Tag Archives: dualite

kış aylarında yoga

Standard

21 Aralık kış gündönümü… Geldi ve geçti… Yılın en kısa günü ve en uzun gecesi… Bu sene daha da uzun ve daha da karanlık sanki… Ülkemizde bitmek bilmeyen terör olayları ile günler sanki daha uzun ve karanlık hale geliyor… Bir de yaz saati uygulamasının devam etmesi günleri daha da karanlık hale getiriyor. Sabah uyandığımızda kapkaranlık bir güne uyanıyoruz. İş ya da okul için yollara döküldükten bir süre sonra gün aydınlanıyor. Sabahları uyanmak daha zor hale geliyor. Gün ışığının insanlar için ne kadar önemli olduğunu ve biyolojik olarak gün ışığına göre yaşamakta olduğumuzu aydınlanmak bilmeyen bu kış sabahlarında daha iyi anladık galiba…

IMG_6821

Zaten kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine ve zıtlıklarına (düalitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (düaliteyi). Ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil. Üstüne üstlük bir de karanlık sabahlara uyanmak beni ne hale getirmiş olabilir; bir düşünün isterseniz.

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar “Ayurveda” (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, “Ayurveda”ya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki “vata” oranı yükselir. Bedenimizdeki “vata” oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır. Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.

Vücudumuzda “vata” oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? “Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde “vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.

Bu nedenle vücudumuzdaki “vata”yı daha da arttırmamamız aksine azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, “vata”yı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok “sirsasana” (baş duruşu), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) yaparsak, bedenimizdeki “vata”yı arttırız, zihnimizi yorarız ve kendimizi sabırsız hissederiz. Aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız ve dikkatimiz dağılır.

Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki “vata dosha” artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle “tadasana” (dağ duruşu), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “vrksasana” (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve “vata dosha”yı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.

Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın oturarak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.

Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.

Burgular da bedenimizdeki “vata” oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki “vata dosha” artar.

Kış aylarında, soğuk havayla birlikte soğuk algınlığı, nezle ve grip olma ihtimalimiz arttığı için göğüs kafesini, boğazı ve sinüsleri açan asanalara odaklanmak da faydalı olabilir. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra, “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “salabhasana” (çekirge) gibi arkaya eğilmeler ile göğüs kafesini açabilir; “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık) gibi asanalar ile de boğazı temizleyip arındırabiliriz.

Tüm bu bedensel yoga asanalarının yanında, “ujjayi pranayama” (ujjayi/kahraman nefesi) ile bedeni ısıtmak da kış ayları boyunca bedende artan “vata dosha”yı dengelemek için iyi bir yöntem olabilir. Kışın bedeni ısıtabilecek diğer teknikler ise, “bhastrika pranayama” (körük nefesi) ve “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi)dir. “Kapalabhati”, bedenden balgamların atılmasına yardımcı olabilir.

Şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki “vata dosha”yı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışmalıyız. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye odaklanmalıyız.

Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, her şey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (düalite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar– köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.

Reklamlar

kadınlar iş başına!

Standard

“Bir ve bütün olmak”… “Beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü”… “Yoga”nın kelime anlamı… “Yoga olmak”… Üç senedir yoga dersleri vermekteyim. Verdiğim bu dersler sadece fiziksel bir çalışma olarak mı kalıyor yoksa ruhlara ve zihinlere de dokunabiliyor muyum? Sadece bedensel rahatlama ve gelişme mi sağlıyor derslerim yoksa hayata bakış açısını değiştiriyor ve ruhsal ve zihinsel gelişim sağlayabiliyor muyum? Küçücük de olsa bir değişiklik yaratabiliyor muyum? Derslerim fiziksel çalışmanın ötesine geçip bedenen, zihnen ve ruhen bir birlik ve bütünlük yaratabiliyor mu? Peki öğrencilerin hayata bakışında, yaklaşımında ve tavırlarında bir fark yaratabildim mi?  

wpid-facebook_-1036573733

Nereden çıktı şimdi bu diye düşünebilirsiniz. Bu aralar sık sık bu konuyu düşünüyorum. Yoga dersleri verirken sadece fiziksel boyutta mı kalıyorum? Dersler sadece birbiri ardına eklenmiş asanalar bütünü ve sonunda “yapılmaya çalışılan” bir zirve duruşundan mı oluşuyor? Yaklaşımlarda ve tavırlarda bir değişiklik yaratabiliyor muyum? Ya da enerji ne boyutta? Eril enerji mi yoksa dişil enerji mi hakim? Ve tüm bunları düşünürken hayatı da düşünüyorum. Yaşadığımız ülkeyi, dünyayı… Yaşanan son olayları… Ve aklıma bir soru takılıyor: Neden hala eril enerjinin dünyaya hükmetmesine ve bizi esir almasına izin veriyoruz? Neden bu kadar şiddet? Neden bu kadar öfke? Neden bu kadar kavga, dövüş, savaş ve terör? Neden, neden? 

Bu şiddet enerjisinin, yani eril enerjinin, hakim olduğu bu günlerde…. Bu acımasızlığın, bu öfkenin, bu terörün alıp başını gittiği bu günlerde, yine bir yoga dersine gidiyordum ve yine bir yazı hazırlamak üzereydim. Bu kadar gergin hissettiğimiz zamanlarda kendinize bir dikkat edin. Gözden geçirin bedenlerinizi… Omuzlarınızı fark edin mesela… Omuzlarınızı yukarı doğru kaldırıp kulaklara yaklaştırmış olabilir misiniz acaba? Böylece de omuz kuşağını ve boynu sıkıştırıp kendinizi daha da gerginleştirdiniz mi? Dişlerinizi sıkıyor musunuz? Peki ya iki kaşın arası? Fark ettiyseniz; kendimizi gergin ve stresli hissettiğimizde bedenimiz de gerginleşiyor ve bedenin belirli bölgeleri katılaşıyor. O yüzden gevşeme ve rahatlama bedenden başlıyor. Bedeni ve yüz hatlarını gevşettiğimizde içsel olarak da biraz daha gevşemiş ve rahatlamış hissetmemiz mümkün… 

Evet, kendimi gergin hissediyordum ve öncelikle bedenimi gevşetip rahatlatmaya çalıştım. Gerçekten de omuzlarım yukarı doğru kalkmıştı, çok ciddi bir şekilde yüzümü kasmıştım, dişlerimi de sıkmıştım. Önce kendimi rahatlattım. Derste aynı şeyi öğrencilere de telkin ettim. “Yüz hatlarınızı yumuşatın, omuzlara dikkat… Omuz başlarını geriye doğru yuvarlayın ve kürek kemiklerinizi kuyruksokumuna doğru ittirin. Omuzlar kulaklardan uzak…” 

O günkü derste eril enerjiyi azaltıp dişil enerjiyi güçlendirmek için “yin yoga”ya odaklandık. Daha önceki yazılarımdayin” ve “yang”ın birer sıfat olduğundan ve hayatın “dualite”sini (ikisellik/zıtlık) anlattığından bahsetmiştim. “Yin dişil enerjiydi ve “soğuk, kış, karanlık, pasif” gibi sıfatlarla özdeşleşmişken “yang” eril enerjiydi ve “sıcak, aydınlık, yaz ve aktif” gibi sıfatlarla özdeşleşmişti. Yin enerji,  kabullenme, teslim olma, bırakma, yumuşaklık, sabır, hoşgörüyü temsil ediyordu. Yang  “yapma hali” ve “etken olma durumu”yken yin “durumu kabullenme” ve “edilgen olma durumu”ydu. Benzer şekilde “yang” ya da “eril enerji” saldırgan olma durumuyken “yin” enerji sabır ve hoşgörüydü.  

