Tag Archives: halasana

ruh ile bağlantımız

Standard

“Öğretmenim, son zamanlarda karar vermem gereken önemli bir konu var. İki seçenek arasında kaldım. Hangisinin benim için doğru ve hayırlı olduğunu bir türlü kestiremiyorum. Sizce yoga bu konuda karar vermeme yardımcı olur mu?” Geçenlerde grup derslerinden birinde karşılaştığım bir soruydu bu… Soruyu duyduktan sonra o gün üçüncü gözümüz üzerine bir ders yapmaya karar vermiştim.

O gün “yin yoga” (bedeni bağ dokularına kadar esneten dişil enerji yogası) günüydü. “Yin yoga” ile “ajna çakra”yı (üçüncü göz/alın çakrası) bir arada çalıştırıp ders boyu zihin ve ruh üzerine bir şeyler söylemeyi planladım.

Derse meditasyon ile başladıktan sonra “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) üç dakika bekleyerek başladık. Öğrencilere, alınları yere değmiyorsa, alnın altına bir şey koymaları tavsiyesinde bulundum. Ellerini üst üste koyup alnı onun üstüne koyabilirlerdi ya da alnın altına eşofman üstü ya da hırka gibi yanlarında olan bir kıyafeti yerleştirebilirlerdi. Bu “asana”da (duruş) beklerken zihin üzerine konuşmaya başladım. Zihnin, doğduğumuzda tertemiz olduğundan ama toplum içinde yaşarken zamanla kirlenmeye başladığından bahsettim. Yanlış, doğru, günah, ayıp… Bunların hepsi toplumun bizlere zorla kabullendirdiği ve uymamız gerektiğini söylediği şeylerdi. Zihin de tüm bunlara inanıp tüm yaşantımızı bu kalıplarla yaşamamıza yardımcı oluyordu. Zihin, kalıplar içinde kalmanın ve yaşamanın sağlıklı ve güvenli olduğuna inanıyordu. O yüzden güvenli bölgede kalmayı tercih ediyor ve kendini zora sokmuyordu. İşte bu noktada da bizler ruh ile ve ilahi güç ile bağlantımızı kaybetmiş oluyorduk. Bize iletilen mesajları ya da sinyalleri görmemeye başlıyor ve sadece zihin ve mantık ile yaşayan bireyler haline dönüyorduk.

Ders boyu “üçüncü göz”ü yani iki kaşın arasını baskılayacak duruşlar yaptık. Bunlar arasında “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve meditasyon da vardı. Meditasyon sırasında gözleri iki kaşın arasına doğru yönlendirip gözler kapalıyken hafif şaşı bakmıştık.

Tüm bu duruşlar arasında ben de zihin ve ruhtan bahsetmeye devam ediyordum. “En son ne zaman gerçekten yürekten istediğiniz bir şeyi yaptınız? Mantığınız yanlış dese bile onu dinlemeyip kalpten istediğiniz bir şey? Ruhunuzun hoşuna giden ama zihninizin ve mantığınızın karşı çıktığı bir şey. Şu an bu duruşta beklerken bunu düşünmenizi istiyorum. En son ne zaman mantığınızı bir kenara koyup ruhunuzun yap dediği bir şeyi yaptınız? Hatırlayabiliyor musunuz? Yoksa çok eskilerde mi kaldı?”

“Zihin devrede olduğunda hep kalıplar, yanlışlar, doğrular, yasaklar ve ayıplar vardır. Zihin, açıkça görmemizi engeller. Halbuki kalbinizi dinleseniz, o size doğru yolu gösterecektir. Ruh doğruyu bilir ama biz asla onu dinlemeyiz. Hep zihnin dediklerini dikkate alırız. İşte öğrencinin ders başındaki sorusuna geldik. Eğer bizler Tanrı’nın yarattığı birer parçaysak, o zaman bizim de doğduğumuz andan itibaren doğruları bilmemiz gerek. Ruhumuz aslında neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyor ama zihin bunları görmemizi engelliyor. Zihni bir süreliğine devre dışı bırakabilirsek, evrenin ya da ilahi gücün ya da Tanrı’nın — siz nasıl nitelendirmek istiyorsanız — sesini duyabilir ve hangi seçeneğin ya da hangi yolun sizin için daha doğru ve hayırlı olduğunu görebilirsiniz. Ancak zihin gözlerimizi öylesine kör ediyor ki, çoğu zaman gözümüzün önüne konulan işaretleri göremiyoruz. Halbuki biraz ruhumuzu dinlesek, biraz kalbimize kulak versek, ilahi gücün bizimle konuştuğunu ve bizim için doğru ve hayırlı olanları işaretlerle önümüze serdiğini fark edebiliriz. Yeter ki birazcık farkında olalım, yeter ki birazcık kalbimizi açalım, yeter ki birazcık ruhumuzu dinleyelim ve yeter ki birazcık “robot” ya da “zihin” bireyler olmaktan uzaklaşalım… O zaman yeniden toplum tarafından kirletilmemiş, temiz ve duru gözlü ve gönüllü bireyler haline dönebiliriz. Yeter ki ruhumuz ile bağlantımızı yeniden kuralım…

Reklamlar

daha çok çalışmak…

Standard

Nefes al “navasana” (sandal duruşu), nefes ver “halasana” (saban duruşu)… Nefes al “malasana” (çelenk/dua tespihi duruşu) nefes ver “uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve nefes al “tadasana” (dağ duruşu)… Bir vinyasa akışı… Nereden mi geldi aklıma? İki hafta önce katıldığım bir workshop’tan.

