Tag Archives: fıtık

neden?

Standard
  • Bazen yoga yazıları niçin yazdığımı ve gerçekten neden bu kadar çok uğraştığımı kendime sorduğumu fark ediyorum. Evet, yazı yazmaktan çok hoşlanıyorum ve sanki ben bu hayata bir şeyler yazmak için gelmişim. Yine de, yazılarımın gerçekten okuyup okunmadığını ya da birilerine faydalı olup olmadığını düşünmeden edemiyorum. Böyle düşüncelere kapıldığımda da yazmaya ara veriyor ve bir süre kendi kendime kalmayı tercih ediyorum. Sonra öyle bir an geliyor ki, hayat bana neden yazmam gerektiğini bir kere daha hatırlatıyor.

Birkaç haftadır yine yazılara ara vermiştim. Grup ve özel dersler ve de yoga eğitmenlik eğitimi çok zamanımı almakta. Özel hayatımda yapmam gerekenler de cabası… Ne zaman yazı yazmak için bilgisayarı açsam, blog yazmak yerine kendimi eğitim için not tutarken ya da araştırma yaparken buluveriyorum. Oysa ki ben, blog yazmalıyım. Beni mutlu eden şey bu. Ne ara kendimden ve beni mutlu eden şeylerden bu kadar uzaklaştım?

Bu sorunun cevabını hayatın günlük akışı bana yeniden hatırlattı. Bir sabah, birlikte eğitim verdiğim arkadaşımın telefonu ile neden yazmam gerektiği sorusunun cevabını aldım. Arkadaşımın stüdyosuna bir telefon gelmiş. Telefonda konuştuğu kişi çok ciddi derecede bel fıtığından mustaripmiş. Doktorlar, ameliyat olması gerektiğini söylemişler Bu kişi, internetten bel fıtığı ile ilgili araştırma yaparken fıtık hakkında yazdığım bir yazıya rastlamış ve bu yazı üzerinden araştırma yaparken de arkadaşımın stüdyosunu bulmuş ve telefonla ulaşmış. Arkadaşım, bu kişiyi stüdyoya deneme dersi için davet etmiş ve onunla faydalı bir ders yapmış. Kişi, dersten sonra çok rahatladığını ve uzun zamandır bu kadar iyi hissetmediğini söylemiş.

Ders sonrası arkadaşım beni arayıp bu konuda beni bilgilendirdiğinde bir süredir aramakta olduğum cevabı bulduğumu fark ettim. Ben neden yazı yazıyorum? Uzun zamandır bu sorunun cevabını arıyordum ve tatmin edici bir cevap da bulamadığım için boşa kürek çektiğimi düşünüyordum. Halbuki aslında yazdığım yazıları belki de sadece bir kişi için yazıyordum. Sadece bir kişi faydalanacaktı o yazıdan ve belki bugün, belki yarın, belki de bir yıl sonra faydalanacaktı ama o yazı o “tek bir kişiye” şifa olacaktı. Daha önce de yazılarımda paylaştığım bir hikayeyi hatırlattı bu olay bana. Yıllar önce bir gazetecinin paylaştığı Lauren Tseley’nin bir öyküsü:

“Bir zamanlar yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giden aydın bir adam varmış. Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yaparmış. Bir gün sahilde yürürken plaja doğru baktığında dans eder gibi bir hareketler yapan bir insan silueti görmüş. Başlayan güne dans eden biri olabileceğini düşünerek gülümsemiş ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırmış. Yaklaştıkça bunun bir genç adam olduğunu ve dans etmediğini görmüş. Birkaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve yumuşak bir hareketle okyanusa fırlatıyormuş. Biraz daha yaklaşınca seslenmiş:

Günaydın. Ne yapıyorsun böyle?

Genç adam durmuş, başını kaldırmış ve cevap vermiş:

– Okyanusa denizyıldızı atıyorum.

– Sanırım şöyle sormalıydım demiş, bilge adam. Neden okyanusa denizyıldızı atıyorsun?

– Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam ölecekler.

– Ama delikanlı, görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı denizyıldızıyla dolu. Hiçbir şey fark etmez.

Genç adam kibarca dinlemiş, eğilerek yerden bir denizyıldızı daha almış ve denize doğru fırlatmış.

– Bunun için fark etti.

Bu cevap bilgeyi şaşırtmış. Ne söyleyeceğini bilememiş. Geriye dönmüş, yazısının başına geçmek üzere kulübesine gitmiş. Gün boyunca bir şeyler yazmaya çalışırken genç adamın görüntüsü gözünün önünden gitmemiş. Aklından çıkarmaya çalışmış, bir türlü olmamış. Nihayet akşama doğru fark etmiş ki, o koca bilim adamı, o büyük şair, bu gencin davranışının özünü kavrayamamış. Çünkü bu gencin aslında yaptığının evrende bir gözlemci olmayı ve olup biteni izlemeyi değil, evrende bir oyuncu olmayı ve bir fark yaratmayı seçmek olduğunu anlamış. Utanmış. O gece sıkıntı içinde yatmış. Sabah olduğunda bir şey yapması gerektiğini bilerek uyanmış. Yataktan kalkmış giyinmiş sahile inmiş ve o genci bulmuş. Ve bütün sabahı onunla okyanusa denizyıldızı atarak geçirmiş.”

Belki de sadece bir yazı deyip geçiyorum ama belki de o yazdığım tek bir yazı “tek bir kişinin” yani “tek bir denizyıldızının” hayatında bir fark yaratacak. Yazılarımdan umudu kestiğim ve niye yazdığımı sorguladığım bir anda bana yeniden ilham veren bu kişiye gıyabında teşekkür etmek istiyorum. Hayatımda yoga olduğu için, yoga ile kişilere ulaşabildiğim için, yoga ile elimden geldiğince kişilere bedenen, ruhen ve zihnen destek olduğum için ve hem kendi hayatıma hem de başkalarının hayatına dokunabildiğim için şükrediyorum. Bundan daha iyi nasıl olunur?

Reklamlar

yüklerden kurtulmak

Standard

Fark etmeden hayatta ne kadar çok yük taşıyoruz değil mi? Sevdiklerimize karşı hissettiğimiz sorumluluklar, sinirlendiğimizde ve bunu ifade edemediğimizde bedenimizde kalan yükler, üzüldüğümüzde üzerimize binen yükler, maddi manevi taşıdığımız her tür yük… Ve sorumluluklar bitince, üzüntüler ve sıkıntılar geçince bu yüklerin de yok olup gittiğini düşünüyoruz. Gerçekten de öyle mi?

2009-2010 tum fotolar 675

Yoga dersleri vermeye başladıktan sonra insan bedenlerine daha çok dikkat eder oldum. Derslere gelen öğrenciler ya bel ya da boyun fıtığından muzdariplerdi. Kiminin sırt kamburu normal derecesinden daha fazlaydı. Kiminin kalçalarında sorun vardı. Bedeni zorlamalar ve sakatlanmalar bir yana tüm bu rahatsızlıkların duygusal nedenleri de olabiliyordu. Yoga camiasına girmeden önce biri bana rahatsızlıkların duygusal nedenlerinden bahsetse inanın güler geçerdim. Gülmeyi bırakın kahkahalardan gözlerim yaşarırdı. İşin içine girince duygularımızın hastalıklar üzerinde ne kadar çok etkisi olduğunu fark ettim.

Geçenlerde grup derslerinden birine gittiğimde öğrenciler sırt odaklı çalışmak istediklerini söyledi. Tahmin edebileceğiniz gibi sırt kasları güçsüzse sırt ağrıları çekebiliyorduk. Sırt kaslarını çalışırken doğal olarak göğüs kafesini de esnetecektik.