Ne yazık ki yüzyıllar boyudur dünyaya eril enerji hakim ve bu yüzden dünyada çatışmalar, kavgalar, savaşlar ve terör devam etmekte… Yoga üstadı Osho’yo göre, dünyaya yüzde doksan dokuz civarında eril enerji hakimdir ve kadın enerjisi çok kısıtlıdır. Tek umut, kadın enerjisinin serbest bırakılmasıdır. Savaşlar ve terör, barış yürüyüşleriyle ve savaş karşıtı gösterilerle önlenemez çünkü bu da eril bir enerjidir.  

Yine üstada göre, protestocular da herhangi bir kimse kadar saldırgandır ve barış yürüyüşleri bir başkaldırıya dönüşür. Er ya da geç otobüsler yakılır, polise taş atılır, polis biberli gaz kullanır, copla saldırır ve iyi bir amaç için de olsa yine eril enerji hakim olduğu için barış sağlanamaz. Osho der ki: “barışı elde etmek için savaşa gidiyoruz. Anlamsızlığa bakın. Asırlardır biz bu şekilde savaşa gitmekteyiz ama barış gelmemiştir. Üç bin yılda insan beş bin savaş yapmıştır ama bunun yararı olmamıştır çünkü ideolojiler de erkeksidir. (Dolayısıyla) dişil enerji serbest kalmalıdır. Denge ancak bu şekilde sağlanır.”  

O gün ders boyu aklımdan geçen yine Osho’nun sözleriydi. Amaca odaklanma… Sadece yolculuğun keyfini çıkar. Amaca odaklanırsan, saldırgan olursun. Hırslı olursun ve eril enerji hakim olur. Oysa kendini akışa bırakırsan, sadece bir “olma hali”, bir “kabullenme hali” ve “teslimiyet”…  

Ve dersin sonu.. Dengeyi korumak için iki enerjiyi eşitlemeliyiz. Hem bedensel olarak hem de yaşantımızın içinde, tavırlarımızda ve yaklaşımlarımızda… Dünyada kadın enerjisini önemseyelim, özümseyelim, kadın enerjisini çoğaltmaya çalışalım… Daha esnek, daha hoşgörülü, daha kabullenici, daha yumuşak, daha akışkan, daha edilgen, daha alıcı ve sevecen… Dişil enerji çoğaldığında, şiddet azalacaktır. Şiddet yok edicidir ve yaratıcı enerji, yani sevgi enerjisi, kullanılmazsa yıkıcı hale dönüşür… O halde ülkemizde ve dünyada şiddetten uzak daha güzel ve barış dolu günler için dişil enerjiyi artırıp, daha esnek, daha hoşgörülü, daha kabullenici, daha yumuşak, daha akışkan, daha edilgen, daha alıcı, daha yaratıcı ve daha sevecen olmalı… Tüm erkekler ve kadınlar…  

pol…

Standard
İki haftadır nerelerdeyim? İki haftadır hayatımın en zor dönemlerinden birini geçiriyorum. Tatildeyim. Yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktayım. İnzivadaydım diye de düşünebilirsiniz. Çok iyi vakit geçiriyordum. Kendime zaman ayırıyordum. Yazılarımı yazıyordum. Kitap okuyordum. Sahilde kimi zaman yürüyordum kimi zaman ise bisiklete biniyordum. Yüzüp sörf yapıyordum. Gerçekten de ihtiyacım vardı böyle bir tatile. Gece hayatına fazla katılmadan, dinlenerek ve içime dönerek… Ta ki iki hafta öncesine kadar…
903886_10151511415218812_1463427462_o
İki hafta önce emektar köpeğim rahatsızlandı. Daha önceki bir yazımda da bu konuya değinmiştim. (Bu yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2013/11/03/neden-kaybetmekten-korkariz/ linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz) Dedim ya, yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktaydım ve köpeğimi arabaya bindirip o halde kendi veterinerine götürme imkânım da yoktu. Bulunduğum sahil kasabasında bir veteriner buldum ve köpeğimi ona götürmeye başladım. Köpeğim çok yaşlı olduğu için bedeni artık iflas ediyordu. Bir yeri düzeltelim derken bir yeri bozuyorduk. Ama tabii ki vazgeçmedik. Her şey kuru mamasını yememesiyle başladı. O günlerde hava da iyice ısınmıştı. Nem de cabası. Bir de yemekten kesilince, karaciğer ve böbrek sorunları tekrar baş gösterdi. Veterinerde serum vermeye başladık. Hatta veteriner bana da öğretti. “Her gün on beş yirmi dakikalık bir yolu getirip bu köpeğe eziyet etme ve yorma. Bak çok basit. Böyle yapacaksın” diyerek bana serum takıp çıkarmayı gösterdi. Köpeğime de ne seviyorsa onu yedirmemi tavsiye etti. On günlük süreç böyle başladı.
Her sabah erkenden kalkıp köpeğime serum bağlıyordum. Serum sonrası gezdiriyordum. Bu arada onu sevdiği yemeklerle beslemeye başladım. Baktım toparlıyor. Serum iyi geldi. Su içmeye ve yemek yemeğe başladı. İçimden “üçkâğıtçı köpek. O kötü mamaları yemiyorsun da tavuk, et, poğaça, simit yiyorsun” diye söyleniyordum.
Ancak geçici bir iyileşmeymiş. Köpeğim su içmeyi kesti ve ben serumu sabah akşam vermeye başladım. Yemeğini de tabağının içinden yiyemediği için kalaylı kâğıt üzerinde burnunun dibine getiriyordum. Ancak öyle yiyordu. Kimi zaman da elimle besledim.
Günler birbirini kovalıyordu. Bir gün dışardan geldiğimde dört ayağı yanlara açık vaziyette yığılmış buldum köpeğimi. Ağlıyordu. O kadar korktum ve üzüldüm ki! Ben de onunla birlikte ağlamaya başladım. Kucağıma aldım, sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Sakinleştirmeye çalıştım. Yemek yemeğe devam ediyordu ama su içmiyordu. Karaciğer ve böbrek değerleri yüksek olduğu için de bol su içmesi gerekiyordu. Ara ara zorla su içiriyordum. Bu arada eşimi çağırdım. O yaşadığımız şehre geri dönmüştü. Bu gidişatın sonu belliydi. O yüzden onun da yanımda olmasını istiyordum. Beş gün sonra gelecekti.
Son iki gün çok sıkıntılı geçti. Eve geldiğimde köpeğimi baygın buldum. Su içiremedim, yemek yediremedim. Hemen veterinere götürdüm. Ateşi yükselmişti, vücudunda enfeksiyon vardı ve bilinci kapanmıştı. Biraz serum ve ilaçla hayvancığı rahatlatmaya çalıştık. Biraz da uyuşturucu verdi doktor geceyi rahat geçirelim diye. Eve geldiğimde, köpeğim sanki ayılmıştı. Ya da ayılmamıştı ama hiç durmadan ağlıyordu. Sanırım çok acısı vardı. Tüm gece sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Bir ara uyandı ve yemek istedi. Sabaha karşı yemek yedirdim ona. Su içirdim.
Ertesi sabah veterinere gittik. Köpeğim sürekli ağlıyordu. O ağladıkça ben de ağlıyordum. İçim parçalanıyordu. Eğer son dönemlerin böyle geçeceğini bilseydim, hiç köpek sahibi olur muydum diye düşünüyordum. Ben ağladıkça veteriner bana: “Aslında siz biraz sakinleştirici kullansanız” diyordu. Biliyordum, artık köpeğin son günleriydi. Ama eşimin gelmesine daha üç gün vardı. Veterinerden köpeğimi üç gün daha yaşatmasını istedim. Köpeğimiz eşime daha düşkündü. Onunla aralarında özel bir bağ vardı. O yüzden eşim mutlaka yanımızda olmalıydı. Veteriner, köpeğime uyuşturucu verdi biraz uyusun diye. Çünkü farkındaydı; köpek artık yaşam belirtisi göstermiyordu. O sabah serum verilirken ellerimle biraz daha besledim onu. Sevdim, okşadım…
Eve geldiğimizde, köpeğin soluk alışverişi bile değişmişti. Çok zorlanıyordu. Sanki üç gün daha yaşatmak için hayvana eziyet ediyordum. Dayanamadım. Eşimle konuştum. O karar hayatımda verdiğim en zor karardı. O anda kuzenim devreye girdi. Daha sakin olduğu için o konuştu eşimle. Hayvana eziyet ettiğimizi, artık huzura kavuşturmak gerektiğini söyledi. Eşim de kabul etti.
Öptüm, kokladım, sarıldım, sevdim, okşadım, vedalaştım… Ve ruhu huzura kavuştu. O beden artık o ruhu taşımıyordu. Ruhun uçması ve özgürleşmesi gerekiyordu. Ve ruhu özgürleştirdik. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) misali…
Bu yazıyı yazarken neden böyle oldu diye düşünüyorum. Neden yalnızdım? Neden tüm bu sorumluluğu tek başıma yüklenmek zorunda kaldım? Sanırım biraz büyümem gerekiyordu. Biraz olgunlaşmam. Ölümü bu kadar yakından yaşamam. Hayatın dualitesini (zıtlıklarını ve ikiselliğini) fark etmem. Ölümü de yaşam gibi kabullenmem. Yaşam varsa ölüm de var. Derslerimde ve yazılarımda sürekli bu konulardan bahsetsem de, teori başka uygulama başkaymış. O kadar kolay kabullenilemiyormuş. Ne olursa olsun, o bedene, o ruha bağlanıyormuş insan. Hep yanında olsun istiyormuş. Hep yanında olacağını, ömür boyu birlikte olacağını düşünüyormuş. Tüm bu yaşadıklarım bana başka ne mi öğretti? Bağlarımı kesmeyi öğrenmem gerektiğini. Bağımlı olmamam. Bağlılıklarımı gözden geçirmem ve kendimi biraz özgürleştirmem. Her ne kadar bağlarımı kestiğimi, bağımlılıklarımdan kurtulduğumu ve bağımlı olmadığımı düşünsem de, aslında ne kadar da bağlı ve bağımlı olduğumu… O gün ben ne yaptım? Köpeğimin ruhunu özgürleştirdim. Onunla bağlarımı kopardım çok acı da olsa. Şimdi sıra kendi bağımlılıklarımdan kurtulup bağlarımı kesip kendimi biraz özgürleştirmek de…

