Tag Archives: duygu

yeniye yer açmak…

Standard

Hayat bir alma verme döngüsünden ibaret… Ne kadar verirsek o kadar çok alırız. Her zaman almadan önce vermemiz gerektiğine inanmışımdır. Vereceğiz ki hayatımızda yer açalım ve o yeri de yenisiyle doldurabilelim. Tıpkı “Pay it forward” (İyilik bul, iyilik yap) filmi gibi… Film nasıldı hatırlıyor musunuz? Sorunlu bir aile hayatı olan Trevor isimli bir çocuk yeni rehberlik öğretmenin verdiği ödevde ideal bir dünya yaratır. Bu dünyada çevresinden iyilik gören biri hiç tanımadığı üç kişiye iyilik yapacak ve bir şekilde bu iyiliklerin karşılığını alacaktır. Trevor, bu mantıkla dünyanın daha güzel bir yer olacağına inanmaktadır. Bu sırada rehberlik öğretmeni başta olmak üzere hikayedeki karakterlerin hayatlarında değişiklikler olmaya başlar. Yapılan her iyilik bir şekilde karşılığını bulmaktadır. 

Bu hafta yoga derslerinde alma verme döngüsüne odaklanmaya karar verdiğimde aklıma bu film geldi. Almadan önce vermek ve yeni gelene yer açmak… Hayatımızda duygusal ya da fiziksel sıkıntı ve yorgunluk veren bazı şeylerden arınmayı dilemek ve böylece bizim için daha iyi olan şeylere yer açmak… Eskisinden kurtulmadan yenisine yer açmamız mümkün müydü? 

İşte bu nedenle bir hafta boyunca derslerde geriye eğilmelere odaklanıp göğüs kafesini esnetmeye yöneldim. Öğrencilerin yapmaktan bir o kadar çekindiği ama yapabildiklerini fark ettiklerinde de çok mutlu oldukları bir “asana”ya (duruş) odaklanmıştım. “Urdhva dhanurasana” (köprü duruşu)… Bu duruşu yapmamıza engel olan sırtımızdaki fiziksel ve duygusal yüklerden arınarak “asana”yı denemelerini istedim öğrencilerden… Kim bilir o günlerde zihnimizde ve kalbimizde ne gibi yükler vardı da bizi bu duruşu yapmaktan alıkoyuyordu? Öncelikle zihne ve duygulara odaklanmalarını istedim. Öncelikle zihinsel ve duygusal engelleri fark etmelerini ve ardından bu yüklerin aslında gereksiz olduğunu anlayıp onlardan arınıp duruşta yükselmelerini telkin ettim. Önce vermek, arınmak ve kurtulmak ardından yeni gelene açık olmak… Alma verme döngüsü…  

Bazılarımız daha çok verici insanlardır. Karşılık beklemeden herkese yardım etmeyi sever. Karşılık beklemeden verip kendisinden çok diğerlerini mutlu etmeyi tercih eder. Başkaları mutlu olduğunda onlar da mutlu olur. 

Bazılarımız ise daha alıcı insanlardır. Hayatta hep başrol oynamak isterler. Herkesin onları sevmesini, herkesin onlara ilgi göstermesini, herkesin onları beğenmesini ve takdir etmesini isterler. Hep kendileri almak isterler. İlgiyi, sevgiyi, alakayı, maddi ve manevi her şeyi kendi üzerlerine çekmek isterler. Ama bunu yaparken başkalarına ilgi göstermeyi ve onları mutlu etmeyi pek fazla düşünmezler. 

Hep verici hep alıcı olmak da aslında doğru bir şey değildir bence. Eğer hayat zıt kutuplardan ibaret ise, eğer hayatta “yin-yang” (eril ve dişil) enerji var ise, o zaman sadece alıcı ya da sadece verici olamayız. Kimi zaman almamız kimi zaman da vermemiz gerekir ki hayatı bir denge içinde yaşayalım.  

