Tag Archives: huzur

günlük hayatta yoga

Standard

“Öğretmenim, geçenlerde MR çektirecektim. MR makinesinin içine girdim ve bir buçuk saat orada kaldım. Makine arızalandı.” “Peki nasıl dayandınız?” “Öğretmenim, sadece yoga derslerini düşündüm. Bunun sürekli olmadığını, gelip geçici olduğunu kendi kendime hatırlatıp durdum. Ve tabii ki gözlerimi kapatıp nefesime odaklandım.”

Geçen hafta grup derslerinin birinde öğrencilerden biri bana bunları söyledi. O gün “vayu”ları (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımları) üzerine çalışıyorduk. Her zamanki grup derslerinden biraz daha farklı ve biraz daha felsefik bir ders işliyorduk. Enerji akımlarını uygun “asana”lar (duruş) ile anlamaya çalışıyor ve her “asana”da bedenin hangi yöne doğru gittiğini ve nefesin bedenle nasıl hareket ettiğini gözlemlemeye çalışıyorduk.

Akışlar arasında “balasana”da (çocuk pozisyonu) dinlenirken öğrencilerden biri, “öğretmenim, yoga derslerinin çok faydasını görüyorum. Yoga, günlük yaşantımı da değistirdi. Günlük hayatta eskisinden çok farklı bir kişi haline geldim. En son da geçenlerde başımdan geçen bir olay yoganın bana ne kadar çok faydalı olduğunu bir kez daha görmemi sağladı.”

Diğer öğrenciler ve ben, bu olayın ne olduğunu merak edip öğrenmek istemiştik. İşte tam da bu sırada öğrenci, “geçenlerde MR çektirecektim. MR makinesinin içine girdim ve bir buçuk saat orada kaldım. Makine arızalandı. Sadece yoga derslerini düşündüm. Bunun sürekli olmadığını, gelip geçici olduğunu kendi kendime hatırlatıp durdum. Ve tabii ki gözlerimi kapatıp nefesime odaklandım.”

“Dersin başındaki meditasyonu hatırladım. Meditasyonda neler yaptığımızı düşündüm. Gözlerimizi kapatıp nefese nasıl odaklandığımızı hatırlamaya çalıştım. Nefes aldım ve verdim. Ve nefeslerimi saymaya başladım. Nefeslerimin bedenimin neresinde dolandığımı fark etmeye çalıştım. İlk başlarda paniklediğim için nefeslerim sığdı ve kesik kesikti. Gözlerimi kapatıp zihnimi devre dışı bıraktığımda nefeslerim sakinleşmeye başladı. Ve nefeslerimin süresi uzadı. Göğüs kafesimden karnıma doğru hatta pelvik tabana kadar nefeslerimi derinleştirebildim. Nefesimi derinleştirdikçe ve gözlerimi kapalı tuttukça daha da sakinleşiyordum. Zihnimi sadece nefeslerime yönlendirdim. Bir süre sonra nefeslerim o kadar sakinleşti ki neredeyse durma noktasına gelmişti. Bedenim artık gergin değildi. Bedenim de rahatlamış ve gevşemişti.”

“O anda sizin sözlerinizi hatırladım. Kötü haber, hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. İyi haber, hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Hiçbir şey sürekli değil. Her şey gelip geçici. Yoga” asana”larında zorlandığımızda zihni susturmak için gözlerimizi kapatıyor ve nefese odaklanıyorduk. Beden ile nefesi uyumlu hale getirmeye çalışıyorduk. Günlük hayatta da şu an en zorlandığım anlardan biriydi. Ve ben de bu zorluğun sürekli olmadığını ve birazdan gelip geçeceğini kendi kendime telkin ettim. Ve kendime inanamadım. Yoga meğer hayatımın içine ne kadar çok girmiş. Hayatta zorlandığım anlarda yogaya başvurmaya başlamışım meğer.”

Bu yaşananlardan ne kadar mutluluk duyduğumu anlatamam. Her ne kadar yoga derslerini spor tesislerinde versem de, bu yoganın diğer fiziksel çalışmalar gibi algılanması anlamına gelmiyor. Tabii ki her şeyin başında bedenimizi ya da fiziksel görüntümüzü geliştirmek ve düzeltmek var. Her ne kadar birçok kişi spor tesislerinde yogaya bu amaçla başlasa da zaman içinde “yoga olmaya” başlıyor. “Yoga olmak” yani “bedenen, zihnen ve ruhen bir ve bütün olmaya”… Bir süre sonra da yoga derslerinde fiziksel kar elde etme amacının yerini ruhen ve zihnen huzur bulma amacı alıyor. Sanırım yoganın güzelliği ve felsefesi de burada… Dayatmadan, zorlamadan, sadece kendi olarak kendini sevdirmek…

huzur ve mutluluk

Standard

Bir süredir yazı yazamıyorum. Ülkemizde her gün artmakta olan terör olayları, ekonomik kriz ve siyasi gelişmeler yüzünden yoga ve meditasyon hakkında yazmak ülkenin gerçeklerine kulak tıkayıp güllük gülistanlık bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettirecekti. O yüzden yoga ve meditasyon hakkında yazmak istemedim. Her ne kadar her hafta bilgisayar başına otursam da içimden yazmak gelmedi. Aslına bakarsanız hala da yazmak gelmiyor.

BEN_4569

Kendimi bu kadar üzgün ve umutsuz hissederken beni mutlu eden tek şey yoga derslerim. Yoga derslerim de olmasaydı sanırım evimden çıkmak dahi istemezdim. Derslere gittiğimde bir saatliğine bile olsa rahatlamış ve her şeyden uzaklaşmış hissediyorum. Öğrencilerin “asana”ları (duruş) yaparken ki ruh halleri ve mutlulukları bana da yansıyor sanki… Ve bir saatliğine tıpkı bir tiyatro oyuncusu gibi sahneye çıkıyor, tüm olumsuzlukları unutuyor ve yine de gülümseyebiliyorum.

Terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya… Ben de kendi pratiğimi yapsam da; yoga ve meditasyon yaparak saatler geçirsem de artık faydası olmuyor sanki… Yine de beni mutlu eden tek şey yoga derslerim ve öğrencilerin ders sonunda ulaştıkları sonsuz mutluluk…

Tüm bu süreç içinde tüm öğrenciler aynı ruh halindeydiler. O yüzden genellikle “kalça açıcı duruşlar”, “burgular” ve “göğüs kafesi açan duruşlar”a yoğunlaşlaştık. Göğüs kafesimizi açarak daha çok sevebilmeye ve başka kimseleri biraz daha anlamaya çalıştık. Burgular ile içimizde birikmişlerden arınmak ve tamamıyla bir “detoks” yapmak istedik. Kalça açıcılar ile ise içinde bulunduğumuz öfke, nefret ve korku gibi duyguları temizlemek istedik. Bir saatliğine bile olsa da belki de bu duygu ve düşünceleri unuttuk ve bir saatliğine bile de olsa nefes aldık. Bir saatliğine bile olsa da sadece beden, zihin ve ruh ile tam bir bütünleşme sağladık. Bir saatliğine bile de olsa tüm olumsuzlukları unuttuk. Bir saatliğine de olsa kendi bedenimizi izlerken nefesimizin nasıl olduğunu fark etmeye çalıştık. Bir saatliğine de olsa tüm düşüncelerden arınıp zihnimizi sadece bedene ve nefese yönlendirmeyi denedik. Ve o bir saatin sonunda biraz huzur ve mutluluk ile dersten ayrıldık. Zaten tek istediğimiz de bir parça huzur ve mutluluktu…