2013-05-18 14.18.39

İki hafta önce yaşadığım şehre yabancı bir yoga eğitmeni geldi. İki günlük bir workshop için. Sabahları iki buçuk saatlik bir vinyasa akışı yaptık. İlk gün öğleden sonra üç buçuk saatlik bir restoratif yoga çalışması, ikinci gün öğleden sonra ise arkaya eğilme ve ters duruş odaklı bir akış dersi vardı.
Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Yoga eğitmeni olup da ders vermeye başladığınız zaman başka eğitmenlerin dersine girmeye fırsat bulamıyorsunuz diye. Uzun zamandır herhangi bir eğitmenin dersine ve herhangi bir eğitime katılamadığım için bu workshop benim için bulunmaz bir fırsattı.
İlk günkü çalışmaya yoga ve pilates eğitmeni bir arkadaşımla birlikte katıldık. “Mat”lerimizi (yoga minderleri) yan yana yerleştirdik ve heyecanla beklemeye başladık. Eğitmen derse kısa bir meditasyon ile başladı. Meditasyonun ardından bağdaşta oturduk ve ellerimizi kenetleyip kollarımızı kulaklarımızın yanında yukarı uzattık. Kolları kulakların iki yanında tutarak boynumuzu yukarı ve aşağı hareket ettirdik. Kolları aynı pozisyonda tutarak sağa ve sola burgu yaptık. Kolları başın arkasına alıp sağdan sola ve soldan sağa daireler çizdik. “Şimdiye kadar iyi gidiyoruz. Bu vinyasa bizi fazla zorlamayacak gibi…” Dersin başında aynen böyle düşünüyorduk. Bilmiyorduk ki bu henüz ısınmaydı ve asıl “vinyasa” birazdan başlayacaktı.
“Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile bedeni biraz hareketlendirdik ve ardından “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) duruşuna geçtik. Burada arkadaki dizi yere indirdik ve elleri kenetleyip kolları kulakların yanından yukarı doğru uzattık. Bağdaşta yaptıklarımızın aynısını bu sefer yüksek hamle duruşunda beklerken yaptık. Hatta kollarla başın arkasında daireler çizerken öndeki bükülü dizi de biraz öne ve arkaya oynatıyorduk. Tıpkı dans eder gibi. O arada workshop öncesi diğer yoga eğitmeni arkadaşlarla konuştuklarımızı hatırladım. “Yabancı eğitmen eskiden bir dansçıydı.” O günkü vinyasa akışı da dans eder gibiydi. Bir asanadan bir asanaya dans eder gibi akıyorduk. Değişik bir deneyimdi. Bir o kadar da keyifli. Güzel bir müzik eşliğinde “yoga dansı”… Daha ne isteyebilirdim ki?
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle devam ediyorduk. Her seferinde serilerin arasına yeni yeni asanalar ekleniyor ve akış uzadıkça uzuyordu. Hangi asanadan başlamıştık hangi asanada bitirmiştik? Sağ taraf bitmiş miydi sol tarafa hala geçmemiş miydik? Kaybolmuştum. “Kaybolduysam ne olmuş. Müzikle birlikte asanalar arası akmıyor muyum? Keyfim yerinde.”
“Prasarita padottanasana”dan (bacaklar açık öne eğilme) “vrksasana”ya (ağaç), ağaç duruşundan “garudasana” (kartal) ve kartal duruşundan “parsva bakasana”ya (yan karga) geçtiğimizi söylesem ne düşünürdünüz? Ardından yere oturarak “parivrtta janu sirsasana”ya (dönmüş baş dize), dönmüş baş dize duruşundan kalçayı bükülü ayağın önüne kaydırarak daha derin bir öne eğilmeye, buradan tekrar “parivrtta janu sirsasana”ya, dönmüş baş dize duruşundan “eka pada raja kapotasana”ya (güvercin) ve en son “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik.
Birden kendimizi yerde birden kendimizi ayakta bulabiliyorduk. “Navasana”dan “halasana”ya, “halasana”dan “malasana”ya, “malasana”dan “uttanasana”ya ve oradan da “tadasana”ya geçiş gibi. Ya da aynı seri içinde “malasana”dan “bakasana”ya kalktığımız da oluyordu.
Bir başka akışta “halasana”dan bir bacağı diğerinin arkasında bükerek doğrudan “virabhadrasana III”ya (üçüncü savaşçı) kalkmak da bizim için süpriz olmuyordu. “Virabhadrasana III”den “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) iniş, ikinci savaşçıdan “parsvakonasana” (yan açı), yan açı duruşundan “trikonasana” (üçgen) gibi klasik vinyasa akışları da yok değildi.
Bir akışta “phalakasana”dan (sopa) “vasisthasana”ya (yan sopa/Bilge Vasistha Duruşu), bir diğer akışta sopa duruşundan “vasisthasana”nın üstteki ayağın tutulduğu varyasyona, bir sonrakinde “phalakasana”dan “ardha chandrasana”ya (yarım ay duruşu) geçiş…
İnanın iki buçuk saat saat nasıl aktı geçti anlamadım. Dersin sonunda duvarda “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denedik. Ben uzun zamandır kol duruşuna ve “pincha mayurasana”ya (tavuskuşu duruşu) çalışmaktayım. Bu konuda ayrıntılı bir yazı yazacağım. Sanırım iki buçuk saat boyunca bedenim iyice ısınmıştı. İlk denememde bir ayağım duvara ulaştı. Arkadaşım yardım etti ve diğer ayağımı da duvara çektim. Kollarımın üstündeydim. Daha ne isterdim ki?
İlk günkü vinyasa dersi bitmişti. Öğleden sonra “bolster”, “kemer”, “blok” ve “battaniye” gibi yardımcı ekipmanlar kullanarak restoratif yoga çalışması yaptık. Eşli birkaç asana da deneyimledik. Sabahki dersin ardından iyi gelmişti. Bolster’ın üzerinde uzanmak, öne eğilmek, burguya girmek bana çok iyi gelmişti.
