Tag Archives: çakra

güven mi risk mi?

Standard

Hayatınızda sizler için güven mi önemli yoksa risk alabilen bir kişi misiniz? Günlük hayatınızı yaşarken güvenli bölgede kalmak mı yoksa zoru seçip bilinmeze doğru yürümek ve risk almayı mı tercih edersiniz? Bu hafta yoga derslerinde çakralar üzerinde yoğunlaşmaya devam ediyordum. O günkü derste sıra “manipura çakra”ya (karın çakrası) gelmişti. Ve akışta içimizdeki güç ve mücevher üzerine çalışacaktık. Dersin teması hayatta güvenli bölgede kalmak ve kendimizi hiç zorlamadan güven içinde bilindik bir akış yaşamak mı yoksa bilinmeze doğru yol alıp güvenli bölgeden çıkıp riske girmek miydi?  

Ders boyunca karın kaslarını güçlendiren “asana”lar (duruş) yaptık ve dersin ilk yarısı zirve duruşu için hazırlandık. Zirve duruşu bizi güvenli bölgeden çıkaracak bir duruş olmalıydı. Bu duruşu denerken risk almalıydık.  

Bu akışı sabah ve akşam iki ayrı derste de yaptırmıştım. Her iki ders için iki ayrı zirve duruşu seçmiştim çünkü sabah grubu ve akşam grubundaki kişiler bazı duruşları çok iyi yapıyor bazılarında ise  zorlanıyordu. Amaç güvenli bölgeden çıkıp risk almaksa her iki grup da risk almalı ve karın çakrasını etkinleştirmeliydi. Bunun için bir derse zirve duruşu “bakasana” (karga duruşu) diğerinde ise “eka hasta bhujasana” (tek el kol denge duruşu) idi. İki duruş da katılımcıların her zaman yapmaya alışık olmadığı ve o gün derse katılanları zorlayacak, güvenli bölgeden çıkaracak ve onların risk almasını sağlayacak duruşlardı.  

“Bakasana”yı denediğimiz derste bazı öğrenciler güvenliği bir kenara bırakıp risk almak için duruşu denediler. Kimileri sadece tek ayağını kaldırdı, kimileri ise sadece dizlerini kollarına dayayıp ayaklarını yerde tutarak güvenli bir şekilde kalmayı tercih etti.  

“Eka hasta bhujasana” denediğimiz derse ise yine aynı şeyi gözlemledim. Bazı öğrenciler sadece kalçalarını esnetip bacaklarını omuzlarının üzerine yerleştirip orada beklemeyi tercih ederkin kimileri kalçalarını yerden kaldırmayı denedi.  

O gün derslerde gözlemlediğim şey “mat” üzerinde yaptığımız her şeyin tamamen kişiliğimiz ile doğru orantılı ve alakalı olduğu idi. Eğer ayakları sağlam yere basan kişilersek, denge duruşlarında ve risk almada zorlanıyorduk. Ya da hayatı çok ciddiye alan kişiler değilsek ve hayata biraz eğlence olarak bakıyorsak, bu tarz duruşlar ve dersler bizim için sadece eğlence ve keyif haline geliyordu. Sonuçta hayatı çok ciddiye alıp güvenli bölgede yaşayıp ayaklarımızı yere mi basmalıydık yoksa güvenli bölgeden çıkıp risk mi almalıydık? Hayat o kadar da ciddi bir şey miydi? Azcık eğlence ve riskin bize ne zararı olabilirdi ki?  

Reklamlar

gerçekten değerli misin?

Standard

Hayat çoğu zaman tesadüflerle dolu. Peki ya tesadüf diye adlandırdığımız şey aslında tesadüf değil de “olması gereken şeylerin olması gerektiği zamanda olması” ise? Yine bilmece gibi oldu. Baştan alsam iyi olacak galiba…

20130412_130012

Geçen hafta özel dersime gittiğimde her zaman çalıştığımız salonda spor kıyafetli bir kişi vardı. Ben üzerinde fazla durmadım çünkü öğrenciyle yoga çalıştığımız o salon, tüm çalışanların boş zamanlarını değerlendirebileceği bir konferans salonu ve dinlenme odası idi. O sırada öğrencim salona geldi ve beni salonda bekleyen kişi ile tanıştırdı. Meğer o kişi de yoga dersimize katılacakmış. Yabancı uyruklu bir kişi olduğu için o gün dersi İngilizce vermem gerekiyordu. Uzun zamandır da İngilizce ders vermemiştim. Daha önce de bu konuda yazılar yazmıştım. Bir süre yabancı dilde ders vermeyince pratiğinizi kaybediyorsunuz. Kimi zaman “el ne demek, ayak parmağı nasıl denirdi, peki ya el bileği İngilizce nasıl ifade edilirdi” gibi basit şeyleri bile dillendiremiyorsunuz. Tutuk başladığınız derste sonradan dil çözülüyordu ve daha kolay ifade etmeye başlıyordunuz.