Dersin sonunda geldiğim noktayı soracak olursanız… Almadan önce vermeliydik. Bize sıkıntı ve acı veren şeyleri hayatımızdan çıkararak belki de bizim için çok daha iyi olacak şeylere yer açmalıydık. Vermeden alamazdık… Yeni bir şey için yer açmazsak yeni bir şey hayatımıza girmezdi. Aslında çok basitti bu döngü. Eski bir kazağımızı ihtiyacı olan birine vermeden yeni bir kazak alamazdık. Bu kadar basitti işte. Bunu maddi ya da manevi her şey için uygulayabilirdik. Hayatımıza girecek olan yeni şeylere yer açmalıydık. Dersin sonunda geldiğim nokta buydu… Biriktirmeden yaşamak ve almadan önce verip yeni gelene yer açmak…  

ben’den biz’e

Standard

Yoga eğitmeni olmadan önce de sonra da en sevdiğim ders arkaya eğilmelere yoğunlaşılan derslerdi. Yoga derslerine bir öğrenci olarak katıldığım zamanlarda eğitmen, “o derste köprü (urdhva dhanurasana) ya da yay (dhanurasana) yapacağımızı” söylediğinde kimse benden daha mutlu olamazdı. Göğüs kafesimi ve omuzlarımı esneterek geriye eğildiğimde fiziksel rahatlamanın yanında duygusal ve ruhsal rahatlama da hissederdim. Aynı şeyleri yoga eğitmeni olduğumda da hissettim. Ne zaman zirve duruşunu arkaya eğilmelerden seçsem, dersin nasıl çabuk bittiğine bir türlü akıl sır erdiremezdim. Sanki bir bağ vardı arkaya eğilmelerle aramda… Sevgi duygusunu yansıttığından mı yoksa bilinmeze doğru gitmek mi beni cezbediyordu, hiç bilmiyordum. Asanaların sadece fiziksel faydaları bile yeterliydi benim için… Arkaya eğilmelerin ruhta yarattığı duygular ise cabası…