Akşama arkadaşlarımla programım vardı. İlk gün çok yorulmuştum. İkinci günün daha yorucu olacağını düşünüyordum. O nedenle programı iptal ettim. Eve gidip dinlendim ve erken yattım.
Ertesi sabah dinlenmiş kalktım. Güzel bir kahvaltının ardından vinyasa dersi için hazırdım. İkinci günkü workshopa öğrencilerimden biriyle katıldık. Ders yerde bağdaşta oturarak başladı. Ancak sabahki ders burgulara ve kolları kenetleyip derin burgulara girmeye yönelmişti. Hepimiz önce eğilip bükülmeye ve ardından kollarımızı kenetlemeye alışmıştık. Eğitmen öyle yapmamızı istemedi. Her asanada göğüs kafesinin açıklığını korumaya, öncelikle bir eli kalçanın arkasına almaya ve yerleştirmeye ardından bedeni öne eğmeden diğer kolu dolayıp iki elin birbirini yakalamasını istedi bizden. İnanın zordu. Bedeni sağa ve sola döndürmek ve burmak… Göbek deliğinden dönmek… Bedenin taa içinden dönmek… O hissi yakalamak… Ellerin kavuşması en son aşamaydı… Zaten içerden dönmeye çalıştığında beden öylesine açılıyordu ki anlatmam mümkün değil. Omurganın dönüşü…
O sabahki diğer ilginç deneyimlerden biri de “eka pada raja kapotasana”da arka ayağı yakalamaktı ama her zamanki gibi sağ bacak arkadaysa sağ el ile yakalamak değil, sol el ile yakalamak. Böyle yaptığımızda bel omurlarını fazla sıkıştırmıyorduk. Yeni eğitmenler, yeni bilgiler ve yeni teknikler…
Eğitmenin öğleden sonraki derste teknik göstereceğini, biraz teori anlattıktan sonra asanaları deneyimleyeceğimizi düşünüyordum. Yanılmışım. İkinci gün öğleden sonra ve workshopun son dersi… Beden yorulmuş. Hareket etsem mi etmesem mi diye düşünüp duruyor. Öğle yemeği yemiş, rehavet çökmüş… Bu beden nasıl yoga yapacak diye düşünürken, öğleden sonraki dersin arkaya eğilme ve ters duruşlar odaklı bir vinyasa dersi olduğunu öğrendim. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Ders yine bağdaşta benzer asanalar ile başladı. Yavaş yavaş arkaya eğilmelere başladık. Göğüs kafesini açmaya, bel omurlarını sıkıştırmamaya çalıştık. “Setu bandhasana” (yarım köprü) yaparken göğüs kafesini başa doğru uzatmayı amaçladık. Sıra “urdhva dhanurasana”ya (köprü) geldi. Bu asanayı yaparken kolların yanlara doğru açılmamasına, kolları başın yanında tutmaya özen gösterdik. Bunu başardıktan sonra başın tepesini yere koyduk ve köprüye kalkmayı denedik.
Sıra benim en zorlandığım ama yapmaktan da bir o kadar zevk aldığım duruşlara gelmişti: Ters duruşlar… “Sirsasana” (baş duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) deneyecektik. “Sirsasana”yı farklı bir şekilde yapacaktık. Elleri kenetleyip başın tepesini yere arkasını da avuç içine yerleştirip baş duruşuna kalkmaya alışıktım. Eğitmen, o gün farklı bir yöntem öğretti. Yine elleri kenetliyorduk ama bu sefer başı avuç içine yerleştirmiyorduk. Eller tamamen kenetliydi ve başın tam tepesi yere geliyordu. Başın arkası avuç içine dayandırılmıyordu. Eğitmen, bu duruşun biraz farklı olduğunu ve bu nedenle duvar kenarında denememizi tavsiye etti. Ne demek istediğini duruşa girince anladım. Bu duruşta, sadece başımın tepesi yere değiyordu ve dayandığım zemin iyice azalmıştı. Eskiden beri yaptığım baş duruşunda, dayandığım zemin fazlaydı. Başımın tepisini dayıyordum yere, başımın arkası avuçlarımın arasında. Ooooh, gel keyfim gel. Yayıldıkça yayılmışım yere… Peki ya bu duruşta? Hani yoga üstadları sadece başlarının üstünde duruyorlar ya… Aynen onun gibi bir histi..
Dersin sonu, enerjinin sonu ve sırada “kol duruşu”… Zıplamadan, hoplamadan, “pat küt” gibi sesler çıkartmadan, yumuşak ve rahat, belini çukurlaştırmadan, omurganı düz bir şekilde tutarak kol duruşu… Ayağımın biri duvara değiyor ancak ötekini çekemiyorum. Deniyorum yavaş yavaş, “pat küt” yapmadan, sakin ve yumuşak… Olmuyor. Bir tek omurgamı düz tutmayı beceriyorum. Belim çukurlaşmıyor. Belimi çukurlaştırmayım derken kol duruşu benden uzaklaşıyor. Nasıl olacak bu iş bilmiyorum. Daha çok çalışacağım, daha çok çalışacağım ve daha çok çalışacağım. “Kol duruşu” ayrı bir yazı konusu…
Ve ikinci gün, uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ve meditasyon ile bitiyor. Yoruldum ama keyfime diyecek yok. Eve yorgun argın geliyorum. Bacaklarımın arkası, belim ve kuyruksokumum, kollarım ağrıyor. Güzel bir ağrı, çok iyi çalışmışlar. Demek ki ne zamandır bu şekilde bir yoga dersine katılmamışlar. Bedenim mutlu. Zihnim mutlu, Ruhum mutlu. Ben tabii ki mutlu.
Bu workshop’un bana kazandırdıkları mı? Akış dersi yaparken biraz müziğin ritmine bırakmak ve dans eder gibi bir asanadan bir asanaya akmak… Hayalgücünü kullanmak ve yeni dersler yaratmak… Daha çok çalışmak, daha çok çalışmak ve daha çok çalışmak…

