Tag Archives: eril

ya hayat tekdüze olsaydı?

Standard

Bazen kendimi sürekli bir şeyler yaparken buluyorum. Yoga dersleri, arkadaş toplantıları, kısa seyahatler ve devamlı bir koşuşturma… Böyle zamanlarda durmak ve bir anlığına bile olsa nefes alıp dinlenmek aklımın ucundan bile geçmiyor. Sanki zaman akıp gidiyor ve ben hep zamanın gerisinde kalıyormuşum gibi hissediyorum. Hayatınızı sürekli bu şekilde yaşadığınızı düşünebiliyor musunuz? Bir noktada tükeniriz değil mi? İşte ben de böylesine aktif bir dönem sonrasında kendimi yorgun ve tükenmiş hissediyorum. Yang değil mi?

2009-2010 tum fotolar 309

Günlerimi çok hızlı yaşadıktan sonra bir süreliğine daha sakin günler geçirmeye başlıyorum. Dinlenmeye, kitap okumaya ve kendi kendimle kalmaya çalışıyorum. Kendi kendime daha çok zaman geçiriyorum. İçime dönüyorum. Yin değil mi?

Tıpkı günlük hayatımda olduğu gibi derslerim de bu yin ve yang modumdan nasibini alıyor. Kendimi çok yang hissettiğim dönemlerde yoga derslerimde genellikle “vinyasa” (akış) tarzını tercih ediyor, bir “asana”dan (duruş) diğerine akıyorum. Tıpkı hayatımda bir yerden diğerine koştuğum gibi. Böyle zamanlarda karın odaklı dersler, geriye eğilmeler, kol denge duruşları ve ters duruşlar üzerine yoğunlaşıyorum.

Yin modunda olduğum zamanlarda ise bedeni esnetmeye ve gevşetmeye yönelik derslere odaklanıyorum. Yin yogaya yönelip, duruşlarda uzun süre bekleyip, bedensel ve zihinsel rahatlama sağlamayı amaçlıyorum. Zihni dinginleştirmek için “pranayama” (nefesi özgürleştirme) teknikleri ve meditasyondan yararlanıyorum.

Çok yoğun ve hızlı geçirdiğim günlerden sonra bu hafta derslerde “yin” modundaydım. Ben “yin” havasındaydım ama acaba öğrencilerin istekleri ne yöndeydi? Akşam derslerinde öğrenciler genellikle hızlı dersler istedikleri için o derslerde “vinyasa” çalıştık. Gündüz özel gruplarımdan biriyle derse gittiğimde ise derse katılanların da “yin” havasında olduğunu fark ettim ve bu beni çok mutlu etti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek), “half frog” (yarım kurbağa), “half saddle” (yarım eyer), “dragonfly” (helikopter böceği), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “melting heart” (eriyen kalp) ve “twisted roots” (dönmüş kökler) duruşlarını yaptık. Tüm duruşlarda dört dakika kadar bekleyip bedenin o anki durumunu olduğu gibi kabul edip teslim olmayı deneyimledik. Dakikalar geçtikçe bedenin kendisini biraz daha bırakmasını ve duruşta nasıl da derinleşebileceğimizi gözlemledik. Dersi uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile sonlandırdık.

Ya hayat tekdüze olsaydı? Hep gece olsaydı ya da sadece gündüz olsaydı? Hep yaz olsaydı ya da hep kış olsaydı? Tüm dünya kadınlardan ya da sadece erkeklerden oluşsaydı? Hep hızlı bir yaşantımız olsaydı? Ya da hep durağan ve sakin bir yaşantımız olsaydı? Ne kadar sıkıcı olurdu değil mi? Yin ve yang… Dişil ve eril… Kimi zaman yin kimi zaman da yang… Önemli olan döngüyü doğru kurabilmek. Çılgınlık yapmak istediğimizde, sürekli hareketli günler geçirmek istediğimizde “yang”laşmak ve dinlenmek, sakinleşmek ve dinginleşmek istediğimizde “yin”leşmek… Kisaca yin ve yang… Kısaca döngüsel yaşam…

Reklamlar

kadın olmak

Standard

Günler geçiyor. Aylar geçiyor. Yıllar geçiyor. Bir de bakmışız yine Dünya Kadınlar Günü gelmiş çatmış. Bu özel gün ile ilgili yazıyı yazmadan önce geçmiş yıllarda neler yazdığıma bir göz atıyorum. Aslında kafamda bir taslak var. Ama yine de geçen sene neler yazmışım diye hatırlamak istiyorum. Bir de ne göreyim? Geçen sene de kadınlara şiddet uygulandığından, kadınların hor görüldüğünden ve ezildiğinden bahsetmişim. Bir senede neler değişti? Acaba bir fark yaratabildik mi? Ne yazık ki her şey daha iyiye gideceğine daha kötüye mi gitti diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

wpid-facebook_-1036573733

8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Nasıl oldu da dünyada kadınlar günü kutlanmaya başladı? Öncelikle bunu bir hatırlayalım istedim. 8 Mart 1857’de Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi ve ardından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’den fazla kişi katıldı.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını önerdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

8 Mart günü, 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

Bu kadar zor koşullar altında elde ettiğimiz özel bir günü biz kadınlar neden yeteri kadar önemsemeyip elde ettiğimiz hakları kaybetmeye razı olabiliriz? İşte bunu anlamak mümkün değil. Özellikle ülkemizde son yıllardaki kadına şiddet, tecavüz, kadın cinayetlerinde artışı göz önüne alacak olursak, biz kadınların bize tanınan haklara daha çok saygı duyması ve onlardan vazgeçmemesi gerekmez mi? Peki tüm bu yaşananlar erkek egemen toplumların bizlere bir dayatması değil mi? Yani yine dönüp dolaşıp eski çağlarda anaerkil toplumların zaman içinde ataerkil hale dönmesi ve kadını hor görmesini mi geldik? Galiba öyle oldu.

Eski çağlara dönecek olursak; Hitit Kralı III. Hattuşili Mısır ile tarihteki ilk yazılı anlaşmayı yapan kral. Bu anlaşmanın üzerinde eşi Kraliçe Puduhepa’nın da mührü varmış. Yani Hitit Devleti’nde kral kraliçeyle birlikte söz sahibiymiş. Hititlere ait Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’nda Fırtına Tanrısı Teşup ile onun eşi Hepat birlikte resmedilmişlerdir. Anadolu’daki toprak ana inanç sistemi ise MÖ 7.000’lere kadar gitmekte. Çatalhöyük ve Hacılar gibi tarıma dayalı yerleşmelerde kadınlık uzuvlarını vurgulayan şişman kadın heykelciklerinin yansıttığı inanç sistemi binlerce yıl boyunca gelişmiş ve Anadolu’da Demir Çağ’ında Friglere kadar Kubaba/Kibele ana tanrıça inancının temeli oluşturmuştur. Tarım toplumu olan Friglerin uçsuz bucaksız doğa ile özdeşleştirdikleri “Ana Tanrıça Matar” bir doğa tanrıçası haline dönmüş ve doğada canlılığı ve verimliliği simgelemiştir. Friglerin bu ana tanrıça kültü de daha sonra Yunan ve Roma dünyasında benimsenmiştir. Yunanlılar bu tanrıçayı “Meter Megale” diye Romalılar ise “Magna Matar” olarak adlandırmışlardır.

