Tag Archives: esnek

imkansız mı?

Standard

Hayatta asla yapamayacağınızı, başaramayacağınızı ya da sizin için imkansız olduğunu düşündüğünüz şeyler oldu mu? Benim oldu. Özellikle son yıllarda kendi yoga çalışmalarımda… Asla yapamayacağımı düşündüğüm bir sürü “asana”yı (duruşu) yapabileceğimi gördüm. O gün özel dersim sırasında da  yaşadığım aynı şeydi.

20150202_104809

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Son zamanlarda özel dersimde öğrencinin zorlandığı “asana”lara yoğunlaşmaya karar verdik. Hatta bir ay boyunca sürekli aynı “asana”yı çalışarak o ayın sonunda ilerleme kaydedip kaydedemeyeceğimizi görmek istiyorduk. Henüz yolun başındayız. Bu ay sonunda zorlandığımız “bir asanada ne kadar ilerleme sağladık” bunu gözlemleyip bu konuda bir yazı yazacağım. Ama bu asanayı çalışırken bende değişiklikler olmaya başladı. Asla yapamayacağımı düşündüğüm asanalara çok yaklaştığımı ve hatta yapabilmeye başladığımı gördüm.

Evet, tekrar o günkü derse dönersem. Ders boyunca kalça açıcı bir seriye odaklanacaktık. Özellikle kalçayı dışa çeviren kaslar, kasık kasları ve kalça fleksör kaslarına… Hem öğrencinin hem de benim en zorlandığım duruşlardı kalça açıcı asanalar. Nedense “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) bile bize kalça açıcı duruşlar kadar uzak gelmiyordu. Kalça açıcı serinin bedenimizde yarattığı fiziksel sızılar ve o sızılar ile zihnimizde oluşan “ulaşılamaz” hisleri… Zihin “hayır” dedikçe, o asanaları bedensel olarak yapamamamız… Bir kısır döngü…

Dersin ilk yarısında hedef bölgelere yönelik asanaları yaptıktan sonra önce “virasana”nın (kahraman oturuşu) farklı bir varyasyonunu sonra da “hanumanasana” (maymun duruşu) denemek istemiştim. Hatta bu iki duruş, zirve duruşu için bir hazırlık olacaktı.

“Virasana”ya yerleştikten sonra kalçayı iki bacağın arasında yere oturttuk. Bu oturuşta dizler genellikle yanlara doğru açılırdı. O gün biz çok kontrollü bir şekilde ve dizlerde herhangi bir gerginlik, acı ya da sızı hissettiğimizde duruştan çıkmak koşuluyla dizleri birbirine yaklaştırmaya çalıştık. Dizleri birbirinden ayırmadan “virasana”da kalmaya çalıştık. Normalde bu duruşu yaptırırken dizler kendiliğinden sağa ve sola doğru açılırsa, öğrencilere dizleri kapatmaları söylemezdim. Çünkü dizleri kapatmaya çalışırken dizleri sakatlayabilirlerdi. Ama hedef bölgeleri bu kadar esnettikten sonra dizleri bir araya getirmeyi deneyebilirdik. Hem öğrenci hem de benim için bu duruş zor bir duruştu. İkimiz de ilk defa dizleri birbirine yaklaştırabilmiş ve çok huzurlu, rahat ve acısız bir şekilde bu asanada kalabilmiştik.

“Virasana” sonrası sırada yine benim için oldukça zorlayıcı bir duruş olan “hanumanasana” vardı. Bacağın arkasındaki “hamstring” kaslarım esnek ancak kasık kaslarım ve kalça fleksör kaslarım o kadar da esnek değildi. Bir süredir kalça eklemini esnetmeye çalışıyorduk. Kasık kaslarım, kalça fleksör kaslarım ve kalçayı dışa çeviren kaslarım iki hafta öncesine kıyasla daha esnek gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Gerçekten bu kaslar ve kasların çevresindeki bağlar iki hafta gibi kısa bir süre içinde birazcık esnemiş olabilir miydi?

“Hamstring” kaslarım esnekti. Dolayısıyla “hanumanasana” yaparken öndeki bacak ile ilgili bir sorun yoktu. Tek sorun arkadaki bacağı geriye doğru açamamaktaydı. Kasığımın kendisini yere doğru bırakamamasındaydı. Ve tabii ki havada kalan kasık nedeniyle kalçamın havada kalması ve bacağımın birini öne ötekini arkaya doğru açamayışımdaydı.

O gün kalça fleksör kaslarını ve kasık kaslarını birçok duruşla esnettikten sonra sıra “hanumanasana”ya gelmişti. Nefeslerimi sakinleştirerek sağ bacağımı öne doğru uzatırken sol bacağımı da geriye doğru açmaya çalıştım. Yere oldukça yaklaşmıştım. İnanılmaz bir andı benim için. Bir de öteki tarafı denemek için sabırsızlanıyordum. Sol bacağımı öne doğru uzatıp sağ bacağımı da geriye doğru açtım. Sol “hamstring” kaslarım sağ taraftan daha esnekti. Bir de ne göreyim? Sol bacağımın arkası yere değdi değecek. O sırada sağ bacağımı biraz daha geriye doğru yürüttüm. Ve kalçam yere değdi. Ve ben kollarımı kulaklarımın yanında yukarı doğru uzattım.

Ve “hanumanasana”nın dayanılmaz mutluluğu… Ve “sadakatle başarmak”… Tıpkı “Hanuman”ın arkadaşı için sadakatle zor bir görevi yerine getirmesi gibi… Ben de sadakatle çalışa çalışa belki de istediğim sonuca ulaşacaktım.

Yazının başındaki soruya dönecek olursak! Hayatta asla yapamayacağınızı, başaramayacağınızı ya da sizin için imkansız olduğunu düşündüğünüz şeyler oldu mu? Ama yazının sonunda sorumun cevabı değişti. Benim olmuştu. Özellikle son yıllarda kendi yoga çalışmalarımda… Asla yapamayacağımı düşündüğün bir sürü asanayı yapabileceğimi gördüm. “Virasana”da dizleri birbirine bitişik tutmak bunlardan biriydi. “Hanumanasana” bunlardan biriydi. Ve asla başaramayacağım diye bir şey yoktu. Eğer azimle ve sadakatle çalışırsam, kararlılıkla yolculuğuma devam edersem, yılmazsam, pes etmezsem ve çok çalışırsam, değil “hanumanasana” hiç bir asana benim için imkansız değildi.

 

 

 

Reklamlar

kim esnek?