sonuç alma vakti yakın…

Standard

Hayatımda birçok şey “sirsasana”yı (baş duruşunu) tanımamla başladı. Hani bazen hayatınızda bir şey olur ve hayatınız tamamen değişir ya, işte ben de tam öyle bir şeyler yaşadım baş duruşuyla tanışınca.

wpid-2013-05-18-14.15.45.jpg

Sanırım iki sene önceydi. Henüz özel bir yoga stüdyosuna gitmiyordum, üye olduğum spor tesisindeki yoga derslerine giriyordum. İki sene olmuştu yogaya başlayalı. Yoganın temel birçok asanasını deneyimliyorduk. Bunların arasında ters duruşlardan “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu) ve “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) da vardı. Ama henüz yoga asanalarının kralı, yani “baş duruşu”, nam-ı diğer “sirsasana” ile tanışmamıştım.

Ve bir gün yoga öğretmenimiz dersin başından itibaren omuz kuşağımızı çalıştıran ve güçlendiren asanalar yaptırdı. Oldukça yorulduktan sonra, işte şimdi esas duruşa geliyoruz, şu ana kadar sadece bunun için hazırlandık dedi. Meğer o günkü esas duruş, “sirsasana”ymış. Ellerimizi birleştirip ellerimizin dış yanlarını yoga minderimize (matımıza) yerleştirdikten sonra iki ayağımızın üzerine sanki “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) yaparmış gibi yükseldik. Ayaklarımızı ellerimize doğru yaklaştırmaya başladık. Tam da artık gidecek noktamız kalmamıştı ki… İşte o an, ya ayaklarını yerden kaldırıp baş duruşuna çıkacağımız an ya da ayaklarımızı yerde tutup güvenli bir zaman dilimini deneyimleyeceğim andı. Tabi ki sağlamcı bir insan olarak, ben ikinci şıkkı seçtim. Ayaklarımı yerden kaldırıp sadece ve sadece başımın üstünde durmak… Hiç bana göre değildi. Sınıfta herkes kendi deneyimini yaşıyordu. Cesurca, bir çırpıda, korkmadan ayaklarını yerden kesen ve başının üstünde yükselen insanlar da vardı; benim gibi güvenli noktada kalmayı tercih eden de… Ne de olsa, yoga esnek bir felsefe değil miydi? Olsun varsın, herkes istediğini yapsın.

