Tag Archives: içe dönmek

yoga ve felsefe

Standard

Grup yoga derslerinde genellikle yoga felsefesinden ve kimi “asana”ların (duruş) hikayesinden bahsetmiyorum. Neden diye soracak olursanız, aslında cevabı çok basit. Grup derslerini çoğunlukla spor tesislerinde veriyorum ve derslere daima ilk defa gelen kişiler de oluyor. Kendimi onların yerine koyuyorum. Belki de bir spor tesisine ilk defa üye olmuş ve yoga dersi “kolaydır”, “bedeni esnetir” düşünceleriyle derse gelmiştir ve gelir gelmez de öğretmen onun hiç anlamadığı bir dilden konuşuyordur. Kendimin ilk yoga dersini gözlerimin önüne getiriyor, “beden bedendir, bedenin dili mi olur, bedenin belli bölgeleri bize bir şey mi ifade eder” diye düşündüğümü ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sırasında sırt üstü yatıp “artık bitsin, ne olur” diye acılar içinde kıvrandığımı hatırlıyorum. Belki de bu yüzden spor tesislerindeki yoga derslerinde felsefeden uzak duruyorum. Ama tabii ki kimi zamanlar kendimi daha içe dönük hissediyor ve felsefeden bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz hafta içe dönmek istediğim ve öğrencilere felsefeden ve mitlerden bahsetmek istediğim bir haftaydı.

20160114_123329

Sabah dersinde öğrencilerin kimi sırt kaslarını esnetmek istediğini kimileri de kalça kaslarını esnetmek istediklerini söylediğinde o günkü zirve duruşunu bulmuştum. “Kurmasana” (kaplumbağa duruşu). Bu “asana” ile hem sırt kaslarını, omuz kuşağını hem de kalça kaslarını esnetecek ve tüm öğrencilerin istediği tarzda bir ders olacaktı. Derslere başlarken çoğunlukla o gün hangi zirve duruşunu yapacağımızdan, bu duruş için hangi kasları güçlendireceğimizden ya da esneteceğimizden bahsederdim. O günkü derste de öğrencileri aynı şekilde bilgilendirdim. Belki bu aralar okuduğum kitaplardan ya da ilgilendiğim konulardan… Sebebini hiç bilmiyorum ama birden felsefeden bahsetmeye başladım. İçe dönmekten, beden-zihin-ruh birliği ve uyumundan, öncelikle nefesleri sakinleştirmekten ve sonrasında bedeni rahatlatmaktan… Bedeni de rahatlattıktan sonra zihni nefesleri izleyerek beden üzerinde tutmaktan… Tabii ki her dersin başında bu tarz konuşmalar yapıyordum ama o gün daha farklı bir şey vardı. Sadece kendimizle ilgilenmek, gözleri kapatıp içe dönmek, dışa değil içe odaklı yaşamak, dış dünya ile bir süreliğine bile olsa ilişkiyi kesmek ve sadece ve sadece beden ve nefesle ilgilenmek…

Dersin ilk yarısı boyunca zirve duruşu için gerekli olan bölgeleri esnettikten sonra sıra zirve duruşuna gelmişti. “Kurmasana” ya da “kaplumbağa” duruşu öne esnediğimiz ve içe kapandığımız bir duruştu. Nasıl ki kaplumbağalar korktuklarında, dinlenmek istediklerinde, kendi kendilerine kalmak istediklerinde başlarını kabuklarının içine sokar ve evlerine, yuvalarına ve gerçek benliklerine dönerlerdi bizler de o gün kendi kabuğumuza çekilmek, yuvamıza dönmek, benliğimize dönmek, içe dönmek ve evimize dönmek için çalışmıştık. Dersi “daima dışa odaklı yaşamak yerine, daima dış dünyayı izlemek ve onunla ilgilenmek yerine kimi zaman sadece içimizde yaşamalı ve içe dönüp kaybettiğimiz özümüzü hissetmeliyiz” diyerek dersi tamamlamıştık.

Akşam dersine gittiğimde ise aklımda karın odaklı bir ders vardı. Ancak derse yeni öğrenciler gelmişti. Bu nedenle onların da çok fazla zorlanmayacağı bir ders yapmaya karar verdim ve kalça açıcı bir seri çalıştırdım. Spor tesislerindeki grup derslerinde öğretmenleri en çok zorlayan konu derslere katılan müdavimlerden başka ilk defa yoga derslerine gelen öğrencilerdir. Eskilerle yenileri memnun etmek ve herkesin dersten azami fayda sağlayarak ayrılmasını sağlamak… O akşam da benim için oldukça zor bir dersti. Kalça açıcıları kolay diye seçmiştim ama eski öğrencileri de mağdur etmek istemediğim için biraz zor bir zirve duruşunda karar kılmıştım. “Hanumanasana” (maymun duruşu). Bu duruş için kasık kaslarını, kalça fleksör kaslarını ve hamstring kaslarını esnetmek gerekiyordu. Dersin ilk yarısı boyunca esnetilmesi gereken tüm kasları iyice açtık ve esnettik. “Hanumanasana”, sadakatin, özverinin ve sevginin anlatıldığı bir “asana”ydı. Bir arkadaşın bir arkadaşı için sadakat ve özveri ile bir şeyi başarmaya çalışmasını anlatıyordu. Bir arkadaşın arkadaşı için sadakatle imkansız olanı başarmasını anlatıyordu. Sevgi, sadakat ve özveri ile hamle yapmaktan ve ileriye atılmaktan ve bir başka hamle yaparak geri dönmekten bahsediyordu. Belki o günkü hamlemiz küçücüktü ya da belki birkaç gün önceki hamlemizle kıyasladığımızda daha hafifti. Belki bir önceki denememize kıyasla daha iyi bir hamle yapmıştık ve neredeyse kalçamız yere değecekti. Önemli olan hamle yapabilmekti… Önemli olan harekete geçmekti… Önemli olan sadakatle, özveriyle ve sevgiyle hamle yapabilmekti… Gerek günlük hayatımızda gerekse yoga derslerinde önemli olan sevgiyle, sadakatle ve özveriyle harekete geçmek, hamle yapmak ve adım atabilmekti. Hırslarımıza kapılmadan saf sevgiyle adım atabilmek ve bir yere varabilmekti.

O günkü derslerin sonunda aslında grup derslerinde de felsefeye biraz ağırlık vermem gerektiğini fark ettim. Spor tesislerinde öğrenciler zaten diğer grup derslerine de katılarak fiziksel olarak güçlenip esneyebiliyorlardı. Önemli olan yoga derslerinde zihinleri ve ruhları biraz onurlandırmak ve tazelemekti. Bunun yolu da biraz daha nefes çalışmasından, meditasyondan ve felsefeden geçiyordu. Kaplumbağa gibi içe dönmekten ve “Tanrı Hanuman” gibi sadakatle, özveriyle ve sevgiyle adım atmak, hamle yapmak ve harekete geçmek ve engelleri aşmaktan…

Reklamlar

hangisi?

Standard

Haftanın son iş günü sabah ve akşam yoga derslerinde “yin” tarzı çalıştırmayı tercih ediyorum. Son iş günü öğrenciler, her ne kadar kendilerine itiraf etmeseler de, derse haftanın tüm yorgunluğunu bedenlerinde ve zihinlerinde taşıyarak geliyorlar. Hal böyle olunca bize de onları bedenen ve zihnen rahatlatmak ve gevşetmek düşüyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sabah ve akşam “yin” derslerimde farklı bir çalışma yapmak istedim. Amacım bir öne bir arkaya eğilerek fiziksel olarak omurgayı esnetmek zihinsel olarak da içe kapanmak ve dış dünyaya açılmaktı. En azından öne eğilmenin ve geriye eğilmenin bizlere neler hissettirdiğini gözlemlemekti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek duruşu) ile öne eğilerek başladık. Hiç acelemiz yoktu. Duruşlarda beş dakika kadar bekletmeye karar vermiştim. Tabii ki fiziksel ya da duygusal olarak kendilerini rahat hissetmeyenler hemen duruştan çıkıp dinlenmeliydi. O günkü derste amacım öne ve geriye eğilmelerle omurga üzerine yoğunlaşmak olduğu için “butterfly” duruşunda ayakları kasıklardan uzak tutturdum. Duruşa bedeni hiç zorlamadan ve beden hangi açıdan başlamak istiyorsa o şekilde öne eğilerek başladık. Bir süre bekledikten sonra zaten omurga kendini biraz daha bırakıyor ve daha da öne eğilebiliyorduk. Hatta duruştan çıkma zamanı geldiğinde beden duruştan çıkmak dahi istemiyordu.

Öne eğilmeden sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile geriye eğildik. Bu duruşta kollarımızı bedenimize ne kadar yakın tutarsak bel omurlarını daha yoğun hisseder, ne kadar uzak tutarsak beldeki baskıyı o kadar azaltırdık. Herkesin istediği yerden başlayabileceğini söyledim. O gün hangi açıdan başlamak istiyorsak, o açıdan duruşa girmeliydik. Duruşta beş dakika bekleyeceğimizi hatırlatıp herkesin kendini zorlamadan bu duruşa da yavaş yavaş girmesini ve bir süre bekledikten sonra derinleşmesini tavsiye ettim.

Omurga üzerine çalışıyorduk. Omurga, idrar kesesi meridyeni ile ilgiliydi. İdrar kesesi meridyeninin duygusu ise korku idi. Öne eğilmek mi kolaydı yoksa geriye eğilmek mi? Ya da şöyle sormalıydım. İçe kapanmak mı daha kolaydı yoksa dış dünyaya açılmak mı? İç dünyamıza dönmek? Birisinin önünde öne eğilmek, belki haklı olsak da bir adım geriye gidebilmek? Geriye eğilip geçmişe bakabilmek, daha çok sevebilmek?  Gerçekten hangisi daha kolaydı?