Dik durmak hayatta en zorlandığımız şeylerden biri. Ayaktayken dik durup durmadığınızı hiç kontrol ettiniz mi? Kendinizi bir yerde sıraya girmiş ayakta beklerken hayal edin. Birkaç saniyeliğine dik dursanız bile bir süre sonra bir dizinizi büker omurganızı ve duruşunuzu bozarsınız öyle değil mi? Ya da televizyon ve bilgisayar başındayken kendinizi görmeye çalışın. Dik mi oturuyorsunuz yoksa omuzlar öne doğru çöktü mü? Hele ki bilgisayar başındaysanız, ayaklarınızın ikisi de yere değiyor mu? Ekrana bakmak için başınızı yukarı mı kaldırdınız yani çene yukarı doğru mu kalktı yoksa bilgisayar ekranı göz hizasında mı? Sadece bir düşünün.

Tüm bunları düşündükten sonra sırt odaklı bir yoga dersinde dik durmaya çalışırken neler hissettiğimizi hayal edin. “Tadasana”da (dağ duruşu) dik durmak, omuzları geriye doğru yuvarlamak ve göğüs kafesini açık tutmak, çeneyi yere paralel hale getirmek… “Ardha uttanasana”da (ayakta yarım öne eğilme) sırtı düz tutmak, kamburlaşmamak… Bir sonraki “vinyasa”da (akış) “arda uttanasana”da kolları kulakların yanından öne doğru uzatmak, kolların kulaklardan aşağı doğru düşmesine izin vermemek, kolları kulakların yanında tutarken kulaklarla omuzları yakınlaştırmamak yani boynu sıkıştırmamak… “Dandasana”da (asa duruşu) kollar havada kulakların yanında yine kulaklar ile omuzların arasındaki mesafeyi koruyarak beklemek… Bir süre bekledikten sonra omurga kamburlaşmak istese de bu isteğe direnmek… “Dandasana”da kollar kulakların yanındayken omurgayı düz tutmaya devam ederek, kuyruksokumunu geriye doğru çıkartarak kamburlaşmadan öne eğilmek… Ne kadar öne eğildiğimizin önemli olmaması, sadece omurgayı hala dik tutabilmek… “Upavistha konasana”da (oturarak açı duruşu) aynı “dandasana” serisini yapmak…

Tüm bu duruşları denerken öğrencileri gözlemlemek… Hangisinin özellikle “torakal” (sırt) bölgesiyi kamburlaştırdığını ve “sternum”dan (göğüs kemiği) ileri doğru uzayamadığını görmek… Sebebini düşünmek… Ve dersin sonunda sırtımızda taşıdığımız yüklerden bahsetmek… Sorumluluklar, yükler… Derin bir nefes alın ve nefesinizi verirken hayatınızda size yük olan şeyleri en azından bıraktığınızı hayal edin… Her şey hayal etmekle başlar… Ortaokuldayken okulumuzda bir tablo asılıydı. Tabloda bilim insanı Albert Einstein’in bir sözü yazılıydı: “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.” Hayal edebildikçe ve istedikçe yapamayacağımız şey yoktur.

neden yoga?