zor ama…

Standard

“Direnme, bedenini gevşet, her nefes verişinde biraz daha gevşe. Nefes al, nefes verirken bedeni biraz daha bırak ve teslim et yerçekimine.”

20130412_125930

Geçen hafta derslerimde yin ve yang enerjilere odaklandığımdan bahsetmiştim. Yin ve yang… Hayatın dengesi…  İkisellik (dualite)… Bir yoga dersinin olmazsa olmazları… Yin bir dersin içinde yang özelliklerin bulunması gibi yang bir dersin içinde de yin olabilmesi… Her yin’in içinde yang unsurunun bulunması ya da tam tersi her yang’ın içinde yin’in bulunması… Hatta yin ve yang sembolünü gözlerinizin önüne getirin. Siyah yarının içinde beyaz bir nokta ve beyaz yarının içinde siyah bir nokta… Yani biri olmadan öteki olamaz ya da ikisi birlikte var olabilir. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgiye, https://burcuyircali.wordpress.com/2014/06/29/yin-ve-yang/ uzantısından ulaşabilirsiniz.)

Hem grup hem de özel derslerimde bu konuya yoğunlaştım. Yin ve yang enerjileri dengeli hale getirmek… İçimizdeki yin enerjiyi biraz daha ortaya çıkarmak ve sakinleşmek… Neden mi? Çünkü yazın gelmesiyle birlikte sıcaklar kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı ve bedeni yavaşlatmanın ve gevşetmenin çoğu kimseye iyi geleceğini düşünmüştüm. Hem “yin” kelimesi “dişil enerjiyle” özdeşti ve “soğuk” sıfatını da içeriyordu. Sıcak havalarda bedensel ve zihinsel olarak biraz daha kabullenmek ve teslim olmak bana iyi bir fikir gibi gelmişti.

Aslında, uzun bir süredir özel öğrencimle “yin yoga” yapmıyorduk. Genellikle “vinyasa” (akışlı ve hızlı bir yoga tarzı) ve “yoga sculpt”a (şekillendirici bir yoga dersi) odaklanıyorduk. Son iki aylık derslerimizi “bırakmak”, “teslim olmak” ve “kabullenmek” yerine “bir şeyler elde etmek”, “başarmak” ve “kazanmak” kelimeleri ile nitelendirebilirdik.

O gün derse gittiğimde öğrencinin çok yorgun olduğunu gördüm. O sıralarda yıllık sağlık kontrollerini de yaptırmaktaydı. Hiç “vinyasa” havasında değildi. “Yin yoga”nın öğrenciye iyi geleceğini düşündüm ve bu düşüncemi ona da söyledim. Yin yogaya odaklanacaktık ama birkaç gün önce grup dersinde çalıştığım tarzda çalışacaktık. Yin bir akış ancak yang bir zirve duruşu… Zirve duruşu da “padmasana” (lotus pozisyonu) olacaktı çünkü bu duruşun öğrencim için zorlayıcı bir asana olduğunu biliyordum. Daha önce “yang” akışlarla lotus duruşunu denemiştik ve pek bir ilerleme de kaydedememiştik. Bu sefer “yin” akışla deneyecektik. Gerçekten de ilginç bir deneyim olacaktı bizim için…

“Padmasana” için bedenin hangi bölgelerini esnetmek gerekiyordu? Kalçayı dışa döndüren kasları (dış/eksternal kasları) ve kalçayı içe döndüren kasları (iç rotatör kasları) gevşetmek ve esnetmek gerekiyordu. Kalçayı dışa döndüren kasları esnetmek için “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı), “eye of the needle” (iğne deliği), “dragonfly” (helikopter böceği) ve “butterfly” (kelebek) duruşlarında en az dört dakika bekleyip kasları, bağ dokularını ve fasyayı esnetmek… İlk dört duruşta kalçayı dışa döndüren kasları esnetecek diğer ikisinde de kalçayı içe döndüren kasları rahatlatacaktık.

Öğrenci, kalça açıcı duruşlarda zorluk çekiyordu. “Butterfly” duruşunda bacaklar çok havada kalıyordu. “Sleeping swan”da ise bir tarafta rahatken bir tarafta sıkıntı yaşıyordu. Yin duruşlardan sonra “padmasana”ya yaklaşıp yaklaşamayacağımızı merak ediyordum. Kalçayı dışa döndüren duruşları çalışırken, asanalarda daha derinleşmesi için öğrenciye yardımcı oldum. “Eye of the needle”da bir ayağını duvara yaslattım ve üstteki bacağını iyice yana doğru açtım. Öğrenci, “bu duruşta hiç bu kadar yoğun hissetmemiştim ve hiç bu kadar esnememiştim” demişti. Bu, o gün duymak istediğim şeydi. Galiba “lotus” bizim için o kadar da uzak olmayacaktı.