Eski Türk toplumlarında, Umay Ana “doğum tanrıçası” ve “aile, evlilik ve neslin devamını koruyan tanrıça”sı olarak bilinen kutsal ruhlardandır. Çocuğu olmayanlara çocuk vermesi için dua edilen bir ruhtur. Mitolojik bir varlık olarak tanınan Umay Ana Türk kültürünün en eski yazılı taş anıtları olan Orhan yazıtlarında, Turfan metinlerinde, Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ü Lugati’t-Türk” adlı eserinde de geçmektedir. Umay Ana, Orhun yazıtlarında Gök Tanrı ile birlikte anılmakta, Kültigin’in onun yardımıyla dünyaya geldiği ifade edilmektedir. Türkçe ise dünyadaki en demokratik dillerden biri aslında çünkü “O” dediğimizde hem dişil hem de eril tüm canlıları anlatırız.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

“Yang”, dünyayı değiştirmeye çalışmaktır. Kendimizi değiştirmeye, hayatımızı değiştirmeye, dünyayı değiştirmeye… Bu değişim için de mücadele etmektir, bir şeyler yapmaktır. Kimi zaman da hayatı ve kendimizi zorlamaktır. Oysa “yin” kabul etmektir. Her şeyi olduğu gibi kabul edip teslim olmaktır. Hayatı, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmektir. Aslında kabul ettiğimizde ve hayatı zorlamadığımızda belki de her şey kendiliğinden hallolacaktır ama ne yazık ki o kadar çok “yapma ve başarma güdümüz” var ki kendimizi bir türlü teslim edemiyoruz hayata…

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

 

kadınlar iş başına!

Standard

“Bir ve bütün olmak”… “Beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü”… “Yoga”nın kelime anlamı… “Yoga olmak”… Üç senedir yoga dersleri vermekteyim. Verdiğim bu dersler sadece fiziksel bir çalışma olarak mı kalıyor yoksa ruhlara ve zihinlere de dokunabiliyor muyum? Sadece bedensel rahatlama ve gelişme mi sağlıyor derslerim yoksa hayata bakış açısını değiştiriyor ve ruhsal ve zihinsel gelişim sağlayabiliyor muyum? Küçücük de olsa bir değişiklik yaratabiliyor muyum? Derslerim fiziksel çalışmanın ötesine geçip bedenen, zihnen ve ruhen bir birlik ve bütünlük yaratabiliyor mu? Peki öğrencilerin hayata bakışında, yaklaşımında ve tavırlarında bir fark yaratabildim mi?  

wpid-facebook_-1036573733

Nereden çıktı şimdi bu diye düşünebilirsiniz. Bu aralar sık sık bu konuyu düşünüyorum. Yoga dersleri verirken sadece fiziksel boyutta mı kalıyorum? Dersler sadece birbiri ardına eklenmiş asanalar bütünü ve sonunda “yapılmaya çalışılan” bir zirve duruşundan mı oluşuyor? Yaklaşımlarda ve tavırlarda bir değişiklik yaratabiliyor muyum? Ya da enerji ne boyutta? Eril enerji mi yoksa dişil enerji mi hakim? Ve tüm bunları düşünürken hayatı da düşünüyorum. Yaşadığımız ülkeyi, dünyayı… Yaşanan son olayları… Ve aklıma bir soru takılıyor: Neden hala eril enerjinin dünyaya hükmetmesine ve bizi esir almasına izin veriyoruz? Neden bu kadar şiddet? Neden bu kadar öfke? Neden bu kadar kavga, dövüş, savaş ve terör? Neden, neden? 

Bu şiddet enerjisinin, yani eril enerjinin, hakim olduğu bu günlerde…. Bu acımasızlığın, bu öfkenin, bu terörün alıp başını gittiği bu günlerde, yine bir yoga dersine gidiyordum ve yine bir yazı hazırlamak üzereydim. Bu kadar gergin hissettiğimiz zamanlarda kendinize bir dikkat edin. Gözden geçirin bedenlerinizi… Omuzlarınızı fark edin mesela… Omuzlarınızı yukarı doğru kaldırıp kulaklara yaklaştırmış olabilir misiniz acaba? Böylece de omuz kuşağını ve boynu sıkıştırıp kendinizi daha da gerginleştirdiniz mi? Dişlerinizi sıkıyor musunuz? Peki ya iki kaşın arası? Fark ettiyseniz; kendimizi gergin ve stresli hissettiğimizde bedenimiz de gerginleşiyor ve bedenin belirli bölgeleri katılaşıyor. O yüzden gevşeme ve rahatlama bedenden başlıyor. Bedeni ve yüz hatlarını gevşettiğimizde içsel olarak da biraz daha gevşemiş ve rahatlamış hissetmemiz mümkün… 

Evet, kendimi gergin hissediyordum ve öncelikle bedenimi gevşetip rahatlatmaya çalıştım. Gerçekten de omuzlarım yukarı doğru kalkmıştı, çok ciddi bir şekilde yüzümü kasmıştım, dişlerimi de sıkmıştım. Önce kendimi rahatlattım. Derste aynı şeyi öğrencilere de telkin ettim. “Yüz hatlarınızı yumuşatın, omuzlara dikkat… Omuz başlarını geriye doğru yuvarlayın ve kürek kemiklerinizi kuyruksokumuna doğru ittirin. Omuzlar kulaklardan uzak…” 

O günkü derste eril enerjiyi azaltıp dişil enerjiyi güçlendirmek için “yin yoga”ya odaklandık. Daha önceki yazılarımdayin” ve “yang”ın birer sıfat olduğundan ve hayatın “dualite”sini (ikisellik/zıtlık) anlattığından bahsetmiştim. “Yin dişil enerjiydi ve “soğuk, kış, karanlık, pasif” gibi sıfatlarla özdeşleşmişken “yang” eril enerjiydi ve “sıcak, aydınlık, yaz ve aktif” gibi sıfatlarla özdeşleşmişti. Yin enerji,  kabullenme, teslim olma, bırakma, yumuşaklık, sabır, hoşgörüyü temsil ediyordu. Yang  “yapma hali” ve “etken olma durumu”yken yin “durumu kabullenme” ve “edilgen olma durumu”ydu. Benzer şekilde “yang” ya da “eril enerji” saldırgan olma durumuyken “yin” enerji sabır ve hoşgörüydü.  

Ne yazık ki yüzyıllar boyudur dünyaya eril enerji hakim ve bu yüzden dünyada çatışmalar, kavgalar, savaşlar ve terör devam etmekte… Yoga üstadı Osho’yo göre, dünyaya yüzde doksan dokuz civarında eril enerji hakimdir ve kadın enerjisi çok kısıtlıdır. Tek umut, kadın enerjisinin serbest bırakılmasıdır. Savaşlar ve terör, barış yürüyüşleriyle ve savaş karşıtı gösterilerle önlenemez çünkü bu da eril bir enerjidir.  