Öğretmenimiz sınıfta herkesi dolaştıktan sonra, duruşu bıraktırdı ve “sirsasana” duruşunu dengelemek için hepimizi “balasana”ya (çocuk pozisyonu) getirtti. Zaten ondan sonra da ders bitmişti.

İşte, baş duruşuyla ben böyle tanıştım. Sonraki günlerde öğretmenimiz her dersin sonunda, istersek baş duruşunu deneyebileceğimizi söylüyordu. İlk şoku atlattığım için denemekten bir zarar gelmez diye düşünüp her dersi sirsasana ile bitirmeye çalışıyordum. Bir de baktım ki, yavaş yavaş ayaklarımın ikisini de karnıma kadar çekebiliyordum ama devamı bir türlü gelmiyordu.

Bu süre zarfında hem öğretmenimizden öğrendiğim hem de internetten okuduğum kadarıyla baş duruşuna kalkmak için sadece fiziksel güç yeterli değildi. İşin içine duygular, korkular ve psikoloji de giriyordu. Benim gibi her zaman sağlamcı olan bir kişi için tahmin edersiniz ki oldukça zordu.

Bir kere bu duruşu kafaya takmıştım. Öğretmenimizin bir önerisi oldu. Her gün sabah kalkar kalkmaz daha yorulmadan yarım baş duruşu, yani ayaklarımı karnıma kadar çekip beklediğim duruş, yapmak ve 10 nefes kalmak. Sonradan alıştıkça duruşta kalmaya, kalış süremi, yani nefes sayımı, uzatmak. 15, 20, 25, 30, 40 ve derken 50. İki buçuk ayın içinde ben bu duruşta 50 nefes kalabiliyordum.

Yalnız sabah pratiğim sadece baş duruşu ile sınırlı değildi. O sıralarda kafamda çözmek istediğim bir şey vardı. Bu nedenle, “sirsasana”yı (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) izliyordu. Duruşların öncesinde veya sonrasında da 10-15 dakika meditasyon. Günler böylece akıp gitti.

Tam iki buçuk ay sonra bir yoga dersindeydik. Stüdyoda aynalar vardı. Ders başlamadan baş duruşunu denemek istedim. İki ayna arasındaydım. Kendimi görebiliyordum. Birden irkildim. İnanamadım kendime. Meğer ben baş duruşuna çıkmışım, aylar içinde evimde çalışırken fark etmemişim. Meğer ayaklarımı tam olarak yükseltmişim ve orda durabiliyorum. Tam yeni yıl öncesiydi. Bunu bir yeni yıl hediyesi olarak kabul ettim ve baş duruşuyla birlikte hayatım değişti.

Eskiden tek bir noktaya sabit kalırdım, baş duruşuyla birlikte farklı açılardan bakmaya alıştım. Dünyaya tersten bakmak hiç de öyle korkunç bir şey değildi. Aksine, insanı çok mutlu eden ve tüm kaygılarını alıp götüren bir şeydi. Zihnimin sakinleştiğini hissettim, önyargılarımın kırıldığını, daha sakin bir insan olduğumu fark ettim. Daha anlayışlı, daha farklı, daha aydın, daha huzurlu…

Belki de tüm bunların olmasından korkan egomdu benim bu duruşa çıkmamı aylar boyunca engelleyen. Belki de kendisinin yenileceğini ve artık önemini yitireceğini biliyordu da onun için beni alıkoyuyordu “sirsasana”dan. Sonuçta, ruhum, bedenim ve zihnim bir bütün oldu ve bu duruşu da kabullendi. Önce bedenim alıştı tepetaklak durmaya, sonra ruhum ve zihnim alıştı. Zihnim önceleri karşı koydu, zihin için ne zordur yeni şeyleri kabul etmek. O direndi, ama baktı sonunda olmuyor, teslim oldu. Zihnim teslim olunca, zaten duruş artık hallolmuş demekti.

Bu arada çözmem gereken meselelere ne mi oldu? Bir yandan ters duruşlar, baş ve omuz duruşu, bir yandan meditasyon derken ne çözmem gerektiğini unuttum. Ya da artık önemini yitirdi. Hayatı akışına bıraktım, müdahale etmekten vazgeçtim, tıpkı “sirsasana”da teslim olduğum gibi ve olay kendiliğinden çözüldü ve düzeldi tam da benim istediğim şekilde…

O iki buçuk ay hayatımın en zor zamanlarından biriydi diyebilirim. Tabi ki sadece baş duruşundan dolayı değil, içinde bulunduğum olaylar zinciri sebebiyle… Sonuçta ne oldu? Her şey yoluna girdi. Kolay mıydı? Hayır, elbette değildi. Benim gibi aceleci bir insanın yavaşlaması ve sakinleşmesi gerekti, sabretmeyi öğrenmesi gerekti, kendini akışa bırakması gerekti, zihnini susturması gerekti, bedeni, ruhu ve zihniyle bir bütün olması gerekti. Ama sonunda değdi mi? Tabii ki değdi, tüm yaşananlara ve tüm deneyimlere, ister fiziksel olsun ister ruhsal, hepsine değdi. Eğer bugün iki yıl öncesinden farklı bir noktadaysam, farklı bir bakış açısına sahipsen ve hayatı bambaşka görebiliyorsam, hepsi iki yıl önceki baş duruşu deneyimimle oldu. Sadece denemek, deneyimlemek… Gerisini bekle ve gör; meyveleri toplayacağın zaman çok yakın…

neden bazı asanalarda rahat, bazılarında rahatsızız?