Kalçayı dışa döndüren kasları gevşettikten sonra, sıra kalçayı içe döndüren kaslara gelmişti. “Dragonfly”da ayak bileklerini içe ve dışa döndürmüştük ve ardından “butterfly” duruşuna geçmiştik. Her zamanki gibi kelebek duruşunda bacaklar havada kalmıştı. Önce sözlü yönergelerle, öğrenciyi bedeni gevşetmesini, verdiği her nefesle bedeni biraz daha bırakmasını ve teslim olmasını istemiştim. Maalesef bir değişiklik olmamıştı. Dışardan “katkı” gerekiyordu. Öğrencinin arkasına geçtim. Ellerimi bacaklarının üstüne koydum. Nefesimi onun nefesiyle eşleştirdim. “Nefes al nefes ver, nefes al nefes ver, nefes al nefes ver. Şimdi nefes al verdiğin nefesle bedeni biraz daha gevşet.” Bu arada öğrenci nefes verirken ben de bacaklarını aşağı doğru bastırmaya başlamıştım. Nefes aldığında baskıyı azaltıyordum ve nefes verirken bacaklarını biraz daha yere yakınlaştırmaya çalışıyordum.

O an ne mi oldu? Öğrencinin direndiğini fark ettim. Beden değildi sorun. Sorun zihindi. Zihin bir türlü bırakmıyordu. Ben her nefes verişte bacakları biraz daha aşağı bastırmaya çalışırken, bacaklar tepki gösteriyordu ve sanki ellerimi yukarı doğru ittiriyordu. Başka bir yöntem bulmalıydım. Öğrenciye açıkça söyledim: “Sorun, bedeninde değil. Sorun zihninde. Şimdi zihni rahatlatacağız. Dersin başındaki meditasyonu hatırla. Nefes al ve nefes verirken, bedenindeki ve zihnindeki tüm gerginlikleri de boşalt. Nefes al ve nefes ver. Verdiğin her nefesle, beden ve zihin biraz daha rahatlasın, biraz daha gevşesin. Nefes ver, nefes ver, nefes ver.” Bu arada benim sesim de daha yumuşamıştı, kısıklaşmıştı. Gözlerimi kapattım. Öğrencinin nefeslerinin akışını yakaladım. “Nefes al, nefesini verirken biraz daha gevşe. Omuzları gevşet. Omurgayı iyice yuvarla. Yüzünü yumuşat. Dudaklarını hafifçe arala. Dişlerini sıkma. Yanaklarını gevşet. Sarksın yanaklar. Kaşlarının arasını gevşet. Şimdi her nefes verişinde iyice ağırlaştır bedeni. Yerçekimine direnme, yerçekimiyle birlikte iyice yere bırak kendini. Ayaklarını tuttuğun ellerini de gevşet. Bir şeyler yapıyoruz ama yapmıyormuş gibi yapmak mümkün mü? Ayakları kendine doğru çekme, her nefes verişinde biraz daha rahatla.”

O anda ne oldu dersiniz? Öğrencinin bedeni cevap vermeye başladı. Yoksa zihni mi cevap verdi demeliyim. Kendini iyice gevşetti. Elleri gevşedi. Omurga her nefes verdiğinde biraz daha öne katlandı. Ayak tabanları birbirinden ayrıldı. “Kitap” gibi ikiye ayrıldı. Dizler yere iyice yaklaştı. Bir buçuk senedir birlikte çalışıyorduk ve bugüne kadar “kelebek” duruşunda böyle bir gevşeme ve esneme görmemiştik.

Öğrencime gözlerini açmasını ve bacaklarına bakmasını söyledim. İnanamadı. “Nasıl yani? Bacaklarım tam olarak yana açılmış gibi. Dizlerim neredeyse yere değmek üzere. Daha önce hiç böyle olmamıştı, bacaklarım hep yukarıda kalıyordu.” Benim cevabım: “Demek ki zihnin biraz rahatlaması, kabullenmesi, bırakması ve teslim olması gerekiyormuş. Demek ki o gün, bugünmüş.”

Zirve duruşundan hemen önce, “rock the baby” (beşiği salla), “akarna dhanurasana” (okçu duruşu), kalça eklemini içe ve dışarı doğru çevirmek ve en son ayak bileğini kasığa olabildiğince yakın yerleştirip bacağı aşağı doğru esnettik. Tüm bunlardan sonra, “ardha padmasana” (yarım lotus) ve “padmasana” (lotus) denedik.

Lotus, henüz bize uzaktı ama “ardha padmasana” bizim için bir hayal olmaktan çıkmıştı. Öğrencinin üstteki ayağı kasığa yaklaşmıştı. O an öğrencimin yüzündeki mutluluğu görmek, her şeye değerdi.

“Öğretmenim, inanamıyorum. Yarım lotus yapabildim. Sanırım daha çok çalışmamız lazım. Hatta bu duruşu, her ders denememiz lazım. Çalışmadan hiç bir şey başaramayız. Daha çok çalışmalıyız. Nasıl ki kol duruşunu, baş duruşunu sürekli çalışıyoruz; bu duruşu da her dersimizde denemeliyiz. Kalçalarımı açmayı ve esnetmeyi istiyorum. Olacak bu iş. Bugün kelebek’te yaşadıklarım, bu işin de mümkün olabileceğini gösterdi.”

Benim cevabım: “O halde, her akşam evde televizyon seyrederken ya da kitap okurken, kelebek pozisyonunda oturun. Nefes verişlerinizde dizlerinizi biraz daha yere yaklaştırmaya çalışın. Bacaklarınız çok havadaysa, dizlerin altına birer yastık koyun ve böylece bacaklar yerçekimine karşı direnmesin ve yere doğru iyice gevşesinler. Direnmeyi bıraktığımızda, kendimizi akışa bıraktığımızda, neler olduğunu siz de gördünüz. Direnmeyin ve kendinizi bırakın. Teslim olun.”

Yine aynı noktaya gelmiştim. Keramet “yin” ve “yang” tavırdaydı. Direndiğimizde, “yang” enerji hâkimdi. Teslim olmuyorduk. Sürekli bir şey yapmak, başarmak ve kazanmak odaklıydık. Oysa “yin” enerjiyle teslim olduğumuzda, kendimizi akışa bıraktığımızda, nefeslere odaklanıp nefesle sakinleştiğimizde, zihin ve beden gevşiyordu.