yeni yıl

Standard

Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

thumbnail_img_20161230_121220_548

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli yaşları geride bıraktık… İki haneli yaşlar geldi çattı. 20’li yaşlara kadar her şey güllük gülistanlıktı. 20’ler ile 30’lar arasında ise yılbaşı eğlenceleri dışarıdaki mekânlara taştı. Sabahlara kadar içki, müzik ve dans… 30’lardan 40’lı yaşlara vardığımızda ise işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Yeni yıl artık eskisi kadar heyecan verici değildi. O coşkuyu kaybetmiştik. 20’li ve 30’lu yaşlarda heyecanla ve coşkuyla süslenen evin ve yılbaşı ağacının yerini “aman yine yılbaşı geldi. Ne yapacağız ki? Nasıl eğleneceğiz ki? Her zamankinden daha sıkıcı oluyor yeni yıl eğlenceleri” gibi söylemler almaya başladı. Yine de arkadaşlarla paylaşılan yılbaşı gecelerinin tadına doyum olmuyordu. Çılgınlar gibi “âlemlere akmanın” yerini dostlarla “keyif sofrası” ve “sohbetleri” almaya başlamıştı.

Ve işte yine yeni yıl geldi çattı. Heyecan ve coşku var mı? Pek yok. Ne var derseniz? Yeni yıl için hedefler var. Amaçlar var. Yeni şeyler öğrenme ve kendini geliştirme isteği var. Sürekli okuma ve öğrenme isteği var. Gezme ve yeni yerler görme isteği var. Sergiler gezme, seminerler dinleme, kendimi geliştirme isteği var. Yoga konusunda daha ileri gitme, yapamadığı “asana”ları (duruş) yapma, en azından yapamadığı “asana”ları deneme ve yolculuğun tadını çıkarma azmi var. Kendim için yeni başlangıçlar yapma arzusu var. Yeni bir hobi edinme isteği var. Herkesin “neden yapmıyorsun” dediği kitap yazma dileği var. Yeni yıl, yeni istekler, hedefler, amaçlar, arzular, başlangıçlar… Ve yeni yılda tüm bunları yapma ve gerçekleştirme azmi…

2015’in son yoga dersinde uzun bir meditasyon ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrencilere dillendirdiğim şey… “2016 geldi ve geçti. 2016 tarih oldu. 2016 geçmiş oldu. Yogada geçmiş bizi ilgilendirmiyor. Geçmişe müdahale edemiyoruz, geçmişi değiştiremiyoruz. Geçmiş geçmişte kaldı ve unutun gitsin. 2017… Yeni bir yıl, yeni istekler, arzular, hayaller, hedefler, amaçlar… Ama henüz gelmedi. 2017 gelecek. Gelecek de şu an çok uzak… Sadece planlarımız ve hedeflerimiz var ama geleceğin bize ne getireceğini bilemediğimiz için üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. O an geldiğinde bakarız duruma. Peki ya şimdi, şu an? İşte tek gerçek şimdi ve şu an… Şimdi’nin, şu an’ın, içinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Biz konuşurken, yazarken bile şimdi, şu an geldi geçti. Şu an’da geçmiş oldu. Yeni yılda hedefimiz bu olsun. Sadece ve sadece içinde bulunduğumuz an’ı keyifle yaşayarak bir saniye öncesini ya da bir saniye sonrasını düşünmemek… Sadece ve sadece an’ı, şimdi’yi yaşayarak aslında tüm arzularımızın, hedeflerimizin, isteklerimizin ve hayallerimizin bizden o kadar da uzak olmadığını fark ederek…

Bir de umut olsun…  Umut hep olsun… 2017, ülkemiz ve dünyamız için daha güzel, daha huzurlu, sıkıntılardan uzak ve barış dolu bir yıl olsun… Sabahları daha aydınlık günlere uyanalım. Akşam gözlerimizi kapatırken huzur içinde gözlerimizi yumalım… Sevgi olsun, herkes birbirini daha çok sevsin… Herkes birbirini anlayabilsin… Barış, huzur, mutlu ve umutlu olalım… 2017!. Özellikle ülkeme daha aydınlık günler getir, olur mu?

yogayı sevmek

Standard

Yoga derslerine öğrenci olarak katıldığınızdaki derin gevşeme ve dinlenme pozisyonunu (savasana) gözlerinizin önüne getirmeye ve neler hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Nefesleriniz sakin, rahat ve huzurlu… Uzun nefesler alıp veriyorsunuz. Bir süre sonra nefesler neredeyse hissedilmez oluyor. Bir an paniğe bile kapılmış olabilirsiniz “acaba nefes alıyor muyum yoksa almıyor muyum” diye… Beden gevşemiş, iyice rahatlamış. Beden tamamen yere yayılmış ve yerçekimine teslim edilmiş… Ağır bir beden; dingin bir zihin; ağır, huzurlu ve sakin nefesler… Ve sonsuz mutluluk…

2009-2010 tum fotolar 676

Tüm bunlar yoga derslerine öğrenci olarak katıldığımızda ve öğretmenin yönlendirmesiyle “asana”lar yoluyla bedeni ve zihni esnettikten sonra bedenimizi yere bırakıp, ağırlaştırıp, teslim ettiğimizde hissedeceğimiz duygular… Bir öğretmen olarak da dersin sonunda aynı huzuru, gevşemeyi, rahatlamayı ve sakinliği hissetmek mümkün mü?

Geçen hafta özel dersimin sonunda zihnimde bu sorular dolaşıyordu. O gün özel dersime gittiğimde kafamda bir sürü fikir vardı. Son zamanlarda öğrencim omuz, el bileği ve boyun sorunları yaşadığı için birkaç seçenek oluyordu kafamda. Ne zamandır kol denge duruşları üzerine yoğunlaşamıyorduk. “Bakasana” (karga duruşu) denemeye ne dersiniz?” diye sorduğumda, kendini henüz kol denge duruşları için hazır hissetmediğini söyledi. Bu süreçte kalça açıcılara, burgulara, karın güçlendiricilere ve denge duruşları üzerinde yoğunlaşmıştık. Derse giderken aklımda ne varsa, öğrencinin de o akışı istediğini fark diyordum. Telapati mi dersiniz? Belki… Ya da belki uzun zamandır birlikte çalıştığımız için beden ve ruh halimizden o gün neye ihtiyacımız olduğunu fark ediyorduk. Yine de o gün fazla seçeneğim yokmuş gibi hissettim. Bunun üzerine öğrenci değişik ders akışlarının olduğu defterimi aldı. Bir sayfa açtı ve defteri önüme koydu. Dersi belirlemiştik: Sırt kaslarını güçlendirici ve esnetici bir akış…

Derse “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) meditasyon ile başladık. Öğrenciye, nefes alırken omurganın kuyruksokumundan kollara kadar uzadığını, nefes verirken kalçanın topuklara biraz daha yaklaştığını hissetmesini söyledim. Bu duruşta, ne kollara doğru ne de kalçaya doğru yığılmalıydık. Her nefes alışta omurganın biraz daha uzadığını her nefes verişte birazcık kısaldığını fark etmesini istedim. Omurgayı, pilates derslerinde kullanılan lastiklere benzettim. Lastikleri, tamamen boş bırakmıyorduk. Hep belli bir noktada sabit tutuyorduk ve o noktadan açıp esnetiyorduk. Gevşek bıraktığımızda da o sabit noktadan daha serbest bırakmıyorduk. Omurganın hareketi de tıpkı o lastik bantlar gibiydi. Nefes ve omurganın hareketlerini gözlemleyerek gevşedikten sonra, dört ayak üzerinde derse başladık.

