Tag Archives: cesaret

koşulsuz güven…

Standard

Yaz rehaveti bana da çöktü. Kış aylarında düzenli olarak yazı yazabilirken, yaz geldiğinden beri dersler dışında kendimi açık havada yürüyüşlere, havuzda güneşlenmeye ve akşamları arkadaşlarımla vakit geçirmeye verdim. Hal böyle olunca da yazılar biraz aksadı. Yoga dersleri devam ediyor. Hatta kış aylarındaki yoga dersleri gibi kalabalık ve bir o kadar zevkli geçiyor. Her ders farklı bir deneyim oluyor benim için ve de farklı bir yazı konusu… Ama güneş tepemde parladığında ya da akşamları hafif serinlik çöktüğünde yaz günlerinin tadını çıkarmayı yazmaya tercih ettim ne yazık ki!.

Her şey bir yana, her bir yoga dersi benim için ayrı bir deneyim oluyor. Öğrencilerden aldığım geri bildirimler, öğrencilerle iletişim ve etkileşimim… Her gün yeni bir şey öğreniyorum ve her gün dersten çıktığımda kendimi zenginleşmiş hissediyorum.

Geçtiğimiz hafta akşam grup derslerinin birinde arkaya eğilmelere odaklandık. O gün sabah uyandığımda içimde bir huzursuzluk vardı sanki… Malum bu aralar gökyüzü de fazla hareketli. Ay tutulmaları, güneş tutulmaları, Merkür gerilemesi… Bunlarla ilgili yazılar okuduğumuzda acaba ruhsal olarak biraz etkileniyor muyuz? Belki de hava çok sıcak. Sırf bu yüzden biraz yorgun ve gergin hissediyorumdur. Kim bilir? Neyse, o gün iyi uyanmadığım için o gün derste arkaya eğilmelere odaklanmaya karar verdim. Sanki ben böyleyim, herkes de böyle!.

O gün dersi değişik bir tema üzerine planlamaya karar verdim. Geriye eğilerek göğüs kafesini esnetecektik ama bunu biraz farklı yapmalıydık. Geriye eğilmekten korkanlar olabilirdi. Bu korkunun üzerine cesaretle gitmeyi deneyimlemeliydik. Ve belki de kendimize güvenmeliydik. Ya da o günkü zirve duruşunu denerken öğretmenimizden ya da arkadaşımızdan yardım alabilirdik ve o anda da o kişilere güvenmeliydik. Tema, korku-cesaret-güven olmalıydı. Bunun için de bilinmeze doğru, geriye doğru gitmeliydik. “Ustrasana”dan (deve duruşu) “kapotasana”ya (güvercin) düşmeliydik. Bir sonraki aşamada ise “tadasana”dan (dağ duruşu) “urdhva dhanurasana”ya (köprü) düşmeliydik. Bu ikinci bahsettiğim şeyi belki çocukken çok sık yapardık ve hiç korkmazdık. Ama zaman içinde büyüdükçe korkularımız arttı ve bu şey eskisi kadar kolay gelmemekte artık bize… Düşme korkusu, başarısız olma korkusu, bilinmez olanın korkusu… Ve belki daha niceleri… Korkuyu ise cesaret ve güvenle yenebilirdik. Önce kendimize güven sonra çevremizdeki bize destek olan kişilere güven…

İnanır mısınız? Çocukken ben ayaktan köprüye çok rahat düşerdim. Hiç ısınmadan bile… Bir süredir bu akışı derslerde çalıştırmamıştım. Ve duruşu gösterirken biraz ürktüm. Kendi kendime geriye düşmek yerine iki öğrenciden bana destek olmalarını istedim ve belime elleri koymalarını rica ettim. Ondan sonra geriye düştüm ve “urdhva dhanurasana”yı yaptım.

Benden sonra öğrenciler deneyimledi. Kimi benden destek aldı, kimi bir başka arkadaşından… Önemli olan “güven” idi. Güvendiğimizde korkunun üzerine cesaretle gidebiliyorduk.