Yeni gelen kişi daha önce hiç yoga dersine katılmadığı için ilk başlayanların da yapabileceği bir ders yapmayı planladım. Öne eğilme ve kalça açıcı bir ders o gün için biçilmez kaftandı. Zirve duruşunu “hanumanasana” (maymun duruşu) olarak seçmiştim. Aslında çok zor bir “asana” (duruş) idi. Ancak yıllardır birlikte çalıştığım öğrenciyi de mutsuz etmek istememiştim. Sonuçta yoga bir yolculuktu. Zirveye tırmanana kadar yaptıklarımız da önemliydi. Zirve duruşunu tamamıyla yapmak ya da yapmamak o kadar da önemli değildi. Yolculuktan zevk almak önemliydi.

Zirve duruşu için bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, bacakların içindeki kasık kaslarını ve kalça fleksör kaslarını esnetmek gerekiyordu. Dersin ilk yarısında tüm bu kasları esnetmek için “asana”lar yaptık ve zirve duruşunu denedik. Eski öğrenci bu duruşu çok güzel ve tam anlamıyla yapabiliyordu. Yeni gelen kişi ise kardiovasküler çalışmalara ağırlık veren birisi olduğu için bu duruşta biraz zorlandı ama ilk yoga dersi olmasına rağmen oldukça esnekti ve “hanumasana”dan da çok uzak değildi. Bu kişi yıllardır yoga yapıyor olsaydı nasıl esnek bir bedeni olurdu diye düşünmeden kendimi alamadım.

Zirve duruşu ardından bedeni dengelemek için birkaç duruş yaptık ve sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirdik. “Savasana” öncesi burguda bedeni ve sinir sistemini sakinleştirirken eski öğrenci, yeni katılan kişinin safra kesesinde taş olduğunu söyledi. Genelde böyledir ya… Yoga dersi biter ve öğrencilerin ne gibi rahatsızlıkları olduğunu siz ancak ders bitiminde öğrenirsiniz. O gün safra kesesini zorlayacak bir duruş yapmamıştık. Öğrenciler burguda bedenlerini sakinleştirirken, safra kesesinde neden taş olabileceğini ve bu genç yaşta bu kişinin neden böyle bir rahatsızlıktan muzdarip olduğunu düşünmeye başladım.

Yin yogaya (dişil enerjinin etkili olduğu derin bağ dokularına kadar esneten yoga türü) göre safra kesesi kalçayı dışa döndüren kasları esnettiğimizde etkileniyordu. Bir de yan karın kasları (oblikler) çalıştırıldığında… O halde kalça açıcılarla yani “svadisthana” (sakral) çakra ve burgularla yani “manipura” (karın) çakrası ile ilgiliydi. “Svadisthana” çakra, kendini kabul etmek, kendini sevmek ve böylece daha yaratıcı olabilmekle alakalıydı. Bu çakra düzgün çalışmazsa kıskançlık, nefret ve öfke gibi olumsuz duygulara yol açabilirdi. Zaten yin yogada da bu bölgenin olumsuz duygusu “öfke” idi. “Manipura çakra” ise kendine güven, kararlılık ve azim ile ilişkiliydi; bir işe başlama ve onu bitirme gücü ve azmi ile ilgiliydi. Bu çakra içindeki mücevheri parlatabilmek ve irade ile alakalıydı. Ben bunları içimden düşünmüyor dışımdan da seslendiriyordum. Derken kendimi yeni katılan kişiye soru sorarken buldum: “Kendini olduğun gibi tüm olumlu ve olumsuz yanlarınla seviyor musun? Peki ya kendini değerli görüyor musun? Kendine değer vermeyi unutup, kendini tamamıyla unutup, başkaları için mi yaşıyorsun? Başkaları hayatında senden daha çok mu önem taşıyor? Peki sen neredesin?”