Dört ayak üzerinde ters kol ters bacak akışını çalışarak sırt kaslarını güçlendirdik. Bu akışı hareketli çalıştıktan sonra, bir noktada sabit bekledik. Omurgayı “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile rahatlattıktan sonra “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ile omurgayı geriye doğru eğdik. Son olarak dört ayak üzerinde sağa ve sola burgu yaptık. Böylece omurgayı öne ve arkaya eğmiş ve burguyla rahatlatmıştık.

Bir “vinyasa” (akış) ile ayağa kalktıktan sonra bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıttık. “Tadasana”da (dağ duruşu) nefes alırken kollarla yukarı doğru uzayıp nefes verirken elleri “namaste” (dua pozisyonunda) birleştirdik. Dağ duruşunda bedeni sağa ve sola esnettikten sonra, “uttanasana”dan (ayakta öne eğilme) nefes alırken “ardha uttanasana”ya (ayakta yarı yol öne eğilme) geçtik. Bu akışı beş kere tekrarladık. “Ardha uttanasana”ya her geçişimizde omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirdik. Göğüs kafesini iyice açtık. Göğüsün ortasında yer alan “sternum” (iman tahtası) adındaki kemikten ileriye doğru uzamaya çalıştık. Her nefes verişte öne katlandık ve bedeni rahatlattık.

Bir sonraki “vinyasa” akışta “ardha uttanasana”ya geçtiğimizde kolları kulak hizasından öne doğru uzattık. “Şimdi dikkatimizi kollarımıza verelim. Kollar kulakların yanından öne doğru uzuyor ama bunu yaparken omuzları kulaklara doğru yaklaştırdım mı? Eğer öyleyse, omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittiriyoruz. Böylece kulaklar ile omuzları birbirinden uzaklaştırıyoruz.” Yönergeler devam ediyordu: “Nefes alırken tam yol yukarı dağ duruşuna (tadasana) kalkıyoruz ve omuzlar ile kulakları kontrol ediyoruz, nefes verirken yarı yola eğiliyoruz. Yine kulaklar ile omuzu kontrol ediyoruz.” Beş nefes de bu iki duruş arasında aktıktan sonra, bir “vinyasa” yapıp bedeni dengeleyip “tadasana”da dinlenmiştik.

“Tadasana”dan nefes verirken “utkatasana”ya (sandalye duruşu) inmiştik. Kollar yine kulakların yanında ama omuzlar geriye yuvarlanmiş sekilde. Omuzlar ile kulaklar birbirinden uzak… Eğer omuzlar ile kulakları birbirinden uzaklaştıramıyorsak, kolları biraz geniş açıp elleri geriye doğru çevirecektik. Böylece omuzlara dış rotasyon yaptırıp omuz kuşağını biraz rahatlatacaktık. Nefes verirken kolları bedenin yanına doğru indirip geriye doğru çekip kürek kemiklerinin alt uçlarını birbirine yaklaştıracaktık. Yani kürek kemiklerini sıkıştıracaktık. Beş kez de bu akışı yaptıktan sonra, “vinyasa” ile bedeni dengeleyip “tadasana”da dinlendik.

Bir sonraki “surya namaskara”da (güneşe selam) “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) bekledik. Nefes alırken sağ bacağı havaya kaldırıp nefes verirken sağ bacağı iki elin arasına öne getirdik. Nefes alırken “virabhadrasana I”e (birinci savaşçı) yükseldik. Nefes alırken öndeki bacağı düzeltip kollarla yukarı doğru uzayıp, nefes verirken öndeki bacağı büküp kolları namaste pozisyonuna aldık. Beş kez bu akışı tekrarladıktan sonra, “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçtik ve kolları arkada “namaste” pozisyonuna aldık. Omuzlar geriye, kürek kemikleri kalçaya doğru… Beş nefes bekledikten sonra, kolları iki yana açıp nefes alırken “viparita virabhadrasana”ya (ters savaşçı) geçtik. Nefes verirken “parsvakonasana” (yan açı duruşu) ve bir sonraki nefes verişte “trikonasana” (üçgen)… En son “adho mukha svanasana”. Sonra sol tarafta aynı akış…

Ayaktaki akışlardan sonra yerde “dandasana” (asa duruşu) ile omurgayı dik tuttuk. Kolları kulakların yanına alıp, nefes alırken kuyruksokumunu geriye çıkararak, nefes verirken kollar ile kulakları yan yana tutarak gidebildiğimiz kadar dik bir omurga ile öne eğildik. Nefes alırken düz bir şekilde yukarı kalktık. Bu akışı da beş kere tekrarladıktan sonra, yüzüstü uzandık. “Salabhasana” (çekirge) varyasyonları ile sırtı güçlendirmeye devam ettik. Önce sadece kollar ve göğüs havaya, sonra sadece bacaklar havaya. Sonra kollar ve bacaklar havaya… Sonra kolları arkada kenetleyip göğüs kafesini iyice açmaya çalıştık. Sonra kollar ve bacaklar havada yüzmeye çalıştık. En son kolları “teslim oldum” pozisyonunda tutarak, nefes alıp verirken kolları bedene yaklaştırıp kürek kemiklerini sıkıştırdık ve rahatlattık.

Bu akıştan sonra sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile omurgayı esnettikten sonra, bedeni sağa ve sola esnetip “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtik.

“Sağ bacak mat’ın sağ tarafına, sol bacak mat’ın sol tarafına düşsün. Sağ bacak gevşek ve rahat. Sol bacak da tamamen gevşek. Kalçayı iyice sıkıp gevşek bırak. Yay kalçayı yere… Karın, bel, göğüs kafesi yayılsın yere iyice. Sağ kürek kemiği mat’ın sağına sol kürek kemiği mat’ın soluna yayılsın. İyice gevşet kürek kemiklerini. Kürek kemikleri gevşek ve rahat. Boyun rahat. Sağa sola çevir boynu ve ortada kalsın boyun. Dudaklar gevşek. Yanaklar sarksın. Göz kapakları gözleri sadece örtüyor. Sıkma gözkapaklarını. Gözler gözyuvalarının içinde rahat. Kaşların arası gevşek ve rahat. Başın arkası, başın tepesi tamamen gevşemiş ve rahat. Ayaklarından başının tepesine kadar beden yere yayılmış, gevşemiş ve teslim olmuş durumda. Bırak bedeni yere. Sadece nefesleri izle ve gevşe…”

Yoga eğitmenlik kursuna katıldığımda öğretmenimiz “dersleriniz, sizin kendi yoganızı yapacağınız yer ve zaman değildir. Derslerde asanaları göstermek yerine, onları tarif etmeyi öğrenin ve sadece çok gerektiğinde asanaları gösterin” demişti. Bu sözler kulağıma küpe olmuştu. O gün de, öğrenciyle birlikte yoga yapmamıştım. Sadece sözlü yönergeler vermiştim. Hatta bir tane asana bile göstermemiştim. Yine de, dersin sonunda çok huzurlu, dingin ve rahatlamış hissediyordum. Peki, nasıl oluyordu bu?