2009-2010 tum fotolar 006

Daha önceki yazılarımda son zamanlarda yoga felsefesiyle tekrar ilgilenmeye başladığımdan bahsetmiştim. Hayatın koşuşturması ve derslerin yoğunluğu içinde felsefeden ne yazık ki uzaklaşmıştım. Unutmuştum felsefenin aslında yoga derslerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu… Son zamanlarda derslerimi felsefi temalarla işlemeye başladım. Çakralara odaklanmak bunun en iyi yoluydu. Geçen haftaki özel ve grup derslerinde sıra “anahata çakra”ya (kalp çakrası) gelmişti.
Okuduğum bir kitaba göre, “sevecenlik” duygusunu barındıran bir bölgeydi. Eğer yanlış ya da eksik çalışıyorsa, bağımlılık geliştirmemiz korku ve endişe duymamız mümkündü. “Ben” kavramından “biz” kavramına bu çakra aracılığıyla ulaşabiliyorduk. Her duygu kalp merkezinden yayılmaktaydı ve iyi ya da kötü duygu yaymak bizim elimizdeydi. Bu nedenle de bedenin en tehlikeli bölgesiydi. Bu çakrada dengesizlik varsa, o kişi herhangi bir şeye aşırı bağlılık duyabilirdi. Kalp çakrasındaki dengesizlik sonucu eğer sevgi yerine korku hakim olursa, kişi sevdiği kişiyi kaybetmekten korkmaya, onu fazlasıyla korumaya ve onun ihtiyaçlarını kendisininkilerin üzerine çıkarmasına neden olabilirdi. Bu çakranın düzgün çalışması için, kişinin öncelikle kendini sevmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Kendisini seven kişi, başkalarını da sevebiliyordu. Kendimizi sevmek ise çok basit bir yöntemle başlayabiliyordu: “Derin nefes alarak.” Sevgi, korkunun zıt duygusuydu ve minnettarlık da korkudan kurtulmak için başvurabileceğimiz bir duyguydu. Gerçekten minnettar olduğumuzda, korkuya kapılamazdık.
Kitabın “anahata çakra” ile ilgili en can alıcı noktası ise, endişe duymanın bir seçim olduğunu anlatması ve beni düşünmeye yönlendirmesi olmuştu. “Endişelendiğim konu ne kadar önemli? Bu endişenin bana bir faydası var mı?” Bir an bu soruları düşündüğümüzde, aslında endişe duyduğumuz şeyin çok da önemli olmadığını görebiliyorduk.
“Kalp çakrası”na odaklandığım özel ve grup derslerime geri dönecek olursak… Daha önce kalp bölgesine ve geriye eğilmelere yoğunlaştığımız derslerde, asanaların fiziksel faydalarından daha çok bahsetmiştim. Felsefeye biraz ağırlık vermeye başladıktan sonra, derslerde arkaya eğilme asanalarının duygusal faydalarını da dile getirmeye karar vermiştim. Bu nedenle derse değişik bir meditasyon ile başladık. Elleri dua pozisyonunda (anjali mudra) birleştirip baş parmakları kaşların arasına koyup bu pozisyonda meditasyon yaptık. Nefes alırken hayatta minnet duyduğumuz bir şeyi düşünüp bir anlığına nefesi tutup verirken içimizdeki korku ve endişeyi de bıraktık. Bu şekilde kalbe biraz huzura kavuşturduk.
Özel derste birkaç meditasyona daha odaklanmıştık. Bunlardan bir tanesi, burundan derin nefes alıp ağızdan tümünü vermek sonra burundan derin nefes alıp burundan tümünü vermek şeklindeydi. Burundan nefes verirken zihinden “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) mantrasını geçirmekti. Bu meditasyondaki amaç içimizdeki tüm düşmanca duyguları yenmek ve bu duyguları sevecenliğe çevirmekti. Karın nefesi çalıştıktan ve bu çalışmada özellikle nefes vermeye odaklandıktan sonra, kalp çakrasını açmak için kolları düz bir şekilde önde birleştirip nefes verirken yanlara açmıştık. Böylece göğüs kafesi biraz daha esnemişti. En son “hummm” (biz) mantrasını söylemiştik ve “vinyasa” akışlarına başlamıştık.
Asana boyutunda göğüs kafesini, omuzları ve üst bacak kaslarını esneten duruşlara ağırlık vermiştik. Zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (köprü) olacaktı. Bedenin zirve duruşu için gerekli olacak bölgelerini, “tadasana”da (dağ duruşu) geriye eğilerek, “bhujangasana”da (kobra) uzun bekleyerek, “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “uttan pristhasana” (kertenkele), “half saddle” (yarım eyer), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “camatkarasana” (vahşi şey) ve “sphinx” (sfenks) ile esnetmiştik.