O gün derste bir ders daha çıkarmıştım kendime. Aslında hiçbir şey imkânsız değildi. “Zor olabilirdi ama imkânsız değildi.” Bu deyiş de bugüne kadar yoga yolunda ilerlememi sağlayan bir öğretmenimin beni yüreklendirmek ve cesaretlendirmek için söylediği bir cümleydi. İnancımı, cesaretimi ve umudumu her kaybettiğimde, öğretmenim bu cümleyle beni yoga yoluma tekrar sokuyordu. “Zor ama imkânsız değil.” Çalıştığımızda, çok çaba gösterdiğimizde, pes etmediğimizde ve kendimize inandığımızda başaramayacağımız hiç bir şey yoktu…

yin ve yang

Standard

Yin ve yang… Hayatın dengesi… İkisellik (dualite)… Bir yoga dersinin olmazsa olmazları… Yin bir dersin içinde yang özelliklerin bulunması gibi yang bir dersin içinde de yin olabilmesi… Her yin’in içinde yang unsurunun bulunması ya da tam tersi her yang’ın içinde yin’in bulunması… Hatta yin ve yang sembolünü gözlerinizin önüne getirin. Siyah yarının içinde beyaz bir nokta ve beyaz yarının içinde siyah bir nokta… Yani biri olmadan öteki olamaz ya da ikisi birlikte var olabilir. Ben neden bahsediyorum böyle? Bilmece gibi konuştum değil mi?

wpid-facebook_-1036573733.jpg

Geçen haftaki yoga derslerimden biri… O gün yoğun bir günümdü. Dört dersim vardı. O kadar yorulmuştum ki son dersime gittiğimde halim kalmamıştı. Bir yandan sıcak bir yandan da menstrüasyon dönemi… Hepsi üst üste gelmişti. Aslında normal bir günüm olsaydı yoğun bir günden bu kadar etkilenmezdim.
Derse vardığımda kafamdaki birkaç dersten hangisini uygulayacağıma karar vermemiştim. Kararımı, derse katılanlara göre verecektim. Müdavimler çoğunluktaysa, daha hızlı ve akışkan bir ders; yeni gelenler çoğunluktaysa, daha sakin bir ders yapmayı planlamıştım. Derse vardığımda yeni katılımcılar çoğunluktaydı.
Hemen müdavim öğrencilerimden birinin yanına gittim ve “bugün canınız nasıl bir çalışma istiyor? Arkaya eğilmelere mi yoksa öne eğilmelere mi odaklanalım? Belki de ters duruşlar?” Cevap: “Kalça açıcılara yoğunlaşsak.” Daha ne isteyebilirdim ki? Böyle bir ders hem dingin ve sakin olurdu hem de benim o anki konumum için biçilmiş kaftandı.
Derse meditasyon ile başladık. O an sabah yaptığım yoga çalışmam aklıma geldi. Neden aynısını bu derste de yaptırmıyordum? Yin bir akış ancak yang bir zirve duruşu… Yine bilmece gibi oldu değil mi?
Yoga öğretmenlerimden biri, “kendi pratiğiniz olmazsa, dersleriniz de tekdüze olur. Kendi kendinize yoga yapmazsanız, yeni dersler ve akışlar yaratamazsınız.” derdi. O an öğretmenimi bir kere daha saygıyla andım çünkü o gün öğrencilere yaptıracağım ders tamamem kendi başıma çalışırken yarattığım bir akıştı. Mp3 çalarımdan dinlediğim müziğin beni götürdüğü ve akışı bitirdiğimde de “ne kadar güzel bir akış oldu” diye düşündüğüm bir deneyimdi benim için…
Yin duruşlar ile kalçayı dışa döndüren kasları, bağ dokularını ve fasyayı esnetip zirve duruşu olarak “padmasana” (lotus pozisyonu) denetmeye karar vermiştim. Bu duruşun ardından yine yin duruşlara geçip, bu sefer kasık kaslarını, bacak önündeki kuadriseps kaslarını ve bacak arkasındaki hamstring kaslarını esnetip zirve duruşu olarak “hanumanasana” (maymun duruşu) yaptıracaktım. Yin ve yang derken bunu kastetmiştim. Ders boyunca yin duruşlarda en az dört dakika kadar bekleyip kasları, bağ dokularını ve fasyayı iyice esnettikten sonra yoğun bir kalça açıcı duruş olan “padmasana”yı denemek… Daha önceleri, bu duruşu sadece yang akışlar ile hazırlandıktan sonra denemiştik. Acaba yin duruşlar ile bedeni daha fazla esnetmek ve “padmasana”yı yapabilmek mümkün olacak mıydı?
“Padmasana” için özellikle kalçayı dışa döndüren kasları (dış/eksternal rotatör kasları) esnetmek gerekliydi. Hangi yin duruşları kullanabilirdim? “Sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği)… Ayrıca kalçayı içe döndüren kasları (iç rotatör kasları) da esnetmek gerekiyordu çünkü bu kaslar gergin olduğunda, dışa dönüşü de etkilerdi. Bunun için de “dragonfly” (helikopter böceği) duruşunda ayak bileklerini içe ve dışa döndürmeye çalışmak iyi bir hazırlık olabilirdi. “Padmasana”yı denemeden hemen önce “rock the baby” (beşiği salla), “akarna dhanurasana” (okçu duruşu), kalça eklemini içe ve dışarı doğru çevirmek ve en son ayak bileğini kasığa olabildiğince yakın yerleştirip bacağı aşağı doğru esnetmek… Tüm bunlardan sonra, “ardha padmasana” (yarım lotus) ve “padmasana” (lotus) denemek…
Lotus’u denedikten sonra öğrencilere sordum. “Birkaç hafta önce, yang bir akış ile bu duruşa hazırlanmıştık. Bu sefer yin duruşlarla bedeni daha fazla esneterek denedik. Bir fark hissettiniz mi?” Müdavimler, yin duruşlardan sonra “padmasana”yı yapamasalar bile, en azından “ardha padmasana”yı daha rahat yapabildiklerini söylediler. Keramet “yin” ve “yang” akışta mıydı yoksa “yin” ve “yang” tavırda ve yaklaşımda mıydı?
Bir yin akış yaparak bu sorunun cevabını almaya çalışacaktım. Sıradaki zirve duruşu “hanumanasana”ydı (maymun duruşu). “Hanumanasana” için hangi bölgeleri esnetmek gerekiyordu? Kasıklar, iç bacaklar, bacakların önündeki kuadriceps kaslarını ve bacakların arkasındaki hamstring kaslarını… O halde seçtiğim yin duruşlar bu bölgeleri esnetmeliydi. Kasıklar ve iç bacakları esnetmek için “dragon” (ejderha), bacakların önündeki kuadriceps kasları için “half saddle” (yarım eyer), bacakların arkasındaki hamstring kaslarını esnetmek için “triang mukha eka pada paschimottanasana” (Ashtanga Yoga serisindeki bir yerde öne eğilme varyasyonu) ve son olarak da “dragon” duruşunda ön bacağı esnetip bükme… Bir soru daha: “Yin bir derste duruşlardan duruşlara bir geçiş/akış olabilir mi?” Bir düşünün, “dragon”dan “half saddle”a yatış, “half saddle”dan “triang mukha eka pada paschimottanasana”ya kalkış ve öne eğiliş ve tekrar “dragon”a yükseliş…
Tüm bunlardan sonra da “hanumanasana” denemek… Bacak kaslarını bu kadar yin duruşla esnettikten sonraki “maymun duruşu” nasıl oldu dersiniz? Her zamankinden daha rahat ve daha derin olabilir mi? Kendi deneyimimden sonra, “evet” cevabını verebilirim. İnanır mısınız? “Padmasana” benim için hayalken “tamı tamına” olmasa da, “lotus” duruşuna öyle ya da böyle geçtim desem. Ya da “hanumanasana”da öndeki bacaklarım yere çok yaklaştı ama arkadaki bacağımın önündeki kasları yeterince esnetemedim daha ama son bir buçuk yıldır çok büyük gelişme kaydettim desem…
Daha önce sorduğum bir sorunun cevabına gelince… Keramet “yin” ve “yang” akışta mıydı yoksa “yin” ve “yang” tavırda ve yaklaşımda mıydı? Bence tavırdaydı. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Eğer bol akışlı “vinyasa” bir derste, nefeslere odaklanıp asanaları daha “yin” bir tavırla yapabiliyorsak, aslında yapamayacağımız bir duruş yoktu. Ne demek istediğimi biraz açayım. Zorlandığınız bir asana düşünün. Nefese odaklandığınızda ve nefesle sakinleştiğinizde, o asanayı daha kolay ve rahat yapmıyor musunuz? Mesela ben “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) çalışırken hala çok heyecanlanıyorum. Heyecanımı nefes ile dizginlemediğimde, zihnimi nefeslere odaklanıp sakinleştirmediğimde ve asanaya “yin” bir tavırla yaklaşmadığımda “çuvallıyorum.” Duvara zıplıyorum ama ulaşamıyorum. Zihnim beni engelliyor. Ama nefeslere odaklanıp zihnimi sakinleştirdiğimde, tavrımı “yin”leştirdiğimde, bazen ilk denememde duvara ulaşıyorum ve bir de bakmışım ki duvardan ayaklarımı ayırmışım ve beş nefes orada kalmışım. Sorunun cevabını verebildim mi acaba?
Daha basitleştireyim. “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşu… Bir “vinyasa” dersi… Omuzları geriye yuvarlamak, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirmek, yüzü gevşetmek, dişleri sıkmamak, ağzın içini yumuşak tutmak, kaşların arasını yumuşatmak mümkün mü? Yani “yang” bir derste “yang” bir asana yaparken, tavrı “yin”leştirebilir ve daha çok rahatlama sağlayabilir miyiz?
“Yin” ve “yang”… Hayatın ikilikleri… Birbirinin içine geçmiş… Ayrılmaz… Beyaz’sız bir siyah, gece’siz bir gündüz düşünebilir miyiz? Kış’sız bir yaz… Ne kadar anlamsız olurdu öyle değil mi? Sürekli sıcak ya da sürekli soğuk. O zaman elimizdekilerin kıymetini bilemezdik. Tek yapmamız gereken, “yin” ve “yang”ın birbirlerine zıt olduklarını düşünmek yerine, bunların birbirlerini “tamamlayan” sıfatlar olduğunu kabul etmek…