Bir süredir bu konunun farkındaydım ve her ders sonunda kendimi gözlemliyordum. Derslerde yoga asanalarını yapmıyordum. Akışlara katılmıyordum. Sadece sözlü yönergeler veriyordum ama ders sonunda sanki ben de yoga yapmışım gibi “hafif, huzurlu, dingin, rahat ve mutlu” hissediyordum. Sadece ders vererek mi oluyordu bu? Ya da ders vermek bir insanı yoga yapmışçasına hafifletebilir miydi?

Beden gevşemiş, iyice rahatlamış. Beden tamamen yere yayılmış ve yerçekimine teslim edilmiş… Ağır bir beden; dingin bir zihin; ağır, huzurlu ve sakin nefesler… Ve sonsuz mutluluk… Bir öğretmen olarak da dersin sonunda aynı huzuru, gevşemeyi, rahatlamayı ve sakinliği hissetmek mümkün müydü? Yogayı çok sevdiğim için, ders vermekten çok zevk aldığım için, dersleri bir iş olarak görmediğim bunun yerine karşılıklı etkileşim, iletişim ve paylaşım olarak gördüğüm için miydi bu huzur ve mutluluk? Yoksa zihinle mi alakalıydı? Ders boyunca zihnimi sadece “an”a odakladığım, “an”ı yaşadığım, ders planlarının ötesinde o “an” içimden geldiği gibi akışlar yaptırdığım için miydi? Zihnim, bedenim ve ruhum hep “an”da, “orada”, “derste” olduğu için miydi bu huzur, dinginlik, sukunet ve sonsuz mutluluk? Yoga dersleri verirken “bir ve bütün” olduğum, yani gerçekten de “yoga” olduğum ve hissettiğim için mi ben de ders sonunda sanki o derste “bir öğrenciymişim” gibi rahatlamış ve gevşemiş hissediyordum? İnanın bana, tüm bu soruların cevabını bilmiyorum. Bildiğim tek şey, yogayı paylaşmayı, daha geniş çevrelere tanıtmayı ve daha çok insana sevdirmeyi her şeyden daha çok seviyor ve istiyorum. Belki de sırf bu yüzden ders verirken dingin, huzurlu, sakin ve mutlu hissediyorum. Yeter ki bu “iç huzurunu”, bu “bir ve bütün olma” halini, bu “sevda”yı herkes yaşayabilsin…

sil baştan!

Standard

Bir yılı daha acısıyla tatlısıyla, neşesiyle hüznüyle geride bıraktık. Yeni bir yıla yepyeni ümitler ve beklentiler içinde giriyoruz her zaman olduğu gibi… Yeni olan herşey güzeldir aslında. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap aldığımızda seviniriz bir çocuk gibi. Yeni ve daha önceden hiç gitmediğimiz bir yere seyahat ettiğimizde mutlu oluruz. Yeni bir arkadaş edindiğimizde, yeni bir gruba katıldığımızda, yeni bir hobi edindiğimizde, yeni bir işe başladığımızda kendimizi hep mutlu, huzurlu ve yenilenmiş hissetmez miyiz?

424430_10150561136763812_379396943_n

İşte yeni yıl da hep böyle heyecanlı ve renkli girer hayatımıza sanki yeni doğmuş bir bebek gibi… Masum ve işlenmeye hazır… Tam da bu sebeple, yeni yılda yeni başlangıçlar yapmalı, hayatımızı sil baştan yaratmalıyız.
2015 yılını kendimizi şımartmaya ve mutlu etmeye adayalım. Anı yaşamaya, anı yakalamaya çalışalım. Geçmişten gelen tüm hüzünleri, acıları, yalnızlıkları, pişmanlıkları, olumsuzlukları silelim ve unutalım. Dünü dünde bırakalım. Geleceği de düşünmeyelim, bir ay sonrasını, bir gün sonrasını, hatta bir an sonrasını bile düşünmeyelim. Sadece ve sadece ana odaklanalım. Nefes aldığımız için, sağlıklı olduğumuz için, etrafımızda sevdiğimiz insanlar olduğu için mutlu olalım ve şükredelim.
Bu mutluluğumuzu sevdiğimiz işleri yaparak çoğaltalım. Bu ister sanatsal bir hobi olsun, ister sportif bir aktivite olsun, ister yoga yapmak, ister oturup kitap okumak, bir yudum çayı keyifle ve farkındalıkla içmek, seyahate çıkmak, yavru bir kediyi veya köpeği sevmek ve doyurmak, bir sevdiğine sarılmak, isterseniz de hayatınızı kazandığınız işi sevgiyle ve istekle yapmak olsun… Ne yapıyorsak yapalım, anda kalarak, anı yaşayarak ve sevgimizi vererek yapalım…
Hepimiz, bir şeyler dileriz yeni yıldan. Dileklerimizin bir an önce olması için, derin bir nefes alalım. Nefesimizi verirken, tüm enerjimizle ve içtenliğimizle dileklerimizi evrene yollayalım. En başta sağlık, mutluluk, huzur, sevgi, anlayış ve bolluk… Sonra canınız ne istiyorsa… Dileklerimiz illa ki ulvi olmayabilir. Bol kazanç, şans oyunlarında büyük ikramiyeyi kazanmak, daha iyi bir iş, akademik kariyer, seyahat etmek, bedenimizi şekle sokmak, güzelleşmek ve daha bir sürü şey…
Eski yılı uğurlarken, yaşadıklarımızı kabullenip, her yaşadığımızın olayın bizi daha çok büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak… İster fiziksel bir sıkıntı isterse duygusal ya da ruhsal sıkıntı olsun, başımıza gelen herşeyi kendi kendimize yaratıp çektiğimizi ve tüm bu deneyimlerin bizi büyütüp geliştirdiğini farketmek… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek…
Yeni yılı karşılarken tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek… Adım adım ilerlemek… Attığımız her adımdan keyif almak… Varacağımız noktaya değil yolculuğun kendisine odaklanmak ve yolculuktan keyif almak…
Bu yeni yıl farkındalığımızın arttığı, kendimizi sevdiğimiz ve onayladığımız, yaşadıklarımızla biraz daha büyüyeceğimiz, yeni başlangıçlarla dolu bir yıl olsun…

yeni bir sayfa açarken…

Standard

Bir yılı daha acısıyla tatlısıyla, neşesiyle hüznüyle geride bırakıyoruz. Yeni bir yıla yepyeni ümitler ve beklentiler içinde giriyoruz her zaman olduğu gibi…

