Tag Archives: farkında

farkında ve uyumlu olmak…

Standard

Bir süredir yoga dersleri ve eğitimleri dolayısıyla çok yoğundum. Süregelen derslere yetişirken bir yandan da yoga eğitmenlik eğitimi için yeni kitaplar okuyor ve kitapçığı hazırlıyordum. Tabii ki eğitmenlik eğitimi işinde yalnız başıma değildim. Kendisi de gerçek bir “yogini” olan arkadaşım ile birlikte baş koymuştuk bu işe… Yine de bir yandan derslere yetişmek, bir yandan eğitmenlik eğitimi için hazırlanmak bir yandan da özel hayatını idame ettirmek o kadar da kolay değilmiş. Tüm bu koşuşturma arasında yoga yazılarıma ara verdim. İstemeden de olsa…

Yeni yılı yaşadığım şehirden uzakta deniz kenarında karşıladım. Dört günlük bu kaçamak bana o kadar iyi geldi ki!. Meğer ne kadar çok ihtiyacım varmış şehirden uzaklaşmaya ve biraz kırsalda vakit geçirmeye… Kendi başıma kalmaya, denizi seyretmeye, denizi seyrederken bir şeyler yudumlamaya, yürüyüş yapmaya ve zaman mevhumu ve yetişme mevhumu olmadan birkaç gün geçirmeye… Bu kısa kaçamaktan döndüğümde de kendimi bilgisayar başında buldum. Yeniden yazmak için…

En son yazıyı paylaştığımdan bu yana derslerde o kadar çok şey deneyimledim ki!. Gerek yoga hakkında yazılmış kaynakları yeniden okumak gerekse daha önceden katıldığım eğitimleri gözden geçirmek ve tüm bunların sentezini yapmak beni sanki yürüdüğüm bu yolda biraz daha geliştirdi. Meğer uzun zamandır derslerde sadece bedensel çalışmalara odaklanmışım. Halbuki bu işin bir de ruhani ve zihinsel yönü de vardı. Yoga yolunda biraz daha derinleşmeye başladığımda derslerde de derinleşmeye başladım.

Yeni yıla girmeden önceki hafta eski yılı tamamlamayı ve o yıl ile hesapları kapatmayı amaçladım derslerde… Geçmiş, sadece geçmişti… Bize bir getirisi yoktu. Üstüne üstlük bizden çok şey götürüyordu. Bizleri keder ve üzüntüye boğuyordu. Ego dediğimiz şey, ya da zihin, geçmişten beslenerek büyümeyi ve kendine acımayı seviyordu. O halde 2017 yılı sona ererken geçmişten yani o yıldan yeni yıla herhangi bir yük getirmemeli her şeyi o yılda çözmeli ve bırakmalıydık. Bedensel, zihinsel ve ruhsal yüklerden arınmalı ve temizlenmeliydik. 2018 yılında ise ne geçmiş ne de gelecek odaklı olmalıydık. Gelecek de zihnin beslendiği hallerden biriydi. Gelecek, adı üstündeydi ya… Gelecek… Yani bilinmez… Bilinmezin getirdiği endişe ve korku… Üzüntü ve keder ya da korku ve endişelerle yaşamaya ne gerek vardı? Peki o zaman ne yapmalıydık? 2018 yılı için kendimize ne gibi bir yol çizmeliydik? Sadece ve sadece “an”ı yaşamalı, “an”da kalmalı, “şu an”a değer vermeli, “şimdi” nedir onu anlamalı ve “şimdi”yi deneyimlemeliydik. Bu amaçla şekillendirdiğim yoga dersleri nasıl mı oldu? Niyetimiz belliydi zaten. “Sadece ve sadece an’ı yaşamak, an’da kalmak, şu an’a değer vermek, Şimdi nedir onu anlamak ve şimdi’yi deneyimlemek…” Peki bu amaca ulaşmak için nasıl bir ders yapmalıydık? Nefesi ön plana çıkaran, nefes ile bedenin birlikte aynı anda uyum içinde hareketine odaklanan bir ders. Böylece beden ve ruh birliğini ve uyumunu sağlamış olacaktık. Ve tabii ki bu ikiliye zihin de katkıda bulunmalıydı. Zihin de bedeni ve nefesi takip edip izlerken, zihin de sadece eğitmenin dediklerini dinlemeli ve kendi bildiğini okumamalıydı. Her zaman alıştığı “vinyasa”lardan (akış) farklı akışlar yaptırmalı ve zihni şaşırtmalıydık. Böylece zihin kendi bildiğini okumak ve alıştığı yoldan gitmek yerine “an”da kalabilir otomatik olarak değil farkına vararak bir şeyler yapabilirdi… Yeni yıl için aldığımız en önemli karar neydi diye soracak olursanız… Günlük hayatta zor olsa da yapmayı başaramasak da, en azından tüm yoga derslerinde “an”da kalarak, “şu an”ı yaşayarak ve fark ederek, farkında olarak, otomatik olarak değil beden, zihin ve ruhun tam birlikteliği ve uyumu ile çalışmak…