hayat bu: tüm olumlu ve olumsuzluklarıyla…

Standard

Geçenlerde yoga dersi vermeye gittiğim bir yerde ilginç bir diyaloğa tanık oldum. Her zaman derim ya, “yoga sadece asanalardan oluşmaz; asanalar sadece herkesin gördüğü ve bildiği kısımdır. Aslında yoga, hayatın ta kendisidir” diye. O günkü diyalog yine bu konuyu tekrardan düşünmeme sebep oldu.

2009-2010 tum fotolar 297

Yazılarımı takip ediyorsanız, bir süredir çocuklarla yoga yaptığımı da biliyorsunuzdur. İnanın benim için çok ilginç bir deneyim oluyor. Her derste yeni bir şey öğreniyorum. Çocuklar! Onların ufku ve hayalgücü o kadar geniş ki, bazen kendimi “keşke hep çocuk kalabilsek ve hiç büyümesek” diye düşünürken buluyorum.
O gün, anaokuluna dersten yaklaşık yarım saat önce ulaştım. Ders saatini beklerken,  o sırada uygun olan öğretmenlerle konuşuyordum. Bir de veli vardı o gün okulda. Meğer bu hafta çocuğunun anaokulunda ilk haftasıymış ve bir uyum sorunu yaşıyorlarmış. Çocuk annesine yapışmıştı ve bir türlü ayrılmak istemiyordu. Tek tek öğretmenler geliyor ve çocuğu ikna etmeye çalışıyordu. Binbir şirinlik yapıyorlardı çocuğa ama çocuk “Nuh diyor, peygamber” demiyordu. Öğretmenlerden biriyle veli arasında konuşmaya tanık oldum. İster istemez ben de konuşmanın bir parçası oldum. Veli sürekli çocuğu bugün de okula alışmazsa, anaokulu sevdasından bu senelik vazgeçeceğini söylüyordu ve ekliyordu, “biz bugüne kadar çocuğumuzu hiç ağlatmadık. İçim parçalanıyor. Eğer ben daha buradayken bile bu kadar ağlıyorsa, yarın öbür gün çocuğumu bırakıp gittiğimde kimbilir nasıl ağlayacak?”
İşte bu noktada kendimi bu konuşmaya dahil etmeye zorunlu hissettim. “Kusura bakmayın ama çocuğunuz, ağlayarak anne ve babası olarak sizlere her istediğini yaptırmaya alışmış. Ağlamayı bir silah olarak kullanıyor. Eğer vazgeçer ve oğlunuzu okuldan alırsanız, o zaman onun ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Zaten istediği de bu. Ağlamasına dayanamayacağınızı biliyor. Ama hayat her zaman güllük gülistanlık değil. Hayatta zıtlıklar ve ikisellikler (dualite) var. Yaz-kış, soğuk-sıcak ve gülmek ve ağlamak gibi. Siz daha ne kadar koruyabilirsiniz ki oğlunuzu? Bir veya iki sene sonra ilkokula başladığında herşey çok daha zor olacak. Ağlamak da hayatın bir parçası. Çocuğunuz onu da öğrensin. Sizin açınızdansa, azıcık sabır. Bakın sabredince, neler neler oluyor. Biraz dayanın. Biliyorum içiniz parçalanıyor, ama biraz sabır gösterin” dedim.

424430_10150561136763812_379396943_n
Veli şaşırdı kaldı. O sırada öğretmen de ağlayan çocuğun bire bir öğretmenlerle sorunu olmadığını ancak kalabalık ortamlara ya da gruplar arasına katılmaktan hoşlanmadığını ve ağlamaya başladığını söyledi. Siz de anladınız değil mi? Anne bir evhanımı ve çocuğu ile sürekli başbaşa. Çocuk annesinden başkasını görmüyor ve dolayısıyla da sosyal bir ortama nasıl girilir ve öyle bir ortamda nasıl davranılır, ne yapılır bilmiyor. Aslında anaokuluna başlamak onun kişisel gelişimi için çok iyi bir adım. Öğretmen de anneye bunları anlattı ve annenin biraz aklı yatar gibi oldu. Bu arada zaten öğretmenlerden biri çocuğun elinden tutmuş ve okul içinde dolaştırıyordu.
O sırada benim dersim başladı ve bir tezahüratla birlikte sınıfa daldım. Bir ay içinde öğrencilerimle kaynaştık. Ben de onlarla ders yaparken hem mutlu oluyorum hem de çok geliştiğimi hissediyorum. Neden mi? Çünkü çocuklarla çalışıyorum ve dikkatleri hemen dağılıyor. O yüzden sürekli dikkatlerini çekmeliyim. Genellikle aynı yoga masalını iki ders üstüste yapıyoruz pekiştirmek için. Öğrenciler, ikinci derste konuyu ve asanaları öğrenmiş oluyor ama bazen de dikkatleri dağılabiliyor. Dikkat dağıldı mı en iyisi ayağa kalkıp biraz koşmak ya da zıplamak ve sonra oturup tekrardan asanalara devam etmek…
Kendimi yine derse öyle bir kaptırmışım ki, uyum sağlamaya çalışan yeni öğrencinin öğretmenleriyle birlikte bizi izleyip izlemediğini farketmedim. Ders çıkışında kapıda karşılaştık. Ona, “biz bugün çok eğlendik. Deniz kenarına gittik, yüzdük, balıkla ve köpekbalığıyla arkadaş olduk. Balona bindik ve uçtuk. Sonra ben köprü oldum. Herkes araba olup köprünün altından geçti. Çok eğleniyoruz. Bir dahaki derse sen de gel olur mu?” dedim. Çocuk sanki, bir saat önce delicesine ağlayan o çocuk değildi. Sanki biraz sakinleşmişti. Belki de ayaklarının üstünde durmaya başlamıştı. Kim bilir?
Bu yazının anafikri mi? Çoğunlukla bir fanusta yaşamaya alışıyoruz. Güvenli ve bol kazançlı bir iş, bize destek veren anne ve babalar, sürekli yanımızda olan eşler, başımız sıkıştığında yanlarına koşacağımız ailelerimiz, akrabalarımız ve arkadaşlarımız. Sanki hayat hep güllük gülistanlık gibi. Hayatın hep güzel yanlarını görmeye çalışıyoruz. Olumsuz bir şey olsa, hemen onu unutmayı ya da unutturmayı deniyoruz. Sabretmiyoruz. Her istediğimiz, o an olsun istiyoruz. Hep şımartılmak ve mutlu edilmek istiyoruz. Oysa, hayat böyle değil. Yooo, sakın yanlış anlamayın. Karamsar bir kişi değilim ya da size karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. Sadece hayatın zıtlıklarının farkında olmanızı tavsiye ediyorum. Hayatı olduğu gibi, olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabul ederseniz daha mutlu bir yaşamınızın olabileceğini söylüyorum. Sabır gösterdiğimizde ve sabırlı olduğumuzda, hayatın bize süprizleri olabileceğini düşünüyorum. Yeter ki hayatı, tüm zıtlıklarıyla, tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabul edelim ve sabredebilelim…