Herkes “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) iken ben de düşünüyordum. Hepimizin korkuları var. Kimimizin daha basit, kimimizin daha ağır. Yüksekten korkmak, sürüngenlerden korkmak, düşmekten korkmak, başarısız olmaktan korkmak, bilinmezden korkmak, gelecekten korkmak… Bunları çoğaltabiliriz. Korku, zihnimizin yarattığı olumsuz duygulardan biri… Korkunun karşıt duygusu sevgi… Sevgi ile korkuyu yenmemiz mümkün. Korkunun üzerine cesaretle gidebilmek için de “sevgi”nin gelişebileceği tek yeri esnetmemiz ve açmamız gerekiyor. Yani kalbimizi… Yani arkaya eğilmelere odaklanmamız ve her ne kadar bizim için zor olsa da yılmadan çalışmaya ve denemeye devam etmemiz… Ve yine korkunun üzerine cesaretle giderken kendimize ve çevremizdekilere güvenmemiz… Gözlerinin içine bakıp, o gözlerdeki ışığı görüp, koşulsuz olarak onlara güvenmemiz ve onlara teslim olmamız… İşte o zaman ne geriye eğilmekten, ne geriye düşmekten ne de başka bir şeyden korkarız.

Reklamlar

güven ve cesaretle…

Standard

Son zamanlarda yoga derslerine gittiğimde öğrencilerde hep aynı yorgunluk, bıkkınlık, mutsuzluk ve güvensizlik… Herkes gergin, herkes korkuyor ve herkes tedirgin… Üst üste gelen terör saldırıları bu kasvetli ve karanlık kış günlerinde bedenlerimizin ve ruhlarımızın yorgunluğunu, bıkkınlığını, mutsuzluğunu ve güvensizliğini arttırıyor. Derse gittiğimde öğrencilere ne çalışmak istediklerini sorduğumda, “bizi rahatlatacak, bir saatliğine de olsa huzurlu ve mutlu hissettirecek bir şey çalıştırın” cevabını alıyorum. Bu nedenle bu hafta yoga derslerinde göğüs kafesini esnetecek akışlara ağırlık verdim.

2009-2010 tum fotolar 006

Bu haftaki üç değişik yerdeki dersimde arkaya eğilmelere odaklanarak göğüs kafesini esnetmeyi amaçladım. Derslerin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Derse başlamadan önce öğrencilere, “bugün derste köprü duruşunu deneyeceğiz. Köprü denerken geriye doğru bakabilmeyi, geçmişe doğru bakabilmeyi, bilinmeze doğru bakabilmeyi çalışacağız. Geriye doğru bakabilmek ve kollarımıza güvenip bedeni yükseltebilmek cesaret isteyen bir şey. Eğer korkularımız varsa, şu an hayatımızda bir şeylerden korkuyorsak, cesaretle göğsümüzü açamayabiliriz. Ama en azından güven ve cesaretle bunu dener ve sonunda sevgi, coşku ve mutluluğa doğru yol alabiriz.”

Ve ders başladı. Ders boyunca göğüs kafesini ve kalça fleksör kaslarını esnettik ve omuzları geriye doğru çevirebilmek için omuz kuşağı üzerine çalıştık. Zirve duruşunu üç aşamada denetmeye karar vermiştik. İlk denemede “setu bandhasana” (yarım köprü) yapacaktık. Nefes alırken bedeni sırta kadar yerden kaldıracak ve ikinci nefesi alırken omuzları biraz içeri doğru sokarak göğüs kafesini yukarı ve ileri doğru açmaya çalışacaktık. İkinci denemede yine “setu bandhasana” ile başlayacak, bu duruşa yerleştikten sonra kolları başın yanında yere yerleştirip başın tepesini yere koyacaktık. Bu duruş bizler için o gün imkansızsa yine sadece “setu bandhasana” yapacaktık. Üçüncü sefer ise tam köprü deneyecektik. İkinci duruştaki gibi yerleştikten sonra nefes alırken kolların üzerinde yükselip başı yerden kaldıracaktık ve tam köprüyü yapacaktık. Duruş o gün için bize zor geliyorsa birinci ya da ikinci aşamada bekleyecektik.

Derslerde her üç duruşu da yapanlar, sadece yarım köprüyü yapanlar, birinci ve ikinci aşamaları deneyenler oldu. Herkes kendi bedeninin ve ruhunun o gün elverdiği kadarıyla duruşu denedi ve yapabildiği kadarını kabullendi.