Sıra zirve duruşuna geldiğinde benim aklıma da değişik bir fikir gelmişti. Madem ders boyunca felsefeye ve duygulara odaklanmıştık zirve duruşunu da şimdiye kadar yaptığımızdan farklı bir şekilde yapacaktık. Dersin teması, geriye eğilmek, sevgi enerjisini arttırmak, korkuları yenmek ve sevecenlik yaymaktı. Peki neden “köprü”ye ayaktan düşerek bilinmeze doğru gitmek korkusunu yenmek üzerine çalışmıyorduk? “Korku”, “yenmek”, “arkaya eğilme”, “urdhva dhanurasana”… Daha ne olsun?
Özel ders olduğu için öğrencinin yanına yerleştim. Elimi beline koydum. Derin nefes aldı, omurgasının tüm kıvrımlarını düzleştirip omurgasını yukarı iyice uzattıktan sonra (aksiyel ekstansiyon) omuzlarını geriye yuvarlayarak köprüye düştü. Köprüye yerleştiğinde, elimi belinden çektim ve öğrenci bilinmeze gitmenin ve köprü kurarak göğüs kafesini esnetmenin keyfini çıkardı. Dersin sonu malumdu. İki öne eğilme ve iki burgu ile omurgayı dengeledikten sonra dersi “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile sonlandırmıştık.
Grup dersinde ise, sadece elleri dua pozisyonunda birleştirip iki kaşın arasına yerleştirerek meditasyon yapmıştık. Sonrasında bağdaşta oturarak “garudasana” (kartal) kolları ile kürek kemiklerinin arasını esnetmiş ve omuz kuşağını rahatlatmıştık. Yine aynı bölgeyi esnetmek için elleri geride birleştirip öne eğilirken kolları bedenden uzaklaştırmıştık. En son “gomukhasana” (inek başı) duruşunun kol esnetmesi ile omuz kuşağını iyice rahatlatmıştık.
Isınmaya dört ayak üzerinde devam etmiştik. “Vyaghrasana” (kaplan) ile kalp bölgesini esnetip “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı iyice hareketlendirmiştik. “Vinyasa”larla (akış) bedeni iyice ısıttırken, aralara göğüs kafesini ve üst bacak kaslarını esnetmek için “bhujangasana” (kobra) , “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “uttan pristhasana” (kertenkele), “half saddle” (yarım eyer), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “camatkarasana” (vahşi şey) ve “sphinx” (sfenks) duruşlarını eklemiştik. Göğüs kafesini daha çok esnetmek için “tadasana” (dağ) geriye eğilmiştik. Omuz kaslarını esnetmek için ise “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) elleri arkada kenetleyip bedenden uzaklaştırmaya çalışmıştık. Kalp çakrasını iyice açmak için “salambhasana” (çekirge) duruşunun varyasyonlarını denemiştik. Sadece kolları kaldırmak, sadece bacakları kaldırmak, hem kol hem bacakları kaldırmak, kolları yüzer gibi bedenin yanına çekmek ve sonra tekrar öne getirmek, ve teslim olmuş gibi kolları dirsekten bükerek bedenin yanına çekmek ve tekrar öne getirmek…
Grup dersinin zirve duruşu “dhanurasana” (yay) idi. Bu duruşta da seçenekler vardı. Sadece bacakları kaldırmak, sadece göğüs kafesini kaldırmak, ikisini birden kaldırmak. Hatta ikisini birden kaldırıp birkaç nefes bekledikten sonra, bedeni sağa ve sola düşürmek (parsva dhanurasana–yan yay duruşu)…
Tüm bu geriye eğilmeleri yapıp, göğüs kafesini açıp kendimizi ve çevremizi daha çok sevmeyi deneyimledikten sonra “dandasana”da (asa duruşu) omurgayı dengeleyip “janu sirsasana” (diz başa duruşu) ile omurgayı öne eğdik. En son “marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile omurgayı burup rahatlattık. Sırt üstü yatıp bacakları dize çekip omurgayı sağa sola yuvarladıktan sonra (apanasana), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile bedeni iyice gevşettik. Sıra uzun bir “savasana” ile dinlenmeye gelmişti.
“Savasana” sonrası bağdaşta oturup dersin başında yaptığımız meditasyonu yapmıştık. Derin nefes alıp minnettar olduğumuz bir şeyi düşünüp nefesi tutup sonra nefesi verirken herhangi bir korkumuzu da bedenden atmak… Özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştik? Hayatımızdan korku ve endişeyi atıp yerine sevecenlik getirmeyi dilemiştik. “Anahata çakra” aracılığıyla, “ben”i öldürüp “biz” olabilmek ve bizden üstün olan güç ile bağlantı kurarak bireysel bilinçten kutsal sevgiye geçiş yapmak…