424430_10150561136763812_379396943_n

Yeni olan herşey güzeldir aslında. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap aldığımızda seviniriz bir çocuk gibi. Yeni ve daha önceden hiç gitmediğimiz bir yere seyahat ettiğimizde mutlu oluruz. Yeni bir arkadaş edindiğimizde, yeni bir gruba katıldığımızda, yeni bir hobi edindiğimizde, yeni bir işe başladığımızda kendimizi hep mutlu, huzurlu ve yenilenmiş hissetmez miyiz?
İşte yeni yıl da hep böyle heyecanlı ve renkli girer hayatımıza sanki yeni doğmuş bir bebek gibi… Masum ve işlenmeye hazır… Tam da bu sebeple, yeni yılda yeni başlangıçlar yapmalı, hayatımızı sil baştan yaratmalıyız.
Hadi kendimize bir güzellik yapalım. 2014 yılını kendimizi şımartmaya ve mutlu etmeye adayalım. Anı yaşamaya, anı yakalamaya çalışalım. Geçmişten gelen tüm hüzünleri, acıları, yalnızlıkları, pişmanlıkları, olumsuzlukları silelim ve unutalım. Geleceği de düşünmeyelim, bir ay sonrasını, bir gün sonrasını, hatta bir an sonrasını bile düşünmeyelim. Sadece ve sadece ana odaklanalım. Nefes aldığımız için, sağlıklı olduğumuz için, etrafımızda sevdiğimiz insanlar olduğu için mutlu olalım ve şükredelim.
Bu mutluluğumuzu sevdiğimiz işleri yaparak çoğaltalım. Bu ister sanatsal bir hobi olsun, ister sportif bir aktivite olsun, ister yoga yapmak, ister oturup kitap okumak, bir yudum çayı keyifle ve farkındalıkla içmek, bir seyahate çıkmak, yavru bir kediyi veya köpeği sevmek ve doyurmak, bir sevdiğine sarılmak, isterseniz de hayatınızı kazandığınız işi sevgiyle ve istekle yapmak olsun… Ne yapıyorsak yapalım, anda kalarak, anı yaşayarak ve sevgimizi vererek yapalım…
Hepimiz, bir şeyler dileriz yeni yıldan. Dileklerimizin bir an önce olması için, derin bir nefes alalım. Nefesimizi verirken, tüm enerjimizle ve içtenliğimizle dileklerimizi evrene yollayalım. En başta, sağlık, mutluluk, huzur, sevgi, anlayış ve bolluk… Sonra canınız ne istiyorsa… Dileklerimiz illa ki ulvi olmayabilir. Bol kazanç, şans oyunlarında büyük ikramiyeyi kazanmak, daha iyi bir iş, akademik kariyer, bol seyahat ve daha bir sürü şey…
Eski yılı uğurlarken, yaşadıklarımızı kabullenip, her yaşadığımızın olayın bizi daha çok büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek…
Yeni yılı karşılarken, tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek…
Bu yeni yıl farkındalığımızın arttığı, kendimizi sevdiğimiz ve onayladığımız, yeni başlangıçlarla dolu bir yıl olsun…

her yerde meditasyon!

Standard

Meditasyon sadece yoga matında (minderinde) bağdaş kurup gözler kapatılarak mı yapılır? Eğer öyleyse neden herkesin meditasyondan kaçtığını anlayabiliyorum. Bir sürü merasimi yerine getirene kadar zihnin o kadar çok şey düşünür ki, meditasyona oturduğunda zihnin bir türlü susmak bilmez. Nereden mi geldi tüm bunlar aklıma? Anlatayım.

2009-2010 tum fotolar 073

Sabah yürüyüşe çıkmıştım. Deniz kenarında upuzun bir yürüyüş parkuru var şu an tatilimi geçirdiğim beldede. Hem yürüyorsun ve kardiovasküler bir çalışma yapıyorsun hem de mis gibi deniz havasını içine çekiyorsun. Daha ne isteyebilir ki bir insan?

Bugün yürürken birden aydınlandım. Hayır, uçmadım. Sadece farkettim. Aslında hayatta her yaptığımızı meditasyona çevirebiliriz. “Hadi canım sende!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ben ciddiyim. Bunu açıklayabilmem için öncelikle meditasyonun ne olduğunu hatırlatmam gerek.

Sahi meditasyon ne demek? “Ben yoga yapıyorum” diyince, herkes “aaaa meditasyon da yapıyor musun?” diye soruyor. Gerçekten de meditasyon ne demek ve nasıl yapılır? Bir kuralı var mıdır? Yoksa her şekilde ve her yerde meditasyon yapmak mümkün mü?

Meditasyon, en basit tabiriyle, düşüncelerimizden arınmış ancak farkında olma halidir. Kafa karıştırıcı değil mi? Hem düşüncelerimizden arınmış olacağız, yani hiçbir şey düşünmeyeceğiz, hem de farkında olacağız. Ya da şöyle ifade edebilir miyiz acaba? Zihni susturma hali. Belki bu daha güzel oldu. Zihnimizi susturmak… O an hiçbir şey düşünmemek ama yine de yaşadığımız anın farkında olmak. Meditasyonda, bir yapma hali yok. Sadece farkında olma durumu var. İşte tam da bu nedenle, meditasyonun sadece ve sadece bağdaş kurulup gözler kapatılarak yapılması gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon halinde olabiliriz.

Madem ki meditasyon, düşünceleri ve zihni susturma, anda kalma ve farkında olma durumu; o halde biz her istediğimizde meditasyon haline girebiliriz. Peki bu nasıl olacak? Daha önceden de meditasyonun her zaman ve her yerde yapılabileceğini farketmiştim ama bugün yürüyüş yaparken tekrar hatırlayınca, sizinle de paylaşayım istedim.

Yürüyordum. Denizden dalga sesleri geliyordu. Ben denizin ufukla birleştiği noktaya bakıyordum. Birden her şey sustu. Çevremde ne insanlar ne sokak köpekleri… Ne de başka bir şey. Sanki dünyada yalnızca ben vardım. Gözlerim açıktı. Bağdaş da kurmuyordum. Üstüne üstlük yürüyordum. Ama o an… İşte o an… Meditasyon haliydi. Gözlerim ufuk çizgisinde… Ben uyanık ve ayakta ama meditasyon halinde… Müthiş bir huzur… İşte hayat bu…

Yürüyüşten sonra, bir çay bahçesinde oturdum. Yine denize nazır bir köşe seçtim kendime. Tekrar denize baktım. Yine gözlerim açık ve yine zihnim susmuş… Ama farkındayım ve uyanığım. Sadece o anı yaşıyorum. Nefes alış verişlerimi hissediyorum. Bir süre sonra nefesimin de susuyor sanki… Huzur, mutluluk ve dinginlik…

İşte meditasyon böyle bir şey bence. İlla ki sessiz ve loş bir oda içinde, çevremizde mumlar ve tütsüler, bağdaş kurup gözlerimizi sımsıkı kapatıp meditasyon deneyimlemek gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon olabiliyormuş demek. Bunu daha önceleri bir yoga öğretmenim söylemişti. O zamanlar, ben yoganın sadece asana kısmıyla ilgileniyordum. Yeni yeni meditasyona merak salmaya başlamıştım. Öğretmenim, bir derste böyle söylediğinde, ben de tıpkı sizin gibi “hadi canım sende!” demiştim içimden. O an anlamsız gelen bu sözler, şimdi o kadar çok anlam kazandı ki benim için.

2009-2010 tum fotolar 075

Tıpkı o öğretmenimin de söylediği gibi, yürüyüş yaparken, kendimizi o ana vererek, o anı yaşayarak, farkında olarak yürürsek eğer, bu da meditasyondur. Ya da çay içerken, her bir yudumumuzu farkederek, sindirerek, ağız tadıyla içersek, bu da bir meditasyondur. Yemeğimizin lezzetinin farkına vararak, ona odaklanarak ve her bir lokmamızı hissederek yersek, bu da meditasyondur. Aynı şekilde, arada sırada zihnimiz yorulduğunda, başımızı bilgisayar başından ya da kitaptan, kağıtlardan, o an ne ile uğraşıyorsak o işten kaldırıp, sabit bir noktaya gözlerimizi kırpmadan bakınca, bu da bir meditasyondur. Zihin yorulmuştur ve kendini tazelemek ve yenilemek için kendince bir yöntem izliyordur siz farkında olmasanız bile…

Şu an deniz kenarındayım. Dalga seslerini dinliyorum. Düşüncelerimi toplamaya çalışmaktan ve yazmaktan yoruldum. Zihnim de yoruldu haliyle. Bir an için bıraktım notebook’umu kenara. Denize baktım ve baktım. Durmadan akan, sürekli yenilenen ve değişen bir su kütlesi… İşte günlük hayatımın içinden kısacık bir meditasyon hali size. Bir düşünün bakalım, mutlaka siz de kendi hayatınızın içinde kısacık meditasyon anları bulacaksınızdır…

halletmek benim işim!