Standard
Yoga neden ilgimizi çeker hiç düşündünüz mü? Özellikle yoğun bir tempo içinde yaşıyorsak, bilgisayar başında çalışıyorsak ve zaman içinde bel ve boyunda sıkıntılar, ağrılar ve fıtık gibi daha ciddi sorunlar baş gösterdiyse yoga ile ilgilenmeye başlarız. Yogayı merak ederiz ve kendimizi ya bir yoga stüdyosunda ya da bir spor tesisinde buluruz. Yogayla ilgilenme sebebimiz tamamen fizikseldir. Fiziksel bir rahatlama, ağrıların dindirilmesi ve düzgün bir postür (duruş)…
BEN_4569
 Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalar… Zaman geçtikçe yogaya ilgimiz de değişir. Bir süre ara vermeden yoga derslerine katılmaya başladığımızda yoganın fiziksel yararlarının yanında zihinsel ve ruhsal yararlarını da keşfetmeye başlarız. Önceleri hiç hoşlanmadığımız başlangıç meditasyonu ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) zaman içinde bize çok keyifli gelmeye başlar. Zaman geçtikçe yoganın fiziksel faydalarından çok ruhsal ve zihinsel faydalarıyla ilgileniriz. Tüm günün fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu yoga derslerinde atar ve tazelenmiş hissederiz.
Bu kadar girizgah neden diye soracak olursanız… Yazılarımda son zamanlarda ne kadar çok “eril enerjiye” ve “yapma” ve “başarma” durumuna odaklandığımı fark ettim ve biraz ruha ve zihne dokunmaya karar verdim diyelim. Ve yazılarıma yapılan yorumlarda ruhsal ve zihinsel rahatlama ve meditasyon hakkında sorularla karşılaştım. En iyisi kendimce ve yapabildiğimce meditasyonu anlatmaya çalışayım dedim.
Diyorum ya… Eğer yoga ile yeni tanıştıysanız en sevmediğiniz şey dersin başındaki meditasyon ve dersin sonundaki “savasana”dır. Genel olarak günlük hayatımızda koşturmaya, acele etmeye ve sürekli bir “yapma” durumunda olmaya alışık olduğumuz için yavaşlamak, duraklamak, sakinleşmek ve durmak bize zor gelir. Aslında dersin başında sessizce oturmak, gözleri kapatmak, nefese odaklanmak ve sakinleşmek kendi içimize dönmek ve rahatlamak için birebir… Nedense yoga derslerine katıldığımızda ve çevremizde tanıdık birileri varsa hemen onlarla sohbete başlar ve öğretmen odayı karartıp bizleri meditasyona hazırlamaya başladığı anda dahi bu sohbeti ve uğultuyu sürdürürüz. Hiç düşündünüz mü neden susamıyoruz? Neden sakince oturup bekleyemiyoruz? Neden kendimizi sürekli sosyalleşmek zorunda hissediyoruz? Çünkü zihin böyle işliyor… Zihin susmak, sakinleşmek, yalnız kalmak istemiyor. Zihin “yaramaz bir çocuk”… Sürekli bir oyuncak istiyor, sürekli oyalanmak istiyor… Böylece daima aktif olacak, daima bir “şeytan” gibi sizi didiklemeye devam edecek ve hep konuşacak… Hep sizi tedirgin edecek.
Halbuki zihninizin sustuğunu bir düşünsenize!… Gözler kapalı, dik bir şekilde oturmuşsunuz ve zihin suskun… Siz sadece nefes alış verişlerinizi gözlemliyorsunuz. Siz sadece omurganızın yukarı kalkıp aşağı inmesini izliyorsunuz. Siz sadece göğüs kafesinizin genişleyip daralmasını fark ediyorsunuz. Yüz hatlarınız yumuşak, kaşların arası yumuşak ve nefeslerin sakinliği ve dinginliği tüm bedene yayıldı… Sadece hayal edin… Hayal ederken bile huzurla doldunuz değil mi?