içimden geldiği gibi!

Standard

Tatildeyim. Belki farketmişsinizdir. Yazılarım seyrekleşti. Benim de tatil yapmam, enerji toplamam ve hiç sevmediğim kış aylarına hazırlanmam gerek. Hal böyle olunca da yazıları biraz aksattım. Twitter ve facebook’taki yoga sayfalarıma yüklediğim resimler, yazılar, alıntılar da azaldı. Adı üstünde tatil! Sonuçta kendimizi şarj etmek ve kışa daha hızlı ve üretken başlamak da var.

394426_10151138611128812_958040855_n

Yoga eğitmeni olduğumuzda aslında işimiz enerjiyle bence. Birçok insan yogaya daha iyi hissetmek için geliyor. Hem bedenen hem de ruhen. Dolayısıyla bizim ruh halimiz iyi ve enerjimiz yüksek olmalı ki öğrencilerimizi mutlu edebilelim. İşte bu nedenle, yaz ayları bir yenilenme zamanı. Hele ki benim gibi ömrünü yaz ayları için yaşayan biri için. Ne yapayım. Yoga eğitmeni olsam da ermedim. Guru da değilim. Hayatın zıtlıklarını (dualitesini) olduğu gibi kabul ediyorum bir çok alanda ama ne yazık ki iş yaz ve kış aylarına gelince aynı şeyi yapamıyorum. Tüm bu nedenlerden dolayı, yaz ayları içimden geldiği gibi yaşadığım ve daha çok kendim olduğum bir mevsim.

Kendim olmak, içinden geldiği gibi yaşamak? Sizlere bir şey ifade etti mi? İnanın beş-altı yıl öncesine kadar benim için de bir şey ifade etmiyordu. Hayatıma yoga girmeden önce, kendin olmak ve içinden geldiği gibi yaşamak denilse, “o da ne?” diye soruverirdim. Oysa şimdi bambaşka bir açıdan bakabiliyorum.

Tatildeyim. Yaşadığım şehirdeki hayatımın aynısını sürmem beklenmiyor benden. Adı üstünde: Tatil. Ama ne yazık ki bazı alışkanlıklardan da kolay kolay vazgeçilmiyor. Ne gibi mi? Mesela erken kalkmak. Yoga eğitmeniyim ama daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Sosyal bir içiciyim. Arkadaşlarımlaysam, bir toplantıdaysam, “yooo hayır ben bir yoga eğitmeniyim. Asla içki içmem” demiyorum. İki-üç gecedir sürekli bir vesile oluyor ve ben içiyorum. Bu durumda sabah çok erken kalkmamak ve biraz bedeni dinlendirmek akıllıca olabilir. Ama ne yazık ki, bu sefer de biyolojik saat işin içine giriyor. Sabahın köründe kalkıyorum; gerçekten de erkenden. Kalkınca köpeğimi gezdiriyorum. Ardından ya bisiklete biniyorum ya da yürüyüş yapıyorum. Ne de olsa yaşadığım şehirden alışığım her gün kardiovasküler çalışma yapmaya… Beden istiyor. Sonra bir saat yoga yapıyorum, bedenimi bir güzel esnetiyorum. Kimi zaman hareketli “vinyasa” yoga, kimi zaman ise yavaş ve sakin “yin” yoga. Ardından bir güzel kahvaltı ve tüm gün deniz keyfi. İşte günlerim böyle geçiyordu taa ki bugüne kadar…

Bugün ne mi oldu? Sabah uyandım yine. Malum biyolojik saat ama bedenim bir türlü yataktan kalkmak istemedi. Önce içimdeki şeytan adını verdiğim “ego”m beni dürttü. “Hadi kalk, bin bisiklete bin. Biraz enerji sarfet.” Derken ruhum, “hayır bugün kendimi yorgun hissediyorum. Yatıp dinleneceğim. Bir gün spor yapmasam ne olur? Hiçbir şey olmaz. Keyfini çıkar tatilin.” dedi. Ben de ruhumu dinledim. İyi ki de dinlemişim ve içimden geldiği geldiği gibi davranmışım Bir güzel uyudum. Uzun zamandır ilk defa 8’e kadar uyumuşum. Sonra kalktım çayımı demledim ve köpeğimi gezdirdim. Döndüm güzel bir kahvaltı ettim ve ardından Türk kahvemi içtim. Kendimi çok iyi hissediyordum. Denize gittim. Deniz biraz çırpıntılıydı. Olsun, sorun değildi. Hava çok sıcaktı. Rüzgar da olmasa deniz kenarında oturulacak gibi değildi. Esintiyle birlikte tüm gün deniz kenarında yayıldım. Denize girdim, çıktım. Bir daha yüzdüm, bir daha yüzdüm. Ben sayamadım kaç kere girdim çıktım. Öğleden sonra iyice dalgalandı deniz. O yüzden fazla yüzmedim, kısa turlar attım. Olsun, bugün de böyleydi. Her zaman denize girmeyi, kardiovasküler bir yüzme olarak algılamam gerekmiyordu. Yani yine içimden geldiği gibi davrandım. Beş-altı sene önce olsa, “tüüüh, bugün de spor yapmadım, enerji sarfetmedim” diye hayıflanır dururdum.

Aslında çoğu zaman, hep teamüller gereği davranmıyor muyuz? Sırf mecbur olduğumuz için bir takım şeyler yapmıyor muyuz? Sadece mecbur olduğumuz için bazı insanlarla görüşüyoruz. Sırf mecbur olduğumuz için sevmediğimiz insanların yüzüne gülümsüyoruz. Mecbur olduğumuz için istemediğimiz bir yemeğe gidiyoruz, ya da düğüne… Peki tüm bu mecburiyetler arasında kendimizi mutlu etme mecburiyetimiz nerede?