Eski öğrencim bu soruları sorduğum sırada tam da doğru bir noktaya değindiğimi söyledi. Meğer yeni katılan kişi kendine değer vermeyip hep başkalarına önem veren bir kişiymiş. Peki bu durumda ne yapmalıydı? Kendini iyi hissettirecek şeyler… Kendini mutlu edecek şeyler… Öncelikle biraz yaratıcı olmak gerekirdi. “Blog yaz. Resim yap. Fotoğraf çek. Heykel yap. Mozaik yap. Ama yaratıcılık gerektiren ve gerçekten yaratabildiğini gösterecek bir şeyler yap.” Peki sonra? “Fark et. Başladığın işleri bitirebiliyor musun yoksa yarım mı bırakıyorsun? Gerçekten de içinde güç ve azim var mı? Kendin için neler yapıyorsun? Gerçekten mutlu musun? Gerçekten içinde bir mücevher taşıdığını ve o mücevherin parladığını hissedebiliyor musun?” O kişinin o günkü derse gelmesi bir tesadüf müydü yoksa hayatında yeni bir sayfa açmaya hazır olduğu için miydi? Sizce hangisi?

 

 

kadın olmak

Standard

Günler geçiyor. Aylar geçiyor. Yıllar geçiyor. Bir de bakmışız yine Dünya Kadınlar Günü gelmiş çatmış. Bu özel gün ile ilgili yazıyı yazmadan önce geçmiş yıllarda neler yazdığıma bir göz atıyorum. Aslında kafamda bir taslak var. Ama yine de geçen sene neler yazmışım diye hatırlamak istiyorum. Bir de ne göreyim? Geçen sene de kadınlara şiddet uygulandığından, kadınların hor görüldüğünden ve ezildiğinden bahsetmişim. Bir senede neler değişti? Acaba bir fark yaratabildik mi? Ne yazık ki her şey daha iyiye gideceğine daha kötüye mi gitti diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

wpid-facebook_-1036573733

8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Nasıl oldu da dünyada kadınlar günü kutlanmaya başladı? Öncelikle bunu bir hatırlayalım istedim. 8 Mart 1857’de Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi ve ardından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’den fazla kişi katıldı.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını önerdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

8 Mart günü, 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

Bu kadar zor koşullar altında elde ettiğimiz özel bir günü biz kadınlar neden yeteri kadar önemsemeyip elde ettiğimiz hakları kaybetmeye razı olabiliriz? İşte bunu anlamak mümkün değil. Özellikle ülkemizde son yıllardaki kadına şiddet, tecavüz, kadın cinayetlerinde artışı göz önüne alacak olursak, biz kadınların bize tanınan haklara daha çok saygı duyması ve onlardan vazgeçmemesi gerekmez mi? Peki tüm bu yaşananlar erkek egemen toplumların bizlere bir dayatması değil mi? Yani yine dönüp dolaşıp eski çağlarda anaerkil toplumların zaman içinde ataerkil hale dönmesi ve kadını hor görmesini mi geldik? Galiba öyle oldu.

Eski çağlara dönecek olursak; Hitit Kralı III. Hattuşili Mısır ile tarihteki ilk yazılı anlaşmayı yapan kral. Bu anlaşmanın üzerinde eşi Kraliçe Puduhepa’nın da mührü varmış. Yani Hitit Devleti’nde kral kraliçeyle birlikte söz sahibiymiş. Hititlere ait Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’nda Fırtına Tanrısı Teşup ile onun eşi Hepat birlikte resmedilmişlerdir. Anadolu’daki toprak ana inanç sistemi ise MÖ 7.000’lere kadar gitmekte. Çatalhöyük ve Hacılar gibi tarıma dayalı yerleşmelerde kadınlık uzuvlarını vurgulayan şişman kadın heykelciklerinin yansıttığı inanç sistemi binlerce yıl boyunca gelişmiş ve Anadolu’da Demir Çağ’ında Friglere kadar Kubaba/Kibele ana tanrıça inancının temeli oluşturmuştur. Tarım toplumu olan Friglerin uçsuz bucaksız doğa ile özdeşleştirdikleri “Ana Tanrıça Matar” bir doğa tanrıçası haline dönmüş ve doğada canlılığı ve verimliliği simgelemiştir. Friglerin bu ana tanrıça kültü de daha sonra Yunan ve Roma dünyasında benimsenmiştir. Yunanlılar bu tanrıçayı “Meter Megale” diye Romalılar ise “Magna Matar” olarak adlandırmışlardır.