Bir yandan omurgayı dik tutuyorsunuz ki nefes bedende rahatça ve özgürce dolaşabilsin, bir yandan da yüz hatlarınız ve bedeniniz yumuşak ve rahat… Belki bir an geldi ve nefes alamadığınızı düşündünüz. Nefesler o kadar sessiz ve dinginleşti ki nefes almadığını düşündünüz ve paniklediniz. Hiç paniklemeyin. Nefes kendi doğal akışında… Nefes otonom sinir sisteminin bir parçası olarak alınıp veriliyor. Sadece siz artık fark etmiyorsunuz. Sadece siz o kadar rahatladığınız ki, beden ve zihin o kadar rahatladı ki artık nefesi fark edemiyorsunuz. Ve o nefessiz olarak nitelendirdiğimiz anlar “meditasyon” anları… Evet işte bu! Bir saniye, belki iki, belki üç… Sonra yeniden zihin bizi dürttü ve normal hayatın akışına döndük…
Bir an geldi ve gözlerinizin önünde renkler uçuşuyor. Gökkuşağı renkleri… Sarı, kırmızı, mavi, mor…. Ya da belki geometrik şekiller var kapalı gözlerinizin önünde… Dikdörtgen, kare, daire… Belki de renkler geometrik şekillerle gözlerinizin önünde dolanıyor…
Belki beden aynı şekilde oturmaktan yoruldu ve siz gözlerinizi açmadan oturuş şeklinizi değiştirdiniz. Sırtınızı bir yere dayamak istediniz ya da belki “savasana” gibi uzandınız. Bedensel tepkileri hissediyorsak “an”ı yaşıyoruz ve “an”dayız demektir. Zihin alıp başını gitmemiş demektir.
Belki sadece beş dakika geçti ama yogaya yeni başlamış biriyseniz sizin için bir asırdı bu beş dakika… Ve öğretmenin yönlendirmesiyle açtık gözlerimizi.
Dersin sonunda yine bir meditasyon fakat biraz farklı bir “meditasyon”a geldi sıra. “Savasana” yani derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu… Bilinçli uyku diyebilir miyiz? Belki diyebiliriz. Sırt üstü uzanıp tüm bedeni gevşetip rahatlattık. Bedeni yere doğru ağırlaştırdık. Sanki artık beden bana ait değil. Sanki ben bir kuklayım… Sanki bedenime hükmedemiyorum da o istediğini yapıyor. Yere iyice uzanıyor, yere yerleşiyor ve orada öylece kalakalıyor. Ben sadece nefes miyim? Nefeslerimi fark ediyorum. Nefeslerim gitgide dinginleşiyor. Nefes alıyor ve veriyor muyum? Emin değilim. Sanki bacaklarımdan kollarımdan birileri beni yere doğru ittiriyor. Sanki bedenim yere yapıştı ve ben artık o bedenin içinde değilim. Ruhum özgür mü acaba? Yerde uzanıyorum ama başım mı dönüyor acaba? Kendi eksenim etrafımda mı dönüyorum. Buna benzer bir şey dersin başında öğretmen meditasyonu uzatınca da olmamış mıydı? Zihnime ne oldu? Sürekli beni dürtmeyi bıraktı? Yoruldu galiba. Sustu mu gerçekten? Her şeyi bıraktım, bedenimi bıraktım, zihnimi bıraktım. “Savasana” bedenin, zihnin ve ruhun bir süreliğine ölümü sanki… Her şeyi bırakmak, vazgeçmek, kendimi adamak, tamamen yok olmak, erimek ve geçici bir ölüm… Bilinçli uyku… Bir “yapma” durumu değil bir “olma” durumu…
Ve fiziksel amaçlarla başladığım yoga ruhumun ve zihnimin tedavisi oldu. “Meditasyon” ve “savasana”yı zaman içinde yoga “asana”larından daha çok sevdim. Nefesimi, ruhumu ve zihnimi izlemek… Bedenimi gözlemlemek… Sadece bir seyirci olmak ve dışardan kendime bakmak… Kendimi ne kadar da bilmediğimi ve aslında herkesten çok kendime yabancı olduğumu görmek… Sürekli bir şeyleri “yapmaya odaklanmaktan” “olma halini” unuttuğumu fark etmek, biraz durmak ve “olma” halini deneyimlemek… Sessiz, sakin, dingin, huzurlu, özgür ve “kendimi evimde” hissetmek…

