Tag Archives: gevşemek

ne kaybedersiniz?

Standard

Geçen hafta akşam grup dersine gittiğimde herkesi öfkeli, sinirli ve gergin buldum. Aslında ben de birkaç gündür aynı ruh hali içindeydim. Birçok yazımda bahsetmiştim. Terazi burcuyum diye… O yüzden hayatımda denge benim için çok önemli ve gerekli. Dengem bozulduğunda ve rutinim değiştiğinde ruh halim de çok çabuk değişiveriyor. Bir de gökyüzündeki dolunayı ekleyince, artık siz düşünün halimi… Sonuç olarak, o akşam derse gittiğimde ben de sinirli ve gergindim. Bir dersten bir derse yetişmek için trafikte cebelleşmiştim ve stüdyoya koşarak girmiştim. Tam vaktinde stüdyoya varmıştım ama siz bir de bana sorun nasıl yetiştiğimi…

wpid-facebook_-1036573733

Ders bu şekilde başlamıştı. Katılımcılardan derin nefes alıp vererek gevşeyip rahatlamalarını istedim. Bu arada ben de burundan derin nefes alıp ağızdan nefes veriyordum. Bu şekilde daha çabuk gevşeyip rahatlayacağımı düşünüyordum. Derse başlamadan önce öğrenciler öfke ve gerginliklerini azaltacak bir ders istediklerini söylediler. Onları meditasyonda nefesleriyle rahatlatmaya çalışırken, bir yandan da düşünüyordum nasıl bir ders yapmalıyım diye. Öfke, sinir ve gerginlik… Sanırım yin yoga öğrencilere ve bana iyi gelecekti.
Öğrenciler meditasyondayken ve gevşemeye çalışırken, ben de onlara öfkeyi, siniri ve gerginliği azaltmak için yin yogaya odaklanacağımızı söyledim. Sınıftan nefeslerini izlemelerini istedim. Nefes alırken omurgalarının ve bedenlerinin uzadığını ve göğüs kafeslerinin genişlediğini, nefes verirken de yere biraz daha köklendiklerini fark etmelerini söyledim. Havanın burun deliklerinden girdikten sonra nasıl bir yol izlediğini gözlemlemelerini istedim. Beş dakika boyunca katılımcıları iyice gevşetmeye çalıştım.
Derse başlamadan önce sıra niyet belirlemeye gelmişti. “Bugün öfke, sinir ve gerginliğimizi azaltmak için yin yoga yapacağız. Amacım kalça, böbrek ve kalbe odaklanmak. Kalçaya odaklanarak birikmiş kötü duygulardan arınmak, böbreklere odaklanarak yaşam enerjisini tazelemek ve kalbe odaklanarak öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışmak…”
Dersin ilk bölümünde kalçayı dışa çeviren kaslara odaklandım. “Swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği) duruşları ile kalçayı dışa çeviren kasları esnettik. Özellikle “sleeping swan” ve “square” duruşlarında bedeni burguya sokarak, bahsi geçen kasları ve o bölgedeki derin bağ dokularını iyice gevşettik. Bu duruşlarda beklerken katılımcıları gözlemledim. Bir kısmı duruşlar içinde daha rahat kalabilirken, bir kısmı sürekli hareket ediyordu ve sanki asanalarda beklemek onlara çok zor geliyordu. “Asanalarda beklerken, bedeninizi rahat bırakın. Sürekli hareket etmeyin. Bedeninizin duruşlar içinde gevşemesine ve rahatlamasına izin verin. Bedeniniz duruşa girsin ve o duruşun içinde erisin. Gözlerinizi açık tutarsanız, zihni susturamazsınız. Zihin öncelikle fiziksel rahatsızlıklarla sizi ele geçirmeye çalışır. ‘Bacağın uyuştu.’ ‘Ayak bileğin biraz rahatsız mı?’ ‘Dizin mi sızlıyor?’ gibi. Eğer sizi bu şekilde ele geçiremezse, o zaman duygusal sıkıntılarınızla vurmaya çalışır. ‘Burada böyle kıpırdamadan dururken, nefesin daraldı ve bunaldın değil mi?’ ‘Bugün o arkadaşın sana ne kadar da kötü davrandı değil mi?’ ‘Çocuğun da sana bugün çok kötü bağırdı?’ Ve böylece duruşlarda sakin kalmak bir hayal olur. Zihin sizi ele geçirmiştir bile… Artık dakikaları saymaya başlarsınız. Size bir sır vereyim mi? Sevdiklerinizle birlikteyken ya da çok sevdiğiniz bir işi yaparken, zaman çok çabuk akıp geçer ve belki de size yetmez ama sevmediğiniz birileri ile birlikteyken ya da size zor gelen bir şey yaparken, zaman asla geçmez. Saniyeler size bir saat kadar uzun gelir. Yin yoganın en zor yanı da budur aslında. Siz duruşların keyfini çıkarmaya başlamazsanız, yin yoga size zehir olabilir. Bedeninizi ve zihninizi duruşlara teslim etmeniz gerekir. İşte o zaman da, gel keyfim gel…