Standard

Her yoga dersi gözlem yapmak ve yeni şeyler öğrenmek için bir vesile sanki… Her zaman derim: Kimi zaman ben öğrencilere öğretiyorum, kimi zaman da öğrenciler bana öğretiyor diye… Sınıfta öğrencilerin arasında dolaşırken kimin hangi “asana”yı daha kolay yapabildiğini, bedenlerinin sağının mı solunun mu daha esnek ya da güçlü olduğunu, kimin bedeninin hangi bölümünün daha esnek ya da gergin olduğunu gözlemleyebiliyorum. Nedense kadınların daha esnek ve erkeklerin daha güçlü olduğu konusunda genel bir kanı vardır. Yogada genelleme yapmadan herkesin tek tek ele alınması ve gözlemlenmesi gerektiğini zaman içinde fark ediyorsunuz. Geçen haftaki grup derslerinden birinde kadınlar mı daha esnek yoksa erkekler mi kanısını derinlemesine gözlemleme imkânım oldu.   

2009-2012

Bu sıralarda özel ve grup derslerinde kalça açıcı akışlara yoğunlaşmak istedim. Zaman zaman bazı asana grupları daha bana daha cazip geliyor ve bir süreliğine sık sık hem kendi yoga çalışmalarımda hem de derslerimde bu asanaları deneyimlemek istiyorum.   

O gün grup dersine gittiğimde “yin” (dişil enerji/ay enerjisi/durağan/soğuk/kış/karanlık/pasif) tarzı bir ders yapmaya, özellikle kalçayı dışa döndüren kaslara, kasık kaslarına ve iç bacak kaslarına odaklanmaya ve bu derin çalışmanın sonunda da “padmasana” (lotus duruşu) deneyimlemeye karar vermiştim. Daha önceki grup derslerinde “vinyasa” (akış) tarzlı bir dersin sonunda “padmasana” denemiştik. Bu defa bu duruş için gerekli olan hedef bölgeleri uzun süre duruşlarda bekleyerek kasların ötesinde — derin bağ dokularına — kadar esnetip “lotus”ta oturmaya çalışacaktık. Bakalım dersin sonunda neyle karşılaşacaktık?  

Uzun bir meditasyon sonrasında “sukhasana”da (kolay oturuş) bedeni sağa ve sola doğru esnettik. Sağa doğru esnerken sol kalçayı yerde tutmaya sola doğru esnerken sağ kalçayı yerde tutmaya çalıştık. Böylece kalça eklemini daha derinlemesine esnemişti. Elleri başın üzerinde kenetleyip kuyruksokumunu geriye çıkartarak düz bir omurgayla öne eğildikten sonra bağdaşta sağ bacak öndeyse solu ya da tam tersini öne alarak aynı seriyi tekrarladık.  

Bacakların içindeki kasları ve kasık kaslarını esnetmek için “water bug” (su böceği), “dragonfly” (helikopter böceği), “half frog” (yarım kurbağa), “frog” (kurbağa) ve “dragon” (ejderha) duruşlarını kullandık. “Water bug”da bacak önündeki ve arkasındaki kasları esnetmek için “plantar fleksiyon” ve “dorsofleksiyon” (ayak parmak uçlarını yukarı doğru balerin gibi çevirmek ve ayak parmak uçlarını kendine doğru çekmek) yaptıktan sonra, bedeni öndeki uzun bacağa doğru çevirip nefes verirken öndeki bacağa doğru eğilmiştik. Böylece bacak arkasındaki “hamstring” kasları da esniyordu. “Dragonfly”da ayak parmak uçlarını içe ve dışarı doğru çevirerek kalça eklemini hareketlendirmiş, “dragon”da da kalçayı öne ve arkaya doğru hareket ettirerek iç bacak ve kasık kaslarını biraz daha açmıştık.   

Bacağın dışındaki kasları ise “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare) ve “shoelace” (ayakkabı bağcığı) duruşları ile esnetmiştik. “Sleeping swan”da bedeni öndeki bacağın tersine doğru çevirmiş, “square”de de üstteki bacağın tersine doğru dönerek kalçayı dışa çeviren kasları daha yoğun bir şekilde açmıştık. “Shoelace”de ise üstteki bacağın tersine doğru bedeni burguya sokarak kalçayı dışa çeviren kasları esnetmeye devam etmiştik.   

“Rock the baby” (beşiği salla) ve “akarna dhanurasana” (okçu duruşu) zirve duruşundan önceki son duruşlardı. “Rock the baby”de bacağı içe ve dışa doğru salladıktan sonra ayak parmak uçları yukarı bakacak şekilde bacağı alına doğru yükseltip göğüs kafesi hizasına doğru indirdik. Sağ bacakla başladığımızı varsayarsak, sağ kalçayla eklemden içe ve dışa doğru daireler çizdik. En son sağ ayağı sol kasığı doğru yerleştirip sağ kalçayı orada esnettikten sonra sol bacağı sağ bacağın altına yerleştirip “ardha padmasana” (yarım lotus) yaptık. Ve sınıftan yapabilenler sol bacağı sağ bacağın üstüne doğru yerleştirip “padmasana”ya (lotus) oturdular.   

İnanır mısınız; o gün sınıfta iki tane erkek öğrenci vardı ve ikisi de kolaylıkla “padmasana”ya oturdu. Biz kadınlar ise oldukça zorlandık bu duruşa geçerken. Birkaç kişi dışında kadınlar “ardha padmasana”da kaldı. İşte o an aklıma bu soru takıldı: Kadınlar mı daha esnek yoksa erkekler mi? Ya da nasıl oluyor da kadınların esnek bedenleri sayesinde daha kolay yapacağına inandığımız bu duruşta kadınlar zorlanıyor da erkekler çok daha kolay yapabiliyor? 

Fiziksel yeterlilik ve kabiliyeti bir yana bırakırsak, olumsuz duyguların kalçalarda biriktiğini biliyoruz.  Kızgınlık, kırgınlık, öfke ve kıskançlık kalçalarda birikebiliyordu. Tüm bu olumsuz duygular da yaratıcılığımızı olumsuz etkileyebiliyordu. Yaratıcı olabilmek için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmamız gerekiyordu. Eğer suçluluk hissediyorsak, kendimizi affetmemiz gerekiyordu. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgiliydi. Yaratıcılık, bizi diğer insanlarla kaynaştırırdı. Kimse, tek başına yaşayamazdı. Herkes, çevresiyle ilişki içinde olmak isterdi çünkü herkes öyle ya da böyle bir şeyler yaratmak isterdi. 