Öğrenciler uzun bir “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dinlenirken ben de düşüncelere dalmıştım. Tüm öğrenciler yaşadığımız olaylardan dolayı mutsuz, umutsuz, üzgün, kırgın, bıkkın, yorgun ve güvensiz hissediyordu. Herkes korkuyordu. Ne kadar etkilenmediğimizi düşünsek de terör saldırılarından güvensiz, yorgun ve umutsuz hissediyorduk. Her gün — doğru ya da yanlış — ihbarlar sosyal medyada dolaşıyordu. Oraya gitmeyin, buraya gitmeyin. Bedenler yorgun olmasa da ruhlar yorgundu. Tüm yaşananlar güvensizlik, yorgunluk, umutsuzluk doğuruyordu. Bu ruh halinden çıkmak için geriye eğilsek ve göğüs kafesi esnetsek bile istenilen sonucu alamayabiliyorduk. Belki daha önceden çok rahat bir şekilde geriye eğilebiliyorduk ama belki artık geriye eğilirken sıkıntı çekiyorduk. Acaba ruhumuz, kalbimiz ve vicdanımız ağır mı gelmeye başlamıştı? Peki ya korkular? Her gün üzerine yenisi eklenen korkular? Ve bu korkuları yenecek cesaretten yoksun olmak? Artık kendimizi bir şeyler yapacak kadar cesur hissetmemek? Güven ve cesaretle adım atamamak… Bıkkınlık duymak ve tüm bunların verdiği ağırlıkla göğüs kafesini yerden kaldıramamak…

acro yoga

Standard

“Bugün sizinle yoga dışında bir şey yapacağız. Bugün sizinle oyun oynayacağız. Çok eğleneceğimizi düşünüyorum. Şimdi oyun oynamaya hazır mısınız?”

20140531_152104-001

Geçen hafta katıldığım bir atölye çalışmasında duyduğum ilk cümleler. Daha önce hiç denemediğim bir yoga tarzı: “Acro Yoga”. Acro yoga denilince, aklıma sadece ve sadece eşli yapılan asanalar geliyordu. Oysa acro yoga bambaşka bir şeymiş. Geçen hafta sonu katıldığım atölyede anladım bunu. En iyisi anlatmaya baştan başlayım.

Eğitmenlik yaptığım yoga stüdyosunda “acro yoga” atölyesi düzenleneceğini duyduğum andaki heyecanımı anlatamam. Hep duyardım ancak o güne kadar denemek fırsatım olmamıştı. Nasıl bir yoga olduğunu çok merak ediyordum.

Atölyenin olduğu gün çok yorgun uyandım. Üstüne üstlük bir de menstrüasyon dönemimdi. Ne de şanslıyım değil mi? Yorgun hissettiğim için sabah kardiyovasküler çalışmamı yapmadım. Güzel bir kahvaltı edip stüdyoya gittim. Genç kızlarla dersim vardı. Onlar da biraz yorgun hissediyorlardı. Yin yogada karar kılıp bedeni iyice dinlendirdik, esnettik ve rahatlattık. Dersim de bittiğine göre artık atölye çalışmasına hazırdım.

Aslında stüdyodaki tüm eğitmen arkadaşlarım da heyecanlıydı. Onların heyecanını da hissedebiliyordum. Terslik bu ya, ne kadar çok istese de öğrencilerimden biri işi dolayısıyla bu atölyeye katılamayacaktı. Üstüne üstlük, birçok insan aynı durumdaydı. Bu atölyeye katılmayı o kadar çok isteyen herkesin o gün önemli işleri vardı ve rezervasyonlarını iptal ettirmişlerdi. Diyorum ya, ilginç bir gündü. Atölyeyi verecek olan eğitmen İstanbul’dan gelecekti. Uçağını kaçırmıştı. Stüdyoya vardığımda onların telaşına ben de ortak olmuştum. Hani bazen bir şeyi çok istersin, olmaz ya. Onun gibi hissettik bir anda. Neyse ki eğitmenimiz bir sonraki uçakta yer bulmuştu ve atölye çalışmasına vaktinde yetişebilecekti.

Eğitmen stüdyoya ayak basar basmaz cam çay demliği kendi kendine çatladı ve mutfakta her yer çay oldu. Arkadaşlarım etrafı temizleme işine girişmişlerdi ki, mutfak penceresinin perdesi elimizde kaldı. Ben ve diğer müdavim bir öğrenci perdeyle uğraşmaya başladık. O sırada atölye çalışmasının yapılacağı stüdyoda ders bitti. Hemen üç arkadaş stüdyoya gidip etrafı toparladık. Yerlere “mat”ları (yoga minderi) yerleştirdik. Stüdyoyu havalandırdık. Müzik sistemini kurduk. Neyse ki bu kadar tersliğe rağmen dersin başlamasına on beş dakika kala hazırdık. Derin derin nefeslerle rahatlamak… O an en çok ihtiyacımız olan şeydi.