Reklamlar

pol…

Standard
İki haftadır nerelerdeyim? İki haftadır hayatımın en zor dönemlerinden birini geçiriyorum. Tatildeyim. Yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktayım. İnzivadaydım diye de düşünebilirsiniz. Çok iyi vakit geçiriyordum. Kendime zaman ayırıyordum. Yazılarımı yazıyordum. Kitap okuyordum. Sahilde kimi zaman yürüyordum kimi zaman ise bisiklete biniyordum. Yüzüp sörf yapıyordum. Gerçekten de ihtiyacım vardı böyle bir tatile. Gece hayatına fazla katılmadan, dinlenerek ve içime dönerek… Ta ki iki hafta öncesine kadar…
903886_10151511415218812_1463427462_o
İki hafta önce emektar köpeğim rahatsızlandı. Daha önceki bir yazımda da bu konuya değinmiştim. (Bu yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2013/11/03/neden-kaybetmekten-korkariz/ linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz) Dedim ya, yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktaydım ve köpeğimi arabaya bindirip o halde kendi veterinerine götürme imkânım da yoktu. Bulunduğum sahil kasabasında bir veteriner buldum ve köpeğimi ona götürmeye başladım. Köpeğim çok yaşlı olduğu için bedeni artık iflas ediyordu. Bir yeri düzeltelim derken bir yeri bozuyorduk. Ama tabii ki vazgeçmedik. Her şey kuru mamasını yememesiyle başladı. O günlerde hava da iyice ısınmıştı. Nem de cabası. Bir de yemekten kesilince, karaciğer ve böbrek sorunları tekrar baş gösterdi. Veterinerde serum vermeye başladık. Hatta veteriner bana da öğretti. “Her gün on beş yirmi dakikalık bir yolu getirip bu köpeğe eziyet etme ve yorma. Bak çok basit. Böyle yapacaksın” diyerek bana serum takıp çıkarmayı gösterdi. Köpeğime de ne seviyorsa onu yedirmemi tavsiye etti. On günlük süreç böyle başladı.
Her sabah erkenden kalkıp köpeğime serum bağlıyordum. Serum sonrası gezdiriyordum. Bu arada onu sevdiği yemeklerle beslemeye başladım. Baktım toparlıyor. Serum iyi geldi. Su içmeye ve yemek yemeğe başladı. İçimden “üçkâğıtçı köpek. O kötü mamaları yemiyorsun da tavuk, et, poğaça, simit yiyorsun” diye söyleniyordum.
Ancak geçici bir iyileşmeymiş. Köpeğim su içmeyi kesti ve ben serumu sabah akşam vermeye başladım. Yemeğini de tabağının içinden yiyemediği için kalaylı kâğıt üzerinde burnunun dibine getiriyordum. Ancak öyle yiyordu. Kimi zaman da elimle besledim.
Günler birbirini kovalıyordu. Bir gün dışardan geldiğimde dört ayağı yanlara açık vaziyette yığılmış buldum köpeğimi. Ağlıyordu. O kadar korktum ve üzüldüm ki! Ben de onunla birlikte ağlamaya başladım. Kucağıma aldım, sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Sakinleştirmeye çalıştım. Yemek yemeğe devam ediyordu ama su içmiyordu. Karaciğer ve böbrek değerleri yüksek olduğu için de bol su içmesi gerekiyordu. Ara ara zorla su içiriyordum. Bu arada eşimi çağırdım. O yaşadığımız şehre geri dönmüştü. Bu gidişatın sonu belliydi. O yüzden onun da yanımda olmasını istiyordum. Beş gün sonra gelecekti.