Yine üstada göre, protestocular da herhangi bir kimse kadar saldırgandır ve barış yürüyüşleri bir başkaldırıya dönüşür. Er ya da geç otobüsler yakılır, polise taş atılır, polis biberli gaz kullanır, copla saldırır ve iyi bir amaç için de olsa yine eril enerji hakim olduğu için barış sağlanamaz. Osho der ki: “barışı elde etmek için savaşa gidiyoruz. Anlamsızlığa bakın. Asırlardır biz bu şekilde savaşa gitmekteyiz ama barış gelmemiştir. Üç bin yılda insan beş bin savaş yapmıştır ama bunun yararı olmamıştır çünkü ideolojiler de erkeksidir. (Dolayısıyla) dişil enerji serbest kalmalıdır. Denge ancak bu şekilde sağlanır.”  

O gün ders boyu aklımdan geçen yine Osho’nun sözleriydi. Amaca odaklanma… Sadece yolculuğun keyfini çıkar. Amaca odaklanırsan, saldırgan olursun. Hırslı olursun ve eril enerji hakim olur. Oysa kendini akışa bırakırsan, sadece bir “olma hali”, bir “kabullenme hali” ve “teslimiyet”…  

Ve dersin sonu.. Dengeyi korumak için iki enerjiyi eşitlemeliyiz. Hem bedensel olarak hem de yaşantımızın içinde, tavırlarımızda ve yaklaşımlarımızda… Dünyada kadın enerjisini önemseyelim, özümseyelim, kadın enerjisini çoğaltmaya çalışalım… Daha esnek, daha hoşgörülü, daha kabullenici, daha yumuşak, daha akışkan, daha edilgen, daha alıcı ve sevecen… Dişil enerji çoğaldığında, şiddet azalacaktır. Şiddet yok edicidir ve yaratıcı enerji, yani sevgi enerjisi, kullanılmazsa yıkıcı hale dönüşür… O halde ülkemizde ve dünyada şiddetten uzak daha güzel ve barış dolu günler için dişil enerjiyi artırıp, daha esnek, daha hoşgörülü, daha kabullenici, daha yumuşak, daha akışkan, daha edilgen, daha alıcı, daha yaratıcı ve daha sevecen olmalı… Tüm erkekler ve kadınlar…  

gelişime tanık olmak

Standard
Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir diye sorsam ne cevap verirdiniz? Ders vermek, birçok öğrenciye sahip olmak ya da öğrencileri tarafından sevilmek mi? Bence bir öğretmeni en çok mutlu eden şey öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Gün be gün öğrencilerinin gelişimini ve ilerlemesini görmek ve zaman içinde öğrencilerinin ne kadar geliştiğini fark etmek… Geçen hafta yaşadığım şey tam da buydu.
IMG_6820
Geçen hafta grup dersine gittiğimde dersten önce her zamanki gibi öğrencileri gözlemledim ve o gün nasıl bir ders istediklerini anlamaya çalıştım. Öğrencilerin çoğu o gün denge duruşları çalışmak istiyordu. “Ne zamandır denge duruşları çalışmadık. Bugün denge çalışabilir miyiz?” Tabii ki çalışırız. Ama zirve duruşu ne olmalı? Buna karar vermeliydim. Bir sürü zirve duruşu geçiyordu aklımdan ve o an içlerinden bir tanesini seçemedim. Ben de o günkü derste denge duruşları arasında bir akış yapmayı düşündüm. Oldukça ileri seviyede bir ders olacaktı. Ama yaklaşık iki yıldır aynı grupla çalışmaktaydık ve bu akışı kolaylıkla yapabileceklerine inanıyordum.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dört ayak üzerinde denge çalışmasıyla başlamıştık. “Vyaghrasana” (kaplan duruşu) sonrası “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı dengeledikten sonra bir “vinyasa” (akış) yapıp “tadasana”ya (dağ duruşu) gelmiştik. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle bedeni ısıttıktan sonra denge çalışmalarına başladık. Önce sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı dizden büküp yere paralel olacak şekilde kaldırdık. Beş nefes bekledikten sonra aynı şeyi sağ ayak yerdeyken denedik. Bir “vinyasa” sonrası “tadasana”ya geçip bu sefer sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı düz bir şekilde öne uzattık. Beş nefes bekledikten sonra sağ ayak yerdeyken sol bacağı öne düz bir şekilde uzattık. Yine bir “vinyasa” ve “tadasana”… Sol ayak yerdeyken “vrksasana” (ağaç duruşu) yaptık. O günkü grup için “vrksasana” artık zor bir denge duruşu değildi. Bu duruşu biraz zorlaştırmak gerekiyordu. Ne yapabilirdik diye düşünürken, gözler kapalı bir şekilde “vrksasana” denetmeye karar verdim. “Vrksasanada beklerken ilerde bir nokta seçin ve gözlerinizi o noktaya dikin. Şimdi yavaşça gözlerinizi kapatın ama gözler kapalıyken hala o noktaya baktığınızı farz edin. Dengenizi kaybediyorsanız, gözleri azıcık aralayın ve tekrar o noktaya odaklanın. Şimdi tekrar gözleri kapatın ve gözler kapalıyken dengede kalmaya çalışın.”
Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır.Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir.
Denge dediğimizde, vestibüler ve propriosepsiyon sisteminden bahsetmek gerekmektedir çünkü her iki sistem de dengemizi sağlamamıza yardımcı olur. Vestibüler sistem, memeli hayvanların dengesini sağlayan ve bizlere hareket kabiliyeti ve denge duygusunu hissettiren sistemdir. Kulağın içinde bulunur ve göz hareketlerini kontrol eden ve bedeni dik tutmamızı sağlayan kaslara sinyal yollar. Beynimiz, kafatası içindeki bu sistemden gelen bilgileri kullanır ve böylece bedenin dinamiklerini ve hareketlerini, pozisyonlarını algılar.  Kısaca, vestibüler sistem iç kulakta bulunan ve başımızın konumu hakkında bilgi veren bir sistemdir.
Propriosepsiyon ise eklemlerin boşluktaki pozisyonunu, konumunu, hareketini algılama duyusudur. Eklemde yer alan kapsül ve bağlar, eklemin etrafındaki kas dokusu ve tendonlar, içerdikleri bir takım özelleşmiş hücreler aracılığıyla merkezi sinir sistemimize sürekli uyarılar yollar. Bu uyarılar sayesinde, vücudumuzdaki eklemlerin ve kasların uzaydaki konumundan, pozisyonundan, gerginliğinden ve basınç durumundan haberdar oluruz. Kişinin bir hareketi doğru, sağlıklı ve koordineli yapabilmesi için gelişmiş bir propriosepsiyon duyusunun olması gerekmektedir.
Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor…
O günkü derse dönecek olursak, gözler kapalıyken “vrksasana.” Beden nerede, kollar kalbin önünde dua pozisyonunda birleşebildi mi, bükülü bacak diz kapağının üzerinde mi yoksa altında mı, yoksa o bacağı diz kapağının üzerine çıkarabildim mi? Tüm bunları gözler kapalıyken fark etmek…
“Vrksasana”dan sonra bir “vinyasa” ve “tadasana”da nefeslenmek… Sırada bir denge akışı vardı. “Vrksasana”, “garudasana” (kartal duruşu), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) önde ve yanda ve “natarajasana” (dansçı)…
Üst üste denge duruşları… Dengeyi kaybetmeden… Bakış açısını kaybetmeden ve havadaki ayağı yere indirmeden hatta değdirmeden… Demiştim ya, ileri seviyede bir ders diye… Ve bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Öğrencilerindeki ilerlemeyi ve gelişmeyi görmek… İki sene içinde öğrencilerin dengelerinin ne kadar geliştiğini ve tüm denge duruşlarını ayaklarını yere değdirmeden yapabildiklerini görmek… Her şeye değerdi.
Bu kadar denge çalıştıktan sonra “malasana”da (dua tespihi/çelenk duruşu) dinlendik. O sırada aklıma bir fikir daha geldi. Madem bu kadar denge çalışmıştık, neden bir de “bakasana” (karga duruşu)  denemiyorduk? Derse yeni gelen öğrenciler de vardı. Yeni gelen öğrencilerden “malasana”dan bedenin ağırlığını öne doğru verip ayakları tek tek yerden kaldırmayı denemelerini istedim. Eski öğrencilere de doğrudan “bakasana” denemelerini söyledim. Eski öğrencilerin hepsi “bakasana”yı yapabildi. Yapabildi derken, hepsi asanayı yaptı ve en az beş nefes kalabildi.
Bedeni dengeleyen ve dinginleştiren duruşlardan sonra uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yaptık. Dersi, bedenin dengesinin günden güne değişebileceği, bedenin sağı ve solunun denge ve gücünün birbirinden farklı olabileceği, yoganın amacının aslında dengeyi sağlamak ve bedenin eril ve dişil tarafı arasındaki dengesizliği en aza indirgemeye çalışmak olduğunu hatırlatarak ve yogada ve günlük hayatımızdaki amacımızın zıt kutuplar arasında dengeyi bulmak ve sağlamak olmasını dileyerek bitirdim.
Ders sonrası eve dönerken yolda aklıma takılan soru şuydu: Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Birçok yerde ders vermek mi, birçok öğrenciye sahip olmak mı, öğrencileri tarafından sevilmek mi? Sahi neydi bir öğretmeni en çok mutlu eden şey? Öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Öğrencilerinin her geçen gün bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak ne kadar geliştiklerini ve ilerlediklerini görmek ve onlarla daha çok büyümek ve gelişmek…