Eski Türk toplumlarında, Umay Ana “doğum tanrıçası” ve “aile, evlilik ve neslin devamını koruyan tanrıça”sı olarak bilinen kutsal ruhlardandır. Çocuğu olmayanlara çocuk vermesi için dua edilen bir ruhtur. Mitolojik bir varlık olarak tanınan Umay Ana Türk kültürünün en eski yazılı taş anıtları olan Orhan yazıtlarında, Turfan metinlerinde, Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ü Lugati’t-Türk” adlı eserinde de geçmektedir. Umay Ana, Orhun yazıtlarında Gök Tanrı ile birlikte anılmakta, Kültigin’in onun yardımıyla dünyaya geldiği ifade edilmektedir. Türkçe ise dünyadaki en demokratik dillerden biri aslında çünkü “O” dediğimizde hem dişil hem de eril tüm canlıları anlatırız.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

“Yang”, dünyayı değiştirmeye çalışmaktır. Kendimizi değiştirmeye, hayatımızı değiştirmeye, dünyayı değiştirmeye… Bu değişim için de mücadele etmektir, bir şeyler yapmaktır. Kimi zaman da hayatı ve kendimizi zorlamaktır. Oysa “yin” kabul etmektir. Her şeyi olduğu gibi kabul edip teslim olmaktır. Hayatı, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmektir. Aslında kabul ettiğimizde ve hayatı zorlamadığımızda belki de her şey kendiliğinden hallolacaktır ama ne yazık ki o kadar çok “yapma ve başarma güdümüz” var ki kendimizi bir türlü teslim edemiyoruz hayata…

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

 

karın kasları ve hayat

Standard
Bazen hayatımızda aşağı yukarı benzer olaylarla karşılaşırız. Bu bir tesadüf müdür? Yoksa benzer düşüncelere sahip benzer kişiler ile görüştüğümüz için mi benzer olaylar yaşarız? Ya da bunu günümüzde bu tarz olaylara açıklamak için kullandığımız “çekim yasası” terimiyle açıklamak mümkün müdür?
20140725_101723
Bu hafta yine tesadüflerle dolu bir hafta oldu benim için. Gerek özel gerekse grup derslerimde tüm öğrencilerin ortak bir isteği vardı. Karın kaslarını güçlendirmek. Tesadüf müydü? Yoksa karın bölgesini yöneten duygularda mı bir sorun yaşamaktaydık? Tüm öğrenciler aynı duyguları hissediyor ve o nedenle karın kaslarını güçlendirmeyi istiyor olabilir miydi?
Karın bölgesi ne ile ilişkiliydi? Yoga felsefesine göre, “manipura” (karın) çakrası, göbek deliğinin arkasında bulunmakta ve kelime anlamıyla mücevher, cevher anlamındaydı. Bu çakra, kendine güven, azim ve kararlılıkla ilişkiliydi. “Manipura” çakra, psikolojik durumumuzla yakından ilgiliydi. Psikolojik sorunlar hissettiğimizde, mide ve hazım sorunları yaşayabilirdik. Korktuğumuzda, heyecanlandığımızda ya da stresli olduğumuzda, karnımız ağrıyabilir ya da mide sorunlarıyla karşılaşabilirdik.
Karın çakrası iyi çalıştığında, kişi enerji dolu ve amaçlarını gerçekleştirebilen biri oluyordu. Maymun iştahlı değil, aksine amaçlarını yerine getirebilecek iradeye sahip oluyordu. Bu çakra güçsüz olduğunda, kişi düşüncelerini gerçekleştirme enerjisinden yoksun, hayatın kendine sunduklarından mutlu olmayan ve hayal kırıklığı hisseden öfkeli biri haline gelebiliyordu. Manipura çakra güçsüzse, fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak özümseme ve hazmetme sorunları yaşayabiliyorduk.