yıllardır yoga yapıyorum ama…

Standard

“Öğretmenim, yıllardır yoga yapıyordum ama sizinle tanıştıktan sonra yoganın spor aktiviteleri arasına sokulamayacağını ve yoga demenin bedenim, ruhum ve zihnimin bir bütün olmasıyla birlikte deneyimlediğim bazı hareketler serisi olduğunu farkettim.”

PhotoFunia-84f6d2
İşte bu cümle belki de her yoga eğitmeninin ömür boyu duymayı istediği tarzda bir cümle… Bu cümle, yogayı anlatıyor. Bu cümle, yogaya sadece fiziksel fayda sağlamak için katılan birinin değişimini anlatıyor. Birinin, yoganın pilates gibi bir spor aktivitesi olduğunu düşünürken yogayı deneyimledikçe farklı boyutları yaşamasını ve gelişimini ifade ediyor. Bu cümle, yogayı özetliyor aslında. Nasıl mı? Elimden geldiğince açıklamaya çalışayım.
Her zaman söylüyoruz. Yoga, fiziksel bir aktivite değil. Yoga, beden, zihin ve ruhun bütünlüğü ve bir olması. Yoga, bedenini, zihnini ve ruhunu olduğu gibi kabul etmek. Yoga, bireyin daha kutsal bir varlıkla bir olması demek. Yoga, sadece bedensel bir aktivite değil. Bedensel aktiviteler, yoganın sadece bir parçası. Asana ya da duruş adı verilen bedensel aktiviteleri yaparak bedenimizi, ruhumuzu ve zihnimizi bir olmaya hazırlıyoruz. Herşeyin amacı, beden, zihin ve ruhun bütünlüğünü sağlayıp, sürekli bir meditasyon halinde yaşamak. Mutlu, kendimizle barışık ve huzurlu…
Günümüzde, batı toplumlarında yoganın yaygınlaşmasının en temel sebebi bedensel rahatsızlıklar. Bel ve boyun rahatsızlıkları, özellikle fıtık, insanları yogayla tanıştıran en temel neden. Çoğunukla insanlar, bilgisayar başında geçen uzun saatler sonunda, biraz da fiziksel aktivite eksikliğinin de etkisiyle beden sağlıklarını yitirmeye başlıyor ve yogaya sadece ve sadece fiziksel faydaları için deniyorlar.
Aslında belki de yoganın yaygılaşabilmesinin de bir sebebi bu. Birisi yoga dersine geldiğinde, onun hemen meditasyona geçmesini; ruh, beden ve zihin bütünlüğünü sağlamasını istemeyebiliriz. Belki birisi senelerce yoga yapabilir ama sadece “asana” — fiziksel aktivite — boyutunda kalır; asla daha ileri geçmez belki de daha ötesi bir boyutu tercih etmez bile.
O halde, genellikle insanlar yogaya “asana” boyutuyla başlıyor. Zaten amaç, asanalarla bedeni uyandırmak, geliştirmek, esnetmek, güçlendirmek ve daha ötesi için hazırlamak.
Yazının başına dönersem… “Öğretmenim, yıllardır yoga yapıyordum ama sizinle tanıştıktan sonra yoganın spor aktiviteleri arasına sokulamayacağını ve yoga demenin bedenim, ruhum ve zihnimin bir bütün olmasıyla birlikte deneyimlediğim bazı hareketler serisi olduğunu farkettim.” Bu cümleyi yıllardır yoga yapan birisinden duydum. Yoganın ötesinde, fiziksel aktivitelerde bulunan ve her zaman daha da ilerlemeyi isteyen birisinden duydum. Benden önce başka bir eğitmenle de çalışıyorlardı. Belli bir yoga asana düzeyine gelmişlerdi zaten. O gruba ders hazırlarken hep orta ve ileri düzeyde asanalar seçiyorum çünkü biliyorum ki fiziksel yeterlilik ve güç var. Peki bu öğrencim neden böyle bir cümle kurma ihtiyacı duydu? Çünkü kendi de biliyordu, fiziksel olarak yeterliydi, kas gücü vardı, istese her duruşu harika yapabilirdi. Peki neden kol duruşu (adho mukha vrksasana), karga (bakasana) ya da kargadan (bakasana) alçak sopa (chaturanga dandasana) duruşuna atlamak zordu? Madem kas gücümüz vardı, fiziksel olarak yeterliydik. Peki neden bazı duruşlar olmuyordu bir türlü? Öğrencimin aydınlandığı an, o andı. Zaman içinde, yogayla ilgilenen herkesin başına geldiği gibi, öğrencim de asanaların, fiziksel güçten çok, beden, ruh ve zihnin bütünlüğü ve birliği ile yapılabileceğini farketmişti.
İstediğimiz kadar kol kasımız güçlü olsun, zihnimiz hayır derse, ikinci savaşçı’da (virabhadrasana II) dururken, kollarımızı tutup beklememiz istenirse, kollarımızı külçe gibi hissederiz. Yavaş yavaş kollar aşağı inmek ister, kollarımızı yirmi kiloymuş gibi hissederiz. Tutamayız onları havada.
Diyelim ki güçlü üst bacak (kuadriceps) kaslarımız var. Kaslarımız ne kadar güçlü olursa olsun, sandalye (utkatasana) duruşunuda bir dakika beklememiz istenirse, zihin izin vermezse duramayız. Bacaklarımızın üstü bize sinyal vermeye ve “heeeey, ben burdayım, yanıyorum” demeye başlar.
İşte, tüm mesele, zihin, beden ve ruh bütünlüğü… Bir de nefesin tüm bu bütünlüğe karışması, sakin ve akışkan olması… İşte o zaman, yogayı deneyimlemeye başlar ve hayatımızda da değişiklikleri farkederiz. İşte o zaman, yoga sadece bir fiziksel aktivite olmaktan çıkıp bir ruh hali ve yaşam tarzı haline döner. Biz eğitmenlerin de tek amacı ve arzusu da budur zaten…