Kalça dışını esneterek birikmiş kötü duygulardan arındığımızı düşünüyordum. O an bir fikir geldi aklıma. Dış kalça kaslarını bu kadar esnettikten sonra neden “padmasana” (lotus) denemiyorduk? Önce “ardha padmasana” (yarım lotus) ve ardından “padmasana” denedik. Bir tek kişi “padmasana” yapabildi. Hepimiz “yarım lotus”ta kaldık ama gayet mutluyduk. Bedeni kabullenmiştik.
Sıra böbreklere odaklanıp yin yogada “chi” adı verilen yaşam enerjisini tazelemeye gelmişti. “Sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşları bu amaca çok uygundu. İki duruşta yaklaşık altı dakika kadar bekledik. Kimileri kollarını bedenlerine daha yakın tutarak bel bölgesini, dolayısıyla böbrekleri, biraz daha yoğun çalıştırdı. Kimileri ise bellerine fazla yük bindirmemek için kollarını bedenlerinden biraz daha uzak tuttu.
Dersin son bölümünde ise, kalbe odaklanıp
öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışacaktık. “Sphinx” ve “seal” duruşları ile omurgayı zaten arkaya eğmeye başlamıştık ve kalbi de açmıştık. Sıra “melting heart” (eriyen kalp) duruşuna gelmişti. “Her nefes verdiğinizde, göğüs kafesinizi biraz daha yere yaklaştırmaya çalışın. Her nefes verdiğinizde, kalbinizi biraz daha eritin ve yumuşatın. Daha çok sevgi enerjisi yaymaya çalışın. Affedin. Önce kendinizi, sonra çevrenizi. Empati yapmaya çalışın. İkili ilişkilerde sadece bir taraf suçlu değildir. Bir tartışma sırasında iki taraf da ayrı ayrı suçlu olabilir. O yüzden, kendinizi karşınızdaki insanın yerine koyun ve empati yapın. Biraz anlamaya çalışın. Anlayışlı olmaya özen gösterin. Öfkenin ve nefretin yerini, sevgi ve anlayış alsın.”
Derslerimde bazen akışın içine kendimi kaptırıp kafamda planladığım dersin biraz dışına çıkabiliyorum. O gün de aynı şey oldu. Dersi kalp çakrasına odaklandıktan sonra bitirmeye karar vermiştim ama o anda bir de boğazı rahatlatmak istedim. Sonuçta öfke, nefret ve siniri azaltmak istiyorduk. Bu kötü duyguları önce içimizde azaltmak için asanalar yaptık. Sonra yaşam enerjisini tazelemek ve en son da kötü duyguları güzel duygularla eritmek için duruşlar yapmıştık. Şimdi de duygu ve düşüncelerimizi doğru ve güzel şekilde ifade etmek için boğaz çakrasına odaklanmalıydık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) akışı içinde dikkati özellikle boğaz bölgesine çektik. Asanaları yaparken, boğazı iyice sıkıştırdık ve sonra açtık ve esnettik.
Dersin sonunda “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesi, “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusu ile bedeni ve omurgayı iyice esnetip rahatlatıp sinir sistemini gevşettik. Gözler kapalı bir burgu ile bedeni iyice rahatlattıktan sonra, uzun bir “savasana”… “Savasana” sırasında öğrencilere masaj yaptım. Bedenlerini biraz daha rahat ve gevşek bırakmaları için. Ders boyunca amacımız kabullenmek, bırakmak ve teslim olmaktı. “Savasana”da da bedenleri kabullenip, bırakıp teslim olmuştuk.
Dersin son sözlerini mi merak ediyorsunuz? “Amacımız
kalçaya odaklanarak birikmiş kötü duygulardan arınmak, böbreklere odaklanarak yaşam enerjisini tazelemek ve kalbe odaklanarak öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışmaktı. Bugün Dolunay var. O yüzden duygularımız her zamankinden daha yoğun. Belki bu nedenle daha öfkeli ve sinirli hissediyor olabiliriz. Balık burcundaki Dolunay yüzünden kendinizi çok duygusal hissedebilirsiniz. Sizi normalde hiç etkilemeyecek bir şey, bugün çok etkilemiş olabilir. Böyle bir durumda, karşımızdakileri de anlamaya çalışmak gerekir. Empati kurmak, daha çok sevmeye çalışmak ve anlayışlı olmak. Kendinizi karşınızdaki kişinin yerine koyun ve onun tezini de anlamaya çalışın. Denemekten ne kaybedersiniz?”