Standard

Üye olduğum spor tesisi tadilata girdi. Tesiste tadilat yapılacağı ve belli bir süre kapalı kalacağını duyduğum anda önce hemen şimşekler çaktı zihnimde. Hemen itiraz etmeye başladım. Kış ortasında bu ne tadilatıydı, neden şimdi yapılıyordu? Bu soğuk havalarda biz ne yapacaktık? Nerede yürüyecektik? Yaz tatilinden sonra kardio programına ve derslere yeni yeni alışmıştı vücudumuz. Tam da alışmışken neyin nesiydi bu ara? Peki o aradan sonra tekrar tesise döndüğümüzde vücudumuz gerilemiş olmayacak mıydı? Tüm bu sorular sıra sıra zihnime geldi. Bir yandan da sürekli bir itiraz ve isyan. Ama yapacak hiçbir şey yoktu. Tesis kapanacaktı iki üç hafta kadar.

2009-2010 tum fotolar 131
İlk şoku atlattıktan sonra daha sakin düşünmeye başladım. Ne de olsa ben bir yoga eğitmeniydim. Bir çıkar yol, bir çözüm bulmak benim işimdi. Ayrıca, bir yoga eğitmeni olarak esnemeli, eğilmeli, bükülmeli ve yeni şartlara ve durumlara uyum sağlamalıydım. Derin bir nefes aldım. Nefesle birlikte daha sakin düşünmeye başladım tabi ki.
Tesisin kapalı olduğu süre boyunca ne yapabilirdim? Nasıl bir yöntem izleyebilirdim? Spor klubünde ben neler yapıyordum öncelikle onları gözden geçirmem ve ona göre de iki üç haftalık bu sürede neleri telafi edip neleri telafi edemeyeceğimi düşünmem gerekiyordu. Öncelikle hergün yürüyor ve ardından da cross-trainer adı verilen bir kardio aletini kullanıyordum. Günlük kardiovasküler çalışmam yaklaşık olarak 50 dakikaydı. Bu sorun olmazdı. Yaz aylarında tatile gittiğim zamanlarda dışarda yürüyordum ve bundan keyif de alıyordum. Mp3 çalarımı taktım mı kulağıma, haraketli müziklerle ritmi tutturdum mu yakındaki yürüyüş parkurunu kullanıp açık havanın tadını çıkarabilirdim. Tek sorun, kış aylarında olmamızdı. Yağmur, kar, soğuk. Buna da bir çözüm buldum tabi ki. Kayak yaparken kullandığım termal ve polar içlik ve termal mont ne güne duruyordu? Bunları giydim mi soğuk bana işlemezdi. İşte çözüm kolaydı. Montum da yağmur ya da karı içeri geçirmezdi. Ayrıca haftanın iki günü yoga dersi vermeye gittiğim yerde kardiovasküler aletler, dumble’lar ve ağırlık antremanı yapabileceğim malzemeler vardı. Böyle bir imkanım da vardı üstüne üstlük. Böylece haftanın iki günü ağırlık antremanlarımdan da olmazdım.
Yani, kardiovasküler çalışmayı dışarda yürüyerek yapabilir, ağırlık antremanlarımı da haftanın iki günü ders vermeye gittiğim yerde yapabilirdim.
Peki ben başka neler yapıyordum spor klubünde? Karın çalışıyordum, birkaç tane kardiovasküler derse giriyordum ve vücudumun her noktasını çalıştırıyordum ve ayrıca “stretching” ve “back therapy” gibi esneme derslerine giriyordum. Kendi kendime de yin ve vinyasa yoga çalışıyordum. Karın hareketlerini evde de yapabilirdim. Katıldığım derslerden aklımda kalan karın egzersizlerini yapabilirdim. Ayrıca yogada kullandığımız bazı karın güçlendirici asanaları da yapabilirdim. Günde yaklaşık 10-15 dakika karın çalışsam beni tesisin kapalı olduğu süre içinde idare ederdi. Çok fazla güçten kaybetmezdim. İşte karın egzersizi işini de çözmüştüm.
Yoga zaten sorun olmazdı. Tesiste olayım ya da olmayım, yogayı kendi kendime yapıyordum. O an vücudumun isteklerine göre… İster hızlı akışlı bir yoga, yani vinyasa, isterse yavaş ve sakin bir yoga, yani yin yoga. O an canım esnemek istiyorsa, yin yoga; ya da canım biraz terlemek ve nefesimle akmak istiyorsa vinyasa yoga. Yani tesisin kapalı olduğu bu iki üç haftalık süre içinde yoga da sorun olmayacaktı benim için. Ayrıca evde yoga pratiğimi yaparken, istediğim müziği koyabilir, kendimi müziğin ritmine ve büyüsüne kaptırabilir ve müzikle ve nefesimle birlikte akabilirdim. Bundan da güzel ne olabilirdi ki!
Demek ki, tek sorun tesiste katıldığım kardiovasküler ve esneme dersleriydi. Esneme derslerinin pek sorun olacağını zannetmiyordum. Nasılsa yoga çalışmalarım evde de devam edecekti ve özellikle yin yoga yaptığım günler, duruşlarda en az beş dakika kalacağım için kaslarımın ötesinde bağ dokularıma kadar esneyecektim. Bu durumda, tek derdim kardiovasküler derslerin eksikliğiydi. “Brazilian butts”, “abs and butts” ve “spinning” derslerinden iki üç hafta uzak kalacaktım. İşte bu bir sorundu. Yoga eğitmeni olduktan sonra, daha sakin bir kişiliğe büründüğüm için, spor tesisindeki bu hızlı kardio derslerinden çok hoşlanıyordum. Bir yandan müzikler bir yandan da derslerin hareketliliği beni mutlu ediyordu. Bu derslerden uzak kalmak benim için bir sorun oluşturacaktı yani. İşte bu noktada, bir yoga eğitmeni olduğumu hatırladım ve bağlanmamam gerektiğini hatırladım. Bağlımlılıklar, beni yoga yolumda engelleyebilecek şeylerdi. O nedenle, daha sakin düşünmeye karar verdim. Birkaç hafta, kardiovasküler derslere girmesem ne olurdu? Sadece beni mutlu eden birkaç dersten ayrı düşmüş olurdum o kadar. Bir yoga eğitmeni olarak bir de başka açıdan baktım olaya. Bu süre içinde kaslarım dinlenecekti ve birkaç hafta sonra tesis açılıp derslere döndüğüm zaman belki de daha rahat ve kolay yapacaktım hareketleri. Bedenimin dinlenmeye de ihtiyacı vardı. Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesine göre, aşırılıktan uzak durmak gerekiyordu. Ben ne zamandır “brahmacharya” (aşırıya kaçmamak) ilkesini göz ardı etmiştim acaba? Belki de spor tesisinde verilen bu ara, bana bu ilkeyi hatırlatmak içindi. Unutmamak gerekiyordu; herşey birşey için oluyordu.
Spor tesisi kapanalı yaklaşık bir hafta oldu. Peki hayatımda ne değişti? Yine her sabah erkenden kalkıp yürüyüşümü yapıyorum. Yürüyüşten sonra karın hareketlerimi yapıyorum. Sonrasında yogayla esneyip gevşiyorum. Özel dersler vermeye devam ediyorum. Yani hayatımda çok da fazla birşey değişmedi aslında. Geçenlerde ben yürüyüşe çıktığımda yağmur başladı. Önce biraz takıldı kafam yağmura. Zihnim sürekli “eve dön” derken bilincim “hayır, yürümeye devam. Hatırlasana Burcu, sen yağmurda yürümeyi ve romantik yapmayı çok severdin. Yağmurda yürümenin keyfini çıkar” diyordu. Birden aklıma “Singing in the rain” filmi ve şarkısı geldi. Bir ritim tutturdum kendime ve şarkıyı da mırıldanmaya başladım. Sonra bir de baktım ki, günlük turumun yarısı geçmiş bile. Zihnim, iyi ki seni dinlememişim. Yolun devamında açtım mp3 çalarımı, dinledim şarkıları keyifle. Eve döndüğümde bir saatten fazla yürümüştüm. Üşümüştüm tabi ki. Sıcak bir banyo, ardından keyifli bir bitki çayı. Battaniyenin altında yayılarak kendimi ödüllendirme…
Peki tüm bu yaşananlardan ne çıkarabilirim? Hayatta başımıza basit ya da zor bir sürü şey gelebilir. Önemli olan, karşılaştığımız her olay ya da durum karşısında sakinliğimizi korumak, derin bir nefes almak ve ondan sonra fikir yürütmek ve karar vermek. Yaşadıklarımız karşısında, olaylar karşısında, eğilip bükülebilmek, esnek olabilmek ve farklı bir açıdan bakabilmek. Farklı bir açıdan bakmak, yaşadığımız olayın avantaj ve dezavantajlarını görmek, başımıza neden geldiğini ve bizi nasıl değiştirip geliştirebileceğini farketmek…
Hani dedim ya herşey birşey için oluyor diye… Bugün yürüyüş yaparken birden bir ışık yandı zihnimde, sanki bir anda aydınlandım. Tesisin kapanmasının ve benim dışarda yürümeye başlamamın sebebini o an anladım. Öncelikle, bu soğuk kış aylarında dışarda yaşayan tüylü arkadaşlarımızın doyurulmaya ihtiyacı var. Yürüyüş parkurunda egzersize başladığım günden beri sevgili dört bacaklı arkadaşlarımı besliyorum. Bir de neyi mi anladım? Hayatımızda bir şeyler varken onların eksikliğini asla hissetmiyoruz çünkü onlar hep var, hep bizimle birlikte. Peki ya o bir şeyler hayatımızdan gidince, hayatımızdan eksilince? İşte bunu anladım. İçinde yaşarken hayatın nimetlerinin, bize sunulanların, içinde bulunduğumuz huzurun ve rahatın kıymetini bilmiyoruz. Kısaca elimizdekilerin kıymetini bilmiyoruz çünkü onlar sürekli var, sürekli bizimle. İşte ben bunu farkettim bu bir hafta on gün içinde… Ne de olsa herşey birşey için oluyor… Hayatta herşeyin bir sebebi var.