Biz kadınlar bize doğal olarak bahşedilen bu yaratıcılığı nasıl olmuş da yitirmiştik? Zaman içinde büyüdükçe duygusal olarak kirlenmiş, esnekliğimizi ve yaratıcılığımızı kaybetmiştik. Duygusal ve fiziksel stres kalçalarda birikmiş ve bizi bu duruşu yapmaktan alıkoymuştu. “Padmasana”da oturmak demek kendimize ve çevremize karşı açık olabilmek demekti. Kendi yaratıcılığımızı kabullenmek, sevmek ve bu yaratıcılığı kullanabilmek demekti. Adı üstünde “lotus çiçeği”… Herkes “lotus”un sadece çiçeğini görür ve “lotus”u çiçekten ibaret sanır. Hâlbuki “lotus çiçeğinin” kökü çamurludur. O çamur olmasa, belki “lotus” çiçek açmaz. Bizim de köklerimiz çamurlu olabilir ama o çamur olmasa belki biz de gelişip çiçek açamayız. Tıpkı “lotus çiçeği” gibi, “lotus oturuşu” ile hayatımızın her alanında da parlayıp, gelişip çiçek açabiliriz. Ve “lotus oturuşu”nu çalıştıkça, belki de zaman içinde olumsuz tüm duygulardan ve enerjilerden arınıp kendi çiçeğimizi yaratabilir ve hayatımızın her alanında çiçek açabiliriz. Evet, biz kadınlardaki sorun buydu işte. Çamurlu köklerimizi kabul etmemiz ve bu köklerden yeniden doğmamız gerekiyordu. O halde, derslerde daha sık “padmasana.”

“ilk”ler

Standard

2013 yılı benim için “ilk”lerin yılı oldu. Yoga dersleri vermeye her ne kadar 2012’nin sonbaharında başlamış olsam da, 2013’ün hayatımda ayrı bir yeri oldu. İlk özel dersimi, ilk çocuk yogası dersimi ve ilk hamile yogası dersimi hep 2013’de verdim. 2013’te bir yoga stüdyosunda çalışmaya başladım ve yine geçtiğimiz yıl bir spor tesisinde yoga dersleri vermeye başladım. Madem “ilk”lerden bahsediyoruz. Yine 2013’de gençlere yoga dersi vermeye başladım. Genç derken gerçek anlamda gençlerden bahsediyorum. 11-12 yaşlarında… Bedenleri, zihinleri ve ruhları hamur gibi işlenmeye hazır…

20131214_120539

Kasım ayının ortalarıydı. Bir yoga stüdyosunda işe başladım. Bu stüdyoda çocuklarla, gençlerle ve hamilelerle çalışacaktım. O güne kadar çocuklarla çalışmıştım ama gençlerle bir deneyimim yoktu. Sadece onların dikkatinin de kolay dağılabileceğini az çok tahmin ediyordum. Genç gruba yetişkin yogası yaptırmaya karar vermiştim.
O gün geldi çattı. Stüdyoya gittim. İki genç kız. Genç bedenler, genç zihinler… Ne verirsen almaya hazır…
Derse meditasyonla başladık. Ardından yerde birkaç asanayla devam ettik. Omurgayı esnetmek için “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ve “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu). “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalktık. “Surya namaskara” (güneşe selam serisi) ile ısındık. Gençler, benden önce başka bir yoga eğitmeniyle çalışıyorlardı. O yüzden asanalara ve akışlara aşinaydılar. “Öğretmenim, aya selam yapabilir miyiz?” diye sordular. Neden olmasın?
Yeni akışlar ve asanalar öğrenmeye niyetliydiler. “Chandra namaskara” (aya selam) ve yin yoganın yang akışlarından “golden seed” ile devam ettik.
Genelde her dersimde bir zirve duruşu yaptırdığım için, gençlerle çalışırken de zirve duruşlu bir ders yapmaya karar vermiştim. Zirve duruşumuz, “urdhva dhanurasana” (köprü) olacaktı. Bunun için “chandra namaskara” ile üst bacak kaslarımızı (kuadriceps) açmaya devam ettik. Biraz da göğüs kafesimizi açmalıydık. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu), “anjaneyasana” (alçak hamle), “ashva sanchalayasana” (yüksek hamle) ve “trikonasana” (üçgen) gibi duruşlarla göğüs kafesini ve üst bacak kaslarını esnettik.
Göğüs kafesini biraz daha esnetmek için “salabhasana” (çekirge) ve “bhujangasana” (kobra) yaptık.
Sıra, dersin zirve duruşuna gelmişti. Önce “setu bandhasana” (yarım köprü) ve ardından da “urdhva dhanurasana” (köprü)… Esnek bedenli gençler, her iki asanayı da layıkıyla yaptılar.
Zirve duruşundan sonra, bedenimizi dengelemek için öne eğilmemiz gerekiyordu. “Janu sirsasana” (baş dize duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile omurgayı rahatlattık. “Marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) yaptık ve yere uzandık. Yerde “jathara parivartanasana” (karından burgu) yaptıktan sonra sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geldi.
Sözel yönergelerle gençleri “savasana”ya hazırladım. Başlarının altında minder, üzerlerinde battaniye, gözlerinde yastık. Tam bir derin gevşeme keyfi… Birden portakal yağı gördüm stüdyodaki rafta. Hemen portakal yağını avuçlarıma boşalttım ve gençlerin yanı başına geçtim. Başlarına masaj yapmaya başladım. Gözlerinin etrafına, başlarının tepesine, başlarının arkasına, boyunlarına… İyice gevşeyip rahatladılar.
İşin ilginç yanı, ders boyunca gençlerin sevdiği şarkıları dinlememizdi. Mantralar yoktu, hafif caz dinlememiştik. Gençlerin moda şarkılarını dinlemiştik. Hareket ederken, asanadan asanaya akarken sorun yoktu belki ama derin gevşemede… Sordum derin gevşemeye geçmeden önce, bu şarkılarla mı “savasana”ya yatmak istiyorsunuz yoksa ben size daha sakin şarkılar çalayım mı diye. Onlar da kendi müziklerini tercih ettiler. Mutluydular. Kasmaya veya dertlenmeye gerek yoktu. Kendi hallerine bıraktım gençleri. Masaj yaparken farkettim; çok rahatlamışlardı. Demek ki böylesine hareketli bir şarkıyla da gevşeyip rahatlayabiliyorlardı.
“Savasana”dan uyanma vakti gelmişti. Yönergelerle uyandırmaya başladım gençleri. Kalkmaya hiç niyetleri yoktu. Benim yönergelerim bitti ama onlar kalkmadı. Ben de onlara veda ettim. Sınıftan ayrılmadan önce “ben çıkıyorum, sınıfı siz toplarsanız sevinirim” dedim.
Sanırım bir süre daha kalkmadılar. Sonra bir baktım, sınıf toplanmış. Bir tek minderleri yukarıya kaldıramamışlar. Minderler biraz tepede duruyordu. Boyları yetmemiş. Yardım ettim kızlara.
İşte gençlerle ilk yoga dersim böyle geçti. İlginç bir deneyimdi. Onların şarkılarıyla yoga yapmak… Dikkatleri dağılınca hemen asanayı değiştirmek ya da araya bir akış koymak… Arada birbirlerine bakıp kıkırdanmaları… İlk derste beni yoklamaya çalışmaları… “Eski öğretmenimiz şöyle yapardı, böyle yapardı, siz de bunları yapacak mısınız?” gibi soruları… Kıyaslamaları… Dersin başında bana alışana kadar benden uzak durmaları, sonra bana daha yakınlaşmaları… Onları biraz zorlayıp yorduğumu düşünmeleri… Ama sonra dersin akışının ve yoğunluğunun hoşlarına gittiğini görmek gözlerinde… Gerçekten de ilginç bir deneyimdi benim için.
Yeniliklere açık olmak… Yeni yılla birlikte, yeni deneyimler yaşamak… Sürekli gelişmek… Gerektiğinde o anın getirdiklerini kabul etmek ve kalıpların dışına çıkmak…
2013 bana “ilk”leri yaşattı. Bunlardan biri de gençlerle ilk yoga dersimdi. 2014’de yeni yeni “ilk”ler yaşamak dileğiyle…