Dersin geri kalanında “half butterfly” (yarım kelebek), “seal” (fok balığı), “caterpillar” (tırtıl), “salabhasana” (çekirge) ve “dragonfly” (helikopter böceği) ile omurgayı bir öne bir arkaya eğmeye devam ettik. “Twisted roots” (dönmüş kökler) ve “twisted twisted roots” (dönmüş dönmüş kökler) burgularıyla omurgayı büktükten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.

Ders sonrası sabah ve akşam grubundan değişik yorumlar aldım. Öğrenciler yanıma gelip benimle konuşmak ve deneyimlerini paylaşmak istediklerini söyledi. Hepsini tek tek dinledim. Bir tanesi geriye eğilmekte çok zorlandığını söyledi. O sıralar duygusal olarak bir takım sıkıntılar hissedip hissetmediğini ve ne gibi bir ruh hali içinde olduğunu sorduğumda, duygusal olarak yoğun ve zor bir süreçten geçtiğini söyledi. O yüzden zorlanmış olabileceğini söyleyerek iyi hissetmediği anlarda duruşa devam etmemesi çıkıp dinlemesini tavsiye ettim. Bir başka öğrenci ise öne eğilmelerde zorlanıyordu. Halbuki günlük hayatımızda omurgamızı o kadar çok “fleksiyon”da tutuyorduk ki! Öne eğilmede nasıl zorlanabilir ki diye düşünebilirdik. Aslında o kadar da basit değildi. Öne eğilmek, içe kapanmak, içini hissetmek, duygularını izlemek, kendini dinlemek… Kendini kabul etmek, teslim olabilmek… Peki bunu başarabiliyor muyduk? Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebiliyor muyduk yoksa kendimizle baş başa kalmak bize zor mu geliyordu? Kendimizle baş başa kalmamak için türlü toplantılar ve eğlenceler mi düzenliyorduk? Kendi kendimizle kalmaya ve kendimizi dinlemeye tahammülümüz var mıydı yok muydu? Kendimizi dinlememek için sürekli arkadaşlarımızla bir araya mı gelmeye çalışıyorduk? Yalnız başımıza bir şeyler yapmaktan hoşlanıyor muyduk? Tek başımıza sinemaya gitmek? Tek başımıza bir restoranda oturup yemek yemek? Tek başımıza bir müzeye gitmek? Tek başımıza sokaklarda gezmek? Tek başımıza alışveriş yapmak? Kendi kendimize kalmakla bir sorunumuz yoksa, öne eğilmek neden zordu? Belki de başkalarının önünde eğilmek zor geliyordu. Benliğimiz birilerinin önünde eğilmeyi kabul etmiyordu. Kimi zaman haklı olsak da özür dilemek ve bir adım geriye gitmek gerekebilirdi. Peki bunu başarabiliyor muyduk? Yoksa dediğim dedik bir kişi miydik? Teslim olabiliyor muyduk? “Asana”ları (duruş) yaparken kendimizi tamamen bırakıp, bedeni gevşetip, nefesleri sakinleştirip, nefesleri izleyip sadece durabiliyor muyduk? Sadece bekleyebiliyor muyduk? Sadece kalabiliyor muyduk? Sadece “olma” durumunda olabiliyor muyduk? Yoksa duruşların içinde devamlı hareket ediyor, hiç durmadan duruşumuzu değiştiriyor, sürekli gözümüzü saate dikiyor ve dakikaların neden bir türlü geçemediğini mi düşünüyorduk? Yani sürekli bir “yapma” durumunda mıydık? Aslında ders boyunca verdiğimiz tepkiler hayatımızda nasıl davrandığımızın da bir aynası gibiydi. Hayatı olduğu gibi kabul edip, teslim olup, akışına bırakıp daha kolay ve rahat bir hayat mı yaşıyorduk yoksa müdahale edip değiştirmeye çalışıp hayatı zorlaştırıyor muyduk?

Ders boyunca omurgayı bir öne bir arkaya eğerken aslında sadece bedenen bir çalışma değil ruhsal ve zihinsel bir çalışma da yapmıştık. Kimileri ise ilk defa kendisini bu kadar huzurlu hissettiğini, ilk defa kendisini gerçekten akışa bıraktığını, gözlerini kapattığını, bazen beni bile duymadığını, kendi içine döndüğünü söylemişti. “Belki de bugün çaldığınız müziktendir öğretmenim. Özel olarak mı seçtiniz bu müzikleri” diye de sormuştu. Özel olarak seçmemiştim. Sadece o anda parmaklarım onca albüm arasında o albümü seçmiş ve tabletin tuşlarına dokunmuştum. İçgüdüsel mi? Belki… Dersin “bhava”sından (havası) mı? Belki… Bilemiyorum. Tek bildiğim o gün tüm öğrencilerin hayatın koşuşturmacasından kısa bir süre için de olsa uzaklaşmaya ve içlerine dönerek derinleşmeye ihtiyaçları varmış. Ve bir de bana geri bildirimlerde bulunmaya ve paylaşmaya…

neden yoga?

Standard
Yoga neden ilgimizi çeker hiç düşündünüz mü? Özellikle yoğun bir tempo içinde yaşıyorsak, bilgisayar başında çalışıyorsak ve zaman içinde bel ve boyunda sıkıntılar, ağrılar ve fıtık gibi daha ciddi sorunlar baş gösterdiyse yoga ile ilgilenmeye başlarız. Yogayı merak ederiz ve kendimizi ya bir yoga stüdyosunda ya da bir spor tesisinde buluruz. Yogayla ilgilenme sebebimiz tamamen fizikseldir. Fiziksel bir rahatlama, ağrıların dindirilmesi ve düzgün bir postür (duruş)…
BEN_4569
 Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalar… Zaman geçtikçe yogaya ilgimiz de değişir. Bir süre ara vermeden yoga derslerine katılmaya başladığımızda yoganın fiziksel yararlarının yanında zihinsel ve ruhsal yararlarını da keşfetmeye başlarız. Önceleri hiç hoşlanmadığımız başlangıç meditasyonu ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) zaman içinde bize çok keyifli gelmeye başlar. Zaman geçtikçe yoganın fiziksel faydalarından çok ruhsal ve zihinsel faydalarıyla ilgileniriz. Tüm günün fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu yoga derslerinde atar ve tazelenmiş hissederiz.
Bu kadar girizgah neden diye soracak olursanız… Yazılarımda son zamanlarda ne kadar çok “eril enerjiye” ve “yapma” ve “başarma” durumuna odaklandığımı fark ettim ve biraz ruha ve zihne dokunmaya karar verdim diyelim. Ve yazılarıma yapılan yorumlarda ruhsal ve zihinsel rahatlama ve meditasyon hakkında sorularla karşılaştım. En iyisi kendimce ve yapabildiğimce meditasyonu anlatmaya çalışayım dedim.
Diyorum ya… Eğer yoga ile yeni tanıştıysanız en sevmediğiniz şey dersin başındaki meditasyon ve dersin sonundaki “savasana”dır. Genel olarak günlük hayatımızda koşturmaya, acele etmeye ve sürekli bir “yapma” durumunda olmaya alışık olduğumuz için yavaşlamak, duraklamak, sakinleşmek ve durmak bize zor gelir. Aslında dersin başında sessizce oturmak, gözleri kapatmak, nefese odaklanmak ve sakinleşmek kendi içimize dönmek ve rahatlamak için birebir… Nedense yoga derslerine katıldığımızda ve çevremizde tanıdık birileri varsa hemen onlarla sohbete başlar ve öğretmen odayı karartıp bizleri meditasyona hazırlamaya başladığı anda dahi bu sohbeti ve uğultuyu sürdürürüz. Hiç düşündünüz mü neden susamıyoruz? Neden sakince oturup bekleyemiyoruz? Neden kendimizi sürekli sosyalleşmek zorunda hissediyoruz? Çünkü zihin böyle işliyor… Zihin susmak, sakinleşmek, yalnız kalmak istemiyor. Zihin “yaramaz bir çocuk”… Sürekli bir oyuncak istiyor, sürekli oyalanmak istiyor… Böylece daima aktif olacak, daima bir “şeytan” gibi sizi didiklemeye devam edecek ve hep konuşacak… Hep sizi tedirgin edecek.
Halbuki zihninizin sustuğunu bir düşünsenize!… Gözler kapalı, dik bir şekilde oturmuşsunuz ve zihin suskun… Siz sadece nefes alış verişlerinizi gözlemliyorsunuz. Siz sadece omurganızın yukarı kalkıp aşağı inmesini izliyorsunuz. Siz sadece göğüs kafesinizin genişleyip daralmasını fark ediyorsunuz. Yüz hatlarınız yumuşak, kaşların arası yumuşak ve nefeslerin sakinliği ve dinginliği tüm bedene yayıldı… Sadece hayal edin… Hayal ederken bile huzurla doldunuz değil mi?
Bir yandan omurgayı dik tutuyorsunuz ki nefes bedende rahatça ve özgürce dolaşabilsin, bir yandan da yüz hatlarınız ve bedeniniz yumuşak ve rahat… Belki bir an geldi ve nefes alamadığınızı düşündünüz. Nefesler o kadar sessiz ve dinginleşti ki nefes almadığını düşündünüz ve paniklediniz. Hiç paniklemeyin. Nefes kendi doğal akışında… Nefes otonom sinir sisteminin bir parçası olarak alınıp veriliyor. Sadece siz artık fark etmiyorsunuz. Sadece siz o kadar rahatladığınız ki, beden ve zihin o kadar rahatladı ki artık nefesi fark edemiyorsunuz. Ve o nefessiz olarak nitelendirdiğimiz anlar “meditasyon” anları… Evet işte bu! Bir saniye, belki iki, belki üç… Sonra yeniden zihin bizi dürttü ve normal hayatın akışına döndük…
Bir an geldi ve gözlerinizin önünde renkler uçuşuyor. Gökkuşağı renkleri… Sarı, kırmızı, mavi, mor…. Ya da belki geometrik şekiller var kapalı gözlerinizin önünde… Dikdörtgen, kare, daire… Belki de renkler geometrik şekillerle gözlerinizin önünde dolanıyor…
Belki beden aynı şekilde oturmaktan yoruldu ve siz gözlerinizi açmadan oturuş şeklinizi değiştirdiniz. Sırtınızı bir yere dayamak istediniz ya da belki “savasana” gibi uzandınız. Bedensel tepkileri hissediyorsak “an”ı yaşıyoruz ve “an”dayız demektir. Zihin alıp başını gitmemiş demektir.
Belki sadece beş dakika geçti ama yogaya yeni başlamış biriyseniz sizin için bir asırdı bu beş dakika… Ve öğretmenin yönlendirmesiyle açtık gözlerimizi.
Dersin sonunda yine bir meditasyon fakat biraz farklı bir “meditasyon”a geldi sıra. “Savasana” yani derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu… Bilinçli uyku diyebilir miyiz? Belki diyebiliriz. Sırt üstü uzanıp tüm bedeni gevşetip rahatlattık. Bedeni yere doğru ağırlaştırdık. Sanki artık beden bana ait değil. Sanki ben bir kuklayım… Sanki bedenime hükmedemiyorum da o istediğini yapıyor. Yere iyice uzanıyor, yere yerleşiyor ve orada öylece kalakalıyor. Ben sadece nefes miyim? Nefeslerimi fark ediyorum. Nefeslerim gitgide dinginleşiyor. Nefes alıyor ve veriyor muyum? Emin değilim. Sanki bacaklarımdan kollarımdan birileri beni yere doğru ittiriyor. Sanki bedenim yere yapıştı ve ben artık o bedenin içinde değilim. Ruhum özgür mü acaba? Yerde uzanıyorum ama başım mı dönüyor acaba? Kendi eksenim etrafımda mı dönüyorum. Buna benzer bir şey dersin başında öğretmen meditasyonu uzatınca da olmamış mıydı? Zihnime ne oldu? Sürekli beni dürtmeyi bıraktı? Yoruldu galiba. Sustu mu gerçekten? Her şeyi bıraktım, bedenimi bıraktım, zihnimi bıraktım. “Savasana” bedenin, zihnin ve ruhun bir süreliğine ölümü sanki… Her şeyi bırakmak, vazgeçmek, kendimi adamak, tamamen yok olmak, erimek ve geçici bir ölüm… Bilinçli uyku… Bir “yapma” durumu değil bir “olma” durumu…
Ve fiziksel amaçlarla başladığım yoga ruhumun ve zihnimin tedavisi oldu. “Meditasyon” ve “savasana”yı zaman içinde yoga “asana”larından daha çok sevdim. Nefesimi, ruhumu ve zihnimi izlemek… Bedenimi gözlemlemek… Sadece bir seyirci olmak ve dışardan kendime bakmak… Kendimi ne kadar da bilmediğimi ve aslında herkesten çok kendime yabancı olduğumu görmek… Sürekli bir şeyleri “yapmaya odaklanmaktan” “olma halini” unuttuğumu fark etmek, biraz durmak ve “olma” halini deneyimlemek… Sessiz, sakin, dingin, huzurlu, özgür ve “kendimi evimde” hissetmek…