siz de biriktirenlerden misiniz?

Standard

Yaz bir anda geliverdi Ankara’ya. Daha iki hafta öncesine kadar hırkalar, kazaklar ve montlar giyiyorduk. Bir hafta önce bir yoga eğitimi için İstanbul’daydım. Gitmeden önce hava durumuna baktım yanıma ne gibi kıyafetler alayım diye. Bir de ne göreyim hava aniden 23-25 derecelere çıkıyor ve benim ortalıkta doğru dürüst yazlık kıyafetim yok. Neyse, nasılsa eğitime gidiyordum. Bir iki eşofman, tayt ve üzerlerine giyebileceğim birkaç tişört beni idare ederdi.

20130511_105856

Döndüm geldim Ankara’ya bir haftalık eğitimden sonra. İstanbul’dan daha sıcak bir hava ile karşılaştım. Bir gün idare ettim elimdeki eşofman ve tişörtlerle çünkü yazlık kışlık giysi temizliği yapacak gücüm yoktu.
Ertesi gün karar verdim yazlık kışlık kıyafetlerimi derleyip toplamaya. Bir sonraki sene kullanacaklarımı kaldırmaya, bu seneden sonra giymeyi düşünmediğim ve eskidiğine inandığım kıyafetlerimi ayırmaya başladım.
Birden aklıma yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga yogasının bir dalı geldi. “Aparigraha”, yani biriktirmemek.
Peki, neydi bu biriktirmemek? Sadece kılık kıyafet, ayakkabı, kitap ve dergi miydi? Yoksa daha soyut şeyleri de biriktirebiliyor muydu insan? Örneğin? Duygu, kızgınlık, öfke, nefret…
Sana zarar veren duyguları içinde tutmaya devam ediyor musun? Seni üzen, sana hiç yararı olmayan ve seni olumsuz tavırlarıyla ve yaşamlarıyla olumsuz bir şekilde etkileyen insanları hala hayatının içinde mi tutuyorsun yoksa onları bir bir hayatından ayıklıyor musun?
Yazlık kışlık ayrımı yaparken bunları düşündüm. Hayatımı da tıpkı kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı derleyip toplayabildiğim gibi düzenleyebiliyor ve ayıklayabiliyor muydum?
Öncelikle duygularımı düşündüm. Yoga hayatımın içine bu kadar girmeden önce, maalesef duygularımı biriktiriyordum. Öfkeliysem içimde tutuyordum. Sinirlendiysem birine, kırmayım diye hiçbir şey belli etmiyordum. Sonuçta ben etkileniyordum ve bir süre sinirimi ve öfkemi biriktirdikten sonra patlıyordum o kişiye. Tabii ki o an haksız duruma düşüyordum saçma sapan bir sebepten dolayı sinirlendiğim için. Hâlbuki sinirlendiğim an, öfkelendiğim an biriktirmeden tepkimi göstersem, hiçbir sorun yaşamayacaktım.
Sonra hayatımdaki kişileri düşündüm. Kimlere ihtiyacım var, kimler artık benim hayatımda fazlalık ve hayatımdan çıkmalı. Bir temizliğe ihtiyacım vardı. Önce cep telefonumdaki listeyi gözden geçirdim. Eski iş hayatımdan kalan ve bir daha asla konuşmayacağım birçok insanın telefon numarası kayıtlıydı. Hepsini tek tek sildim ve bu temizlik beni çok mutlu etti. Uzun zamandır bu kadar ferah hissetmemiştim kendimi. Derken hayatımı gözden geçirdim. Hayatımda öyle ya da böyle var olan kişileri. Kimler benim hayatımda olmalıydı, kimler hayatımın içinde olmayı ve benim ilgimi ve sevgimi hak etmiyordu. Yavaş yavaş o kişileri temizlemeye başladım. Şimdi siz bu satırları okurken, “ne kadar da kolay” diye düşünüyor olabilirsiniz. Aslında hiç de kolay değildi. Biraz sancılı bir süreçti bu ve “pat” diye hemen olmuyordu. Bu temizlik zaman alıyordu. Yavaş yavaş bağları ve bağlılıkları kesmek demekti bu süreç. Zaman içinde kişilerle arana mesafe koymak demekti. Mesafeyi koydukça, paylaştıklarınızın azalması ve birbirinizin hayatındaki öneminizi yitirmek demekti. İşte böyle yavaş yavaş oldu her şey. Bir de baktım ki, hayatımda aslında çok önemli, onlar olmadan yaşayamam diye düşündüğüm ve sevdiğime inandığım kişileri bir bir ayıklamaya başlamışım. Yakın arkadaşım diye düşündüğüm insanlardan bazılarının bile aslında “yakın arkadaşım” olmadıklarını sadece ve sadece çıkar amaçlı benimle arkadaşlık ettiklerini görmeye başlamıştım. Her şey bir anda olmadı. Zaman aldı ama o zaman acı çekmemi engelledi. O zaman benim her şeyi görmemi ve üzülmememi sağladı. Hint felsefesindeki gibi, karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bence, doğru kişiler doğru zamanlarda hayatımıza girip doğru zamanlarda da hayatımızdan çıkabilirler. Bazı insanlarla tanışmamızın ve yakınlaşmamızın bir amacı var. Onlar yoga yolunda ruhsal gelişmemize yardımcı olmak için karşımıza çıkıyorlar ve görevlerini tamamladıklarında da çıkıyorlar. Yani, tüm ilişkilerimizden bir şeyler öğreniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz ve yoga yolunda ilerliyoruz. Bu kadar basit.
Kıyafetlerimi yerleştirirken, eskilerimi ayırırken tüm bunları düşünüyorum. Nasıl da zaman akıp geçmiş ve ben hiç anlamadan her şeyi yerli yerine yerleştirmişim.
Ana fikir mi? Biriktirmeyin. Ne kılık kıyafet, ne ayakkabı, ne gereksiz dergi, ne de sizin için anısı olan ufak tefek şişeler, şarap tıpaları, bir kâğıt parçası ya da herhangi bir şey. Ne de öfke, kızgınlık, haset… Nasıl mı biliyorum? Çünkü ben ömür boyu biriktirdim, ta ki yogayla tanışana kadar. Sadece ıvır zıvır değil, duygu da biriktirdim. Sonra duygusal patlamalar yaşadım, karşımdakileri kırdım gereksiz yere basit nedenlerle… Sadece ve sadece duygularımı biriktirip anlık tepkiler vermediğim için. Size tavsiyem mi? Biriktirmeyin. Ara ara çevrenizi gözden geçirin ve ayıklayın hem çevrenizdeki objeleri, hem olumsuz duygularınızı hem de gerçekten hayatınızda önemi kalmayan ve size zarar veren insanları…