Peki neden tüm öğrenciler karın odaklı bir ders istiyordu? Merkezleriyle bağlantılarını kaybetmiş, hayatlarına kararlılık ve azimle devam edemiyor ve hazmetme sorunları yaşıyor olabilirler miydi?
Derslerin başından sonuna kadar karın kaslarını güçlendirmek için çalıştık. “Vinyasa”lara (akış) başlamadan önce dört ayak üzerinde denge çalışmalarıyla karın kaslarını ısıtmıştık. Ayağa kalktıktan sonra “surya namaskara” (güneşe selam) serilerinin arasına “phalakasana” (sopa duruşu) varyasyonları ve “utkatasana” (sandalye) varyasyonları ekleyerek karın kaslarını güçlendirmeye devam etmiştik.
Bedeni iyice ısıttıktan sonra yere oturup “navasana” (sandal duruşu) varyasyonları, “supta konasana” (yerde açı duruşu) varyasyonları yaptık. Zirve duruşuna hazırlık olarak “ardha purvottanasana”da (ters masa) beş nefes beklemiş ve biraz dinlendikten sonra tekrar bu duruşa geçmiştik. Önce sağ bacağı yere paralel hale getirip nefes alıp verirken beş kere yukarı kaldırıp öteki diz hizasına kadar indirmiştik. Zirve duruşumuz ise “purvottanasana” (ters sopa duruşu) idi.
Zirve duruşu sonrasında bedeni “paschimottanasana” (yerde öne eğilme), “parivrtta janu sirsasana” (baş dize duruşunda burgu) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile sonlandırmıştık.
Öğrenciler uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlenirken ben de dersin bana neler kattığını düşündüm. Karın kaslarını güçlendirmeyi seviyordum. Her zaman derim: “Güçlü karın, güçlü omurga ve güçlü beden” diye… Karın kaslarımız ne kadar güçlüyse hayattaki duruşumuz da o kadar güçlü olur. Peki sadece bu muydu dersin sonunda hissettiklerim? Bu hafta tüm öğrencilerin karın kaslarını çalışmak istemesi tesadüf müydü yoksa onları karın kaslarını güçlendirmeye sevk eden başka bir neden mi vardı? Acaba öğrencilerin tümü merkezleriyle bağlantılarını mı kaybetmişlerdi ve bu bağlantıyı tekrar kurmaya mı çalışıyorlardı? Ya da öğrenciler içlerindeki “cevher”i mi kaybetmişlerdi yani herkes içindeki gücü unutmuş ya da aslında ne kadar güçlü olduklarının farkında mı değillerdi?
Peki ya kendine güven, azim ve kararlılık? Güven duygusu? Hayata ve çevremize güvenle bakmak? Azimle bir şeyleri başarabilmek? Başladığımız işleri kararlılıkla devam ettirmek ve sonlardırmak? Ya da her şeyden önemlisi, yaşadıklarımızı hazmedemiyor muyduk? Belki sadece biri ya da birkaçı ya da hepsi… Ne olursa olsun, öğrenciler merkezleriyle bağlantılarını kaybetmiş ve bu bağlantıyı tekrar kurmaya ihtiyaç duyuyorlardı. Ne kadar güçlü karın kaslarına sahipsek, hayattaki duruşumuz da o kadar güçlü ve sağlam oluyordu. İşte o yüzden daima merkezimizle, “cevher”imizle bağlantıyı güçlü ve sağlam tutmalıydık. Evet galiba derslerden bana düşen de buydu.