eve dönmek

Standard

Geçenlerde grup dersime giderken o günkü derste kol dengeleri üzerine yoğunlaşmayı planlamıştım. Bazen size de olur mu? Bir şeye karar verirsiniz ama o kararı tam uygulayacakken koşullar öyle bir değişir ki bir türlü kararınızı uygulayamazsınız. Çoğu zaman derslerde bu gibi durumlarla karşılaşırım. Ne zaman ileri seviyede bir ders planlasam, o gün derse bir sürü yeni öğrenci gelir. Bu yeni öğrencilere daha önce yoga yapıp yapmadıklarını sorarım ve bilin bakalım cevap ne olur? Tabii ki o gün ilk yoga dersleridir. Kol denge asanalarından birini zirve duruşu yapmaya karar verdiğim o gün de aynı şey oldu.

2009-2010 tum fotolar 308

Derse ilk defa gelen öğrenciler neredeyse her zaman gelen öğrencilerle eşit sayıdaydı. O yüzden hem eski ve deneyimli öğrencileri hem de yeni öğrencileri mutlu edecek bir ders yapmalıydım. En iyisi öne eğilmelere yoğunlaşmaktı. Ne de olsa omurgamız öne eğilmeye arkaya eğilmekten çok daha alışkın ve yatkındı. Yine de zirve duruşu çok kolay bir duruş olmalıydı. Öğrencileri biraz zorlamalıydı. O nedenle “kurmasana” (kaplumbağa duruşu) iyi bir zirve duruşu olabilirdi. Evet, kesinlikle öyle! Zirve duruşu “kurmasana” olacaktı. Bu duruş için bacakların içini, kasıkları, bacakların arkasını ve omuz kuşağını esnetmek gerekiyordu.

Dersimiz her zamanki gibi “vinyasa” (akış) tarzlı bir ders olacaktı. O yüzden “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle bedeni ısıttıktan sonra serilerin arasına zirve duruşu için esnetilmesi gerekli olan bölgeleri esnetip güçlendirmeye yönelik asanalar ekledik. Bacakların arkasındaki hamstring kaslarını esnetmek için “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “padangusthasana” (ayak baş parmağını tuttuğumuz ayakta öne eğilme), “hasta padasana” (elleri ayak tabanının altına koyduğumuz ayaktaki öne eğilme) gibi duruşlar yaptık. Omuz kuşağını esnetmek için “uttanasana”da elleri arkada kenetleyip kolları bedenden uzaklaştırdık; “virabhadrasana I”de (birinci savaşçı) kolları arkada kenetleyip bacakların arasına doğru esnedik, “virabhadrasana II”de (ikinci savaşçı) “garudasana”nın (kartal duruşu) kol pozisyonlarını yaptık ve “parsvottanasana”da (bacaklar ayrı öne eğilme) kolları ters dua pozisyonunda (namaste) tutarak omuzları esnettik.

Bacak içlerindeki kasları ve kasıkları esnetmek için “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvottanasana”, “water bug” (su böceği), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) yaptık.

Yere oturduktan sonra bacak arkasındaki ve içindeki kasları esnetmek için “half butterfly” (yarım kelebek) ve “half frog”da (yarım kurbağa) önce uzun tuttuğumuz bacağın üzerine sonra bacakların arasına eğildik. “Mandukasana” (kurbağa) duruşu ile bacak içlerini ve kasıkları biraz daha esnettikten sonra zirve duruşuna biraz daha yaklaşmıştık. “Upavistha konasana” (oturarak açı duruşu) ile bacakların içini esnetip nefes alırken omurları tek tek üst üste koyarak bedenin üst tarafını yerden kaldırıp oturmuştuk.

Sırada zirve duruşu vardı. Bacaklar “V” şeklinde açıkken nefes vererek bacakların arasına öne eğilmiştik. Omuzları geriye doğru yuvarlayıp kolları dizlerin altına yerleştirmiştik. Avuç içleri yere değecek şekilde parmak uçları arkaya bakacak şekilde omuzları biraz daha çevirmeye ve omurgayı biraz daha yuvarlayıp duruşta derinleşmeye çalışmıştık. Ve işte karşımızda “kurmasana”…

O günkü katılımcılar arasında bu duruşu çok kolay yapabileceğini düşündüğüm bir öğrenci vardı. Beden yapısı ve esnekliği sayesinde… Ve tahmin ettiğim gibi oldu. Bir de baktım tam olarak “kaplumbağa duruşu”na yerleşmiş ve orada keyifle duruyor. İçine dönmüş, içine kapanmış ve düşüncelerine çok değer verdiğim bir öğrencimin dediği gibi “gizli bahçesine dönmüş.”

Tüm ders boyunca öne eğildiğimiz için omurgayı arkaya eğilmelerle dengelemek gerekiyordu. “Ardha purvottanasana” (ters masa duruşu) ve “setu bandhasana” (yarım köprü) ile geriye eğilerek omurgayı rahatlatmıştık. Yere uzandıktan sonra ayak tabanlarını yere basıp yerde “pelvik tilt” ile omurgayı biraz daha rahatlatmış ve dizleri göğüs kafesine çekip omurgayı sağa sola ve öne arkaya sallamıştık (apanasana). Artık sırada “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) vardı.