küçükler… büyükler…

Standard

Yaklaşık üç aydır çocuklarla yoga yaptığımı anlatmıştım size daha önceki yazılarımda. İlk başlarda her şey yolunda gidiyordu. İki ayrı gruba ders veriyordum arkadaşımın açtığı anaokulunda. Üç ila beş yaş arası çocuklarla yarımşar saat yoga… Derse gitmeden önce hazırlanıyordum uzun uzun. Bir masal yaratıyordum. Bu masallar, değişik yoga asanaları içeriyordu. Örnek mi? Bir masalda sirke gidiyorduk ve bir sürü hayvan asanası yapıyorduk. Bazen mutlu bir kedi olup kuyruk sallıyor ve “miyav” diye bağırıyorduk; bazen de mutlu bir köpek olup bir bacağımızı havaya kaldırıp (eka pada adho mukha svanasana) kuyruk sallıyor ve “havhav” diye bağırıyorduk. Haftalar birbirini kovaladı. İki hafta öncesine kadar…

image

İki hafta önce ilk olarak küçük yaş grubuyla dersim vardı. O günkü masalda kutuplara gidecek; kutup ayısı, penguen, tilki ve geyikle karşılaşacaktık. Kayak da yapacaktık. Tabii ki çocukların hayal dünyasıyla kim bilir daha neler deneyimleyecektik kutuplarda…

Derse başladık. Seyahate çıkmadan önce ne olur ne olmaz diye sandviçimizi hazırladık. Ardından uçağa bindik, uçak sesi çıkarttık ve kuzey kutbuna uçtuk. Uçaktan indikten sonra, kızaklarla karşılaştık. Tabii ki husky köpeklerle de… Bindik kızağa. Bir süre sonra kızağın gidemeyeceği bir yere geldik ve kayak yapmaya başladık. Derken kutup ayısıyla karşılaştık. Sonra penguenlerle ve tilkiyle. Birden kar fırtınası çıktı. Hemen kutup ayısının evine sığındık. Biz sıcak çikolata yaparken, kapı çalındı ve kar fırtınasında yolunu ve arkadaşlarını kaybetmiş olan geyik bize katıldı. Hep beraber mutlu mutlu şarkılar söyledik sıcacık yuvamızda… Uyuduk. Uyandığımızda kar fırtınası dinmişti ve eve dönme vaktimiz gelmişti. Uçağa bindik, eve geldik. Bir geceyi kutuplarda geçirmek zorunda kaldığımız için, okula yetişmemiz gerekti. Hemen kahvaltımızı edip arabayla okula gittik ve yoga dersimizi böylece sonlandırdık.

Aynı masalı hem küçük hem de büyük gruba anlatacaktım. Küçükler, heyecanla dinledi masalı. Masalı anlatırken her pozisyon değiştirmemde onlar da aynı heyecanla beni taklit ettiler. Çok keyifli bir ders geçirdik. Şarkı olarak aslında “jingle bells” düşünmüştüm. Malum yeni yıl yaklaşıyor. Ancak bu şarkıyı daha öğrenmemiş sevgili öğrencilerim. Biz de hemen bildikleri bir şarkıyı söyledik: “Row, row, row your boat.” Küçük yaş grubuyla iyi bir iletişim kurmuştum bu geçen üç aylık sürede… Artık onlarla sınıfta tek başıma kalabiliyordum. Sınıf ya da branş öğretmenleri olmadan… Bu benim için inanılmaz bir deneyimdi.

Küçükleri başka bir sınıfa uğurladıktan sonra büyük grup geldi sınıfa. Onlara da kısaca o gün neler yapacağımızı anlattım. Kutuplara gideceğiz dedim. Dersin ilk on dakikası iyi geçti. Hepsi heyecanla dinledi beni. Sandviç hazırladık, uçağa bindik, kızağa bindik, kutup ayısı ve tilkiyle karşılaştık. Derken sınıfın yarısı dersten koptu. Etraftaki oyuncaklarla oynamaya ve dersi kaynatmaya başladılar. Ne yapacağımı bilemedim. Neyse ki o gün dersime arkadaşım da girmişti. Sayesinde sınıfı tekrar bir araya getirdik ve masalı tamamladık.

Her iki grubun da en sevdiği şey, dersin sonunda benim köprü (urdhva dhanurasana) olmam ve onların da araba olarak altımdan geçmesi. Her ders olduğu gibi o ders de aynı şekilde köprünün altından çıktılar sınıftan.

Ders sonunda, arkadaşımla konuştum. Ne yapabilirim diye sordum ona. Ne de olsa, o sürekli birlikteydi çocuklarla. Biraz tavsiyeye ihtiyacım vardı.