uyum ve dengede miyim?

Standard
Birkaç haftadır “vayu”lar (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımları) üzerine dersler yaptığımı yazılarımdan biliyorsunuzdur. Geçen hafta 21 Haziran yaz gündönümü olduğu için ve derslerimde gündönümüne uygun bir akış yapmak istediğim için “vayu” odaklı derslerime biraz ara verdim. Bu hafta sırada son bir “vayu” vardı: “Vyana vayu” yani “dışarı doğru enerji akımı.”
Photo
Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.
Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve ileri doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.
“Vyana vayu” yani bedenden ya da merkezden dışarı doğru giden hava akımı, “samana vayu”nun (dengeleyen/merkezleyen akım) tam tersi bir hava akımı… Bu “vayu” tüm diğer “vayu”ları dengeleyen bir hava akımı… Tüm bedende dolaşan ve bedenin dışına da taşan bir enerji akımı… “Aura” olarak adlandırılan ve bedenimizden yaydığımız düşünülen bir enerji akımı…
Yemek, su ve oksijen gibi bedendeki her tür dolaşımdan sorumlu olan “vyana vayu”, bu besinleri bedende gereken yerlere yollamaktan, besinlerin emilip özümsenmesinden ve bu emilim sonrasında pozitif enerji üretilmesinden de sorumlu…
Kalp ve akciğerlerde bulunan “vyana vayu”nun sağlıklı bir şekilde çalışması diğer dört “vayu”nun sağlıklı ve düzgün bir şekilde çalışmasına bağlı. “Svadisthana” (cinsel/sakral), “manipura” (karın), “anahata” (kalp), “vishuddha” (boğaz) ve “ajna” (üçüncü göz) çakraları ile ilişkili olduğu için bu çakralarla bağlantılı olan su, ateş, hava ve eter elementleri ile de ilişkili… Duygu ve düşüncelerin zihinde engelsiz ve sorunsuz bir şekilde dolaşımından sorumlu…
Eğer “vyana vayu” sağlıklı ise, uyumlu ve dengeli hareket ederiz. Bu “vayu” dengesizse, zihin ve beden arasındaki denge bozulur ve hastalıklara açık oluruz. “Vyana vayu” dengeliyse, fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak dengeli oluruz.
Peki “vyana vayu”yu nasıl dengeleyebilirdik? Ayaktaki asanalar, denge duruşları ve arkaya eğilmeler ile… “Pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması olarak da “nadi shodhana”yı (enerji kanallarını arındırma nefesi) kullanabilirdik.
Derse meditasyon ile başladık. Meditasyon sonrasında “dışarı doğru giden enerji”yi hissedebilmek için nefes alırken elleri üst üstü kalbin üzerine koyduk nefes verirken de kolları yana açıp avuçlar yukarı bakacak şekilde elleri dizlerin üzerine yerleştirdik. Her nefes verişte kollardan ve ellerden dışarı doğru giden enerjiyi gözler kapalıyken hissetmeye çalıştık.
Nefes çalışmasından sonra dört ayak üzerine geldik. Omurgayı “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile ısıttıktan sonra “utttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ile göğüs kafesini esnetmeye başladık. “Vyaghrasana” (kaplan duruşu) ile omurgayı arkaya eğdikten sonra “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) dinlenip ayağa kalktık. Bir “vinyasa” (akış) sonrasında “tadasana”da (dağ duruşu) nefeslendik.
“Tadasana”da beş “vayu”yu birden hissetmeye çalıştık. Ayakların altından yere doğru köklenirken “apana vayu”yu, başın tepesinden yukarı doğru uzarken “udana vayu”yu, merkezde kalarak “samana vayu”yu, nefes alırken ileri doğru çıkan göğüs kafesiyle ve içeri doğru giren hava ile “prana vayu”yu ve en son ellerden parmak uçlarından dışarı doğru giden enerjiyi yani “vyana vayu”yu…
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıtmaya devam ettik. Her bir “asana”yı farkındalıkla yapmaya çalışıyorduk. Kollarla yukarı doğru uzarken (urdhva hastasana) ellerden yukarı ve dışarı doğru giden enerjiyi, öne eğildiğimizde aşağı doğru giden enerjiyi… Yarı yola açılıp sırtı düzleştirdiğimizde, alçak şınava indiğimizde (chaturanga dandasana) ve yukarı bakan köpekte (urdhva mukha svanasana) göğüs kemiğinden (sternum) öne uzarken yukarı ve ileri doğru giden enerjiyi, aşağı bakan köpekte (adho mukha svanasana) merkezdeki enerjiyi… Çünkü “vyana vayu”yu ancak diğer dört “vayu”yu harekete geçirdikten sonra uyarabilirdik.