içimizdeki çocuk!

Standard

Yine bir grup dersindeyim. Yorucu ama keyifli bir dersin sonunda derin gevşeme ve dinlenme pozisyonuna geldi sıra… O gün kendim öğrenci olmayıp eğitmen bile olsam, “savasana” dersin en sevdiğim anı oluyor. Sanki yüzmüş yüzmüş de kuyruğuna gelmişiz gibi… Bir yaşam gibi… Isın, zirve duruşunu yap, bedenini soğut ve en sonunda derin gevşeme ve dinlenme… Bir başka deyişle doğ, büyü, hayatının en zirve noktasında ol, yaşlan ve öl… Her yoga dersi böyle bir şey aslında… Peki, o günkü dersin diğer derslerden farkı neydi?

BEN_7055(1)

Derin gevşeme pozuna geçeceğimizi haber verince sınıfta bir mutluluk gözlemliyorum. Aslında ne yalan söyleyeyim “savasana” benim de en sevdiğim duruş. Kendi kendime kaldığım ve huzur bulduğum… Sanırım herkes için böyle… O derste de güzel bir “savasana” müziği koydum ve önce sözlü yönergelerle sınıfı gevşemeye davet ettim. Ayaklardan başlayarak başlarının tepesine kadar tek tek gevşetmeleri gereken noktaları hatırlattım.

Kendi deneyimlerimden de biliyorum ya… Bazen sözlü yönergeler yeterli olmuyor. Zaman zaman bedenimiz gergin kalabiliyor. O ders sonunda tam bir gevşeme istiyordum ve bunu mutlaka sağlamalıydım. Sözlü yönergeleri takiben öğrencilerime masaj yaparak daha derin gevşemelerine yardımcı oldum.

Öğrencilerimin birinin yanındayken çok ilginç bir şey söyledi bana: “Ben savasanadayken çocukluğuma dönüyorum…” O anda gözlerinde yaş vardı. Aslında konuşmak istiyordu, sormak istiyordu, öğrenmek istiyordu ama o an, derin gevşeme ve dinlenme anıydı. Ona sadece seyretmesini ve izlemesini söyledim. “Savasana sonrası konuşalım” dedim ve yanından ayrıldım. Onu çocukluğu ile baş başa bıraktım belki de… Kim bilir?

