasana (deve duruşu) isterse bhujangasana (kobra) olsun benim için farketmiyordu. Arkaya eğilme ve ruhunu coşturma, uyandırma, dinçleşme, eğlenme… Tüm bunları deneyimlemek beni mutlu ediyordu.
Ne kadar da değişken ruhlu biriyim, öne eğilmeyi de arkaya eğilmeyi de seviyorum. İkisinin de farklı farklı yerleri var gönlümde…
Hele ki burgular… Ahhh o burgular… Onları da çok seviyorum. Çocukluğum geliyor aklıma, yazlıkta anneannemle eski merdaneli çamaşır makinesinde çamaşırları yıkamışız. Makinenin sıkması bozuk. Karşılıklı geçmişiz çamaşırı sıkıyoruz. İster oturarak yapılan bir burgu ister yatarak yapılan bir burgu olsun, kendimi bir an için o sıkılan çamaşırlar gibi hissediyorum. Sıkışıyorum, ve sonra açılıyorum ve müthiş bir ferahlama ve keyif duyuyorum.
Kalça açıcılar ise beni zorlayan duruşlardandı. Genetik olarak kalça kaslarım çok esnek değil. Bu sebeple “padmasana” (lotus) bile yapamıyorum. Baddha konasana (kelebek) yaparken, bacaklarım iki yana tamamen düşmüyor. Tabi bunların bir çoğu, günümüz insanın karşılaştığı sorunlar. Hep sandalyede, koltukta oturduğumuz için kalçalar esnekliğini kaybediyor zaman içinde. Günlük yoga pratiğime yin tarzını da yansıtmaya başladığımdan bu yana, yani bu tarz duruşlarda, beş dakika kadar kalmaya başladıktan bu yana, kalça kaslarımın daha bir esnediğini görüyorum. Demek ki, kalça açıcı duruşlarda derinleşebilmek için bir yöntem var elimde. Ne mutlu bana!

PhotoFunia-474bdd1
Denge duruşlarına gelince… Eskiden daha dengeli bir kişiydim. Spor tesisinde geçirdiğim uzun zamanlar sebebiyle bir kaç kere ayaklarımdan sakatlandım. Çok önemli sakatlıklar değildi ama dengemi de etkiledi doğrusu. Artık dengemi eskisi kadar kolay sağlayamıyorum. Yine de ayaktaki denge duruşlarını yapa yapa, tekrar dengemi sağlamaya çalışıyorum, oldukça da başarılı oldum diyebilirim. Ama hepimiz biliyoruz ki, dengemiz her an değişebilir. Bir an önceki dengemizi bir an sonra yakalayamayabiliriz. Ya da sağ taraftaki dengeyi sol tarafta yakalayamayabiliriz. Çok doğal. Mücadele etmiyorum, kabullendim kendimi.
Yani öne eğilmeler, arkaya eğilmeler, burgular ve denge duruşları benim için çok sorun değil. Ama ters duruşlar ve kol duruşları. İnsan düşünüyor bazen, yogada bu gibi duruşların ne işi var diye. Madem yogayla zihinsel, bedensel ve ruhsal bir sakinleşme arıyoruz, ancak “Rambo”nun yapabileceği bu fantastik duruşlar da neyin nesi?
Fantastik duruşlar… Başının üstünde, kollarının üstünde, omuzunun üstünde durmak… Omzumun üstünde durmak da benim için çok sorun olmadı, çocukluğumuzdan beri mum duruşu yapmıyormuyduk. Yani kolay bir duruştu benim için. Ters duruşlardan ne mi beni zorladı? Tabi ki sirsasana (baş duruşu), adho mukha vrksasana (kol duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu duruşu). Baş duruşunu da çalışa çalışa, deneye deneye başardım. Ama kol duruşları yok mu? Onlar beni korkutuyor, korkunca da bir türlü olmuyor. Bir adım yaklaşsam onlar benden bir adım uzaklaşıyor sanki.
Tabi bir de kol denge duruşları var. Bakasana (karga), bhujapidasana (kol denge duruşu), astavakrasana (sekize bükülmüş Astavakra bilgesi duruşu), eka hasta bhujasana (tek el kol denge duruşu)… Bu duruşlara girmek ve onlarda en az beş nefes kalmak… İş fiziksel özelliklerin ötesinde… Fiziksel olarak kollarım, göğüs ve sırt kaslarım güçlü… Ama zihnin kodları ve korkular… İşte tüm bu nedenlerle ters duruşlar ve kol denge duruşları benden biraz uzak. Bakasana’ya alıştım gibi, biraz da eka hasta bhujasana…
Ben bu duruşları ne zaman yapacağım? Hala soruyor muyum? Evet bazen soruyorum. Bazen tamamen kendimi akışa bırakıyorum, oluruna bırakıyorum herşeyi, umursamıyorum. Ama bazen kafama takılmıyor değil. Ben ne zaman kol duruşu yapabileceğim, ne zaman pincha mayurasana’da beş nefes kalabileceğim? Bilmiyorum.
Aynı cevabı derslerimde de veriyorum bu soruyla karşılaştığımda. Bir duruşa girip, o duruşta beş nefes kalabilmenin yolu, kişinin öncelikle kendi beden sınırlarını bilmesine — yani baskı ve germe sınırlarını–, ona göre hareket etmesine, bu sınırları kabullenebilmesine, belki zaman içinde biraz ama fazla değil, sadece biraz değişiklik olabileceğine inanmasına, ama herşeyden önce bir duruşu kafaya takmamasına bağlı bence. Eğer bir asanayı saplantı haline getirmeyip, ne olursa olsun diyip oluruna bırakırsak, o duruşa sanırım daha yakınlaşırız. Tıpkı hayatta olduğu gibi, bir şeyi zorlamak yerine, ittirmek yerine, oluruna bırakınca, herşeyin daha yolunda gitmesi gibi…
Ben bu duruşu ne zaman yapacağım? Kendimi kabullendiğim, sınırlarımı bildiğim, kendimi zorlamadığım, ve herşeyi olduğu gibi kabul edip oluruna bıraktığım zaman…