Güneşe selam serilerinin arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “utkatasana” (sandalye) ve “trikonasana” (üçgen) gibi ayaktaki asanaları ekleyerek “vyana vayu”yu uyarmaya devam ettik.
Beden artık iyice ısınmıştı. Denge duruşları ile “vyana vayu”yu çalıştırmaya devam edecektik. “Surya namaskara” serilerinin arasına artık denge duruşlarını katmaya başlamıştık. “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu) ve “navasana” (sandal) gibi…
“Vyana vayu”yu geriye eğilmelerle de uyarabilirdik… O yüzden güneşe selam serilerinin arasına biraz da arkaya eğilmeler katacaktık. “Urdhva hastasana”da nefes alırken biraz geriye eğilmek ve bu şekilde beş nefes beklemek… “Viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “camatkarasana” (vahşi şey), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “bhujangasana” (kobra duruşu), “sphinx” (sfenks duruşu) ve “salabhasana” (çekirge)…
Yerde “dandasana”da (asa duruşu) kollarla yukarı doğru uzadıktan sonra bedeni “paschimottanasana” (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) ile dengeledik. Derin gevşeme ve dinlenme öncesinde bir “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması ile bedendeki enerji kanallarını temizlemeyi amaçlamıştım. “Nadi shodhana” adı verilen bu nefes çalışması ile özellikle bedenin sağ ve sol enerjisini ya da eril ve dişil enerjisini eşitlemeye ve dengelemeye çalışıyorduk. Bağdaşta oturduktan sonra — en basit anlatımıyla — sağ elin (solaksak sol el) işaret ve küçük parmaklarını kullanarak burun deliklerini sıra ile kapatıp açıp nefes alıp verecektik. Çalışmaya başlamadan önce iki burun deliğinden nefes verip, sağ burun deliğini kapatıp sol burun deliğinden nefes alacaktık. Nefes alış biter bitmez sol burun deliğini kapatacak nefesi sağ burun deliğinden verecektik. Nefes verdikten sonra, sağ burun deliğinden nefes alıp onu kapatıp, sol burun deliğinden nefes verecektik ve bu şekilde devam edecektik. Bir sağdan bir soldan… Nefes çalışmasını bitirirken sol burun deliğinden nefes verip iki elimizi dizlerin üzerinde gevşek bir şekilde yerleştirip çalışmanın bedenimiz ve zihnimiz üzerinde yarattıklarını hissedecektik.
“Pranayama” sonrası sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile “vyana vayu”yu yani dışarı doğru giden enerji akımını hissettik. “Apanasana” (bacakları karna çekme) ile enerjiyi merkeze topladık ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile de “prana”nın (yaşam enerjisi) tüm bedene eşit bir şekilde yayılmasını sağladık.
“Savasana” sonrası dersi nasıl tamamlayacaktık? “Vyana vayu”nun bedenden dışarı doğru giden bir enerji olduğunu ve bedenimizden yansıttığımız “aura” denen bir enerji olduğunu farketmiştik. Bu “vayu”nun diğer dört “vayu”yu ve bedenden geçtiği düşünülen “nadi” enerji merkezlerinden “prana”nın (yaşam enerjisi) geçmesini sağladığını da biliyorduk. Bir “asana”da aşağı, yukarı, içeri, merkeze ve dışarı doğru giden enerjileri hissedip bu şekilde “asana”yı yaparsak o duruşu daha derinden hissedebileceğimizi de görmüştük. Artık bedendeki beş enerji akımı zihinlere yer etmişti. Bundan sonra bir “asana”da sadece yapmaya değil aynı zamanda “asana”nın her boyutunu hissetmeye çalışacaktık.
“Vyana vayu”ya gelince… Dengeli bir yaşamım mı vardı yoksa endişeli ve kafam karışık mıydı? Uyumlu ve dengeli miydim? Zihnim ve bedenim bir ve bütün müydü, dengeli ve uyumlu muydu yoksa zihnim dağınık mıydı? Kendimle ve çevremle uyumlu muydum? Fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak dengeli miydim? Zarafet içinde mi hareket ediyordum? Duygu ve düşüncelerim serbest bir şekilde zihnimde dolaşabiliyor muydu? Tüm bedenim uyum ve denge içinde miydi?  “Vyana vayu” dediğimizde dersten arda kalan da bunlardı işte…