Dersi uzun bir dinlenme ile tamamlamıştık. Öğrenciler “savasana”dan kalkıp “sukhasana”ya (kolay oturuş/meditasyon oturuşu) yerleştikten sonra derste öne eğildiğimizi, içimize döndüğümüzü ve kendi içimizde beden-ruh-zihin bütünlüğü içinde bir ders geçirdiğimizi söyledim. Tam o sırada gözlerimin önüne “kurmasana”yı tam olarak yapabilen öğrenci geldi ve dudaklarımdan şu cümleler döküldü: “Nasıl ki bir kaplumbağa zora düştüğünde ve korktuğunda kabuğuna çekilir, içine kapanır ve evine döner; sizler de bugün kabuğunuza çekildiniz, içinize kapandınız ve evinize döndünüz. Beden, ruh ve zihin bir ve bütün halde ve evinizde… Gizli bahçenize döndünüz… İçinizdeki geçmişi, yaşananları, duyguları ve düşünceleri tekrar yaşayıp belki de temizlenip arındınız… Belki de hala gizli bahçenizi hissedip gözden geçirip eklemiz ya da çıkarmanız gerekenler var… Ara sıra evinizi, gizli bahçenizi gözden geçirmeye ne dersiniz?”

mutsuz olunca…

Standard
Yaşananlardan dolayı mutsuz ve keyifsiz olduğunuzda, gelecekten umudunuzu yitirdiğinizde ve yaşadığınız ülkeye ve topluma güveninizi kaybettiğinizde… Hiçbir şey yapmak istemediğinizde ya da ne yapacağınızı bilemediğinizde… Ama ders vermek, yazı yazmak ve toplumun küçük bir kısmında bile olsa bir değişiklik yaratmak gibi bir yükümlülüğünüz olduğunda… Ne yapabilirsiniz? Ya da ne yapmalısınız?
BEN_4569
Geçen hafta ülkemizde yaşanan vahim ve üzücü gelişmelerin üzerimde yarattığı mutsuzluk ve umutsuzluk ile bu haftaki derslerime doğru yol aldım. Bir yandan da derin düşünceler içindeydim. Kendi ruh halim böyleyken, kendimi mutsuz, umutsuz ve güvensiz hissederken öğrencilere nasıl umut verecektim? Nasıl bir ders işleyecektim? Onların tükenmişliğini nasıl geçirecektim?
Olaylardan sonraki ilk grup dersime gittiğimde öğrencileri de yılgın, mutsuz ve umutsuz buldum. Herkesi biraz rahatlatmak için ne yapabilirim diye düşünürken kalp çakrasına (anahata çakra) odaklı bir ders yapmaya karar verdim. Böylece göğüs kafesini esnetecek ve daha çok sevebilecek, birbirimizi daha iyi anlayabilecek ve ülkemizde ve dünyamızda belki birazcık fark yaratabilecektik. Dersin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Yerden bedeni kaldırmak, göğüs kafesini iyice gökyüzüne doğru yükseltmek ve bu arada nefeslerle göğüs kafesini esnetmek…
Bu asanayı her zaman çok rahatlıkla yapan öğrenciler bile göğüs kafeslerini açarken ve geriye eğilirken çok zorluk çekti. Mutsuzluk, umutsuzluk, güvensizlik ve tükenmişlik göğüs kafesinde birikmiş, bedeni ağırlaştırmış ve geriye eğilmeyi zorlaştırmıştı. Yaşananlar yüreklere ağır geliyordu…
Özel dersime gittiğimde de durum farklı değildi. Öğrenci, ters duruş çalışmak istemişti. Bedeni ters çevirip dünyaya başka bir gözle bakabilmek için… Bakış açımızı değiştirebilmek, karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek… Zirve duruşu ise “sirsasana B”ydi (tripod baş duruşu).
Öğrenci, yoğun ve zor derslere alışıktı. Onunla hep ileri seviyede dersler yapardık. O gün ise, zirve duruşuna hazırlandığımız dersin ilk yarısında oldukça zorlandı. Bedeni titriyor, kollarının üzerinde durduğumuz duruşlarda zorlanıyordu. Özellikle “phalakasana” (sopa duruşu) ve “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve bu duruşların varyasyonlarında…
Derse başlayalı henüz yirmi dakika olmuştu. Öğrenci, devam edemeyeceğini ve zirve duruşunu yapıp dersin kalan kısmında bedeni esnetmek istediğini söyledi. Tripod baş duruşunu yaptıktan sonra derse “yin” tarzda devam ettik. Her bir asanada dört ya da beş dakika bekliyorduk. Öne eğilmelere ağırlık verdik. Öne eğilerek bedeni ve ruhu biraz daha esnetmek ve huzura kavuşturmak istiyorduk. “Half butterfly” (yarım kelebek) ve “caterpillar” (tırtıl) ile öne eğilip içimize dönmüştük. “Sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “frog” (kurbağa) ile kalça ve kasıkları esnetmiştik. Malum olumsuz her duygu ve düşünce kalçalarda birikiyordu. Biz de kalçaları esneterek bu olumsuz duygu ve düşüncelerden bir süreliğine bile olsa arınmaya çalıştık. Dersi bitirmeden “sphinx” (sfenks) ile göğüs kafesini esnetip göğüste ve sırtta biriken ağırlıktan kurtulduk. “Jathara parivartanasana” (karından burgu) ile bedeni ve omurgayı dengeledikten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirdik.
Dersin “yin” kısmında ben de asanaları yapmak istedim. Nefesim kesik kesik, göğsüm ağırlaşmış haldeydi. Ben de öğrenciyle birlikte esnersem, biraz rahatlayabileceğimi düşündüm. Hatta dersin sonunda “savasana”da ben de uzandım. “Savasana”da kuş ve doğa sesleriyle bezenmiş klasik müzik parçası dinliyorduk. Gözler kapalı, nefesler doğal akışında, rahat ve huzurlu… Sanki dağ başında, akan bir suyun yakınında, kuş seslerinin eşliğinde yeşillikler içinde bir yerdeydik… Gözlerin önünde dans eden gökkuşağı renkleri… Birkaç saniyeliğine ya da dakikalığına bile olsa kendimizden geçmiştik. Tüm yaşanan olumsuz olaylardan uzakta… Huzurlu ve umutlu… Fark yaratabilmiştik; bir anlığına bile olsa… Keşke bu değişikliği her zaman, her yerde ve her koşulda yaratabilme şansımız ve gücümüz olsaydı!…

sizin cevabınız ne olurdu?

Standard
Yoga derslerinde nedense zor asanalar çalışmak isteriz. İster kendi yoga çalışmalarımızda olsun isterse katıldığımız ya da kendi verdiğimiz bir derste olsun arkaya eğilmeler, derin burgular, kalça açıcılar, denge ve kol denge duruşları ve ters duruşlar gibi zor asanalara yer veririz. Öne eğilmeleri çalışmayı pek tercih etmeyiz. Halbuki ben kendi kendime yoga yaparken öne eğilmeyi çok seviyor ve tercih ediyorum. Ancak derslerimde öne eğilmelerden ziyade arkaya eğilmelere, derin burgulara, yoğun kalça açıcılara, denge ve kol duruşlarına ve ters duruşlara daha çok yer veriyorum. O yüzden geçen haftaki özel ve grup derslerim bir istisnaydı.
2009-2010 tum fotolar 308
Geçen hafta özel ve grup derslerine gittiğimde içimde öğrencilere değişik bir deneyim yaşatma isteği vardı. Bahar havasından mı bilmem. Hep zorlayıcı asanalara odaklandığımız ve genelde aynı asanaları denediğimiz için biraz değişiklik yapmak istemiştim. Geçen hafta derslerimizdeki zirve duruşu “kurmasana” (kaplumbağa) olacaktı. Kararımı vermiştim. “Kurmasana” için bedeni nasıl hazırlamam gerekiyordu? Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, omuzları ve kalçaları esnetmek lazımdı. Omuzların içe doğru dönmesi (iç rotasyon) ve orta hattan uzaklaşması (abdüksiyon) ve kürek kemiklerinin (skapula) kalçaya doğru ittirilmesi gerekiyordu. Kuyruksokumunu geriye doğru ittirerek kalça ekleminden öne gitmeli ve artık öne gidemediğimiz noktada omurgayı yuvarlamalıydık (fleksiyon). Dersin tam ortasında zirve duruşunu yapacağımızı düşünürsek, dersin ilk yarısında bedenin tüm bu bölgelerini asana için hazırlamalıydık. Dersin ikinci yarısında ise “kurmasana”nın karşıt duruşlarıyla bedeni dengelemeli, omurgayı rahatlatmalı ve dinlenmeliydik.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dizler üzerinde oturarak (virasana) ya da bağdaş kurarak (sukhasana) omuzları esnetmeye başladık. “Gomukhasana”daki (inek başı duruşu) kol pozisyonunu yaparak omuzları geriye doğru yuvarladık. “Garudasana”nın (kartal duruşu) kol pozisyonu ile de kürek kemiklerinin arasını esnettik. Kolları göğüs hizasından yukarı kaldırıp beş nefes bekledikten sonra kolları aşağı doğru göğüs hizasına indirip beş nefes bekledik. Böylece kürek kemiklerinin arasını iyice açtık. Yüz üstü yere yatıp yin yogadaki “broken wings” (kırık kanatlar) ile omuzları hem içeri döndürdük (iç rotasyon) hem de kürek kemiklerinin çevresindeki kasları biraz daha esnettik.
Bir “vinyasa” (akış) ardından “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni ısıttık. “Surya namaskara” akışlarının arasına bedeni zirve duruşuna hazırlayacak asanalar eklemeye başladık. Bir akış sırasında “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) uzun beklerken bir başka akışta “uttanasana”da kolları arkada kenetleyip bedenden uzaklaştırmaya çalıştık. Tahmin ettiğiniz gibi omuzları esnetmek için… Omuzları esnetmek için “vinyasa”ların arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) ve “virabhadrasana II”yı (ikinci savaşçı) kattık ancak kolları “kartal duruşu kolları” şeklinde tutarak…
Akışlar arasında bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmek için “uttanasana”ya ek olarak “padangusthasana” (ellerle ayak baş parmağını tuttuğumuz asana), “pada hastasana” (elleri ayakların altına yerleştirdiğimiz asana), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu) ve “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) yaptık. “Prasarita padottanasana”da elleri arkadan kenetleyip kolları bedenden uzaklaştırıp omuz kuşağını esnetmeye devam ettik. Hem de bacakların içindeki kasık kaslarını da esnetmeye başlamıştık. Bacak içlerini biraz daha esnetmek için “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) , “anjaneyasana” (alçak hamle) ve “parsvakonasana” (yan açı) duruşlarını da kattık akışlarımıza.
“Malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ve yin yogadaki “water bug” (su böceği) ile “half frog” duruşlarıyla bacakların içindeki kasları biraz daha esnettik. “Upavista konasana” (bacaklar açık yerde öne eğilme) , zirve duruşu öncesi son hazırlık duruşumuzdu. Bu duruşta beş nefes bekledikten sonra, kolları bacakların altından geçirip omurgayı yuvarladık ve “kurmasana” yapmayı denedik. Kimisinin omurgası çok esnekti, bacak arkasındaki kasları gergindi. Kiminin omuzları çok esnekti ve rahatça yuvarlayıp bacakların arasına girebildi. Bacaklarının arkasındaki “hamstring” kasları çok gergin olanlar bacakları biraz bükerken, omuzları çok gergin olanlar omuzları içeri doğru bükemedi ve sadece omuzları biraz yuvarlayıp öne eğilmekle yetindi. Herkes kendi bedeninin sınırları içerisinde zirve duruşunu deneyimledi. Kendi bedeninin elverdiği ölçüde… Yanındaki kişiyle kendini kıyaslamadan… Sadece ve sadece içine dönerek…
Neden derslerde hep zor asanaları tercih ederdik? Neden hep yapmaya, başarmaya odaklı olurduk? Öne eğilmeler bize ne katardı? Neden öne eğilmeyi sever ya da sevmezdik? Dersi tamamlarken bu düşüncelerle dolup taşmıştım. Öne eğilmeler bizi sakinleştirip zihni meditasyon haline sokar. Bizi içe döndürür ve kendi içimizdekileri farketmemize yardımcı olur. Kimileri için öne eğilmek bedensel olarak zor olabilir. Omurganın, hamstring ve kalça kaslarının esnek olmamasından dolayı… Kimileri için ise öne eğilmek zihnen zordur. Öne eğilmek demek kabullenmek demektir. Öne eğilmek teslim olmak demektir. Öne eğilmek başkalarının karşısında gerektiğinde susmak ve “ego”yu da susturmak demektir. Öne eğilmek benliğini terbiye etmek demektir. Belki bedenen birçoğumuzun kolaylıkla yapabileceği asanalar dizisi olsa da, öne eğilmeler zihnen ve ruhen zorlayıcı olabilir. Daha önce hiç düşünmüş müydünüz? Öne eğilmek size neden kolay ya da zor geliyor? İşte dersin sonunda cevaplamamız gereken soru buydu…