iste ve elde et!

Standard

Haftasonu Ankara’da bir eğitim vardı. Hintli bir guru şehrimize gelip yoga terapi eğitimi verecekti. Önce kararsız kaldım, düşündüm taşındım. Sonra gitmeye karar verdim. Madem ben Hindistan’a gidemiyordum ve Hindistan şehrime geliyordu, öyleyse bu fırsat kaçmazdı. Cumartesi sabahı erken saatlerde kendimi bir yoga stüdyosunun kapısını çalarken buldum.

2009-2010 tum fotolar 047
Guru, salona girdiğinde karizması da onunla birlikte odaya doldu. Yüzüne baktığınız zaman, bir huzur, güven, mutluluk, rahatlama ve sukunet hissedeceğiniz bir kişiydi. Yüz hatları yumuşacıktı, yüzü sanki hep gülümsüyor gibiydi. Kendi içinde böylesine mutlu, huzurlu ve sakin biriyle yoga yapmanın tadı tarifsizdi adeta.
İki günlük eğitim boyunca neler mi hissettim? Öncelikle avuçlarımın içinde sonsuz bir enerji taşıdığımı ancak bunun farkında olmadığımı anladım. Parmak uçlarımın da aynı şekilde enerji dolu olduğun; alkışlamanın bir insanı ısıtabileceğini ve neşelendirebileceğini ve gülmenin hem bu kadar zor hem de bu kadar iyileştirici olduğunu gördüm.
Eğitim, yoga terapi üzerineydi. Ne yazık ki böylesine engin bir dalı iki günlük bir eğitime sığdırmak imkansızdı. Yine de, Dr. Omanand elinden geldiğince çok şey anlatmaya, bizlere çok şey hissettirtmeye ve deneyimletmeye çalıştı.
İlk gün öğle yemeği arası vermeden önce bir meditasyon deneyimledik. Sevgili gurumuzun yönlendirmeleriyle tabi ki. O kadar sakin bir kişiydi ki, o tavırlarına ve ses tonuna da yansımıştı. Meditasyon sırasında bizleri sözlü olarak yönlendirdi, nefes alıp vermeyi hatırlattı, ayaklarımızın uyuşabileceğini söylediği anda zaten ayaklarımız “merhaba ben buradayım ve uyuştum” demişti bile. Ayaklarımıza takılıp kalmamamız gerektiğini, bunun tamamen zihnin bir oyunu olduğunu, sadece bunu izlememiz gerektiğini de hatırlattı o anda. Uzun zamandır böylesine keyifli bir meditasyon yaşamamıştım. Nefes alış verişlerim sakinleşti ve neredeyse durdu. Gözlerimin önünde renkler uçuşmaya başladı. Kendimi çok huzurlu hissettim ve de mutlu. Meditasyon sonunda, Dr. Omanand neredeyse bir buçuk saattir meditasyonda olduğumuzu söylediğinde inanamadım. Bana sadece on, onbeş dakika kadar gelmişti.
Meditasyondan sonra, guru bizden deneyimlerimizi yazmamızı istedi. Sonra herkesin deneyimlerini tek tek okudu ve yorum yaptı. Hayatımda ilk defa, meditasyon konusunda doyurucu bir bilgi edindim. Daha önceki eğitimlerde meditasyonla ilgili sorularıma istediğim şekilde doyurucu bir cevap alamamıştım. Oysa, Dr. Omanand, nefesim durma noktasına geldi diyince işte bu noktada zihin susmuş dedi. Renkler gördüm sözlerime de bilincin ortaya çıktığı an diye yorumda bulundu. İnanamadım. Bugüne kadar kendi kendime meditasyon deneyimlemiştim ama hiç bu şekilde bir yorum yapan olmamıştı. Onaya ya da desteğe ihtiyacım mı vardı? Hayır. Tek derdim, meditasyonun nasıl birşey olduğu ve gerçekten birşeyler yapıp yapamadığımdı. Artık mutluyum, meditasyon konusunda doğru yoldaymışım.
Pratik olarak da bir sürü şey aktardı Dr. Omanand bize. Zihin ve mantık konusunda. Zihnin oyunları, zihnin yanılgıları ve tüm içsel hastalıklarının sebebinin zihin olduğunu anlattı. Zihni susturup denetim altına alırsak, içsel hastalıkları da engelleyebilirdik. Sağlıklı bir zihin, hastalıksız bir yaşam demekti. Peki bu her zaman mümkün müydü? Her zaman dediğimiz gibi, zihin maymun gibi, çocuk gibi… Kıpır kıpır, sürekli hareketli, sürekli oradan oraya atlamak istiyor. Bu durumda, sadece ve sadece zihnin kontrolünü ele geçirmemiz lazım, ona hükmetmemiz lazım. Yoga terapinin en önemli temeli bu. Sağlıklı bir zihin…
Zihinden bahsederken, aslında tüm çekim gücünün içimizde olduğundan da bahsettik. Mutlu ve huzurlu olduğumuz zamanlarda, insanları daha çok çektiğimizi ve herkesin bizim çevremizde toplanmak istediğini; ancak sinirli, huzursuz, mutsuz olduğumuzda da herkesin bizden uzaklaşmak istediğini konuştuk.
Daha sonra, belli başlı hastalıklar üzerine yoga asanalarını, meditasyon tekniklerini ve mudraları (mühür) deneyimledik. Bel ağrılarına, migren ve başağrılarına, eklemlere, obeziteye ve zihni dinlendirmek için yoga ve meditasyon tekniklerini çalıştık. İlk defa mudraların (mühür) bazı durumlarda kullanılabileceğini ve faydalı olabileceğini gördüm. Bu beni çok şaşırttı. Parmaklarımız hepsinin dünyadaki bir elementi temsil ettiğini ve parmaklarımızı birleştirerek çeşitli mudralar yaratabileceğimizi biliyordum. Ancak, bu mudraların hastalık tedavisinde kullanılabileceği çok ilginç ve yeni bir bilgiydi benim için. Meditasyon sırasında parmaklarımızı belli mudralarda birleştirdiğimizde guru parmaklarınızı ayırın dediği sırada bunun bu kadar zor olabileceğini tahmin bile edemezdim. Enerji yoğunluğu sebebiyle parmaklarımın bir bütün haline gelebileceğini ve  çözmek istemeyeceğimi… Tıpkı meditasyon sonunda gözlerimi açmayı istememem gibi…