Reklamlar

içimizdeki çocuk!

Standard

Yine bir grup dersindeyim. Yorucu ama keyifli bir dersin sonunda derin gevşeme ve dinlenme pozisyonuna geldi sıra… O gün kendim öğrenci olmayıp eğitmen bile olsam, “savasana” dersin en sevdiğim anı oluyor. Sanki yüzmüş yüzmüş de kuyruğuna gelmişiz gibi… Bir yaşam gibi… Isın, zirve duruşunu yap, bedenini soğut ve en sonunda derin gevşeme ve dinlenme… Bir başka deyişle doğ, büyü, hayatının en zirve noktasında ol, yaşlan ve öl… Her yoga dersi böyle bir şey aslında… Peki, o günkü dersin diğer derslerden farkı neydi?

BEN_7055(1)

Derin gevşeme pozuna geçeceğimizi haber verince sınıfta bir mutluluk gözlemliyorum. Aslında ne yalan söyleyeyim “savasana” benim de en sevdiğim duruş. Kendi kendime kaldığım ve huzur bulduğum… Sanırım herkes için böyle… O derste de güzel bir “savasana” müziği koydum ve önce sözlü yönergelerle sınıfı gevşemeye davet ettim. Ayaklardan başlayarak başlarının tepesine kadar tek tek gevşetmeleri gereken noktaları hatırlattım.

Kendi deneyimlerimden de biliyorum ya… Bazen sözlü yönergeler yeterli olmuyor. Zaman zaman bedenimiz gergin kalabiliyor. O ders sonunda tam bir gevşeme istiyordum ve bunu mutlaka sağlamalıydım. Sözlü yönergeleri takiben öğrencilerime masaj yaparak daha derin gevşemelerine yardımcı oldum.

Öğrencilerimin birinin yanındayken çok ilginç bir şey söyledi bana: “Ben savasanadayken çocukluğuma dönüyorum…” O anda gözlerinde yaş vardı. Aslında konuşmak istiyordu, sormak istiyordu, öğrenmek istiyordu ama o an, derin gevşeme ve dinlenme anıydı. Ona sadece seyretmesini ve izlemesini söyledim. “Savasana sonrası konuşalım” dedim ve yanından ayrıldım. Onu çocukluğu ile baş başa bıraktım belki de… Kim bilir?

Ders bitti… Aslında o an geçmişte kalmıştı tekrar dönüp konuşmadık. Sadece bana ne yapması gerektiğini sordu. Ben de sadece tanık ol, gözünün önüne veya aklına gelen her şeyi sadece izle ve seyret. Sakın peşlerinden koşma, peşine takılma, yorum yapma. Sadece izle dedim.

Şimdi soracaksınız bana? Deminden beri yazıp duruyorsun ama konunun ana fikrine gelemedik bir türlü diye… Aslında geldik. “Çocukluk”… Tüm yazı bununla ilgiliydi aslında. Malum iki gün sonra Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “hiçbir zaman büyümeyen biz çocuklara” armağan ettiği günü kutlayacağız tüm Türkiye’de… 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Dünyada çocuklara hediye edilen ilk ve tek bayram. Hal böyle olunca, çocukluktan bahsetmek gerek.

Öğrencim çok şanslı. Hala çocukluğunu gözlerinde mutluluk yaşlarıyla hatırlayıp izleyebiliyor. Çocuk olmak, çocukluk aslında o kadar keyifli ve güzel ki… Ama nedense Türk toplumu olarak biz, hep büyümek ve olgunlaşmak isteriz. Çocuk olmaktan hiç hoşlanmayız. Çocukluğumuzu yaşayamayız.