Sonuçta masalın küçük yaş grubunun hoşuna gittiğini ama büyük gruba hafif geldiğine karar verdik. Stratejimi değiştirmem lazımdı. Büyük yaş grubuna, büyük insan gibi davranmaya karar verdim. İçim biraz rahatlamıştı.

Ertesi hafta gittim anaokuluna. Küçük grupla sirke gittik. Bir sürü hayvanla arkadaşlık ettik, ipte cambazlık yaptık. Sonunda evimize geldik, uyuduk, uyandık. Kahvaltı ettik ve okula gittik.

Sıra gelmişti büyük gruba. Çok heyecanlıydım. Aslında heyecan iyidir diye düşünüyordum. Heyecanımı kaybedersem derslerim monotonlaşır ve birbirinin aynı olurdu. Beni ayakta tutan şey heyecanımdı. Her dersimden önce “acaba bugün neler olacak?”, “ne gibi bir etki-tepki göreceğim?”, “ne kadar etkili olacak dersim?” diye düşünüyordum. Her ders, benim için yepyeni bir deneyim…

Büyük grupla birlikte arkadaşım da derse girdi. Öğrencilerime, “bugüne kadar, yogayı size tanıtmak için masallar anlattım ve sizi yogaya ısındırdım. Yogayı öğrendiğinize göre bundan sonra size büyüklerin yogasından yaptıracağım. Bu yüzden lütfen birbirinizden biraz uzak arka arkaya sıraya girin” dedim. Hepsi hizalandı. Ben de önlerine geçtim. Arkadaşım, “bugün tıp oynayacağız. Sadece Burcu öğretmeniniz konuşacak. Siz hiç konuşmayacaksınız. Sadece onun yaptıklarının aynısını yapacaksınız” dedi.

image

Derse güneşe selam (surya namaskara) serisiyle başladık. Bu anaokulunda verdiğim yoga derslerinin bir özelliği de, iki dilli ders vermemizdi. Yani, kollarımızla gökyüzüne uzandığımızda (urdhva hastasana) “hello sun”; öne katlandığımızda da (uttanasana) “hello earth” diyorduk. Aşağı bakan köpek’e (adho mukha svanasana) geçtiğimizde “hav hav hav” diye bağırıyorduk; tek ayağımızı kaldırıp öne getirmeden önce de bunun mutlu bir köpek olduğunu hayal edip “happy dog” and “doggy tail” gibi tanımlamalarda bulunuyorduk.

Ardından “trikonasana” (üçgen), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “vrksasana” (ağaç) ve “garudasana” (kartal)  gibi ayaktaki asanaları yaptırdım. Baktım ki dikkat dağılıyor, hemen yin yoganın yang serilerinden olan “savaşçı akışı”nı (warrior flow) yaptırdım. Bunu da şarkı söyleyerek yapıyorduk. En uygun şarkı sizce ne olabilirdi? Tabii ki “one little, two little, three little Indians…” Bu akışı ve şarkıyı birkaç hafta önce öğretmiştim.

Ardından birçok hayvan asanası yaptık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “bhekasana” (kurbağa), “kurmasana” (kaplumbağa), “vyaghrasana” (kaplan), “bhujangasana” (kobra), “ustrasana” (deve), “raja kapotasana” (güvercin), “caterpillar” (tırtıl), “makarasana” (timsah) ve “matsyasana” (balık) bunlardan bazılarıydı.

Bir iki asana yaptırdıktan sonra araya “savaşçı akışı”nı koyuyordum. Tıpkı bir vinyasa dersi gibi olmuştu dersimiz.

Ve sonunda büyük yaş grubu yoruldu. Dersin de sonu gelmişti. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) için hepsini yere yatırdım. Sınırlama ya da kısıtlama yoktu. Herkes istediği gibi yattı. Kimi yan yattı, kimi sırt üstü, kimisi de yüz üstü…

Böylece ders bitti. Bir hafta önceki korkularımdan eser yoktu o an. Strateji değişikliği işe yaramıştı. Demek ki, her tarz her gruba uymayabiliyordu. Esnek olmalı ve gerektiğinde “su gibi” hemen ekilip bükülmeli ve yolumuzu değiştirmeliydik. Çocuklardan öğreneceğim çok şey var. Ne mutlu bana ki yollarımız kesişti!

yin yogasaj!

Standard

En son gittiğim yoga eğitiminde çok hoşuma giden bir ders yaptık. Hatta bu dersi iki kere tekrarladık aklımıza iyice kazınsın diye… Ne miydi bu ders? Eşli yoga diye nitelendirebileceğimiz öğretmenimizin tabiriyle “yin yogasaj”… Türkçesi mi? Yin yoga masajı…

2009-2010 tum fotolar 001
İstanbul’daki yinyogasaj dersine biraz geç kalmıştım. Malum, İstanbul trafiği. Hafta sonu nasılsa yetişirim diye düşünüp yaklaşık yarım saat geç kalmıştım. Yin yogasaj dersi başlamış ve ben iki duruşu kaçırmışım. Ne yapalım, neresinden yakalarsam kardır. Hemen takip etmeye başladım asanaları. Aslında hepsi bir yin yoga dersinde yaptığımız asanalardı. Tek farkı, bir kişi yerde uzanıyor ve kaslarını bile kullanmıyordu. Diğeri yaptırıyordu tüm asanaları. Yerdeki kişi tamamen pasifti. Bana öğretmenin asistanı düştü. Derse geç kaldım ya herkes eşleşmişti. İyi ki asistan düşmüş şansıma. Çok da keyifliydi çünkü her şeyi çok iyi biliyordu. Erkekti ve güçlüydü. Bedenimin bazı bölgeleri çok esnek ve o nedenle bana güçlü birinin düşmesi iyiydi. Daha güçsüz biri bedenimi iyice esnetmeme yardımcı olamazdı.
İlk asanayı yaparken ben yine kaslarımı kullandım. Asistan sürekli bana, “Burcu, kendini kasmayacaksın, kaslarını kullanmayacaksın, bırak kendini, her şeyi ben yaptıracağım” dese de benim buna alışmam biraz zaman aldı. Birkaç asana boyunca yine kaslarımı kullandım. Ne yapalım, huylu huyundan kolay kolay vazgeçmiyordu. Birkaç asana sonra kendimi bırakmaya başladım. Aman yarabbi, nasıl bir şeydi bu yinyogasaj böyle? Kendimi hiç bu kadar esnemiş, rahatlamış ve gevşemiş hissetmemiştim. Ne zamandır yin yoga yapıyordum kendi pratiğimde ama bu başka bir şeydi. Kesinlikle kaslarını kullanmamak ve senin yerine başkasının seni pozlara sokması… Tamamen gevşemek… Tadına doyum olmuyordu.