kadın egemen bir dünya?

Standard

Ülkemizde kadınların hor görüldüğü ve ezildiği şu günlerde bir kadınlar günü daha geldi çattı. Türkiye’de kadın olmak? Dünyada kadın olmak? Erkek egemen toplumlarda kadın olmak? Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlandığı bu hafta bu sorularla doluydu zihnim. Yoga derslerimde ise içimizdeki kadın enerjisini açığa çıkarmaya yönelmiştim. Çağlar boyunca erkek enerjisi hâkim bir dünyada yaşamaktayız. Bu kadınlar gününde “dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu” diye düşünmeden edemedim.

2009-2010 tum fotolar 676

Eski çağlarda kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum vardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaktı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetirdi. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Yani eski toplumlarda, kadın sadece günlük yaşamın devamını sağlayan ve çocuk doğurup büyüten kişi değil aynı zamanda eşinin yanında olan ve onun kadar haklara sahip olan bir kişiydi. Bunlara ek olarak, kadın çocuk doğuran yaratıcı bir kişilikti. Bu nedenle, doğanın, insanların ve bitkilerin yaratıcısı, “ana tanrıça” olarak nitelendirilmişti. Günümüze ulaşan tanrıça heykellerine baktığımızda çoğunlukla kadının üretkenliğine ve bereketine vurgu yapılmaktadır. Tanrıçalar doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır ve bereket göstergesi olarak geniş kalçalı ve büyük göğüslü resmedilmişlerdir. Bunlara ek olarak, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek.

Eski Türk toplumları anaerkil bir yapıya sahipti. Kadınlar, miras, boşanma ve şahitlik gibi konularda erkekler ile aynı haklara sahipti. Kadınlar devlet yönetimine de katılıyordu. Hükümdarın eşi, mecliste hükümdarın yanında yer alır ve söz sahibi olurdu. Kadınlar gerektiğinde devleti yönetirdi.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

2009-2010 tum fotolar 282

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Tüm bunlara ek olarak, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek enerjisi dediğimizde, erkeklerin hareketli ve etkin olmasından bahsediyoruz. Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

Tekrar yogaya dönersek, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Peki, dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu? Böyle bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Savaşların olmadığı, huzurun ve mutluluğun egemen olduğu, daha sakin ve üretken… Hayatı olduğu gibi kabul ettiğimiz, hayatı akışına bıraktığımız, teslim olduğumuz…

Ne yazık ki, ataerkil toplumlarda erkeklere sadece erkek oldukları söylendi. Erkekler, bedenlerinin yarısının annelerinden yarısının da babalarından geldiğini unuttu. Sen “erkek adamsın” denildi. “Erkekler ağlamaz” denildi. Tüm bu kodlamalar, çocukluktan başlayarak erkeklerin zihinlerine yerleştirildi. Yaratıcılıkları ellerinden alındı. Sadece yapmaya ve elde etmeye odaklı yaşamayı öğrendiler. Kadınsı nitelikler ayıp sayıldı. Kadınsı niteliklerden bir bir uzaklaştırıldılar. Duygularını göstermek, ifade etmek, ağlamak, sevgi ve duygudaşlık göstermek, anlayışlı olmak, kibar olmak… Erkekler, tüm bu nitelikleri zaaflık sayarak hepsinden uzak durdular. Gün gittikçe daha katı hale geldiler. Esneklikten uzak, daha katı ve sadece sonuca ve elde etmeye odaklı…

Oysaki her kadın içinde erkek özellikleri her erkek ise içinde kadın özellikleri taşımakta… Bedenlerimizin yarısı erkek, yarısı kadın enerjisinden oluşuyor. Eğer daha iyi bir dünyada yaşamak istiyorsak, kadınların ve erkeklerin hem dişil hem eril enerjisi barındırdığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Kimi zaman, erkek kadınsı nitelikleri de ortaya koyabilmeli ya da tam tersi kadın erkeksi nitelikleri sergileyebilmeli. Zaman zaman, erkek daha yumuşak olabilmeli, duygularını ifade edebilmeli, esnek davranabilmeli, teslim olabilmeli, kabul edebilmeli, kendini akışa bırakabilmeli… Sadece ve sadece “yapan”, “eden” ve “etken” biri olmamalı. Gerektiğinde “teslim olan”, “edilgen” ve “yaratıcı” olabilmeli… Kimi zaman, kadın erkek nitelikleri sergilemeli… Öfkesini gösterebilmeli, kendini koruyabilmeli ve isyan edebilmeli. Kadın, hep teslim olursa ve edilgen davranırsa, o zaman erkeğin kölesi olur. Hâlbuki erkek ve kadın eşittir. Birbirlerini tamamlarlar… Tıpkı gecenin gündüzü, kışın yazı, karanlığın aydınlığı tamamladığı gibi… Erkek hep saldırgan, yapan ve etken bir kişi olursa, sürekli kavga yaratır, savaş çıkarır ve dünyayı şiddet dolu bir yer haline getirir. Bu nedenle, kadın biraz daha “etken” bir kişi haline gelirken erkek biraz daha “edilgen” bir hale gelmeli. Kadın biraz daha “yapan” özelliğini eline alırken, erkek biraz daha “teslim olmaya” başlamalı. Ve erkek ile kadın, birbirinin özelliklerini paylaşarak ortak paydalarda buluşabilmeli. O zaman, dünyada ne sadece kadın enerjisi ne de sadece erkek enerjisi egemen olur. O zaman dünya eril ve dişil enerjinin eşit olduğu bir yer haline gelir. O zaman dünyada ne sadece “teslimiyet” ne de sadece “saldırganlık” egemen olur.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Kadınların bedenlerinin yüzde 50-60’ının sudan oluştuğunu ve erkeklerin bedenlerinde de bu oranın yüzde 60-65 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak, neden su gibi yumuşak ve esnek olmayalım? Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