yogayla dans

Standard

Bir seneyi sona erdirirken nasıl bir yoga dersi yapmalıyım diye düşündüm durdum günlerce. Tüm senenin yorgunluğunu silmek için daha sakin ve içe döndüğümüz bir ders ile mi yoksa yepyeni bir yılı karşılayacağımız için hızlı ve dışa dönük bir ders ile mi? “Yin yoga” ile dinginleşmek mi yoksa “vinyasa yoga” ile içimizdeki enerjiden enerji üretmek mi? Günlerce sürdü bu ikilemlerim… Yeni yıl arifesindeki derslerime gittiğimde henüz karar verememiştim.

20140718_115637-1

O gün sabah özel dersim, akşam da grup dersim vardı. İçimdeki bu ikilemler ile sabah dersine gittim. Derse meditasyon ile başladığımızda hala ne tarz bir ders yapacağımı bilmiyordum. Öğrenci meditasyondayken ben de gözlerimi kapattım ve bir anlığına içime döndüm. “Şu an ben öğrenci olsam, yeni yıl arifesinde nasıl bir ders isterdim?” diye düşündüm. O an kararımı vermiştim. Dans edecektik. Yin yoga’daki “yang” bir akış olan “savaşçı akışı”nı yapacaktık.

Savaşçı akışı, “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “çömelme”lerle dolu bir akış olduğu için öncelikle bacakların içini ve kasıkları esnetmek gerekiyordu. O yüzden dersin başındaki “asana”larda en az iki dakika bekleyerek sadece kasları değil bağ dokularını da esnetmeye çalıştık. Meditasyon sonrası, kasıkları ve bacakların içini esnetmek için “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) bir süre bekledik. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı esnettik ve “iğneden iplik” duruşu ile de omurgayı büktük. Bedeni ve omurgayı ısıttıktan sonra “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik. Bedenleri dansa hazırlamak için aşağı bakan köpek’te bedeni hareketlendirmeye başladık. Önce sağ sonra sol bacağı havaya kaldırdık. Kalçaları önce yan yana tuttuk ardından kalçaları üst üste getirdik. Yin yoga’da bacakla yapılan bu hareketlere “dragon tails” (ejderha kuyruğu) adı verilmekte… Sırada havadaki bacağı dizden büküp geriye doğru dönüp “camatkarasana” (vahşi şey) duruşu yapmak vardı. Bacak tekrar havaya ve bu sefer kollar ve bacaklar arasından ters tarafa… Ve “yan sopa” (vasisthasana)…

Tekrar “adho mukha svanasana” ve sağ bacak iki elin sağına yerleştirilip “ashwa sanchalanasana”. “Yüksek hamle” duruşunda bir süre bekledikten sonra dirseklerin üzerine yerleşip “uttan pristhasana” (kertenkele)… Tekrar “ashwa sanchalanasana” ve bu duruşta arkadaki bacağı dizden büküp bacağın önündeki kuadriseps kaslarını esnetme… Tüm bu akışı kuadriseps ve kasık kaslarını esnetmek için yapmıştık. “Marauding bear” (yağmalayan ayı) ile kalçayı önce sağa sonra sola döndürüp sağ ve sol kalçanın dışını iyice gerdiğimiz bir noktada bekleyip kalça kaslarını rahatlattık.

Bu akıştan sonra aşağı bakan köpeğe geçip bedeni biraz dinlendirdik ve tekrar sağ bacağı havaya kaldırıp “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşuna geçtik. Kalçayı dışa döndüren kasları esnetmek için…

Kuadriseps kaslarını biraz daha esnetmek için “half saddle” (yarım eyer) ve iç bacakları biraz daha esnetmek için “water bug” (su böceği) yaptık. “Malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ile kasıkları esnetmeye devam ettik ve “dangling” (ayakta öne eğilerek sağa sola sallanma) ile bacakların arkasındaki hamstring kaslarını rahatlattık.

Bacakları ve kalçaları iyice esnettikten sonra artık dans edebilirdik. “Savaşçı akışı”nı üçe bölüp öğretmeyi tercih ettim. Yin yoga eğitiminde biz de öyle öğrenmiştik ve çok daha kolay olmuştu dansa alışmak. İlk olarak savaşçı ataklarını çalıştık. “Ashwa sanchalanasana”da (yüksek hamle) sol bacak öndeyse sağ kol öne doğru uzatılıyordu. Ya da tam tersi. Savaşçı, üç atak yapıyordu. Öne doğru atak yapıyordu, sonra arkaya, sonra yine öne… Atakları bir süre çalışarak nabzı da hızlandırdık.

Ataklara iyice alıştıktan sonra sırada geri çekilmeler vardı. Savaşçı önce atak yapıyordu sonra geri çekilip düşmanını gözlemliyordu. İki kere geri çekiliyordu ama geri çekildiğinde düşmanına bakmayı ihmal etmiyordu. Bakışları düşmanın üzerindeydi. İki geri çekilmenin biri yerden diğeri ise yukarıdandı.

Geri çekilmeleri de hallettikten sonra akışın en başı ve sonu kalmıştı. Akışın başında ve sonunda savaşçı tek ayak üzerinde dengesini sağlıyor ve dikkatini topluyordu. Katıldığım yin yoga eğitmenlik kursunda öğretmenimiz bize bu akışı içimizden geldiği gibi yapmamızı tavsiye etmiş ve bu akışı bir dansa çevirebileceğimizi söylemişti. Hatta akışın başında ve sonunda tek ayak üzerinde bile dans edebileceğimizi ve kalça eklemini hareket ettirebileceğimizi ifade etmişti. Öğretmenimizin bu tavsiyeleri benim çok hoşuma gitmişti ve “savaşçı akışı”nı bu şekilde yapmaya ve öğretmeye karar vermiştim. O gündür bu gündür de savaşçı akışı benim için bir dans haline geldi.

Tabii ki her dansın kendine özgü bir müziği de olur. Bu dansa çok özdeşleştirdiğim bir şarkı var. Ne zaman “savaşçı akışı”nı yapacak ya da öğretecek olsam bu şarkıyı kullanıyorum. O gün de o şarkıyı çalmaya başladım. Şarkının girişi biraz uzun. O sırada sağ bacağı havaya kaldırıp, dizden büküp kalçayı dışa doğru döndürmeye başladık. Ve sözler başladığı ve melodi değiştiği anda ataklara başladık. Birinci atak, ikinci atak ve üçüncü atak… Yerden geri çekilme, yukarıdan geri çekilme… Ve en son arkadaki bacağı öne doğru çekip kalçayı dışa doğru döndürdükten sonra bacağı yere koyduk. Sol bacakta da aynı akış… Her bacak için üç tur yaptık akışı…

Beden iyice ısınmış, nabız da hızlanmıştı. Bedenleri soğutmak ve nabzı da yavaşlatmak için yine yin yoga’da kullanılan “golden seed” (altın tohum) adlı akışı kullandık. Bu akışı hızlı değil yavaş ve odaklanarak yaptık. İsteyenler gözlerini kapattı.