Son iki gün çok sıkıntılı geçti. Eve geldiğimde köpeğimi baygın buldum. Su içiremedim, yemek yediremedim. Hemen veterinere götürdüm. Ateşi yükselmişti, vücudunda enfeksiyon vardı ve bilinci kapanmıştı. Biraz serum ve ilaçla hayvancığı rahatlatmaya çalıştık. Biraz da uyuşturucu verdi doktor geceyi rahat geçirelim diye. Eve geldiğimde, köpeğim sanki ayılmıştı. Ya da ayılmamıştı ama hiç durmadan ağlıyordu. Sanırım çok acısı vardı. Tüm gece sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Bir ara uyandı ve yemek istedi. Sabaha karşı yemek yedirdim ona. Su içirdim.
Ertesi sabah veterinere gittik. Köpeğim sürekli ağlıyordu. O ağladıkça ben de ağlıyordum. İçim parçalanıyordu. Eğer son dönemlerin böyle geçeceğini bilseydim, hiç köpek sahibi olur muydum diye düşünüyordum. Ben ağladıkça veteriner bana: “Aslında siz biraz sakinleştirici kullansanız” diyordu. Biliyordum, artık köpeğin son günleriydi. Ama eşimin gelmesine daha üç gün vardı. Veterinerden köpeğimi üç gün daha yaşatmasını istedim. Köpeğimiz eşime daha düşkündü. Onunla aralarında özel bir bağ vardı. O yüzden eşim mutlaka yanımızda olmalıydı. Veteriner, köpeğime uyuşturucu verdi biraz uyusun diye. Çünkü farkındaydı; köpek artık yaşam belirtisi göstermiyordu. O sabah serum verilirken ellerimle biraz daha besledim onu. Sevdim, okşadım…
Eve geldiğimizde, köpeğin soluk alışverişi bile değişmişti. Çok zorlanıyordu. Sanki üç gün daha yaşatmak için hayvana eziyet ediyordum. Dayanamadım. Eşimle konuştum. O karar hayatımda verdiğim en zor karardı. O anda kuzenim devreye girdi. Daha sakin olduğu için o konuştu eşimle. Hayvana eziyet ettiğimizi, artık huzura kavuşturmak gerektiğini söyledi. Eşim de kabul etti.
Öptüm, kokladım, sarıldım, sevdim, okşadım, vedalaştım… Ve ruhu huzura kavuştu. O beden artık o ruhu taşımıyordu. Ruhun uçması ve özgürleşmesi gerekiyordu. Ve ruhu özgürleştirdik. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) misali…
Bu yazıyı yazarken neden böyle oldu diye düşünüyorum. Neden yalnızdım? Neden tüm bu sorumluluğu tek başıma yüklenmek zorunda kaldım? Sanırım biraz büyümem gerekiyordu. Biraz olgunlaşmam. Ölümü bu kadar yakından yaşamam. Hayatın dualitesini (zıtlıklarını ve ikiselliğini) fark etmem. Ölümü de yaşam gibi kabullenmem. Yaşam varsa ölüm de var. Derslerimde ve yazılarımda sürekli bu konulardan bahsetsem de, teori başka uygulama başkaymış. O kadar kolay kabullenilemiyormuş. Ne olursa olsun, o bedene, o ruha bağlanıyormuş insan. Hep yanında olsun istiyormuş. Hep yanında olacağını, ömür boyu birlikte olacağını düşünüyormuş. Tüm bu yaşadıklarım bana başka ne mi öğretti? Bağlarımı kesmeyi öğrenmem gerektiğini. Bağımlı olmamam. Bağlılıklarımı gözden geçirmem ve kendimi biraz özgürleştirmem. Her ne kadar bağlarımı kestiğimi, bağımlılıklarımdan kurtulduğumu ve bağımlı olmadığımı düşünsem de, aslında ne kadar da bağlı ve bağımlı olduğumu… O gün ben ne yaptım? Köpeğimin ruhunu özgürleştirdim. Onunla bağlarımı kopardım çok acı da olsa. Şimdi sıra kendi bağımlılıklarımdan kurtulup bağlarımı kesip kendimi biraz özgürleştirmek de…