gözlerimiz kapalıyken…

Standard

“Öğretmenim, derslerimizde bugüne kadar hep asana ve akış yaptık. Ben kendi kendime meditasyon deniyorum ama ne kadar başarıyorum bilmiyorum. Gelecek derste meditasyon deneyebilir miyiz?” Neden olmasın?

BEN_4569

O gün derse gittiğimde meditasyona odaklanacağımızı tamamen unutmuştum. Bambaşka bir ders planlamıştım. Meditasyon denemek isteyen öğrenci sınıfa girince, “öğretmenim bugün meditasyon deneyeceğiz, değil mi?” diye sordu. Birden başımdan aşağı kaynar sular indi. Nasıl da unutmuştum? O derste meditasyon ve “trataka kriya” (arınma tekniği) deneyeceğimize söz vermiştim. “Trataka kriya” için mum ve çakmak gerekiyordu ama ben bu arınma tekniğini çalışacağımızı unuttuğum için mum ve çakmağı da getirmemiştim. Ne yapabileceğimi düşünmeye başladım. Mum yerine herhangi bir nesneye de odaklanabilirdik. O halde, su mataramı sınıfın ortasına koyabilirdim ve “trataka kriya”yı mataraya odaklandırarak yaptırabilirdim. Evet en iyi çözüm buydu.
Tam o anda bir başka öğrenci, “evim çok yakın. Derse daha onbeş dakika var. Eve hemen gidip mum ve çakmak getirebilirim” dedi. Bu, harika bir haberdi.
Meditasyona odaklanacağımız için ders boyunca “ajna” (üçüncü göz) çakraya yoğunlaşmaya karar vermiştim. Ders boyunca üçüncü göz çakrasına odaklanacağımızı ve tüm duruşlarda “drishti” (bakış açısı) kullanacağımızı söyledim. Bir asanadan bir asanaya geçerken “drishti”yi hangi noktadan hangi noktaya kaydıracağımızdan da bahsettim. Amacım ders boyunca zihni bir noktaya sabitlemek ve meditasyona hazırlamaktı.
Ders boyunca kullanacağımız “drishti” noktaları burnumuzun ucu, ellerimiz, göbek deliğimiz, ayak parmaklarımız, iki kaşımızın arası ve burgularda omuzun üzerinden sağ ve sol yanımızdı.
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısınırken tüm dikkati “drishti” noktalarına verdik. Nefes alırken avuç içlerini birleştirdik. Kolları yukarı doğru uzatıp ellerimizden yukarı doğru baktık ve nefes verirken ellerdeki bakışı kaybetmeden yere kadar eğildik. Nefes verdiğimizde ayak parmaklarına bakıyorduk. Nefes alırken yarı yola doğru açılıp iki kaşın arasına bakıyorduk. Nefes verirken sopaya geçip bakışımızı iki kaşın arasında tutmaya devam ediyorduk. “Ashtangasana” (diz-çene-göğüs) ve “urdhva mukha svanasana”da (yukarı bakan köpek) bakışlar hala iki kaşın arasındayken “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçerken bakışı göbek deliğine getiriyorduk. Nefes alıp öne geldiğimizde bakış açısını iki kaşın arasına getirip nefes verirken ayaklarımıza getiriyorduk bakışlarımızı. En son nefes alırken avuçları birleştirip yukarı doğru açılırken gözlerimizi avuçlarımızdan ayırmıyorduk. Bu akışlar boyunca bakış açısını kaybetmeden zihni bir noktaya odaklama üzerinde çalıştık. Zihni sakinleştirmeye ve tek bir noktaya getirmeye…
Bedeni biraz ısıttıktan sonra “trikonasana” (üçgen), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvakonasana” (yan açı) ve “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) gibi ayakta asanalarda da bakışlara odaklanarak konsantrasyonumuzu arttırmaya çalıştık.
Yere oturduğumuzda “dandasana” (asa duruşu), “janu sirsasana” (baş dize duruşu), “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) , “bharadvajrasana” (Bilge Bharadvaja burgusu) yaptık ve enerjiyi “salamba sirsasana” (baş duruşu), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu), “matsyasana” (balık duruşu) ve “setu bandhasana” (yarım köprü) duruşları ile terse çevirdik. En son bir burgu ile bedeni dengeledik.
Artık sıra “trataka kriya” ve meditasyona gelmişti. “Trataka” kelime anlamıyla bakmak ve seyretmek; “kriya” da arınma amacıyla yapılan eylem demekti. Bu arınma çalışmasında, gözleri bir sembole, muma ya da nesneye sabitleyip gözler yaşarıncaya kadar kırpmadan açık tutmaya çalışırdık. Gözler yaşardığında bir süreliğine kırpıştırır ve uygulamaya devam ederdik.
“Trataka kriya” ve meditasyon için bir daire oluşturduk ve mumu ortaya koyduk. Ben de sınıfın en uzak noktasına geçtim. Oradan sınıfı yönlendirmeye başladım. Önce mumun tümüne sonra alevine baktık. Dikkati alevin renklerine ve uzayıp kısalmasına yönlendirdik. Gözleri mümkün olduğu kadar kırpmadan açık tutmaya çalıştık. Gözler sulandı. Hafifçe kırpıştırdık. Daha geniş bir açıya diktik gözlerimizi. Sonra bakışlarımızı daha küçük bir alana odakladık. En son gözleri kapatıp mumu gözlerimiz kapalıyken görmeye çalıştık. “Gözler kapalıyken görmek.” Bu şekilde on onbeş dakika sürdü “trataka kriya.” Bu arınma tekniği sonrasında bedenin sağ ve sol tarafını dengelemek için “nadi shodhana pranayama” (enerji kanallarını arındıran nefes tekniği) yaptık. “Nadi shodhana”, “ajna” (üçüncü göz) çakrasındaki eril ve dişil enerjiyi dengeleyip kişinin evrende bir ve bütün olmasına yardımcı olan bir nefes tekniğiydi.
Nefes tekniğinin ardından, gözlerimiz kapalıyken meditasyona geçtik. Öğrencilere nefese odaklaklanmalarını tavsiye ettim. Nefeslerini sayarak, anda kalmaya çalışmak. “Zihin sürekli konuşur. Sürekli bir düşünceden, bir düşünceye atlar. Bir türlü durmak bilmek. Sakinleşmez. Amacımız, zihni sakinleştirmek. Zihni susturmanın en temel yollarından biri, gözleri kapatmaktır. Şu anda bunu zaten yapıyoruz. Meditasyonda rahat hissetmeliyiz. Eğer bağdaşta oturmak ve sırtı dik tutmak size zor geliyorsa, o zaman sırtı bir yere dayayın. Bağdaş zor geliyorsa, ayaklarınızı uzatın. Unutmayın, meditasyonda en önemli şey bedeninizin rahat olması. Beden rahat hissedince, zihin de rahatlayacaktır. Kendinize en uygun oturuşu bulun. Ayağınız uyuştuysa ve bedeniniz bunu size söylüyorsa yani bedeniniz konuşuyorsa, bu iyi bir şey. Zihnin şu an burada olduğunu gösterir. Eğer zihnin düşüncelerin peşine takıldığını farkediyorsanız, hemen buraya geri getirin. Nasıl mı? Nefese odaklanın. Nefes alış verişlerinizi sayın. Nefeslerinizi izleyin. Aldım nefesi, verdim nefesi gibi… Düşünceler gelir ve gider. Siz sadece izleyin. Yorum yapmayın. Yorumsuz kaldığınızda, düşüncelerin peşinden gitmediğinizde, bir süre sonra düşüncesizliği farkedeceksiniz. Önce bir anlığına… Sadece bir anlığına, tamamen sakin ve düşüncesiz. Ve yavaş yavaş bu düşüncesizlik anı uzayacak. İki saniye, üç saniye, bir dakika, üç dakika, beş dakika… Amacımız düşüncesizlik anını zaman içinde uzatmak…”
Sonra sustum ve öğrencileri kendi deneyimleriyle başbaşa bıraktım. Yaklaşık on dakika sonra, sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. “Gözlerinizi açmadan, yavaşça derin gevşeme pozisyonuna geçin. Bedeni iyice ağırlaştırın. Toprağın enerjisine teslim edin bedenlerinizi. Gevşeyin iyice. Bedenin sadece bir kılıf olduğunu hatırlayın. Nefesinizi izleyin. Nefesle bütünleşin ve bedeni iyice ağırlaştırın. Bırakın bedeni toprağa.”
Bu dersi nasıl bitirecektim? Bilincimiz, üçüncü göz çakrasında bulunuyordu. Gözlerimiz sadece geçmişi ve şimdiyi görebilirdi ama üçüncü gözümüz açıldığında geleceği görebilirdik. Önsezilerimiz ve algılarımız daha güçlü olabilirdi. “Gözlerimiz kapalıyken görmek.” Benim için dersin ana fikri buydu. Anlayışlı olabiliyor muyduk? Empati kurabiliyor muyduk? Çevremizdekileri, olan biteni… Gözlerimiz kapalıyken bile görebiliyor muyduk?