Aslında, içindeki çocuğu hep canlı tutanlar asla yaşlanmazlar. Çocukluk deyince, tabii ki çocuk gibi sorumsuz davranmaktan bahsetmiyorum. Çocuk olmak… İnsanlar ne der ya da beni nasıl değerlendirir diye düşünmeden kahkahalarla gülebilmek ya da üzgünsen gerçekten, ağlayabilmek… Tüm duygularını saklamadan gösterebilmek… Anı yaşamak… Duygu biriktirmemek… Açık olmak ve doğruları söylemek… Bir çocuk “ayıp” nedir bilmediği için içinden geldiği gibi konuşur. Bugüne kadar hiç bir çocuğa darıldınız mı size söylediklerinden dolayı?

İnsanlar ne der diye düşünmeden, canın o an dans etmek istiyorsa dans etmek, şarkı söylemek istiyorsa bağıra bağıra şarkı söylemek, takla atmak istiyorsa takla atmak… Yani alışılagelmiş bir insandan farklı olmak… Hayatın tadını çıkarmak… Eğlenebilmek, gülebilmek, kahkahalar atabilmek, sevgini gösterebilmek, ağlayabilmek…

Cesur olmak… Korkusuzca takla atmak, zıplamak, hoplamak, duvardan duvara atlamak… Neredeyse “düz duvara bile tırmanmak.” Çocuklar korku nedir bilmezler çünkü içlerinde sadece sevgi duygusu vardır. Korku, büyüdükçe geliştirdiğimiz bir duygudur çünkü… Çocuklar, sadece sevgi beslerler ve o yüzden de cesurdurlar. Ya büyüdükçe ve içimizdeki çocuğu kaybedince? İşte o zaman korku sarar çevremizi, uzaklaşıveririz çocukluktan…

İçimizdeki çocuk… Herkesin içinde bir çocuk vardır ama ne yazık ki günlük hayatın koşturmaları içinde “aaaa koskoca adam” ya da “aaaa koskoca kadın” gibi cümleler duymamak için hep onu bastırırız. O çocuğu hep sustururuz, sonuçta o çocuk da bize küser ve bir daha asla ortaya çıkmaz.

“Savasana”… Derin gevşeme ve dinlenme pozu… İçimizde yaşadıklarımızın tüm saflığı ile ortaya çıkarabilen bir duruş… Kendimizi tamamen teslim ettiğimiz ve her şeyi kabullendiğimiz bir asana… Belki de o yüzden, çocukluğumuz ya da içimizdeki çocuk ortaya çıkabiliyor. İçinizdeki çocuğu her daim hatırlamanız, onu canlı tutmanız ve ona bir şans daha vermeniz dileğiyle…

önce sen…

Standard

Geçenlerde üyesi olduğum spor klubünde tatsız bir olay yaşadım. Bir süredir iş hayatından uzak olduğum için son zamanlarda kendimi sürekli mutlu, huzurlu, gevşemiş, rahat, stressiz hissediyordum, ama tatsız olayların sadece işyerinde değil her yerde olabileceğini unutmuşum. İnsan meğer kolaya ve huzura çabuk alışıyormuş ve kendini rahat bırakıp tüm savunma mekanızmalarını yıkabiliyormuş.