Standard

2009-2010 tum fotolar 675Hiç dikkatinizi çekti mi? Asanaları yaparken bazı duruşlarda rahat ve huzurlu, sanki bu duruş için yaratılmışsınız ve ömür boyu bu duruşta kalabilirsiniz gibi hissettiniz mi? Ya da bazı asanalarda sıkışmış, bunalmış, rahatsız ve hemen duruştan çıkmayı düşünürken yakaladınız mı kendinizi hiç? Bir süredir bu konuyu düşünüyor ve araştırıyorum. Araştırmaların sonunda bu yazıyı yazarak elimden geldiğince hem kendimi hem de sizleri aydınlatmayı umuyorum. Hadi hayırlısı…
Aslında herşey, yoga felsefesindeki “karma” inancıyla alakalı. Karma yasasına göre, yaptığımız her tür fiziksel ve zihinsel eylem er ya da geç sonuç verir ve biz de, ister bu hayatta isterse daha sonraki yeniden doğuşlarımızda, bu eylemlerin sonuçlarını çekeriz. Yani, gerçekleştirmiş olduğumuz, fiziksel ya da zihinsel her türlü eylemin etkilerini şu anki gerçek yaşam içinde görmesek bile bunlar bir sonraki yaşamımızı mutlaka etkileyecektir.
Karma’ya inanan biri, öldükten sonra gerçekleşecek olan sözde yeni hayatındaki başarılarının, mevkiinin veya hayat şeklinin bir önceki hayatındaki davranışlarına ve ahlakına bağlı olduğuna inanır. Söz gelimi, bugün zengin veya başarılı olan bir kişinin, geçmiş hayatında iyi bir insan olduğu için bu hayatında zenginlikle ödüllendirildiği düşünülür. Aynı şekilde fakir, sakat ya da başarısız olan bir kişinin geçmiş hayatında kötülükler yaptığı ve bunun karşılığını şimdiki hayatında bu şekilde aldığı iddia edilir.
Yoga üstadı Patanjali’ye göre, geçmişte yaptığımız her şey, söylediğimiz her kelime ve tüm düşüncelerimiz, bizi şu an biz yapan ve bedenimizi oluşturan şeylerdir ve tüm geçmişimiz, yaşam süremizi ve hatta ölüm şeklimizi belirler. Karmadan kaçıp kurtulmamız mümkün değildir. Bir kere o tohumu ektik mi, ister bu yaşamımızda isterse daha sonraki yaşamlarımızda, biz bu tohumun ceremesini, mutluluğunu ya da acısını çekeceğiz. Karmayı kabullenirsek, onu temizleyebiliriz, acılarımızı dindirebiliriz ve tertemiz bir sayfayla önümüze bakabiliriz. Bunu da, bir takım şeylerden “vazgeçerek”, bazı şeyleri “bırakarak” yapabiliriz ancak bu süreç bazen sancılı olabilir.
Şimdi ben neden önce asanalardan sonra da karma inancından bahsettim? Merak ediyorsunuz değil mi? Cevap çok basit. Asanalar ile karma arasında bir ilişki olduğunu düşünüyordum çünkü bir duruşta çok rahat, mutlu ve huzurlu hissederken bir başka duruşta tam tersi duygular içinde olmak başka bir şekilde açıklanamazdı.
Asanalarda beklerken, öncelikle acının anatomik bir acımı yoksa karma kaynaklı bir acı mı olduğunu ayırt etmemiz lazım. Duruşumuzda tüm hizalanma kurallarını uyguladıktan ve neredeyse yoga dergilerinde yer alabilecek kadar güzel bir poza girdikten sonra hala acı hissediyorsak ve sebebini açıklayamıyorsak, işte bu karma kaynaklı bir acıdır. “Tarif edemediğim bir acı var, içim çok yanıyor” diyorsanız, karmadan kaynaklı bir acıyla karşı karşıyasınız demektir. Bu geçmiş yaşantılarımızdan belleğimizde kalan anıların acısıdır, geçmişte kabullenmediğimiz bir acıdır. Kabullenmediğimiz için tekrar tekrar karşımıza çıkan bir acıdır. Biz onu kabullenene kadar da önümüze gelmeye devam edecek bir acıdır.
Aslında bu acı gelişmemiz için çok faydalıdır. Bu acıyı yaşamak ve yaşayarak acıyı yok etmek hepimizin yapması gereken bir şeydir. Ancak, herkes duygusal olarak bu kadar güçlü olamayabilir. Bazı kişiler, acıyı yoğun bir şekilde hissettikleri anda sadece duruştan değil aynı zamanda yoga pratiğinden de vazgeçeceklerdir. Aslında, bu nokta, tam da gelişeceğimiz, kendimizi bulacağımız, karmamızı temizleyebileceğimiz bir noktadır. Bu nedenle, pes etmek yerine, yoga pratiğimize devam etmeli ve karmadan kaynaklanan acılarımızla baş etmeliyiz. Sonuçta karmamızı çözüp temizleyeceğiz çünkü.