Herkes gelmiş ve “mat”lara yerleşmişti. Biz de yerimizi aldık. Atölye çalışmasını yaptıracak olan eğitmen de yerini aldı. O kadar doğal ve şirin bir eğitmendi ki hemen kanım ısındı. Yoga akışına geçmeden önce daire olduk. Herkes ismini söyleyip bir asana yapacaktı. Böylece az çok birbirimizi tanıyacaktık. İlk turda sadece ismini söyleyenler asana yaptı. İkinci turda, kişi ismini söylüyordu ama onun asanasını tüm grup yapıyordu. Çok eğlenceliydi. Tanışma faslı bittikten sonra yerlerimize geçtik.

“Acro yoga” çalışmasına geçmeden önce biraz ısındık. Klasik “surya namaskara” (güneşe selam), “phalakasana-chaturanga dandasana” (sopa-şınav) serisi, “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı), “adho mukha svanasana-camatkarasana” (aşağı bakan köpek-vahşi şey) serisi ve “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) gibi asanalar yaptık. Beden “ateş” almıştı. Artık “acro yoga” zamanıydı.

Önce basit asanalar ile başladık. İki kişilik gruplar olduk ve bacakları ve kolları güçlendirmek için bir çalışma yaptık. “Sarvangasana”yı (omuz duruşu) ve “phalakasana”yı (sopa) ikili çalıştık. Bir kişi altta zemini oluştururken, üstteki kişi “phalakasana” (sopa), “salambhasana” (çekirge) ve “dhanurasana” (yay) yapmayı denedi.

Asanalar gitgide zorlaşıyordu. Bir kişi sırt üstü yere yatarak zemini oluşturdu ve diğerinin kalça kemiklerini ayak tabanlarını yerleştirip o kişiyi “uçurdu.” İkinci kişi uçarken, “salambhasana” ve “dhanurasana” yapmaya çalıştı. Yaptı, yapamadı. Denedi, düşer gibi oldular. Üçüncü bir kişi yardımcı oldu. İkili dengesini kaybettiğinde, üçüncü kişi dengeyi kurdu, düzeltti onları. Oyun böylece sürüp gitti.

Biz gruplar halinde “acro yoga” asanalarını yapmaya çalışırken, hep aklımızda olan şey “yapmak”, “yapmak” ve “yapmaktı.” Başarmaktı. Kazanmaktı. Oyun oynarken bile aklımızda hep kazanmak vardı. Kimse kaybetmek istemezdi. İşte o gün, eğitmenin bize hatırlattığı da bu oldu: “Kazanmak için oynama. Sadece oyna.” Ve asanalara ara verip, bizi tekrar ortaya topladı. Bu sefer iki kişilik gruplar halinde oynamaya başladık. Hani çocukken de yapardık ya. Ellerimizi birbirine çarpardık. Onun gibi bir oyundu bu. Kollarmızı ya sağa ve sola sallayacaktık ya da yukarı kaldıracaktık. Eşimizle aynı şeyi yaparsak, ortada ellerimizi birbirine çarpacaktık. Eğer farklı şeyler yaparsak, aynı şeyi yapana kadar devam edecektik. Aynı şeyi yaptık, ortada ellerimizi buluşturmayı unuttuk. Farklı şey yaptık. Bir de baktık ki, ellerimizi birleştirmişiz. Ellerimiz dolandı birbirine… Sınıf kahkahalarla çınladı. Herkes çocuk olmuş, eğleniyordu. Kazanmak diye bir düşüncemiz yoktu. Sadece oynuyorduk ve anı yaşıyorduk.

Daha neler mi yaptık? Üstteki kişi “padmasana” (lotus) pozunda “tahta” oturdu. Sonra “ustrasana” (deve) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu)… En ilginç asanalardan biri, bir kişinin yerde “setu bandhasana” (yarım köprü) kurması ve diğerinin onun bacaklarından destek alarak “sirsasana”ya (kafa duruşu) kalkmasıydı.