neden yorgunuz, neden değiliz?

Standard

Yoga asanalarını yaparken ya da herhangi bir spor aktivitesi içindeyken kendinizi yorgun hissettiniz mi hiç? Ya da bir gün bir bakmışsınız bir buçuk saatlik bir yoga dersi bitmiş ve siz belki bir buçuk saatlik bir ders daha çıkarabilecek durumdasınız? Neden böyle hissediyoruz acaba? Neden bazı günler kendimizi çok yorgun ya da bazen çok enerjik? En basit sebebi öncelikle günlük aktivitelerimiz, azlığı ya da çokluğu. Sonraki sebep de zihin tabii ki… Bir kere sen yorgunsun dedi mi ne yaparsak yapalım o yorgunluğu üzerimizden atamıyoruz. Peki hepsi bu mu?

Moon(1)

Aslında enerjimizi etkileyen çok önemli bir etken daha var. Birçoğumuz bu etkeni unutuyoruz. Ne bu etken diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Ay ve ayın halleri. Şimdi durup dururken neden aydan bahsediyoruz demeyin. Bugün yeni ay var. Bakın gökyüzüne, göreceksiniz.
Aslında güneş, ay, güneş ve ay tutulması ile ilgili inanışları Orta Asya inanışlarında da görmek çok mümkün. “Gök”, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanan Türkler için kutsal. Bu sebepten dolayı, gökyüzü, güneş, ay ve bazı tabiat olayları ile ilgili inanışlar ve ritüeller oluşmuştur. Türk mitolojisinde güneş, ay ve diğir gökyüzü cisimleri ile ilgili yaradılış, ay ve güneş tutulmasını izah eden çeşitli anlatılar mevcuttur.
Eski Türk inanışlarında, ay ve güneş ile ilgili inanışlar birbirinden ayrılmaz. Ay ve güneşin iki kardeş olduğuna inanılır. Güneş, ay ve yıldızlara saygı Türklerin günlük hayatını etkilemiştir. Mesela Hunlar, herhangi bir işe başlarken güneşin ve ayın durumuna bakmışlar ve önemli kararları yıldızların durumlarını da yorumlayarak vermişlerdir. Ayrıca, Türkler, Tanrı’nın koruyuculuk vasfını güneşe verdiği gibi, kağanlarına da verdiğine inanmışlar ve kağanlarını güneşle özdeşleştirmişlerdir.
Eski Türkler güneşe ve aya saygılarını destanlarında ay ve güneş isimleri kullanarak da göstermişlerdir. Örneğin, Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Kağan’ın annesinin ismi Ay Kağan, çocuklarının bazılarının isimleri ise Ay ve Yıldız’dır.
Ayla ilgili inanışlar güneşle ilgili inanışlardan daha fazladır. Muhtemelen, ay dünyaya daha yakın olduğu ve sürekli şekil değiştirdiği için. Ayın doğup batması eski Türkler’de ölüp dirilme olarak algılanmıştır. Bu nedenle, dolunay Türk halk inançlarında “yaşlanma” ya da “ölüm”, yeni ay ise “yenilenme”, “gençleşme” ve “dirilme” olarak algılanmıştır.
Yine, inanışlara göre, ay nasıra da şifadır. İlk ayı gören kişi “ayı gördüm yay gibi, nasırım erisin yağ gibi” dediği zaman, nasırının eriyeceğine inanır. Benzer şekilde, elinde siğil olan kişi, yeni aya bakarak “ayı gördüm hoş gördüm, siğilimin yerini boş gördüm” diyerek siğilin geçeceğine inanır.
Astrolojik açıdan, yeni ay zamanları, evrenin ekilme ve hazırlık yapma zamanlarıdır. Yeni ay zamanları, yeni başlangıçlarla ilgiliyken, dolunaylar devam eden olayları sonuçlandırır. Yani yeni bir işe başlamak istiyorsak, yeni ay zamanlarını tercih etmeli; bir takım şeylerden vazgeçmek veya kurtulmak istiyorsak dolunay zamanlarını seçmeliyiz. Yeni aylar eril bir enerjiyken, dolunaylar dişil enerjidir.
Kendi inanışlarımızdan belli başlı birkaç örnek verdikten ve biraz da astrolojiye değindikten sonra, ayın halleri ve yogayla ilgili bazı noktalara değinmek istiyorum. Ayın halleriyle yoganın ne alakası var? Sanırım zihninizden böyle bir soru geçiyor. Elbette ki var. Çünkü bedenimizin yüzde 70’i sudan oluşuyor. Şöyle bir fen derslerini hatırlamaya çalışın. Ay, su, gelgit… Birşey ifade etti mi? Neyse yine de ben elimden geldiğince açıklayayım.
Bedenimizin çoğu sudan oluşur. Bu nedenle, bedenimiz yeni ay ve dolunay zamanlarında, tıpkı denizler gibi, gelgitler yaşamaya çok açık. Yeni ay zamanlarında kendimizi çok güçsüz hissederken, dolunay zamanlarında güçlü hissediyoruz çünkü dolunayda bedenimizdeki “prana” (yaşam enerjisi) ayın çekim gücüyle yukarı doğru çıkıyor ve bu dönemlerde bedenimizi gereğinden fazla zorlayabiliyoruz. Dolunay enerjisi, nefes aldığımız zamana denk gelir ve bu anlarda “prana” çok güçlüdür. Bu anlar, genişlediğimiz, yukarı doğru yükseldiğimiz, kendimizi enerjik ancak sağlam bir temele basıyormuş gibi hissetmediğimiz anlardır. Bu da sakatlanmamıza sebep olabilir.
Oysa, yeni ay zamanlarında ayın çekim gücü o kadar az ki kendimizi yorgun ve güçsüz hissederiz. Yeni ay enerjisi, nefes verdiğimiz ana denk gelir ve o an bedenimizdeki “apana”nın (bedenimizde aşağı doğru akan enerji) arttığı andır. Bu an, daraldığımız ve aşağı doğru indiğimiz, kendimizi sakin hissettiğimiz ve yere sağlamca bastığımız andır.
Bu nedenle, özellikle Ashtanga yogayı, yeni ay ve dolunay zamanlarında yapmayıp bu iki ay dönemi arasında kalan zamanlarda yapıyoruz çünkü tam da o günlerde pranayı dengede tutabiliyoruz. Sadece ve sadece bedenimizi ve kendimizi korumak ve doğal döngüyle uyum içinde yaşamak amacıyla böyle bir uygulama getirmiş Ashtanga Yoga.
Ayrıca, Hatha yoga’nın iki kelimeden, yani “ha” (güneş) ve “tha” (ay) kelimelerinden, oluştuğunu da anımsamakta fayda var. Hatha yoga, hayatımızdaki değişimlere karşı bedenimizdeki enerjiyi dengelemek için yaptığımız yoga tarzıdır. Yani, bedenimizdeki güneş ve ay enerjisini, bir başka değişle, eril ve dişil enerjiyi, dengelememize ve uyumlu hale getirmemize yarayan bir yoga türüdür hatha yoga.
Aslında yazının başından beri, doğa olaylarının, özellikle güneş ve ayın, bedenimiz ve toplumlarımızdaki etkisinden bahsetmeye çalıştım. Madem ki ay ve güneş doğanın bir parçası, onunla uyumlu yaşamak da bizim boynumuzun borcu. Doğal denge ve döngülere karşı çıkmak niye? Doğa ile uyumlu bir şekilde akmak ve bir bütün olmak, yoga olmak varken…

kadın olmak…

Standard
PhotoFunia-b3b943İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi, sadece bir gün göstermek niye? Aslında hergün özel… Hergün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Birşeyler karalayacağız bu konuda…
Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız, sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yogada burdan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Tam amaç, eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundlini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda, toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar, kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabi ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemim olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka birşey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı. Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak birşeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek birşey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın…Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…

farklı yoga tarzları: seçim yapmak o kadar da zor değil!

Standard

Birlik ve bütünlük… Beden, zihnin ve ruhun bütünlüğü… Yoga… Madem yoga, birlik ve bütünlük demek, bir olmak demek, bütün olmak demek, peki o zaman günümüzde neden değişik değişik yoga türleriyle karşı karşıyayız? Neden hatha yoga var? Neden belli bir tarzı vinyasa yoga diye adlandırıyoruz? Peki o zaman yin yoga ne?