Üç tur sonunda “malasana” (çelenk/dua tespihi duruşu) yapıp yere oturduk. “Butterfly” (kelebek), “half butterfly” (yarım kelebek), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “ananda balasana” (mutlu bebek duruşu) ile bedeni rahattıktan sonra sıra artık “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti.

Dersi bitirirken, bir seneyi daha devirirken, geçmişi geçmişte bırakmak, geleceği de düşünmemek ve planlamamak gerektiğini hatırlattım. Hayatta tek bir an vardı, o da “bu an”, “şimdi”ydi. Farkındalıkla yaşadığımızda, o an’da kalıyorduk ve o an’ı yaşıyorduk. “2014 yılında yaşadıklarımızı, acısı ve tatlısıyla geride bırakmak ve her yaşadığımız olayın bizi büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak…  İster fiziksel bir sıkıntı, isterse duygusal ya da ruhsal sıkıntı olsun, başımıza gelen her şeyi kendi kendimize yaratıp çektiğimizi ve tüm bu deneyimlerin bizi büyütüp geliştirdiğini fark etmek… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek… Yeni yılı karşılarken tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek… Adım adım ilerlemek… Attığımız her adımdan keyif almak… Varacağımız noktaya değil yolculuğun kendisine odaklanmak ve yolculuktan keyif almak… An’ı yaşamak ve an’da kalmak…” Peki, neden danslı bir akışta karar kılmıştım? Dans bir meditasyondu. Bedenimizdeki atamadığımız olumsuz enerji strese yol açabiliyordu ve dans ederek bu enerjiyi bedenimizden atabilirdik. Müziği içimizde hissederek, bedeni müzikle bir hale getirip zihni susturabilirdik. Beden, zihin, ruh ve nefes birliği sağlayabilirdik. Ve dans ederek, bedene odaklanıp zihni susturup an’da kalabilir, an’ı yaşayabilirdik.

aman dikkat!

Standard

Geçen hafta uzun bir kardiovasküler çalışma sonrasında yin yoga yaparak bedenimi esnetmeye ve rahatlatmaya karar verdim. İki senedir haftanın en az üç günü en az bir buçuk saat boyunca yin yoga yapmaktayım. Yin yoga nedir diye soracak olursanız; bir asanada en az iki dakika bekleyip bağ dokularına kadar esnemek… Kasları kasmayıp bedeni gevşek bırakınca, derin bağ dokularına kadar esniyorsunuz ve zaman içinde bedende inanılmaz değişiklikler gözlemleyebiliyorsunuz. Bende de aynısı oldu. Günden güne bedenim daha çok esnedi ve yin yogaya ilk başladığım günlerdeki gibi asanalarda üç dakika beklemek bana yetmemeye başladı. Üç dakika oldu beş dakika; beş dakika oldu yedi dakika; yedi dakika oldu on dakika… Ve geçen haftaya bu şekilde girdim.

2009-2012

Bir saatlik kardiovasküler çalışma ve yarım saatlik ağırlık antrenmanı sonrası yoga matıma (minderi) oturdum. “Half butterfly” (yarım kelebek) duruşuyla omurgamı öne eğerek başlamak istedim. Amacım bu kadar yang bir çalışma sonrası içime dönmek ve sakinleşmekti. Kulağımda her zamanki gibi en sevdiğim melodiler… Gel keyfim gel… Bıraktım kendimi. Bedenim hangi aşamadaysa, oradan başladım duruşa. Kabullendim bedenimin o anki halini, ne bir gün öncesiyle ne de günler öncesiyle kıyasladım. Belki bir gün önce omurgamı daha çok bükebilmiştim ve şimdi daha yukardaydım. Sorun değildi. Bedenimi teslim ettim ve bedenimin duruşa yavaş yavaş girmesine izin verdim. Bir süre sonra bacağımın üzerine tamamen kapanmıştım. Kulağımdaki melodiler de beni iyice içime döndürüyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Gözümü açtım ve saate baktım. Bir de ne göreyim? On dakikadır aynı şekilde duruyormuşum. Yavaş yavaş duruştan çıktım. “Half butterfly”, asimetrik bir duruş olduğu için diğer tarafta da on dakika beklemeliydim. Bu sefer daha temkinliydim. Arada bir saate göz atıyordum. On dakika tamamlandıktan sonra, omurgamı fleksiyona sokmuş, bedenimi öne eğmiş, teslim olmuş ve içe dönmüştüm.

Sırada bir arkaya eğilme vardı. Bedenimi geriye eğerek, omurgamı ekstansiyona sokarak biraz dışa dönmeliydim. Yirmi dakika boyunca öne eğildikten sonra, sinirlerim alınmış gibi hissediyordum. Biraz açılmam ve ayılmam gerekiyordu. “Half saddle”da (yarım eyer) karar kıldım. Bu asanayı seçmemim bir sebebi de fizikseldi. Bir saat yürüyüşten sonra bacaklarımın önündeki kuadriseps kaslarımı esnetmek istiyordum. Yine asimetrik bir duruştu. Beş dakika bir tarafta, beş dakika da öbür tarafta bekleyecektim. Omurgamı arkaya eğdiğim için ve bel bölgesine biraz yük bindiği için bu duruşta sadece beş dakika kalmaya karar vermiştim. Gözlerimi yine kapattım. Yine de tepedeki ışıklar gözümün içine içine giriyordu. Bunun üzerine havlumla yüzümü kapattım. Kulağımda melodiler, gözlerim kapalı… Duyularımı susturmuştum. Güya biraz daha dışa dönük bir asanaydı ama ben yine içe dönmeyi başarmıştım. Kaç dakika geçti bilmiyordum yine. O kadar rahattım ki!. Uyuduğumu sanmayın sakın. Uyumuyordum. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) misali. Orada duyularım suskun, zihnim suskun, bedenim rahat. Takılıyordum işte. Yüzümden havluyu kaldırıp saate baktığımda gözlerime inanamadım. Tam on dakikadır “half saddle”da bekliyormuşum. “Half saddle”da asimetrik bir duruş olduğu için diğer tarafta da on dakika bekledim.

O günkü pratiğime eklediğim diğer asanalar, “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “melting heart” (eriyen kalp), “sphinx” (sfenks), “seal” (fok balığı), “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu), “setu bandhasana” (yarım köprü) ve “cat tail” (kedi kuyruğu) idi.

O gün yoga çalışmam iki saat sürmüştü çünkü duruşlarda uzun süre beklemiştim. O kadar huzurluydum ki, “savasana”da iyice gevşemiştim ve bedenimi teslim etmiştim. Bedenim yerde iyice ağırlaşmıştı. Sanki o beden benim bedenim değildi. Uzun bir derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu sonrası, o günkü pratiğimi sonlandırdım. Her şey çok güzeldi; ta ki ertesi güne kadar.

Ertesi sabah kasığımda bir ağrı ile uyandım. Evet, doğru tahmin ettiniz. Aşırı esnemekten üst bedenimiz ve alt bedenimiz arasında geçiş noktasında bulunan “iliopsoas” kasımı incitmiştim. Yani “half saddle”da gevşemek ve kendimden geçmek bana pek yaramamıştı.

Peki, bu kası zedelememin bana ne gibi bir zararı oldu? Bu kas, üst beden ve alt bedeni birleştirdiği için en basitinden yürümek bile zor hale geldi. Adım atarken, karın kaslarını çalıştırırken, bacakları 90 derece yukarı kaldırırken, merdiven çıkarken hep bu kası kullandığımız için hayatım biraz kısıtlandı.

Böyle bir durumda ne yapmak gerekir? Durup dinlenmek ve sakatlığın geçmesini beklemek. Ben böyle bir şey yapar mıyım? Maalesef hayır. Günlük kardiovasküler çalışmalarıma, yoga derslerime ve kendi pratiğime devam ediyorum. Ancak arkaya eğilmelere ara verdim. Bu kasımı daha da germek ve zedelemek istemiyorum. Bu nedenle bacağımın önündeki kasları esneten duruşlardan uzak duruyorum. Bir süreliğine bu asanalara ara verdim. Benim için bu bile büyük bir adım.

Bundan ne gibi bir ders çıkarmalıyım? Ya da ders çıkarsam bile dinler miyim acaba? Bundan şüpheliyim. Ama ne gibi bir ders çıkardım? Yin yoga eğitimi sırasında, öğretmenimizin bir derste söylediklerini hatırladım. “Yin yoga, anne sevgisi ve şefkatiyle ilintilidir. Şimdi, şu an, bu duruşta beklerken bir gözlemleyin kendinizi. Bedeninize nasıl davranıyorsunuz? Bir anne gibi şefkatli mi yoksa acımasızca mı? Bir annenin çocuğuna yaklaştığı gibi, bedeninize şefkat, sevgi ve yumuşaklıkla mı yaklaşıyorsunuz yoksa bir savaşçı gibi kendinizi zorluyor musunuz? Bu duruşta ayaklarınız acıdıysa, o acıyla kalmaya devam mı ediyorsunuz? Malum savaşçısınız ya… Yoksa ayaklarınızın altına battaniye koyup acıyı dindiriyor musunuz? Anne şefkatiyle… Hangisi?” Benim hangisi olduğum belli. Ya siz hangisisiniz?

başka ne isteyebilirdim ki?