20140531_152649

Arkaya eğilmeler olmadan bir yoga workshop’u olur mu hiç? Tabii ki acro yoga workshop’unda da arkaya eğilmelerin kralı vardı. Bir kişi yerde sırt üstü yatıp diğerini “urdhva dhanurasana” (köprü) pozisyonuna getiriyordu ve o kişi köprüden kol duruşu çıkışı gibi gerisin geri çıkıyordu. Bir tarafta başlayıp tam ters tarafta bitiriyordunuz. Çocukken attığımız taklalara benziyordu. Hafiften bir baş dönmesi… O kadar zevkliydi ki… Bu duruşun bağımlısı olabilirdiniz.

En sona kalan asana en keyiflisiydi. Rahatlatıcı, gevşetici ve esnetici bir asanaydı. Bir kişi yerde sırt üstü yatıp ayak tabanlarını diğerinin kalça kemiklerine yerleştiriyor ve onu yukarı kaldırıyordu. Yukardaki kişinin omurgasını esnetiyor, omuzlarını rahatlatıyor, bacaklarını “baddha konasana” (kelebek/bağlı açı duruşu) şekline sokturarak kalçasını gevşetiyordu. En son da bedeni burguya sokmasına yardımcı oluyordu ki, bu hazzı anlatmaya kelimeler yetmez. Şansıma bu asana serisini bana eğitmen yaptırdı. Arkadaşınla ikili olduğunda da çok keyifli bir çalışmaydı ancak eğitmenle olunca tadı bambaşkaydı. Öncelikle eğitmen bu konuda yetkin olduğu için ona daha çok güveniyordun. Tabii ki bu duruşları sürekli yaptığı ve çalıştığı için alışmıştı. Bizim ilk deneyimimizdi. Onun kadar akışkan ve kolay yapmıyorduk. Mesela ben arkadaşımı kaldırırken korkuyordum. Ya tutamazsam? Ya düşürürsem? Ya bir yerini sakatlarsam? Oysa eğitmen güçlüydü, işi biliyordu ve kendini ona çok kolay teslim edebiliyordun. Güven… Hayatın her anında olduğu gibi yoga çalışmalarında ve özellikle böyle ikili çalışmalarda çok önemli bir etken…

Dersin sonunda eğitmen bizi yine ortada topladı. Daire olduk. Birbirimize yaklaştık. Bir elimizle sağdaki arkadaşımızın omuzuna ufak ufak dokunurken diğer elimizle de soldaki arkadaşımızın sırtını sıvazladık. “(Arkadaşlarım) sizlere güvendim. Çok iyiydiniz, bana çok destek oldunuz. Hepinize çok teşekkür ederim.”

Aslında yapamayacağımız şey yoktu. Önemli olan, yeni şeyler denemeye açık olmaktı. Biraz güven, biraz cesaret ve her zamankinden daha çok çaba…

herkese aynı ilgi…

Standard

Geçenlerde yoga stüdyosunda çocuklarla dersim vardı. Her zamanki iki kız öğrencinin yanında yeni bir öğrenci daha vardı. Bu kız beş yaşındaydı. Diğer iki öğrenci 11 yaşında… Derse başlamadan önce beş yaşındaki yeni öğrenci “ben yoga yapmayacağım” dedi. Benim cevabım hazırdı: “Peki yapma ama gel yanıma otur. Birlikte ablaları izleyelim.” Buna itirazı yoktu. O sırada ben de ne yapsam da bu ufaklığı derse katsam diye düşünüyordum. Aradığım cevap iki gün önce anaokulunda verdiğim dersti. En iyisi iki gün öncesine dönelim.