2009-2010 tum fotolar 002
Kalçanın dış rotasyonundan ön bacağın esnetilmesine, burgudan arka bacağın ve hatta omurganın esnetilmesine bir sürü asanayı yaparken sen tamamen pasif bir şekilde yatıyordun ve eşin senin yerine senin bedenini bu duruşlara sokuyordu. İnanılmaz bir histi bu. Müthiş bir dinlenme, rahatlama ve esneme…
Bu tarz bir dersi daha sonra yin yoga kampına gittiğimizde yaptık. O zaman da çok keyifliydi. Yine sınıfımızdaki bir erkek öğrenciyle eşleşmiştik. Diyorum ya bir kadınla eşleştiğim zaman beni yeterince esnetemiyordu. Yanımda oturan kişi şansıma erkekti. Bu arkadaş kamptan birkaç hafta önce ayurvedik masaj kursuna gitmişti. Hadi uzan dedi. Yine aynı asanaları yaptık. Asanaların arasında arkadaşım bana öğrendiği masaj tekniklerini uyguladı. Yoktu böyle bir şey. İyice gevşemiştim. Bedenimin enerji noktalarını biliyordu ve ona göre masaj yapıyordu. Yin yoga asanalarının arasında omurgama, bacaklarıma ve boynuma noktasal masajlar yapıyordu. Tamamen gevşemiştim. Kafamda da karar vermiştim aslında. Bir daha ayurvedik masaj eğitimi olursa ben de katılacaktım.
Şimdi soracaksınız bana “madem bu kadar keyifliydi de bu kadar zaman geçtiği halde neden daha önce bahsetmedin” diye. Ne diyebilirim ki! Haklısınız. Bugün spor tesisinde “dynamic stretching” adlı bir derse girdim. Her hafta müdavimi olduğum bir ders. O derste öğretmenimiz eşli esneme yaptırdı. Birden aklıma geldi. Hatta onun yaptırdığı birçok esneme hareketini ben de kullanabilirim derslerimde diye düşündüm. Ders sonunda öğretmenle konuştuk. Ben ona yinyogasaj derslerinde yaptıklarımızı gösterecektim ve karşılıklı bir alışveriş olacaktı bu.
Aslında bu kadar basit. Aradığınız şey bazen gözünüzün önünde olabilir ama siz bunun farkında bile olmayabilirsiniz. Belki daha önceleri de öğretmenimiz “dynamic stretching” derslerinde eşli çalıştırıyordu ama ben farkında değildim ya da rasgelmemiştim böyle bir derse. Öyle ya da böyle. Önemli olan “zihinsel farkındalığımızı” arttırmak, gözlerimizi açmak ve yeni seçeneklere açık olmak…

takmalı mı takmamalı mı?

Standard

Bir şeyi kafaya taktığımız zaman mı yoksa vazgeçtiğimiz zaman mı onu elde ederiz? Nereden geldi bu soru aklıma diye düşünebilirsiniz. Cevabı çok basit. Geçenlerde yaşadığım bir olay aklıma düşürdü bu soruyu. Gerçekten istediğimiz bir şey ne zaman gerçekleşir? Ya da bir şeyi çok istediğimizde mi olur yoksa ondan vazgeçip her şeyi akışına bıraktığımızda mı?

2009-2013

Üye olduğum spor kulübüne haftanın en az beş altı günü gidiyorum. Bir saat kadar kardiovasküler bir çalışma yaptıktan sonra bazı günler biraz ağırlık çalışıyorum, bazı günler de kendi kendime yoga yapıyorum. Daha doğrusu gün aşırı ağırlık çalışıyorum diğer günlerde de yoga yapıyorum. Bunların dışında da neredeyse her gün bir grup dersine katılıyorum.

Şimdi diyeceksiniz, yine çenesi açıldı bu kızın diye… Niye anlatıyor tüm bunları bize? Sebebi çok basit. Geçenlerde yoga çalışırken ilginç bir olay yaşadım. Spor tesisinde çok sevdiğim bir fitness eğitmeni var. Henüz çok genç. 20’li yaşlarda… Üstüne üstlük esnek mi esnek bir bedeni var. Görseniz şaşarsınız. Daha önceleri yoga yapmamış, ancak dans geçmişi var. Benimle birlikte yoga yapmayı seviyor. Eğer o gün tesis fazla dolu değilse, hemen yoga matını kapıyor geliyor yanıma. Hemen her asanayı yapabiliyor. Diyorum ya oldukça esnek ve gücü de var. Her zaman ne derim ben? Yoga asanalarını yaparken esneklik kadar güç de gerekir. Bence yüzde 50 esneklik gerekiyorsa yüzde 50 de güç lazım.

Neyse lafı uzatmayalım. Bizim genç fitness eğitmenimiz, yoga dergilerinin kapaklarını süsleyen asanaları çok kolay yapıp şekilden şekile girebiliyor. Bedeni her şekle girmeye müsait. Ne verirsen onu alacak yani. O yüzden biz de onunla hem yin yoga yapıyor esnekliğine esneklik katıyoruz hem de güç gerektirecek asanaları deniyoruz.

Eğitmenimiz, “urdhva dhanurasana” (köprü) yapıp ayaklarını başına yaklaştırabiliyor. “Sirsasana” (baş duruşu) yaparken “padmasana” (lotus) duruşuna geçip ayaklarını 90 derecelik bir açıya getirip tekrar yükseltebiliyor. Daha neler neler…

2009-2010 tum fotolar 713

Baktım ki, sevgili eğitmenimizin bedeni her şeyi almaya müsait, o gün daha güç gerektiren asanalar deneyelim diye düşündüm. Ne gibi mi? Kol denge duruşları gibi. “Bakasana” (karga duruşu), “parsva bakasana” (yan karga), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “bhujapidasana” (kol denge duruşu), “eka pada bhujasana” (tek el kol denge duruşu) bunlardan bazılarıydı. Duruşları önce ben elimden geldiğince göstermeye çalışıyordum. Çünkü elimden geldiğince birçoğunu hala deneyimliyordum. Henüz bu duruşlarda beş nefeslik bir süre kadar durabilmiş değildim. Önce “bakasana”yı gösterdim. Neyse ki artık bu asanayı yapabiliyordum. Sonra “parsva bakasana”yı göstermeye karar verdim. Sadece “böyle yapılıyor” diye gösterecektim. Ayaklarım yerde kalacaktı çünkü zaten ayaklarımı yerden kaldıramıyordum. Tek ayağımı yerden kaldırdım, sonra ötekini yerden kaldırdım ve birden ne göreyim? Ben artık “parsva bakasana” yapabilmeye başlamışım.