Bu acıyı reddettiğimiz zaman, kabullenmediğimiz zaman, enerji akışını engelleyip daha çok sıkıntı ve acı çekeriz. Bunu daima hatırlamalıyız.
Şimdi, karma, çakralar ve asana arasındaki bağlantıdan birazcık bahsedelim. Öncelikle, her asananın bedenimizde bulunduğu düşünülen yedi enerji merkezinden yani çakradan biriyle ilintili olduğunu biliyoruz. Buna bir de her asananın karma inancı ile ilişkili olduğu fikrini de ekleyebiliriz.
Her yoga hizalanmasında olduğu gibi, bu konuyu zeminden yukarı doğru çıkarak açıklamaya çalışayım. Ayaktaki asanaların “muladhara” yani kök çakrayı düzenleyen duruşlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Ayaktaki asanalar, doğa, ebeveynlerimizle, işimiz, ailemiz, parasal konular, patronlar ve iş hayatımızla ilgili ilişkilerimizi düzenleyen duruşlardır.
Öne eğilmeler, “swadhisthana” yani cinsel çakramızla ilgili duruşlardır. Bu çakra ve duruşlar, yaratıcılık, sanatsal eğilimler, romantizm ve aşk ve cinsel ilişkilerimizi içerir.
“Manipura” yani göbek çakrasına gelince, burgulardan ve kırdığımız üzdüğümüz insanlardan bahsetmemiz gerekir.
“Anahata”, kalp çakrası, arkaya eğilmeler ve bizi üzen kişilerle ilişkilerimizle ilintilidir.  “Vishuddha” yani boğaz çakrası, ise kendimizle ilişkimizi ifade eder ve omuz duruşu (sarvangasana), saban duruşu (halasana) ve balık (matsyasana) duruşu gibi asanaları bu çakrayı harekete geçiren duruşlar olarak nitelendirebiliriz.
“Ajna” ya da üçüncü göz çakrası, öğretmenlerimizle ilişkilerimizi düzenler. Bu çakra için çocuk duruşunu (balasana) örnek olarak verebiliriz. “Sahasrara” ya da taç çakrası, İlahî Güç ya da Yaradan ile ilişkimizle ilgilidir ve en önemli örneği baş duruşudur (sirsasana).
Hal böyle olunca, asana pratiği yaparak olumsuz karma geçmişimizden kurtulmak ve geçmişimizi temizlemek mümkün.
Peki, karmamızı nasıl temizleyeceğiz? Yoga inancına göre, her asana grubu bir şey ifade etmekte. Eğer ayaktaki duruşlarda bir sorun yaşıyorsak, öncelikle bunun fiziksel bir yetersizlikten ya da bedensel bir sakatlıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını kontrol etmemiz gerek. Fiziksel bir sorunumuz yoksa o zaman sorunumuz ruhsal ve duygusal olabilir. Bu defa, ebeveynlerimizle, ailemizle ve patronumuzla ilişkilerimizi gözden geçirmemiz ya da iş hayatında veya parasal konularda bir sorun yaşayıp yaşamadığımıza bakmamız gerekir. Fiziksel bir sorun yaşamıyorsak, bir rahatsızlığımız ya da sakatlığımız yoksa ve eğer “virabhadrasana I” (savasçı duruşu), “utkatasana” (sandalye duruşu) ya da “vrksasana” (ağaç) duruşlarında sıkıntı çekiyorsak, o zaman muhtemelen hayatımızın yukarıda bahsedilen bir veya birkaç noktasında sorun yaşıyoruz demektir.
Bir başka açıdan değerlendirirsek, kalça eklemimiz esnekse ve bacak arkası kaslarımız (hamstringler) kısa değilse, öne eğilme asanalarını yapamamamız için fiziksel bir sorunumuz yoktur. Eğer “janu sirsasana” (baş dize/yarım kelebek duruşu) ya da “baddha konasana” (kelebek duruşu) asanalarında sıkıntı yaşıyorsak veya her öne eğildiğimizde nefesimiz daralıyor ve bir sıkışma hissediyorsak, büyük bir ihtimalle aşk hayatımızla ve sevgilimizle ya da eşimizle sorun yaşıyoruz demektir. Belki de geçmişteki hayatlarımızdan getirdiğimiz aşk ve sevgili sorunlarını hala çözemedik ve sürekli aynı tarz ilişkileri ve sıkıntıları yaşıyoruzdur.
Burguların ise göbek çakramızı hareket geçiren asanalar olduğunu artık biliyoruz. Burgular, kırdığımız ve üzdüğümüz insanlarla sorunlarımızı çözmemiz ve bedenimizi temizlememiz için en iyi asanalardır. O halde şöyle düşünebilir miyiz? Eğer bir kişi burguya rahatça giremiyorsa ve örneğin “marichyasana” (bilge Marichy duruşunda) sorun yaşıyor, nefes darlığı çekiyorsa ve bunların sebebi omurganın gergin olması ve burguya izin vermemesi değilse, bu kişi hayatında birilerini üzmüş ya da kırmış ve asana pratiğinde bu duygunun yükü altında eziliyor olabilir mi?