1504993_1437620506468514_2068486176_n

Anaokuluna dersten yirmi dakika önce varmıştım. O gün için aklımda özel bir ders vardı. Daha önceki yazılarımı okuduysanız, anaokulunda yoga derslerini İngilizce verdiğimi de biliyorsunuzdur. Derste hayvan asanaları yapacaktık. “Eeeeee, bunun neresi ilginç?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. İlginç; çünkü hayvan asanalarını “Old McDonald had a farm” şarkısı eşliğinde yapacaktık. Hayvan isimleri geçtiğinde de o asanayı yapıp hayvanın sesini çıkaracaktık. Bence çok eğlenceli bir ders olacaktı. Eğlenceli olacaktı olmasına da, bir de ben yogada hangi hayvan asanaları var bir hatırlayabilseydim. İlk aklıma gelenler “kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana) ve “aşağı bakan ve yukarı bakan köpek”ti (adho mukha svanasana ve urdhva mukha svanasana). Başladık akışa. “Old McDonald had a farm. E-I-E-I-O. And on that farm he had a dog E-I-E-I-O. With a waf-waf here and a waf-waf there. Here a waf, there a waf. Everywhere a waf-waf. Old McDonald had a farm E-I-E-I-O.” İşin komik tarafı, birkaç hayvan dışında hayvanların nasıl ses çıkardıklarını bilmiyordum. Neyse ki çocuklar bana çok yardımcı oldu. Aralarında çok güzel ses çıkaranlar vardı. Böylece bir etkileşim oluşmuştu aramızda. Dediğim gibi şarkıyla akış yaparken bir türlü hayvan ismi hatırlayamadığımda çocuklar bana yardımcı oluyordu ve o hayvanın asanasını yapıyorduk. Çocuklar da ben de çok eğlenmiştik.

Yoga stüdyosunda yeni gelen öğrenciyi derse nasıl katsam diye düşünürken bu eğlenceli dersi hatırlayıverdim. Karar verilmişti. Şimdi sıra uygulamadaydı. Kısaca ne yapacağımızdan bahsettim. Ancak bir sorun vardı. “Old McDonalds” şarkısının melodisini biliyorlardı ama sözlerini bilmiyorlardı. Anadilimiz ne güne duruyordu. “Ali Baba’nın bir çiftliği var.” Sorun çözülmüştü. Biz de başladık derse.

“Kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana), “aşağı bakan köpek” (adho mukha svanasana), “yukarı bakan köpek” (urdhva mukha svanasana), “kurbağa” (mandukasana), “tavşan” (sasangasana), “balık” (matsyasana), “yunus” (ardha salamba sirsasana), “aslan” (simhasana), “kobra” (bhujangasana), “kartal” (garudasana), “çekirge” (salabhasana), “güvercin” (eka pada raja kapotasana), “karga” (bakasana), “deve” (ustrasana), “kelebek” (baddha konasana), “kaplumbağa” (turtle) ve “kaplan” (vyaghrasana) bu asanalardan bazılarıydı.

İnternette izlediğim çocuk yogası videolarında büyükler için yaptığımız birçok asananın bir hayvan adı verilerek çocuk yogasında kullanıldığını görmüştüm. Mesela, çocuklarla çalışılırken “malasana” duruşunda (çelenk/dua tespihi) kollarla bacakların içine girildiğini ve bu poza da “örümcek” dendiğini görmüştüm. “Urdhva hastasana” (dağ duruşunda kollarla yukarı uzanma) çocuklarla çalışırken “zürafa” adını alıyordu. “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) “at” duruşu olmuştu. “Malasana”da çömelip yukarı zıplamak “maymun” olarak adlandırılmıştı ve “ardha purvottanasana/chatus pada pitham”da (ters masa duruşu) “yengeç” olarak karşıma çıkmıştı.  Ayrıca, “timsah”, “fil”, “ayı” ve “eşek” de yapabileceğimiz diğer asanalardı.

Derse katılmam diyen beş yaşındaki öğrenci daha şarkının ilk başında derse katılmaya başlamıştı. Şarkıyla birlikte hayvan asanaları yapmak ilgisini çekmişti. Hayvan asanaları bitti ama biz şarkıyı bitirmek istemedik. Bu yüzden “Ali Baba’nın çiftliğinde ağaçlar, dansçılar, savaşçılar, üçgenler, aylar, yıldızlar ve daha neler neler vardı.”

Dersin sonuna yaklaşırken kızlar “salamba sirsasana II” (kolların üzerinde de durulan baş duruşu) ve “sarvangasana” (omuz duruşu/çocuk yogasında mum duruşu) yaptılar.

Sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. İki aydır dersime katılan iki kız öğrenci hemen yerleşti matların (minderlerin) üzerine. Başlarının altına minder, gözlerine göz yastığı ve üzerlerine de battaniye. Keyiflerine diyecek yoktu. “Savasana”ya her yattıklarında benim de canım aynen onlar gibi yayılmak istiyor. Yeni öğrenciye de “hadi şimdi biraz uzanma ve dinlenme zamanı” dedim ve kız birden ağlamaya başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. “Ne oldu” diye sordum. Meğer annesini özlemiş. Annesi o sırada diğer stüdyoda dersteydi. “Yanına gidebilir miyim?” diye sordu. Ben de gidebileceğini söyledim. O arada sınıfta masaj yağı aramakla meşguldüm. Bir türlü bulamadım. “Savasana”daki öğrencilere “hemen masaj yağı alıp geleceğimi ve onların hiç istiflerini bozmamalarını” söyledim. Ben de diğer stüdyoya gittim. Beş yaşındaki yeni öğrencim de oradaydı. Masaj yağını alıp yukarı çıkarken benimle gelip gelmeyeceğini sordum. Elimi tuttu ve benimle birlikte geldi. Stüdyoya girince “hadi sen de ablalar gibi uzan” dedim. Yine dudakları büzüldü ve “ben sınıfın dışında annemi bekleyeceğim” dedi. “Peki, o zaman.” Yapacak bir şey kalmamıştı.

Diğer iki öğrenciye masaj yaptım. Ben onlara masaj yaparken birden söylenmeye başladılar. Meğer onlar portakal yağı seviyorlarmış. Benim getirdiğim lavanta yağıymış. İnanın, ufak çaplı bir krizdi bu.

Ders bitip de “savasana”dan uyanır uyanmaz kendilerini banyoya attılar. Lavanta yağının “korkunç” kokusundan kurtulmak için. Öğretmen için bir not: “Bir daha portakal yağıyla masaj yapılacak.”

Kızlar banyodayken ben de mutfakta stüdyonun diğer müdavimlerine katıldım. Kızların anneleri, aşağı stüdyodan masaj yağı alırken beni görmüşlerdi. “Her ders kızlara masaj yapıyormuşsunuz. Kıskanıyoruz valla” dediler. Ben de, “siz de dersime katılın. Size de masaj yapayım” dedim.

İşin şakası bir yana, öğrenci öğrencidir. İster çocuk olsun ister yetişkin olsun. Hepsine aynı özeni ve ilgiyi göstermek gerekir. O nedenle, çocuk öğrencilerimi yetişkin öğrencilerimden hiç ayırmıyorum. Yetişkinlere nasıl davranıyorsam, çocuklara da aynı şekilde davranıyorum. Onların duygularını, düşüncelerini, isteklerini, korkularını, sevinçlerini, yorgunluklarını ve cesaretlerini ciddiye alıyorum. Derste kendi müziklerini dinlemek istemelerine saygı duyuyorum. Belki de öyle rahatlayıp konsantre oluyorlar.

Mademki günümüz yogası beden, ruh ve zihni rahatlatmayı ve esnetmeyi amaçlıyor, o halde biz de bu amaca uygun davranmalıyız. Bence, derslerde çok kuralcı ve katı davranmayıp gerektiğinde “su gibi” hemen “yeni yolumuzu” bulmalıyız. Öyle değil mi?

savaşçı ruhu gerek!

Standard

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana verdin ve artık ben bu bedenle anılmak istemiyorum.” Bunun üzerine, Sati meditasyona oturmuş, gözlerini kapatmış, gerçek Tanrı’sını gözlerinin önüne getirmiş ve içindeki ateşi yakmış. Sonunda bu ateş tüm bedenini sarmış ve Sati ölmüş.

Sati’nin öldüğünü duyan Shiva, üzüntüden deliye dönmüş. Saçından bir parça koparıp yere atan Shiva, bu saçtan en güçlü “savaşçı”sını yaratmış. Bu savaşçının adını, “Virabhadra” koymuş. Sanskrit dilinde, “vira” kahraman, “bhadra” da arkadaş demektir. Ve Shiva, Virabhadra’ya o partiye gitmesini ve Kral Daksha ve tüm davetlileri yok etmesini emretmiştir.

2009-2010 tum fotolar 728

Virabhadra partiye gitmiştir ve Daksha’yı öldürmüştür. Savaşçı Virabhadra, partiye vardığında, iki elinde kılıç tutuyormuş ve gücünü yerden alıyormuş. İki eli başının yanında yukarıya doğru uzanmış bir şekildeymiş. İşte bu “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı) duruşunu oluşturur. Sonra kendini göstermek için Daksha’ya doğru dönmüştür. Bu da “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşudur. Yavaşça kılıcını çekip Daksha’nın kafasını uçurması da “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) duruşunu oluşturur.