O kadar heyecanlanmıştım ki… O kadar sevinmiştim ki… Nasıl olduğunu anlamadım. “Herhalde şans eseri oldu” diye düşündüm. Tekrar denedim ve tekrar oldu. “Tamam, o zaman, bu duruşu yapabiliyorum artık” dedim kendi kendime.

2009-2010 tum fotolar 719Peki, bu asanayı nasıl yaptım? Neden yapamıyordum? Neden yapabildim? Geçen sene yoga eğitmenlik kursu boyunca yapamadığım birçok ters duruşa kafayı takmıştım. Bir yoga eğitmeni tüm duruşları “fotoğraflık” bir şekilde yapabilmeli gibi bir fikre kapılmıştım. Aslında böyle bir şeye gerek yoktu. Bazı şeyleri yapamayabilirdik. Korkularımız vardı, bugüne kadar yaşadığımız olaylar vardı. Bazı duygular bizi alıkoyuyordu belki bu duruşları yapmaktan. Kendimizi zorlamak neden?

Eğitim bitince, ben de rahatladım. Bıraktım peşini bu duruşların. Aslında tam da bırakmadım. “Adho mukha vrksasana” (kol duruşu) hala benim takıntım. O yüzden de bir türlü olmuyor. Ama “bakasana” ve “ardha bakasana”nın peşini bırakmıştım ve bakın işte oldu. O asanaları yapabilmeye başladım. Hem de hiç çalışmadan. Birdenbire oluverdi. Tabii ki fiziksel bir gelişme sağlamış olmalıyım kol duruşunu denerken. Sürekli kollarımın üstünde durmaya çalışırken kollarım güçlenmiş olmalı. Bu da mutlaka karga duruşlarını yapmam da faydalı olmuştur. Ama yine de asanaları kafama takmadığım için bu sonuca ulaştım.

İşte geçen gün bunu düşündüm karga duruşlarını tekrar tekrar yaparken. Vazgeçtim ve oldu. Kol duruşundan da vazgeçmem lazım. Kafaya takmamam lazım. Belki o zaman onu da yapabilirim.

Günlük hayatımızda da aynen böyle değil mi? Bazı şeyleri çok istersek ve kafamıza takarsak, o şeylere bir türlü ulaşamayız. Ancak onlardan vazgeçtiğimiz zaman, bir de bakmışız ki o ulaşmaya çalıştığımız şeyler kendiliğinden oluvermiş. O halde, bazen vazgeçmeye değmez mi?

halletmek benim işim!

Standard

Üye olduğum spor tesisi tadilata girdi. Tesiste tadilat yapılacağı ve belli bir süre kapalı kalacağını duyduğum anda önce hemen şimşekler çaktı zihnimde. Hemen itiraz etmeye başladım. Kış ortasında bu ne tadilatıydı, neden şimdi yapılıyordu? Bu soğuk havalarda biz ne yapacaktık? Nerede yürüyecektik? Yaz tatilinden sonra kardio programına ve derslere yeni yeni alışmıştı vücudumuz. Tam da alışmışken neyin nesiydi bu ara? Peki o aradan sonra tekrar tesise döndüğümüzde vücudumuz gerilemiş olmayacak mıydı? Tüm bu sorular sıra sıra zihnime geldi. Bir yandan da sürekli bir itiraz ve isyan. Ama yapacak hiçbir şey yoktu. Tesis kapanacaktı iki üç hafta kadar.