Kendimizi mutlu hissetmemiz herşeyden önemli bence. Sadece mecburiyetten bir şeyi yapacağımıza hiç yapmamamız daha iyi. Zaten mecburen yaptığımızda, karşımızdaki insanlar da halimizden ve tavrımızdan anlıyorlar bunu. Onlar da mecburen ve nezaketen anladıklarını belli etmiyorlar. O zaman, sizce de sahte bir hayat yaşamıyor muyuz? Ashtanga Yoga’nın en temel ahlaki değerlerinden bir olan “satya” (gerçeklik) ilkesini ihlal etmiyor muyuz? Sahte buluşmalar, sahte gülümsemeler ve sahte hayatlar… Peki ya içimizden geldiği gibi yaşasak? İçimizden geçenleri söylesek tabii ki karşımızdakileri kırmadan… İçinden geçeni söylemek demek patavatsız olmak, kırmak ve üzmek demek değil. İçimizden geliyorsa, görüşsek birileriyle. Eğer gerçekten istiyorsak, spor yapsak, yoga yapsak, işe gitsek, yazı yazsak. Ya da en basitinden istediğimiz anda yemek yesek, yatsak, uyusak. Yani hayatın en temel ihtiyaçlarını bile içimizden geldiği gibi yaşamak. İçimizden geliyorsa, karşımızdakine sarılmak… İçimizden geliyorsa, sevdiğimizi öpmek. Bir an bile kaybetmeden. O an içimize öyle geldiyse, “ayıp olur”, “şu an doğru an değil” diye düşünmeden davranmak. Çünkü belki bir sonraki an olmayacak. Sadece ve sadece yaşadığımız şu an gerçek. O halde, içimizden geldiği gibi yaşadığımız zaman daha mutlu olmaz mıyız? “Satya” ilkesi hayatımızın bir parçası olmaz mı ve “gerçek” bir hayat yaşamaz mıyız? Siz ne düşünüyorsunuz?

birisi bana denge mi dedi?

Standard

Denge, hayatımda her zaman önemli bir yer tuttu. Bir “Terazi” olarak, dengeli bir yaşam benim olmazsa olmazımdı. Peki ya dengemi hep koruyabildim mi? Ya dengemin bozulduğu zamanlar? Geçen akşam, yoga dersimi denge ve denge asanalarına adadığımda işte bunları düşünüyordum.  Denge? Nasıl bir denge? Dengemiz günden güne değişir mi? Peki bu dengeyi nasıl koruyacağız?

2009-2010 tum fotolar 696

Bahar aylarındayız hâlâ. Bir gün hava sıcacık, güneş tepede, ısıtıyor bizi. Çoraplar çıkıyor, sandaletler ve elbiseler giyiliyor. Ertesi gün, hava kapalı, yağmur yağdı yağacak. İçimiz ürperiyor eğer bir gün önceki havaya aldanıp yazlık kıyafetlerimizle çıktıysak sokağa. Böyle bir mevsimde yoga dersleri de değişken oluyor haliyle. Sıcak havada kimi zaman aktif ve hareketli yogaya kimi zaman da sakin tarzlı bir yogaya yönleniyoruz. Daha serin havalarda ise genellikle içimizi ısıtacak hareketli yogayı tercih ediyoruz. Hal böyle olunca da tıpkı baharın bir öyle bir böyle olan havası gibi yoga pratiğimiz de günden güne değişiklik gösteriyor.

O gün Ankara çok sıcaktı. Hatta ben pilates stüdyosuna giderken karşıdan vuran güneşin etkisi altında fazlasıyla gevşemiştim. Stüdyoya gider gitmez bir kahve içtim uyuşukluğumu ve uykumu açmak için. Denge çalışmak için aslında harika bir gündü.

Öğrenciler geldi. Kısa bir meditasyonla derse başladık. Denge odaklı çalışacağımız için masa pozisyonunda denge hareketleri ile başladık. Bunu “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpekte) tek el ve tek bacak kaldırarak denge çalışmaları takip etti. Sonrasında ayağa kalktık ve “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındık. Yavaş yavaş denge asanalarına yoğunlaştık. Bunlar arasında “vrksasana” (ağaç), “natarajasana” (dansçı), tek bacak üzerinde durarak “utkatasana” (sandalye), “ardha chandrasana” (yarım ay), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha duruşu) vardı. Dersin zirve duruşu “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) varyasyonlarıydı.

Kimi zaman bloktan kimi zaman da duvardan faydalandık ama dengemizi gözlemledik. Bedenimizin sağı ve solundaki dengemizin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini gördük. Bugün başarıyla yapabildiğimiz bir asanayı belki bir gün sonra yapamayabileceğimizi fark ettik.

Peki, o günkü dersin ana fikri neydi? Neden denge asanalarına yoğunlaşmıştık? Dengemizin günden güne değişiklik gösterebileceğini bilmek ve bunu olduğu gibi kabul etmek. İşte tüm dersin ana fikri buydu aslında. Her şeyden önemlisi, bedenimizin sağ ve sol yanındaki dengemizin de birbirinden farklı olabileceğini kabullenmekti. Belki sağ tarafımız daha dengeli belki de sol yanımız daha dengeliydi. Ya da ikisi birden dengeliydi. Ama her şeyden önemlisi, dengemizi ya da dengesizliğimizi, bir başka deyişle güçlü taraflarımızı ya da zaaflarımızı, olduğu gibi kabullenmek ve kendimizi bu şekilde sevmek. İşte tüm ders bunun üzerineydi. Tüm ders bu farkındalığı uyandırmak içindi.

Benim burcum Terazi. Hayatımda sürekli denge olmalı. Dengemi hep korumalıyım. Koruyamadığım zaman ne mi olur? Fiziksel ve duygusal açıdan yorgun düşerim ve tükenirim. Peki, bu dengeyi nasıl koruyacağım?

Öncelikle, hepimiz, hayatın “düalite”, Türkçe tabiriyle “ikisellik” ya da “zıtlıklar” üzerine kurulduğunu kabul etmeliyiz. Kadın olmadan erkeğin olmayacağını, yaz olmadan kışın olmayacağını, gece olmadan gündüzün olmayacağını, karanlık olmadan aydınlığın olmayacağını fark etmeliyiz. Daha doğrusu, bu zıt kutuplar olmadan tek başına gecenin, yazın, kadının ya da karanlığın hiçbir şey ifade etmeyeceğini kabullenmeliyiz. Her şey zıt kutbuyla bir anlam ifade ediyor. O halde, bu zıtlıkların varlığını kabul ederek hayatımızı bir dengeye oturtabiliriz. Dengeyi ancak ve ancak böyle kurabiliriz. Ne aşırı etkinlik ne aşırı dinginlik, ne aşırı et yemek ne hiç yememek, ne aşırı spor ne aşırı durağanlık, ne aşırı sevgi ne aşırı nefret… Her şeyin ılımlısı ve her şeyin dengesi… İşte hayatın düzeni…

kışın yoga: nelere dikkat etmeli?

Standard

Kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine (dualitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (dualiteyi), ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil.

2009-2010 tum fotolar 730

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar ayurveda (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. Vata dosha, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. Vata doshanın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu doshanın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.
Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, ayurvedaya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki vata oranı yükselir. Bedenimizdeki vata oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır.
Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.
Vücudumuzda vata oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? Vata sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde vata dosha arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.
Bu nedenle vücudumuzdaki vatayı daha da arttırmamamız ve hatta azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, vatayı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok sirsasana (baş duruşu), adho mukha vrksasana (kol duruşu), pincha mayurasana (tavus kuşu duruşu) yaparsak, bedenimizdeki vatayı arttırız ve zihnimizi yorarız, kendimizi sabırsız hissederiz, aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız, ve dikkatimiz dağılır.
Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki vata dosha artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle tadasana (dağ duruşu), virabhadrasana I ve II (savaşçı duruşları), trikonasana (üçgen), ve vrksasana (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve vata doshayı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.
Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın otururak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.
Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.
Burgular da bedenimizdeki vata oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki vata dosha artar.
Öyleyse, şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki vata doshayı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışalım. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye çalışalım.
Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, herşey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (dualite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar–köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.