Standard
Yoga eğitmeni olmanın en zor yanlarından biridir kendi pratiğine zaman ayıramamak… Bazen dersler o kadar çok üstüste gelir ki, bir de bakmışsınız bir iki haftadır yoga matınızın (minderi) üzerine geçememişsiniz. Ya da kendi kendinize yoga yapıyorsunuzdur; biraz içinize dönmek istemişsinizdir; kendinizle baş başa kalmak istemişsinizdir ama biri yanınıza gelir ve sizinle yoga yapıp yapamayacağını sorar. İşte tüm bunlar yoga eğitmeni olmanın cilveleri… Ama tatlı cilveleri…
2009-2010 tum fotolar 309
Son zamanlarda yoğunlaşan derslerimden dolayı yoga pratiğim biraz sekteye uğradı. Malum yaz mevsimi… İki arada bir derede kaldım desem yeridir. Havalar sıcaklaştı. Güneş insanın içini ısıtıyor. Ben de güneşi çok seven ve yaz mevsimine aşık birisi olarak ister istemez bu havadan çok etkileniyorum. Üye olduğum spor tesisine gittiğimde hep kararsız kalıyorum. Bir saat kardiovasküler çalışmamı tamamlayıp hemen ardından havuz başına mı gitsem yoksa tembellik etmeyip yoga mı yapsam? Tabii ki bu kararı verdikten sonra ne tarz bir yoga yapsam sorusuyla karşı karşıya kalıyorum. Malum bir terazi olarak oldukça kararsız bir insanım. Kendimce şöyle bir çözüm buldum. Kardiovasküler çalışmanın ardından, önce akış yoga yapıyorum ve özellikle arkaya eğilmeleri ve ters duruşları çalışıyorum. Sonra yavaş yogaya geçiyorum. Hem asanalarımı hem de tavrımı “yin”leştirip, yavaşlatıp sakinleştiriyorum. Bir de sevdiğim müzikleri dinledim mi, keyfime diyecek yok.
Yine böyle bir gündü. Kardiovasküler çalışma ve ağırlık antrenmanından sonra mindere geçtim. Kırk beş dakika kadar ters duruşlara ağırlık verdim. Yazılarımı takip ediyorsanız, bu aralar ters duruşlara yoğunlaştığımı da biliyorsunuzdur. Yani ters duruşlar benim “olmazsa olmaz”ım. “Sirsasana II” (tripod kafa duruşu), “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) ve “adho mukha vrksasana”yı (kol duruşu) ardı ardına denedim. “Pincha mayurasana”dan “bakasana”ya (karga) geçmeye çalıştım. Belki on beş, yirmi kere denedim duruşları.
Yorulduğumu hissettiğim an yin yogaya başladım. Oturdum minderin üzerine. Kardiovasküler çalışma sonrası çok çalışan kaslarımı esnetmeye karar verdim. Özellikle ön bacak ve arka bacak kaslarım, kalçamın içi ve dışındaki kaslar… Bir de omurga… Ön bacak kaslarım için “half saddle” (yarım eyer) ve “saddle” (eyer), arka bacak kaslarım için “half butterfly” (yarım kelebek) ve “caterpillar” (tırtıl), kalçamın içindeki kaslar ve kasık kaslarım için “dragonfly” (helikopter böceği) ve “frog” (kurbağa), kalçamın dışındaki kaslar için “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “square” (kare) duruşlarını yaptım. Omurgamı esnetmek ve rahatlatmak için de “butterfly” (kelebek) ve “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusunu çalıştım.
Her bir duruşta beşer dakika kaldım. Eğer asimetrik bir duruşsa, her bir tarafı yaparken duruşta beş dakika bekledim. Kulağımda sevdiğim melodiler… Gözlerimi kapattım ve ardı ardına yoga çalışmamı yaptım.
Arkaya eğilmeleri yaparken bedenim her ne kadar uyansa bile, öne eğilmelerde içime kapanıyordum. Öne eğilmeler, bilindiği gibi, kişiyi içe döndüren, kendini daha çok dinlemesine neden olan ve meditasyona hazırlayan duruşlardır. O gün arka arkaya öne eğildim. Gözlerim kapalı, kulağımda sevdiğim melodiler… Gözlerim sanki mühürlenmiş gibiydi. Kirpiklerim birbirine yapışmış da açılmıyordu sanki… İyice içime dönmüştüm ve hiç de uyanmak istemiyordum.
Kalça açıcı duruşlar olan “sleeping swan” ve “square” çalışırken de, hep öne eğildim. Diyorum ya başımı kaldırmak bile istemiyordum. Hep kendimi dinlemek istiyordum. Meğer bedenim, ruhumun ve zihnimin böyle bir çalışmaya ne çok ihtiyacı varmış. Hep bir koşturmaca içinde kendimi unutmuşum. Zihnim hep yorgun, bedenim hep bir acele içindeymiş.
Kendi pratiğimi yapıyordum yapmasına ama yanımda birileri olduğunda onları da gözlüyordum, uyarılarda bulunuyordum. Eğitmen olmanın bir cilvesi diye nitelendirebilirsiniz. Birileri yanınıza gelip de “sizin yanınızda sadece size bakarak ben de yoga yapabilir miyim?” diye sorduklarında, “neden olmasın? tabii ki!.” diye yanıt veriyorsunuz. Sonuçta amacımız yogayı sevdirmek ve yaygınlaştırmak. Ama eğitmen olduğunuz için, “ben kendi pratiğimi yapayım. Yanıma gelen kişiler de bana bakıp yapsınlar.” diyemiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, yanınızdaki kişinin dizi çok yanlış bir konumda. O şekilde devam ederse, dizini sakatlayabilir. Hemen uyarıda bulunuyorsunuz. Belki siz o an ders vermiyorsunuz ama yine de öğretmenlik böyle bir şey. “Aman ne olursa olsun canım” diyemiyorsunuz. Boşveremiyorsunuz. Kendinizi yanınızdaki kişiye karşı sorumlu hissediyorsunuz. Yine daldınız diyelim kendi deneyimlerinize, içinize döndünüz diyelim bir asanada. Bir an aklınıza geliyor ve gözlerinizi açıp yanınızdaki kişiyi kontrol ediyorsunuz duruşunda bir yanlışlık var mı diye.
O gün tüm bunlardan uzak bir yoga deneyimiydi. Yalnızdım. Yanıma kimse gelmemişti. Bedenim, zihnim, ruhum, nefesim hepsi bir ve bütündü ve ben içime dönmüştüm. Uzun zamandır böyle bir yoga deneyimi yaşayamamıştım. “Twisted roots” burgusu sonrası “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yattığımda ve gözlerimi kapattığımda, bedenimi tamamıyla yerçekimine bırakabilmiştim. Bedenim iyice ağırlaşmıştı. Sadece nefeslerimi hissediyordum. Bacağım sanki benim bacağım değildi, kolum sanki başkasının koluydu. Yere iyice yayılmıştım ve yerçekiminin etkisiyle bedeni teslim etmiştim toprağa. Ruhum ise özgürdü sanki. Ne dışardaki koşuşturma ve çevreme gelip giden insanlar ne de yüksek sesle çalan müzik… Kopmuşum…
“Savasana”dan uyandığımda, yakın bir arkadaşım yanımda bekliyordu. “Sen burada dinlenirken, yanına geldim. Gözlerin kapalıydı ama yine de elimi kolumu salladım. Özellikle ellerimi göz hizanda salladım aç gözlerini bana bak diye. Ama sen hiç hissetmedin. Ölü gibi yatıyordun” dedi.
Yogayı hiç bilmeyen birisine bu sözleri söyleseniz korkabilir ama bu sözler beni çok mutlu etti. Özellikle “ölü gibi yatıyordun” cümlesi… İstediğim de buydu zaten. Bedenimi ağırlaştırıp teslim etmek ve tamamen gevşemek… Bedenimin, zihnimin ve ruhumun bir ve bütün olması… İçime dönmek ve kendimi dinlemek… Başka ne isteyebilirdim ki?

teslim olmak ve bırakmak…

Standard

Mevsim kış diye mi bilmiyorum bu aralar yin yoga havamdayım. Gerek kendi pratiğimde gerekse derslerimde hep yin yogaya yönelmek istiyorum. Geçen akşamki grup dersimde de aynısı oldu. Derse giderken aklımda birkaç seçenek vardı. Ya zirve duruşu bir burgu olacaktı ya da karın güçlendirici bir asanayı seçecektim dersin ana teması olarak. Bir seçenek de yin yogaydı.

wpid-facebook_-1036573733.jpg

O akşam dersin olduğu spor tesisine giderken trafik rahattı. Beklediğimden daha erken vardım tesise. Hani trafikte cebelleşmiş olsam zirve duruşu burgu ya da karın güçlendirici olan bir ders belki bana daha cazip gelecekti. Tesise çok rahat ve huzurlu bir şekilde ulaşınca, kendimi gevşemeye ve katılımcıları da gevşetmeye daha yakın hissettim.