Ders bitti… Aslında o an geçmişte kalmıştı tekrar dönüp konuşmadık. Sadece bana ne yapması gerektiğini sordu. Ben de sadece tanık ol, gözünün önüne veya aklına gelen her şeyi sadece izle ve seyret. Sakın peşlerinden koşma, peşine takılma, yorum yapma. Sadece izle dedim.

Şimdi soracaksınız bana? Deminden beri yazıp duruyorsun ama konunun ana fikrine gelemedik bir türlü diye… Aslında geldik. “Çocukluk”… Tüm yazı bununla ilgiliydi aslında. Malum iki gün sonra Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “hiçbir zaman büyümeyen biz çocuklara” armağan ettiği günü kutlayacağız tüm Türkiye’de… 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Dünyada çocuklara hediye edilen ilk ve tek bayram. Hal böyle olunca, çocukluktan bahsetmek gerek.

Öğrencim çok şanslı. Hala çocukluğunu gözlerinde mutluluk yaşlarıyla hatırlayıp izleyebiliyor. Çocuk olmak, çocukluk aslında o kadar keyifli ve güzel ki… Ama nedense Türk toplumu olarak biz, hep büyümek ve olgunlaşmak isteriz. Çocuk olmaktan hiç hoşlanmayız. Çocukluğumuzu yaşayamayız.

Aslında, içindeki çocuğu hep canlı tutanlar asla yaşlanmazlar. Çocukluk deyince, tabii ki çocuk gibi sorumsuz davranmaktan bahsetmiyorum. Çocuk olmak… İnsanlar ne der ya da beni nasıl değerlendirir diye düşünmeden kahkahalarla gülebilmek ya da üzgünsen gerçekten, ağlayabilmek… Tüm duygularını saklamadan gösterebilmek… Anı yaşamak… Duygu biriktirmemek… Açık olmak ve doğruları söylemek… Bir çocuk “ayıp” nedir bilmediği için içinden geldiği gibi konuşur. Bugüne kadar hiç bir çocuğa darıldınız mı size söylediklerinden dolayı?

İnsanlar ne der diye düşünmeden, canın o an dans etmek istiyorsa dans etmek, şarkı söylemek istiyorsa bağıra bağıra şarkı söylemek, takla atmak istiyorsa takla atmak… Yani alışılagelmiş bir insandan farklı olmak… Hayatın tadını çıkarmak… Eğlenebilmek, gülebilmek, kahkahalar atabilmek, sevgini gösterebilmek, ağlayabilmek…

Cesur olmak… Korkusuzca takla atmak, zıplamak, hoplamak, duvardan duvara atlamak… Neredeyse “düz duvara bile tırmanmak.” Çocuklar korku nedir bilmezler çünkü içlerinde sadece sevgi duygusu vardır. Korku, büyüdükçe geliştirdiğimiz bir duygudur çünkü… Çocuklar, sadece sevgi beslerler ve o yüzden de cesurdurlar. Ya büyüdükçe ve içimizdeki çocuğu kaybedince? İşte o zaman korku sarar çevremizi, uzaklaşıveririz çocukluktan…

İçimizdeki çocuk… Herkesin içinde bir çocuk vardır ama ne yazık ki günlük hayatın koşturmaları içinde “aaaa koskoca adam” ya da “aaaa koskoca kadın” gibi cümleler duymamak için hep onu bastırırız. O çocuğu hep sustururuz, sonuçta o çocuk da bize küser ve bir daha asla ortaya çıkmaz.

“Savasana”… Derin gevşeme ve dinlenme pozu… İçimizde yaşadıklarımızın tüm saflığı ile ortaya çıkarabilen bir duruş… Kendimizi tamamen teslim ettiğimiz ve her şeyi kabullendiğimiz bir asana… Belki de o yüzden, çocukluğumuz ya da içimizdeki çocuk ortaya çıkabiliyor. İçinizdeki çocuğu her daim hatırlamanız, onu canlı tutmanız ve ona bir şans daha vermeniz dileğiyle…