yoga ve anatomi

Standard

Derslerimden birinde bir öğrencimden biri soruyor. “Bel fıtığım var benim, bu duruş belime zararlı olur mu?” İşte o anda, bir senelik yoga eğitmenlik kursu boyunca kendi öğretmenlerimin anatomiye neden bu kadar önem verdiklerini anlıyorum. Yoga ve anatomi, ayrılmaz bir bütün oluyor o an gözümde ve kendi kendime soruyorum: “Bir yoga eğitmeni, anatomi bilmeli mi?” ya da “Bir yoga eğitmeni, ne kadar anatomi bilmeli?”

856944_488656311198775_259995132_o(1)Geçen sene katıldığım 200 saatlik hatha ve vinyasa yoga eğitmenliği boyunca aldığım anatomi bilgisinin faydalarını derslerimde görüp hissediyorum. Tabi ki, öğrenci mantığıyla bir sene boyunca, neden sanki doktormuşuz gibi bu kadar ayrıntılı anatomi dersi alıyoruz diye söylenip durmuştum. Bir yandan bir doktordan aldığımız tıp anatomisi bir yandan da kendi öğretmenimizden aldığımız yoga anatomisi. Nerdeyse dört saat boyunca anatomi bilgisi yükleniyorduk. Kemikler, kaslar, eklemler, sinir sistemleri, ve aklınıza gelebilecek bir sürü şey. Bir öğrenci gözünden, işin daha da vahim yanı, tüm bu bir senelik bilgi birikiminden sene sonunda sınav olacağımızdı. Düşünün bir kere, lise bitmiş, üniversite bitmiş, hayata atılmış bireyleriz ve bir sene boyunca bize yabancı bir sürü bilgiyi öğrenip özümseyip bir de onlardan sınav olacaktık. İnanılmaz bir şeydi ama gerçekti.
Tüm bunların üstünden bir sene geçince yoga ve anatominin birbirinden ayrılamayacağını ve aslında anatomi bilgisinin bir yoga eğitmeninin en değerli hazinesi olduğunu görüyorum.
Derslere girdiğimizde, öğrencilerimiz bizi tam teşekküllü yoga eğitmenleri olarak görüyor. Bizim, hem yoga asanaları, hem yoga felsefesi, hem de anatomi konularında uzman olduğumuzu düşünüyorlar. Bu durumda, bizim de bilgilerimizi onlarla paylaşmamız ve kendimizi sürekli güncelleyip geliştirmemiz gerekiyor.
Bir yoga eğitmenin anatomi bilmesinin ne gibi yararı olabilir? Öncelikle, anatomi bildiğimiz zaman, asana hizalanmalarını daha ayrıntılı anlatabilir ve hizalanmada sorun olduğunda ne gibi anatomik sıkıntılar veya rahatsızlıklar oluşabileceğini bilip öğrencilerimizi de bilgilendirebiliriz. Öğrencilerimizin herhangi bir sağlık sorunu varsa, duruşları onlara göre değiştirip onların asanalardan daha çok faydalanmalarına yardımcı olabiliriz. Örneğin, bir öğrencimizin bel fıtığı varsa, fıtığın hangi omurlarda ve