549

Doğu felsefesinde, yoga yogadır. Değişik adları veya tarzları yoktur. Duruşlarda uzun veya kısa kalınabilir. Duruşların uzunluğuna veya kısalığına göre yoga tarzlara ayrılmaz. Doğu kültüründe yoga sadece “yoga”dır.
Yoga, doğudan batıya doğru gelmeye başladıktan sonra değişik tarzlara göre değişik isimler almaya başlamıştır. Daha hızlı, daha dinamik, daha hareketli ve akışlı dersler, “vinyasa yoga” olarak adlandırılmıştır. Bu tarz dersleri “yang” dersler olarak da nitelendirebiliriz. Daha sakin, statik, durağan ve duruşlarda uzun bir süre beklenen dersler “yin yoga” adını almıştır. Aslında “yin” ve “yang”, dişil ve eril enerjiyi temsil eder. Yani, doğada ve yaşamda herşey ya “yin” ya da “yang”dir. “Yin” ve “yang”, karanlık ve aydınlık, dişil ve eril, soğuk ve sıcak gibi zıt kutupları ifade eder. “Hatha yoga” ise, bedenlerimizdeki dişil ve eril enerjileri uyumlu hale getirmek için yapılan bir yoga tarzı olarak tanımlanabilir.
Batı kültüründe, hayatın akışı içinde kendimize fazla zaman ayıramamız çok doğaldır. Bu nedenle, işte yorucu bir gün geçirdikten sonra kendimizi spor tesislerinde buluruz. Spor tesislerine gittiğimiz zaman, en büyük amacımız, “kısa zamanda çok büyük işler başarmaktır.” Bazı gün kendimizi güçlü hisseder, daha aktif ve hareketli derslere katılırız. Kimi zaman da üzerimizden tank geçmiş gibiyizdir, yorgunuzdur ve daha sakin derslere girerek biraz huzur bulmak isteriz.
İşte tam da bu noktada, batı kültürü, yogayı çeşitlere ayırarak biz büyük şehrin çalışan insanlarına hitap etmiştir. Eğer o gün kendimizi güçlü, enerjik, aktif ve ter dökmeye hazır hissediyorsak, “vinyasa yoga” bizler için ideal bir seçim olabilir. “Vinyasa”, akış demektir. Vinyasa yoga derslerinde, genelde nefesimizle birlikte bir duruştan bir duruşa akarız. Tıpkı bir nehir gibi. Kesintisiz, nefesin yardımıyla, su gibi, bir duruştan bir duruşa geçeriz. Dans eder gibi… Bu derslerin başında, ortasında ve sonunda, “surya namaskar” (güneşe selam) akışları da katılabilir. Hatta oturarak birkaç duruş yaptıktan sonra, aralarda bir set “surya namaskar” da yapabilir ve bedenimizde meydana gelen sıkışıklıkları veya sorunları giderebiliriz.
Vinyasa derslerinden en yaygın olanı, “ashtanga yoga”dır. Ashtanga yoga, Pattabhi Jois tarafından geliştirilen, belli bir akışı olan bir yoga tarzıdır. Akış hiç değişmez, ve yeni ay ve dolunay zamanlarında yapılmaz ayın etkileriyle bedenimize zarar vermememiz için. Bu yoga tarzında, “ujjayi” (kahraman) nefesini ve “mula” (kök) ve “uddiyana” (karın) gibi “bandha”ları (kilitleri) kullanırken, sürekli bir “drishti”miz (bakış noktamız) vardır.
Bazı günler, tarif bile edemeyiz belki ama, bedenimizde bir farklılık hissedebiliriz. Belki de bu bedenimizdeki eril ve dişil enerjilerin değişmesinden kaynaklanmış olabilir. Bir gün belki eril enerjimiz güçlü olabilir, belki bir gün de dişil enerji bizi daha çok etkiliyebilir. Bu durumda, deneyimleyebileceğimiz en iyi şey, hatha yogadır. Basit tabiriyle hatha yoga, güneş ve ay yogasıdır. Yani dişil ve eril enerjinin birleşmesidir. Hatha yoga yaparken bu iki enerjiyi dengelemeye çalışırız. Biraz eril, biraz dişil. “Purvottanasana” (ters sopa) yaptıktan sonra, bu duruşun ters duruşu olan “paschimottanasana” (oturarak öne eğilme) yapmak tamamen bu amaca hizmet eder. “Purvottanasana”, doğuya bakan duruş demektir ve eril bir asanadır. Oysa, “paschimottanasana” batıya bakan duruş demektir ve dişil bir asanadır. İşte bu mantıkla, hatha yogada, bir güneşe bir aya, bir eril bir dişil enerjiyi etkileyen duruşlar yaparız. Böylece öncelikle vücudumuzdaki enerjileri dengeleriz hem de zihnimizi, bedenimizi ve ruhumuzu uyumlu hale getirmeye çalışırız, ki bu da yoganın nihai amacıdır zaten…