Tüm bu olanlardan sonra, Shiva Virabhadra’nın yaptıkları görmek için Daksha’nın evine gelip Virabhadra’yı tekrar eski haline getirmiştir. Shiva’nın öfkesi geçmiştir. Önce üzüntü duymaya başlamıştır ve sonrasında bu merhamete dönmüştür. Shiva, Daksha’nın kafasız bedeni bulup yerine bir keçi kafası yerleştirmiştir. Daksha, Shiva’nın bu davranışı karşısında ona itaat etmiştir.

Hikâye bu ya… Döndük dolaştık günümüze geldik. Yoga gibi barışçıl bir felsefenin içinde “savaşçı” duruşu… Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinde, “ahimsa” (zararsızlık) adında bir etik değer var. “Ahimsa”, zarar vermemek demek. Önce kendine, sonra çevrendeki kişilere, canlılara, cansız varlıklara, doğaya, çevrene… Aklınıza ne geliyorsa artık…

Bunu son günlerde Türkiye’de yaşayan olaylarla ilişkilendirmek istersek… Evet, zarar vermemek… Büyük şehirlerimizde gün geçtikçe yeşil alanlarımız azalıyor. Yeşil alanların yerine bol bol ana yol, otoyol, köprülü kavşak, bina, gökdelen, alışveriş merkezi dikiliyor. Çevremize zarar veriliyor. Yeşil alanlarımız yok ediliyor ve nefes alabileceğimiz alanlar daralıyor gün geçtikçe.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, geçen hafta İstanbul’da çevresel bir tepki başladı. Sırf yeşil alanlarımızı korumak ve gelecek nesillere biraz daha oksijen ve yeşil alan bırakabilmek için. Hükümetin İstanbul’un göbeğindeki bir yeşil alanı yok edip yerine alışveriş merkezi dikme projesine karşı başladı her şey.

2009-2010 tum fotolar 730

Ne yazık ki böylesine iyi niyetli başlayan tepkilere, yetkililerden ve polisten aşırı müdahale geldi. Olayın boyutu değişti. Çevresel başlayan bir tepki, toplumsal bir tepki ve gösteriye dönüştü. Bugüne kadar değiştirilmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti değerlerine sahip çıkmaya, dayatılmaya çalışılan yeni kanunlara, gasp edilmeye çalışılan hak ve özgürlüklere karşı bir direnişe dönüştü her şey… Her şey iki üç günde oldu… İçimizdeki “Shiva” uyandı.

Savaşmak ya da savaşçı olmak her zaman kötü bir anlam içermez. Bazen “olumsuz” anlamlarını bir kenara koyarak, “savaşmamız” gerekir. Uyuşukluktan kurtulmak, her şeyin farkına varmak, uyanmak ve “kendi sınırlarımızın ötesine çıkmak” gerekir. İşte “savaşçı ruhundan” kasıt budur yoga felsefesinde. “Kendi sınırlarımızın ötesine geçmek…” “Kendi içimizdeki gücü ortaya çıkarmak.” “Saldırgan olmadan ve zarar vermeden kendi içimizdeki savaşçı ruhunu uyandırmak.”

“Virabhadrasana I”yı (birinci savaşçı) yaparken, açın göğsünüzü… Bu duruştan “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçerken öndeki elinizin işaret parmağından ufka doğru, savaş alanına doğru bakın. Kendinize güveninizi ve cesaretini arttırın. Hangi noktadaysanız, nerede duruyorsanız, yere sağlam basın. Köklenin. Emin olun, o nokta doğru nokta ve siz doğru olanı yapıyorsunuz.

Son günlerde Türkiye’de yaşananlara tekrar dönecek olursak… Türk halkının içindeki “Shiva” uyandı ve Türk halkı kendi içinden “Virabhadra”lar (savaşçılar) yarattı. Bastığı yeri toprak diyerek geçmeyen, o topraktan gücünü alarak o toprakların üzerinde köklenen, kendine güvenen ve cesaretli, kendi sınırlarının ötesine geçmek isteyen, kendi içindeki gücü ortaya çıkarmak isteyen, saldırganlaşmadan ve zarar vermeden kendi içindeki savaşçı ruhunu uyandıran bir Türk halkı… Benim umudum var…