hangi aşamada olduğunu bilirsek, ona göre öğrencimizi duruşlarda düzeltebilir ve onun yogadan azami fayda sağlamasını sağlarız. Belki bazı duruşları ona yaptırmaz, tüm sınıf bir duruşu yaparken, o öğrencimize farklı bir asana yaptırabiliriz. Ya da diyelim ki bir öğrencimiz siyatik problemi yaşıyor. Eğer anatomi bilmesek, öne eğilmelerde o öğrencinin siyatik ağrılarını daha da artırabiliriz. Ancak anatomi bilgimizle, o öğrencinin siyatik sorunlarını artırmak yerine azaltmamız mümkün olabilir. Tabi ki, doktorunun desteği ve yardımıyla… Siyatik sorunlu bir öğrencinin öne eğilmesini istediğimizde, bacaklarını dizlerinden bükülü tutması, kalçasının altına bir battaniye ya da minder koyarak yükseltmesi isteyebilir ve onu bu duruşta rahat ettirebiliriz. Diz sorunları yaşayan bir öğrencimize, ayaktaki duruşlarda, dizi ile bileğini 90 derece açıda tutmasını, ya da basit bir anlatımla, dizinin ayak bileğinin önüne geçmemesini tavsiye edebiliriz. Oturarak yapılan asanalarda, bu öğrencinin dizlerinin altına battaniye koyabilir ve onu rahatlatabiliriz.
Yoga eğitmenleri olarak, diz sorunlarının bir çoğunun kalça kaslarının gerginliğinden kaynaklandığını biliyoruz. Diz sorunları yaşayan bir öğrencimizin kalçalarına yönelmek ve ona kalça kaslarını esnetebileceği asanalar tavsiye etmek de bir seçenek olabilir.

www.sporpartnerim.com
Dersimize gelen bir öğrencinin boyun fıtığı varsa, başımızı yukarı aşağı ya da öne arkaya çevirdiğimiz duruşlarda, o öğrencimize başını düz tutmasını hatırlatabiliriz.
Sonuç olarak, yoga eğitmenleri olarak aklımızdan çıkarmamamız gereken tek birşey var: “Bizler, sadece yoga eğitmeniyiz, doktor değiliz.” Yoga eğitmenleri olarak, anatomi bilmemizin tek amacı, öğrencilerimizi sakatlamamak ve elimizden geldiğince onlara faydalı olmak. Dersimize yeni başlayacak öğrencilerimizin tıbbı geçmişini öğrenmek, herhangi bir rahatsızlığı ya da ani gelişen bir sorunu olup olmadığını
sormak derslerimiz boyunca onları sakatlamamak, daha sağlıklı hale getirmek ve mutlu etmek için yapmamız gereken birşey. Bize bir sağlık sorunlarını danıştıkları zaman, sadece dinlememiz, küçük bir yoga tavsiyesinde bulunup onları tıbbı yardım almaları için doktora yönlendirmemiz gerekmektedir. Unutmayalım, bizler sadece yoga eğitmenleriyiz, doktor değiliz. Amacımız sadece, kişilere bedenen, ruhen ve zihnen bir rahatlama ve huzur sağlamak…