İlginç bir meditasyon deneyimi de, eşli şekilde önce kahkalar atıp sonra birbirimize sarılmamızdı. Kahkaha atmak ilk başta zordu, yani ortada sebep varken gülmek kolaydı da, boş yere gülmek çok zordu. Ama kahkaha atmak da başlı başına bir terapiydi. Kahkaha atmak, kişideki olmusuz duyguları yok ediyordu, yani bir nevi detokstu. Bunu hissedince, kendiliğimden gülmeye başladım, komşuların gülmelerini duydukça daha çok güldüm. Çocukluğuma dönmüştüm o an… Sanki lunaparka gitmişim arkadaşlarımla birlikte, komik aynaların karşısına geçmişiz, değişen şekillerimize bakıp kahkalar atıyorduk. O kadar eğlenceliydi kahkaha meditasyonu… Sonra eşimizle kucaklaştık. Enerjilerimizin birbirine geçtiğini hissettik, empati kurduk, kalplerimiz bir attı sanki… İçimin titrediğini, parmak uçlarıma kadar bir enerji akışı olduğunu, benden eşime, eşimden bana duyguların düşüncelerin aktığını hissettim. İnanılmaz bir andı.
Bir de tabi ki alkış meditasyonu vardı. Alkışlamak, avuçlarımızdan geçen ve iç organları etkileyen noktaları uyarmak anlamına geliyordu bu deneyimlediğimiz yoga terapi seansında. Dr. Omanand, ritmik alkışın birçok hastalığı önlediğini söyledi. İçsel olarak mutlu hissedince, bedenimizdeki her noktanın mutlu olacağını, mutsuz veya sinirliyken de aynı titreşimlerin tüm bedenimizi esir alacağını anlattı bize. Mutlu olup alkışlayınca, bedenimizdeki tüm hücrelerin güzel tepkiler vermesini sağlayacaktık. İnanılmaz ama çok mantıklıydı. Dr. Omanand’a göre, el çırpmanın birçok faydası vardı. Gerginliği, korkuyu, endişeyi, kafa karışıklığını azaltıyor: tansiyonu düşürüyor; sindirim, dolaşım ve sinir sistemini düzenliyor; kaslarımızı güçlendiriyor; alerjileri dindiriyor ve ağrıları azaltıyordu. Üstüne üstlük doğru alkışlarsak, ritmik bir hayatımız oluyordu ve alkışlamak enerjiyle oynamak demekti. Enerjinin parçası haline gelip onu deneyimlemek demekti. Bir ritim tutturursak, korkularımız sona erecek demekti. Tabi ki tüm bu açıklamaları duyduktan sonra, eğitime katılan herkes, canı gönülden alkış tuttu, avuç içlerimiz yanana kadar, ordan ateş elementi yükselene kadar… Daha sonra, o sımsıcak avuç içlerimizi yüzümüze getirmek, gözlerimizin üstüne kapatmak tarif edilmez bir duyguydu. Avuç içlerimizden yükselen enerji gözlerimizden tüm vücudumuza yayılıyor gibiydi… Muhteşemdi…
2009-2010 tum fotolar 049Terapi konusunda ise, çok ilginç bir fikir ortaya attı Dr. Omanand. Vücudumuzun beş elementten oluştuğunu biliyoruz. Bu beş element denge içindeyse, sağlıklıyız demektir. Ancak, herhangi bir elementte bir dengesizlik varsa, o zaman hastalıklar başgösterir demektir. Örneğin, vücudumuzda ateş elementi arttığında, sinirli oluruz ve sinirli olunca da başağrısı, migren, yüksek tansiyon ve kabızlık çekebiliriz. Diyelim ki, vücudumuzdaki su elementi arttı, o zaman da obezite, tembellik ve vücutta ağrılar yaşayabiliriz. Hava elementindeki bir dengesizlik, gastrik sorunlara, eklem, diz, sırt ve bel ağrılarına sebep olur. Toprak elementinde bir dengesizlik ise, sindirim, sinir ve iskelet sisteminde ve kaslarımızda sorun yaratır. Eter elementindeki dengesizlik ise kendini duyma, konuşma ve hafıza sorunları şeklinde gösterir.
Bu eğitim, hayatımda ilk defa yoga nidra deneyimlediğim bir eğitim oldu. Hayatımda hiç bu kadar mutlu ve huzurlu hissettiğimi hatırlamıyorum. Yoga nidra’da yatarken, gözler kapalı, zihin suskun ama asla uykuda değildim. Çok huzurluydu benim için, zihin hiç konuşmuyordu, sadece sevgili gurumuzun yönlendirmelerini duyuyordum, yumuşacık ses tonunu… Mutluydum, eğer “yavaş yavaş geri gelin, hadi uyanın, ama acele etmeyin” diyen sesini duymasan hala daha yogik uykunun tadını çıkarırdım sanırım.
Sonuç olarak, eğitimin her anı, özellikle her meditasyon ve savasana, bambaşka deneyimler kattı bana. Bambaşka duygular ve düşünceler… Yoga terapi eğitimi, yoga ve meditasyon pratiğime çok şey katacak ve tabi ki derslerime de… “Madem Hindistan’a kendim gidemedim, Hindistan ayağıma geldi. Bu fırsatı kaçırmayım” demekle çok iyi bir karar vermişim. Şu an ne mi düşünüyorum? Hindistan’a gidip Dr. Omanand’ın aşramında en az iki üç hafta geçirmek ve bambaşka deneyimler yaşamak… İste ve elde et… İstemeye başladım bile…