BEN_1875
Aslında o kadar basit ve komik bir olaydı ki! Ama bazen ufacık bir olay bizi yere yapıştırabiliyor ve derinden üzebiliyor. Yogayı yaşadıkça, daha hisli, daha hassas ve daha düşünceli olduğumuz bir gerçek sanırım. Hani incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele denir ya, öyle birşeydi. Çok sevdiğim biriyle aramda incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden küçük bir tartışma geçti. Aslında ben birilerine yardımcı olmaya çalışıyordum, fakat sonuçta ben zararlı çıktım. Duygusal olarak üzüldüm, kalbim kırıldı.
Birden geçen seneki yoga eğitmenlik kursuna döndürdü beni bu yaşadıklarım. Eğitimin ikinci ayına.. Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesini öğrendiğimiz ana… Ashtanga yoga felsefesinin en önemli etik disiplinlerinden birine kaydı aklım hemen. “Ahimsa”ya, yani “zararsızlık” ilkesine…
“Zararsızlık” diyince, aklımıza hemen başkalarına ve çevremize verdiğimiz zarar gelir nedense. Hiç bir zaman kendimize verdiğimiz zararı düşünmeyiz. Ben de sizler gibiydim geçen seneki eğitimi almadan önce. Sadece ve sadece çevreme, başkalarına, hayvanlara, bitkilere, insanlara verdiğim zarar gelirdi aklıma bir sene önce bana “zararsızlık”ı tanımla deseydiniz.
Oysa şimdi bambaşka düşünüyorum. “Zararsızlık” ilkesi, önce kendimizi korumamızı, kendimize zarar vermemeyi gerektirir. Eğer bir iyilik yaparken, birilerine yardım ederken, kendimiz zarar görüyorsak, “ahimsa” ilkesini ihlal etmiş oluyoruz. “Ahimsa”, sadece et yememek, çevredeki hayvanlara bitkilere ve insanlara zarar vermemek değil. “Ahimsa”, önce kendimizi korumak, kendimizi ön plana almak, kendimize zarar vermeyi engellemek demektir. Yalnız, yanlış anlaşılmasın. “Ahimsa”dan bahsederken, bencillikten bahsetmiyoruz. Herşey, “zararsızlık”la ilgili. “Ahimsa” aynı zamanda düşüncelerimizin de temiz ve iyi olmasını, sözlerimize dikkat etmeyi, herkese kendimize davranılmasını istediğimiz gibi davranmayı, başkalarının yaşam tarzına ve inançlarına saygılı olmayı, ama herşeyden önce kendimizi sevmeyi ve saygı duymayı isteyen bir ilkedir.
Şimdi tüm bunlar nereden aklıma geldi? O an, içim burkulduğunda, kalbim kırıldığında ve üzüldüğümde, bir an sanki beynimde bir yıldız çaktı. Bir sene öncesindeki derse gidiverdim hemen, “ahimsa” ilkesini anımsadım. Öğretmenimizin sözleri kulaklarımda çınlandı: “Önce kendinize zararsızlık.” Bir anda, o gün spor tesisinde, başkalarına yardım etmeye, onlara yararlı olmaya çalışırken, aslında en önemli varlığa–kendime– zarar verdiğimi farkettim. “Ahimsa” ilkesini yerle bir etmiştim. Ben bir yoga eğitmeniydim ve Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesinin en önemli “yama”sını, yani etik disiplinini, bir anda unutuvermiştim. Kendime zarar vermiştim.
Eğer yoga içinde yaşıyorsanız, herşeyin bir şey için olduğunu da kabullenmişsinizdir. O gün çok üzüldüm, sevdiğim ve çok değer verdiğim biriyle bir tartışma yaşamak, benim gibi tartışmaları sevmeyen birisi için çok fazlaydı. Anı yaşadım, üzüntümü yaşadım, kalp kırıklığımı yaşadım; hiçbirşeyi ötelemedim. Sonra mantıklı düşününce bu olayı neden yaşadığımı anladım. “Ahimsa”yı belki de unutmuştum, aslında unutmamıştım, çevreme karşı elimden geldiğince duyarlı olmaya çalışıyordum, kimseyi üzmemeye, incitmemeye çalışıyordum. Sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Peki ya kendime? Kendime de aynı şekilde özen gösteriyor muydum? Spor ya da yoga yaparken fiziksel olarak kendimi yıpratıyor muydum? “Ahimsa” ilkesini ihmal ediyor muydum? Peki ya duygusal olarak? Kendi kendimi incitiyor muydum düşüncelerimle ya da duygularımla ya da başkalarının beni üzmesine kırmasına izin veriyor muydum? Veya birilerine yardım etmeye çalışırken kendimi unutup zarar mı görüyordum?
Aslında, insanlar en çok kendi kendilerine zarar verirler, kendi kendilerini üzüp, incitip hırpalarlar. Kolaydır çünkü kendimize zarar vermek. İşte ben de sanırım tam bu nedenle, kendime zarar veriyordum sürekli, bir akrep gibi. Kendi kendimi sokuyordum sürekli. Belki de o yüzden bu olayı yaşamak zorunda kalmıştım, uyanmak için, farkına varmak için.
Sonunda tekrar uyandım. “Ahimsa”, zararsızlık ilkesini, hatırladım. Bundan sonra, başkalarını mutlu etmek, onlara yardım etmek amacıyla kendimi ezip geçmeyeceğim, kendimi incitmeyeceğim, kendime zarar vermeyeceğim. Yani elimden geldiğince, malum alışkanlıklar kolay kolay bırakılmıyor.
Aslında, herkes bu ilkeyi hatırlasa ve ona uysa, belki de herşey çok güzel ve farklı olacak. Sizce de öyle değil mi?