2009-2010 tum fotolar 676

Göbek çakramızdan biraz daha yukarı çıkınca kalp çakramıza geliyor sıra. Kalp devreye girince, tabii ki yine kırılmak ve üzülmek işin içinde ama bu sefer taraf değişiyor. Kalp çakrasını hareket geçiren arkaya eğilmeler bizi üzen insanlarla sorunlarımızı çözmemize yardımcı oluyor. Eğer “urdhva dhanurasana” (köprü) yapmak ya da “ustrasana” (deve duruşu) bizim için zorlayıcıysa, kalbimizi açamıyorsak, arkaya eğilirken nefes nefese kalıyorsak, geriye bakmak bize zor geliyorsa, belki de bizi üzen ve kıran birçok olay yaşamışızdır. Peki, bu durumda, bir daha hiç mi arkaya eğilmeyeceğiz? Pes mi edeceğiz? Hayır! Arkaya eğilmeye devam ederek, kırılan kalbimizi onarıp insanlara tekrar güvenmeyi öğreneceğiz. Yoga felsefesine göre,  eğer bunu bu hayatımızda yapmazsak, bir sonraki hayatımızda kalp bölgemizde yine sorunlarla doğucağız.
Sırada, en önemli çakralarımızdan biri olan boğaz çakramız ve onu etkileyen omuz duruşu (sarvangasana) serileri var. Omuz duruş serileri kendimizle ilişkimizi düzenliyor. Kendimizle ilişkimiz aslında çok önemli… Kendimizi sevmemiz, takdir etmemiz, beğenmemiz ve onaylamamız… Omuz duruşlarında yaşadığımız sorular, fiziksel değilse eğer, kendimizle ilişkimize bakış şeklimizden kaynaklanabilir. Bir kere kendimizi sevmeye ve onaylamaya başladık mı, gerisi zaten gelir.

Bir sonraki çakra, üçüncü göz çakrası… Özellikle çocuk pozisyonu (balasana) ya da alnımızı yere dayadığımız her duruş bu çakrayı etkileyen duruşlara örnek olarak verilebilir. Peki, bu duruşlarda sıkıntı çekiyorsak bunu neye yormamız gerek? Çocuk duruşu öğretmenlerimizle sorunlarımızı çözüyor. Yani bu duruşta sorunumuz varsa, muhtemelen bu hayatımızda ya da bundan önceki yaşamlarımızda öğretmenlerimizle sorun yaşıyorduk. Çocuk pozu tüm yoga akışları içinde dinlenme duruşudur ve eğer biz bu duruşta rahat edemiyorsak, huzursuzsak, kıpır kıpırsak ve sıkıntı duyuyorsak, bunu daha başka nasıl açıklayabiliriz ki?

2009-2011

“Sirsasana”daki (baş duruşu) rahatsızlıktan fazla söz etmek istemiyorum çünkü o başlı başına başka bir yazı konusu. Ters bir duruş olduğu için bu asanada tamamen duygular, düşünceler, korkular ve endişeler devreye giriyor. Dediğim gibi, bu ayrı bir inceleme konusu…
Tüm bu olgular göz önüne alındığında, siz de benimle aynı fikirde misiniz? Yani asanalarda yaşadığımız sıkıntılar sadece fiziksel olmayabilir mi? İşin içine karma kaynaklı sıkıntılar ve acılar da giriyor olabilir mi? Araştırmalarım sonucunda ben ikna oldum. Yoga asanalarını yaparken, çektiğimiz ama açıklayamadığımız acılar karma kaynaklı ve bu acıları kabullenip çözmedikçe aynı acıyı çekmeye devam edeceğiz. Acıyla yaşamayı ve onun içinde kalıp onu kabullenmeyi öğrenmeliyiz. Ancak bu şekilde gelişme sağlayabiliriz ve hayatımızda bir fark yaratabiliriz. Ancak o zaman kendimizi bulabilir ve karmamızı temizleyebiliriz. Ancak o zaman yeni ufuklara açılabiliriz. O halde, acıyı yaşamaya, kabullenmeye ve gelişmeye devam…