2009-2010 tum fotolar 131
İlk şoku atlattıktan sonra daha sakin düşünmeye başladım. Ne de olsa ben bir yoga eğitmeniydim. Bir çıkar yol, bir çözüm bulmak benim işimdi. Ayrıca, bir yoga eğitmeni olarak esnemeli, eğilmeli, bükülmeli ve yeni şartlara ve durumlara uyum sağlamalıydım. Derin bir nefes aldım. Nefesle birlikte daha sakin düşünmeye başladım tabi ki.
Tesisin kapalı olduğu süre boyunca ne yapabilirdim? Nasıl bir yöntem izleyebilirdim? Spor klubünde ben neler yapıyordum öncelikle onları gözden geçirmem ve ona göre de iki üç haftalık bu sürede neleri telafi edip neleri telafi edemeyeceğimi düşünmem gerekiyordu. Öncelikle hergün yürüyor ve ardından da cross-trainer adı verilen bir kardio aletini kullanıyordum. Günlük kardiovasküler çalışmam yaklaşık olarak 50 dakikaydı. Bu sorun olmazdı. Yaz aylarında tatile gittiğim zamanlarda dışarda yürüyordum ve bundan keyif de alıyordum. Mp3 çalarımı taktım mı kulağıma, haraketli müziklerle ritmi tutturdum mu yakındaki yürüyüş parkurunu kullanıp açık havanın tadını çıkarabilirdim. Tek sorun, kış aylarında olmamızdı. Yağmur, kar, soğuk. Buna da bir çözüm buldum tabi ki. Kayak yaparken kullandığım termal ve polar içlik ve termal mont ne güne duruyordu? Bunları giydim mi soğuk bana işlemezdi. İşte çözüm kolaydı. Montum da yağmur ya da karı içeri geçirmezdi. Ayrıca haftanın iki günü yoga dersi vermeye gittiğim yerde kardiovasküler aletler, dumble’lar ve ağırlık antremanı yapabileceğim malzemeler vardı. Böyle bir imkanım da vardı üstüne üstlük. Böylece haftanın iki günü ağırlık antremanlarımdan da olmazdım.
Yani, kardiovasküler çalışmayı dışarda yürüyerek yapabilir, ağırlık antremanlarımı da haftanın iki günü ders vermeye gittiğim yerde yapabilirdim.
Peki ben başka neler yapıyordum spor klubünde? Karın çalışıyordum, birkaç tane kardiovasküler derse giriyordum ve vücudumun her noktasını çalıştırıyordum ve ayrıca “stretching” ve “back therapy” gibi esneme derslerine giriyordum. Kendi kendime de yin ve vinyasa yoga çalışıyordum. Karın hareketlerini evde de yapabilirdim. Katıldığım derslerden aklımda kalan karın egzersizlerini yapabilirdim. Ayrıca yogada kullandığımız bazı karın güçlendirici asanaları da yapabilirdim. Günde yaklaşık 10-15 dakika karın çalışsam beni tesisin kapalı olduğu süre içinde idare ederdi. Çok fazla güçten kaybetmezdim. İşte karın egzersizi işini de çözmüştüm.
Yoga zaten sorun olmazdı. Tesiste olayım ya da olmayım, yogayı kendi kendime yapıyordum. O an vücudumun isteklerine göre… İster hızlı akışlı bir yoga, yani vinyasa, isterse yavaş ve sakin bir yoga, yani yin yoga. O an canım esnemek istiyorsa, yin yoga; ya da canım biraz terlemek ve nefesimle akmak istiyorsa vinyasa yoga. Yani tesisin kapalı olduğu bu iki üç haftalık süre içinde yoga da sorun olmayacaktı benim için. Ayrıca evde yoga pratiğimi yaparken, istediğim müziği koyabilir, kendimi müziğin ritmine ve büyüsüne kaptırabilir ve müzikle ve nefesimle birlikte akabilirdim. Bundan da güzel ne olabilirdi ki!
Demek ki, tek sorun tesiste katıldığım kardiovasküler ve esneme dersleriydi. Esneme derslerinin pek sorun olacağını zannetmiyordum. Nasılsa yoga çalışmalarım evde de devam edecekti ve özellikle yin yoga yaptığım günler, duruşlarda en az beş dakika kalacağım için kaslarımın ötesinde bağ dokularıma kadar esneyecektim. Bu durumda, tek derdim kardiovasküler derslerin eksikliğiydi. “Brazilian butts”, “abs and butts” ve “spinning” derslerinden iki üç hafta uzak kalacaktım. İşte bu bir sorundu. Yoga eğitmeni olduktan sonra, daha sakin bir kişiliğe büründüğüm için, spor tesisindeki bu hızlı kardio derslerinden çok hoşlanıyordum. Bir yandan müzikler bir yandan da derslerin hareketliliği beni mutlu ediyordu. Bu derslerden uzak kalmak benim için bir sorun oluşturacaktı yani. İşte bu noktada, bir yoga eğitmeni olduğumu hatırladım ve bağlanmamam gerektiğini hatırladım. Bağlımlılıklar, beni yoga yolumda engelleyebilecek şeylerdi. O nedenle, daha sakin düşünmeye karar verdim. Birkaç hafta, kardiovasküler derslere girmesem ne olurdu? Sadece beni mutlu eden birkaç dersten ayrı düşmüş olurdum o kadar. Bir yoga eğitmeni olarak bir de başka açıdan baktım olaya. Bu süre içinde kaslarım dinlenecekti ve birkaç hafta sonra tesis açılıp derslere döndüğüm zaman belki de daha rahat ve kolay yapacaktım hareketleri. Bedenimin dinlenmeye de ihtiyacı vardı. Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesine göre, aşırılıktan uzak durmak gerekiyordu. Ben ne zamandır “brahmacharya” (aşırıya kaçmamak) ilkesini göz ardı etmiştim acaba? Belki de spor tesisinde verilen bu ara, bana bu ilkeyi hatırlatmak içindi. Unutmamak gerekiyordu; herşey birşey için oluyordu.
Spor tesisi kapanalı yaklaşık bir hafta oldu. Peki hayatımda ne değişti? Yine her sabah erkenden kalkıp yürüyüşümü yapıyorum. Yürüyüşten sonra karın hareketlerimi yapıyorum. Sonrasında yogayla esneyip gevşiyorum. Özel dersler vermeye devam ediyorum. Yani hayatımda çok da fazla birşey değişmedi aslında. Geçenlerde ben yürüyüşe çıktığımda yağmur başladı. Önce biraz takıldı kafam yağmura. Zihnim sürekli “eve dön” derken bilincim “hayır, yürümeye devam. Hatırlasana Burcu, sen yağmurda yürümeyi ve romantik yapmayı çok severdin. Yağmurda yürümenin keyfini çıkar” diyordu. Birden aklıma “Singing in the rain” filmi ve şarkısı geldi. Bir ritim tutturdum kendime ve şarkıyı da mırıldanmaya başladım. Sonra bir de baktım ki, günlük turumun yarısı geçmiş bile. Zihnim, iyi ki seni dinlememişim. Yolun devamında açtım mp3 çalarımı, dinledim şarkıları keyifle. Eve döndüğümde bir saatten fazla yürümüştüm. Üşümüştüm tabi ki. Sıcak bir banyo, ardından keyifli bir bitki çayı. Battaniyenin altında yayılarak kendimi ödüllendirme…
Peki tüm bu yaşananlardan ne çıkarabilirim? Hayatta başımıza basit ya da zor bir sürü şey gelebilir. Önemli olan, karşılaştığımız her olay ya da durum karşısında sakinliğimizi korumak, derin bir nefes almak ve ondan sonra fikir yürütmek ve karar vermek. Yaşadıklarımız karşısında, olaylar karşısında, eğilip bükülebilmek, esnek olabilmek ve farklı bir açıdan bakabilmek. Farklı bir açıdan bakmak, yaşadığımız olayın avantaj ve dezavantajlarını görmek, başımıza neden geldiğini ve bizi nasıl değiştirip geliştirebileceğini farketmek…
Hani dedim ya herşey birşey için oluyor diye… Bugün yürüyüş yaparken birden bir ışık yandı zihnimde, sanki bir anda aydınlandım. Tesisin kapanmasının ve benim dışarda yürümeye başlamamın sebebini o an anladım. Öncelikle, bu soğuk kış aylarında dışarda yaşayan tüylü arkadaşlarımızın doyurulmaya ihtiyacı var. Yürüyüş parkurunda egzersize başladığım günden beri sevgili dört bacaklı arkadaşlarımı besliyorum. Bir de neyi mi anladım? Hayatımızda bir şeyler varken onların eksikliğini asla hissetmiyoruz çünkü onlar hep var, hep bizimle birlikte. Peki ya o bir şeyler hayatımızdan gidince, hayatımızdan eksilince? İşte bunu anladım. İçinde yaşarken hayatın nimetlerinin, bize sunulanların, içinde bulunduğumuz huzurun ve rahatın kıymetini bilmiyoruz. Kısaca elimizdekilerin kıymetini bilmiyoruz çünkü onlar sürekli var, sürekli bizimle. İşte ben bunu farkettim bu bir hafta on gün içinde… Ne de olsa herşey birşey için oluyor… Hayatta herşeyin bir sebebi var.