Stüdyonun ışığını iyice kıstım ve yin yogaya uygun dinlendirici şarkıların bulunduğu bir cd çalmaya başladım. Yin yogaya karar vermiştim ama bu yoga tarzında da değişik dersler işleyebilirdim. Kalça ve uyluk ağırlıklı bir ders yapabilirdim. Ders tüm bedene yönelik ya da belli bir meridyene yönelik olabilirdi. Düşünürken kalça ve uyluk ağırlıklı bir derste karar kıldım. Ne de olsa tüm gün sandalye ve koltuklarda oturuyorduk ve bu nedenle kalça kaslarını esnetmeye ihtiyaç duyuyorduk.
Derse “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile başladık. Herkes sırt üstü yattı ve kendini müziğin akışına bıraktı. Ben de herkes bedenini ve zihnini rahatlatmaya çalışırken yin yoga hakkında biraz bilgi verdim. Yin yoganın teslim olmak ve bırakmak ile ilgili olduğundan, içimizdeki anne sevgisini geliştiren bir çalışma olduğundan, anne sevgisinin olmak ile ilişkili olduğundan bahsettim. Ayrıca yang çalışmanın baba sevgisini besleyen bir uygulama olduğunu, baba sevgisinin kendimizi ve başkalarını olduğu gibi değerlendirmemizi sağladığını, baba sevgisinin bize değişimin mümkün olduğunu gösterdiğini anlattım. Anne sevgisinin kabul etmeyi teşvik ettiğini ve baba sevgisinin gelişimimiz için bize ilham verdiğini de söyledim. Tüm bu bilgileri Sarah Powers, Bernie Clark ve Paul Grilley’in kitaplarından edinmiştim.
O sırada yan stüdyoda minder kalmadığı için sınıfa giren çıkan oldu. Birden dikkatim dağıldı. “Ben ne söylüyordum, neden bahsediyordum?” diye düşündüm bir an. O anda içeri girenlerden birinin anahtarı yere düştü. Bir gürültü koptu. Ben sınıfı dinginleştirmeye ve yin yogaya hazırlamaya çalışırken, bu gürültü patırtı hiç iyi olmamıştı. Üstüne üstlük ben de biraz dağılmıştım. Aklımdakileri toplayıp cümlelere dökmem biraz zor oldu ama sonunda konuyu bağlayabildim: “Teslim olmak ve bırakmak.” Ben teslim olmuştum. Bu gürültü patırtı konusunda elimden bir şey gelmeyecekti. “Akışına bırak Burcu. Şu an senin de katılımcıların da deneyimlemesi gereken şey bu.”
Sınıfı “savasana”dan uyandırıp küçük esnetmelerle bedenleri ısındırmaya başladım. Önce sağ bacağı sonra sol bacağı teker teker göğüs kafesine doğru çekerek esnetmek, ardından bacakları sağa ve sola açarak kasık kaslarını esnemek ve en son iki bacağı birden göğüse doğru çekip omurgayı sağa sola sallamak…
Sırada yin yoga akışı vardı. Her bir duruşta üç-dört dakika kadar bekleyecektik. Omurgayı ve kasıkları esnetmek için “butterfly” (kelebek pozu) ile başladık. “Dragon” (ejderha), “half saddle” (yarım eyer), “caterpillar” (tırtıl), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “half butterfly” (yarım kelebek) diğer kalça ve uyluk açıcı asanalardı. Bu duruşlardan sonra “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği) asanalardan birini seçmelerini söyledim. Derste öğrencilere seçim hakkı tanımak dersin havasını değiştiriyordu ve öğrencilerin o an kendi ihtiyaçlarına ve bedenlerinin yapısına uygun olanı yapmalarını sağlıyord. Sonuçta üç duruş da kalçayı dışa çeviren kasları esnetiyordu. Ben de bu etkiyi yaratmak istemiştim.
Kalça ve uyluk çalışırken genellikle öne eğilmeler yapıldığı için, insanlar çok fazla içe dönebiliyor ve dersin havası iyice ağırlaşabiliyordu. Aslında amacım buydu. Bir akşam dersinde, ışıklar kısılmışken, tüm günün yorgunluğunu hissederken yin yoga yaparak özellikle kalça bölgesindeki birikmiş duygu ve enerjiyi rahatlatmak, gevşetmek ve esnetmek… Bence amacıma ulaşmıştım.
Tüm bu kalça açıcı asanalar içindeyken kimi katılımcılar çok huzurlu, sakin ve rahat kimileriyse kıpır kıpırdı. Her zaman derim: “Yoga matı (minderi) üzerinde nasıl tepkiler veriyorsak, hayatta da aşağı yukarı benzer tepkiler veriyoruzdur” diye. Yine aynı görüşten bahsettim. Her duruşta, “bırakmayı, teslim olmayı, kabul etmeyi” hatırlattım. Yin yogada bir deyiş olduğundan bahsettim: “Poza girmek için bedeni kullanmıyoruz, bedenin içine girmek için pozu kullanıyoruz.” Nefesin her zamanki gibi bize rehber olduğunu hatırlattım. Duruşta zorlandığımızda nefese yönelip sakinleşebileceğimizi, eğer o an asanada kalmak hiç mümkün değilse kendimizi zorlamadan duruşu bırakmamızı söyledim. Tabii ki eğer fiziksel bir rahatsızlık hissediyorsak, asla devam etmememiz gerektiğini de hatırlattım. Fiziksel rahatsızlık yoksa bizi tek zorlayan duygular ve düşüncelerdi. Peki sabretmek, kabullenmek, teslim olmak, kendini bırakmak mümkün müydü?
Sınıf duruşlar içindeyken yin yoga hakkında biraz daha bilgi verdim. Yin’in bedenimizdeki dişil enerji, ay, soğuk, serin, karanlık yang’ın ise eril enerji, güneş, sıcak ve aydınlık olduğunu, yin yoganın bizi şifalandırıcı bir yoga tarzı olduğunu, bir asanayı yaparken hedef bölge dediğimiz ve germeyi hissettiğimiz noktanın duruştan çıktıntan sonra kanlanacağını anlattım. Aslında yin yoga ile kendimize bir nevi akapuntur yapıyorduk. Bir bölgeyi önce sıkıştırıyor, sonra o bölgeyi rahatlatıp oraya kan, yaşam enerjisi, “chi” ya da “prana” akışını sağlıyorduk. Kısaca meridyenlerden de bahsettim. Bacak önü, bacak arkası, omurga, bacak içi ve bacak dışı derken aslında mide, dalak, idrar kesesi, böbrek ve karaciğer ve safra kesesi gibi meridyenleri uyardığımızı ve yine bu bölgeleri şifalandırdığımızdan bahsettim.
Derken dersin sonuna gelmiştik. Normal ders saati bitmişti ama henüz akış tamamlanmamıştı. Yin yoganın başka bir özelliği: Asanalarda beklerken ve o enerjiyi hissederken, eğitmen olarak senin de gevezeliğin tutuyordu. Şunu da anlatayım, şundan da bahsedeyim derken zaman su gibi akıp geçiyordu. Neyse ki bizden sonraki derse daha yarım saat vardı. Kimse de gitmesi gerekiyormuş, acelesi varmış gibi bir izlenim vermemişti. Herhalde herkes halinden memnun ve saatin farkında değil diye düşündüm. Zaten bir iki asana yapıp dersi tamamlayacaktım.
Şimdi enerjiyi biraz yükseltmenin zamanı gelmişti. İki seçenekli bir arkaya eğilme yapacaktık. İsteyenler ve/veya belinde rahatsızlık olanlar “sphinx” (sfenks), bel omurlarında rahatsızlık hissetmeyip daha esnek olanlar “seal” (fok balığı) deneyeceklerdi. Ya da bel omurlarını biraz esnetmek için önce bir iki dakika “sphinx” ardından daha derin bir duruş olan “seal”…
En son “cat tail” (kedi kuyruğu) burgusuyla tüm omurgayı rahatlattık. “İsteyen direk savasana’ya geçebilir. Hala enerjim düşük, bu arkaya eğilmeler beni canlandırmadı diye düşünenler savasana öncesi istediği asanayı yapabilir. Urdhva dhanurasana (köprü), sirsasana (baş duruşu), sarvangasana (omuz duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu) ya da adho mukha vrksasana (kol duruşu) yapabilirsiniz” dedim. Bazı öğrenciler hemen “savasana”ya geçti bazılarıysa saydığım asanalardan yaptılar. “Ve şimdi herkes derin gevşeme ve dinlenme duruşuna geçsin” dedim.
Hafif bir şarkı eşliğinde gevşediğimiz derin bir “savasana” sonrası bağdaşta oturup dersi sonlandırmanın vakti gelmişti. Dersin başında söylediklerime ek olarak, “hem yin hem de yang enerjiye eşit derecede ihtiyacımız olduğunu, anne sevgisinin dengelenmemiş gölgeli kısmının yin enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yin enerjinin fazla olmasının motivasyon eksikliğine, kronik şikayetlenmeye, mağdur olmuş hissetmeye ve bağlantı kuramamaya neden olduğunu” anlattım. Ayrıca “baba sevgisinin fazla olmasının yang enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yang enerjinin fazla olmasının da tatminsizliğe, yargılayıcı olmaya, mükemmeliyetçi olmaya ve hoşgörüsüzlüğe neden olacağını, yang olmadan yin’in beceriksizliğe yin olmadan yang’ın da duyarsızlık ve suistimale yol açacağını” söyledim. Dersin teması “denge”ydi. “Bu nedenle, hayatımızda yin ve yang enerjileri eşit derecede olmalı.” Gözlerimizi açmadan önce hayatın içinde dengeyi bulup koruyabilmemizi diledik.
Her yin dersin sonundaki gibi bu ders bittiğinde de kimse kalkmak istemedi. Herkes de bir rehavet gözleniyordu. Yin enerji böyle bir şeydi.
Dersin sonunda öğrencilerden biri yanıma geldi. “Ders boyunca ara ara video çekimi yaptım. Hastalarıma da yaptırmak için. (Bahsettiğim öğrenci bir fizyoterapist). Sizin için mahsuru var mı?” diye sordu. Tabii ki yoktu. Öğrendikçe öğretmedikten ve öğrendikçe paylaşmadıktan sonra neden yoganın içindeyiz ki? Yoga dünyası bu şekilde büyüyecek ve gelişecekti. Bu şekilde içimizdeki yin enerji, anne sevgisi artacaktı. Önce kendimize “anne şefkatiyle” bakmayı öğrenecektik; sonra başkalarına… Böyle böyle kendimizi ve hayatı olduğu gibi kabullenip, teslim olup, akışına bırakacaktık.