Bir gün gelir, kendimizi yorgun, güçsüz, kolumuzu bile kaldıramayacak kadar bitkin hissederiz. İşte böyle bir gün yin yogayı deneyimlemek ve kendimizi şımartmak için çok iyi bir fırsat olabilir. Yin yoga, hatha yoga ve Çin Taoist geleneğinin bir sentezi olarak ortaya çıkan bir yoga tarzıdır. Aslında tek yaptığımız gereken, asanalarda daha uzun süre kalarak gevşemeyi ve esnemeyi bağ dokularımıza kadar hissetmektir. Yin yoga, gevşemeyi amaçlar, rahatlamayı… Hem bedenimizde hem de zihnimizde huzur bulmayı… Yin yogada bağ dokularımıza kadar gevşemeyi ve esnemeyi amaçladığımız için duruşlara girer ve kendimizi serbest bırakırız. Kaslarımızı gevşetiriz, kaslarımızı sıkmayız. Ancak, hatha ve vinyasa yogada kaslarımızı gevşetmemiz söz konusu bile olamaz. Bu iki tarz yogada, kaslarımızı sürekli kasılı tutarız ve özellikle “ujjayi” (kahraman) nefesini kullanarak bedenimizi ısıtarak sakatlanma riskini en aza indirmeyi amaçlarız. Ama yin yogada, tam tersine, kendimizi bırakma, içinde bulunduğumuz durumu kabullenme, ve duruşun hangi aşamasındaysak o noktayı kabullenip kendimizi bırakmayı hedefleriz. Hal böyle olunca da, rahatlama ve huzur kendiliğinden bizi sarıp sarmalar. Bazen, ruh halimiz ve bedenimiz, yin yogaya izin verir ama bazen öyle bir duruş yapmamız istenir ki eğitmen tarafından, o gün o duruş içinde değil üç beş dakika bir an bile duramayabiliriz. Unutmayalım, yoga felsefesi içinde esnekliği ve kabullenmeyi barındırır. Bu durumu da kabullenip, eğitmenimizin bize sunacağı aynı etkilere sahip başka bir duruş deneyebiliriz. Bu ne demektir? Yin yogada tek bir duruşa bağımlı kalmayız. Amacımız bedenimizin belli bir bölgesini çalıştırmak ve o bölgeden etkilenen iç organlarımızı uyarmaksa, bunu sadece bir asanayla değil birçok değişik asanayla yapabiliriz. Yin yoganın farklılığı da burada devreye girer. Eğer o an amacımız kalçamızı dışa çeviren kasları, yani gluteal kasları, ve iliotibial bağı çalıştırmaksa, bunu “shoelace” (bağcık), “square” (kare) veya “sleeping swan” (uyuyan kuğu) duruşlarından biriyle yapabilir ve o bölgeden geçen safra kesesi meridyenini uyarabiliriz.
İşte yoga böyle engin ve esnek bir dünyadır. Batı dünyası, günümüzde, klasik yogayı biraz kendinden birşeyler katarak, biraz esneterek, herkes tarafından kabul görebilir bir sistem ve felsefe haline getirmiştir.
Aslında, yoga sadece “yoga”dır. Ne tarz yoga yapıyorsak yapalım, yoga asanaları birbirinin aynıdır, sadece duruşların içinde kaldığımız süreler değişir ve/veya duruşları beden yapılarımıza göre biraz değişikliğe uğratıp, belki yardımcı malzemeler kullanıp, kendimize daha uygun hale getirmemiz gerekebilir.
Adı ne olursa olsun, geçmişte ya da günümüzde, batıda ya da doğuda, yoga, bir ve bütün olma sanatıdır. Zihinsel ve bedensel bir esneme, huzur bulma, rahatlama ve de kabullenme…
Aslında tüm mesele, ister yoga yaparken, isterse gerçek hayatta olsun, yang bir duruşta veya durumdayken yin olarak kalabilmek, sakinleşebilmek, kabullenmek ve kendimizi bırakmak; aynı şekilde yin bir duruşta veya durumdayken de eğer o an yang olmamız gerekiyorsa, enerjimizi toplayabilmek, güçlenmek, ve aktif bir hale gelebilmektir.
Unutmamamız gereken tek nokta, yin ve yang ayrılmaz bir bütündür. Her yin olan unsur aynı zamanda yang olabilir ve her yang olan unsur aynı zamanda yin olabilir. Tek yapmamız gereken, yin ve yang enerjilerimizi dengelemek için iç sesimizi dinlememiz, ve içgüdülerimiz doğrultusunda o anki ihtiyaçlarımızı karşılamaktır. Bu da bazen koşmak, bazen dansetmek, bazen mediitasyon yapmak, bazen zıplamak, bazen yang tarz bir yoga, bazen de yin tarz bir yoga olabilir. Bedenimizdeki yin ve yang enerjileri dengelediğimiz ve birinin birinden daha baskın olmadığı sürece daha ne isteyebiliriz ki!