kendimi ifade edebiliyor muyum?

Standard
Yoga derslerimde sadece bedene odaklı çalışmaktan pek hoşlanmıyorum. Yoga kelime anlamıyla “bir ve bütün olmak” demekse, o halde yoga derslerinde beden, zihin ve ruh üzerine yoğunlaşmalı; bedeni, zihni ve ruhu “bir ve bütün” hale getirmeye çalışmalıydık. Sanırım bu yüzden fiziksel dersler yerine derslerimde felsefi konulara eğilmeyi seviyorum. Bir süredir “vayu”lar (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımları) üzerine dersler yaptığımı farketmişsinizdir. Bu haftanın “vayu”su “udana vayu”ydu. Yani “yukarı doğru akım”…
2013-05-18 14.18.39
Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.
Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve ileri doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.
Geçen hafta sıra “udana vayu” yani “yukarı doğru akım”a gelmişti. Boyunda bulunan bu “vayu” boğazı kontrol etmekte… Aynı zamanda göz, kulak ve burun gibi duyu organlarımızı da etkilemekte… Bu nedenle, konuşma ve kendimizi ifade etme ve tiroid ve paratiroid bezleri bölgesini kontrol ettiği için  büyümemiz ve metabolizmamızı da kontrol etmekte… “Udana vayu”, nefes verirken havanın dışarı çıkmasına yardımcı olan bir “hava akımı” ve bu yüzden de konuşma ile ilişkili. “Udana” yukarı doğru bir enerji akımı olduğu için “prana”nın aşağıdaki çakralardan yukardaki çakralara çıkmasına yardımcı olur. Ayrıca, bu “vayu” merkezi sinir sistemini, endokrin sistemini ve duyuları kontrol eder. “Vishuddha” (boğaz) ve “ajna” (alın çakrası) ve eter elementi ile ilişkili…
Bu “vayu” dengesiz olduğunda kendimizi ifade ederken sorunlar yaşabiliriz; çok konuşabiliriz ya da ağzımızdan hep olumsuz cümleler çıkar. Boyun bölgesi enerjinin giriş ve çıkışıyla ilgili bir merkez olduğu için “udana vayu” dengesizleştiğinde bedene alınan ve bedenden atılan arasında bir dengesizlik oluşabilir. “Udana vayu” dengeli olduğunda, zihin ve kalp de dengeli ve bütün olur.
Bu “vayu” dengesiz olduğunda nefes darlığı ya da başka solunum sorunları yaşayabiliriz. Tüm bunların sebebi kendimizi ifade edememek ya da duygusal olarak kendimizi bastırmak olabilir. “Udana vayu” dengeli olduğundaysa mutlu ve enerjik oluruz.
“Udana vayu”nun uyandırılması “samana vayu”nun (dengeleyen/merkezleyen enerji akımı) dengeli bir şekilde çalışmasına bağlıdır. Hatırlayacağınız gibi “samana vayu”da “prana vayu” (ileri ve içeri doğru akım) ve “apana vayu”nun (aşağı ve dışarı doğru akım) sağlıklı ve dengeli bir şekilde karın bölgesinde buluşmasına bağlıydı.
“Udana vayu” yukarı doğru bir akım olduğu için bu “enerji akımını” baş, boyun ve sırt odaklı bir yoga akışı ve ters duruşlar ile uyandırabiliriz.”Samana”, “prana” ve “apana” vayular dengeli ve düzenli olduğunda bu “vayu”da düzenli çalışır. Bu nedenle bu vayu genellikle yoga derslerinin sonunda tüm “vayu”lar uyarıldıktan sonra daha iyi çalışır.
Derse meditasyon ile başladık. Meditasyon sonrasında “ujjayi pranayama” (kahraman nefes çalışması) ile boğaz bölgesini uyarmak ve “udana vayu”yu harekete geçirmek istemiştim. “Ujjayi” nefesini, boğazımızın arka kısmını kısarak yapabiliriz. Daha önce denemediyseniz, size bir ipucu verebilirim. Soğuk bir gecede, evinizde huzur içinde bir akşam geçirdiğinizi hayal edin. Cama doğru yaklaştığınızı ve cama nefesinizi vererek buğu yaptığınızı düşünün. “Saaa” sesiyle nefes alıp “haa” şeklinde nefes vermek. Ağzınız açık bir şekilde bu nefesi bir süre deneyimledikten sonra ağzınızı kapatıp nefeslerinizi burundan alıp burundan vermeye başlayabilirsiniz. Bu arada, boğazının arkasını daraltıp, bu nefesi çalışabilirsiniz.  Bazıları, bu nefese “okyanus nefesi” adını veriyor. Belki de okyanusun dalgalarının sesine benzettikleri içindir. Kim bilir?
Bu “pranayama” çalışmasını yaparken “jalandhara bandha”da (çene kilidi) yaparak “udana vayu”yu biraz daha uyarmak istemiştim. bu kilidi, “sukhasana” (kolay oturuş) ya da “virasana”da (kahraman oturuşu) oturduktan sonra burundan derin bir nefes alıp çeneyi göğüse indirip “sternum”u (iman tahtası da denilen göğüs kemiği) yukarı doğru kaldırarak yapacaktık. Nefesimizin yettiği kadar bekleyecektik. Kilidi çözerken önce çeneyi göğüsten ayıracak ve burundan nefes alacaktık. Bir süre yavaş ve derin nefesler alıp vererek nefesin normala dönmesini bekleyecektik. “Jalandhara bandha”, dolaşım ve solunum sistemlerini düzenleyip tiroidi uyarıyordu. Dolayısıyla, metabolizmayı dengeliyordu.
Öğrencilerden ders boyunca bu nefesi kullanmalarını istedikten sonra akışa başladık. Dikkati boğaza vererek “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile hem omurgayı esnettik hem de bedeni hareketlendirmeye başladık. “Marjaryasana” ve “bitilasana” arasında nefeslerle akarken çeneyi iyice göğüse yaklaştırıp sıkıştırdık ve sonra başın arkasını iyice geriye yaslayıp boynun önünü esnettik.
Bir “vinyasa” ile ayağa kalkıp “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. “Tadasana”da nefese odaklandık. Nefes alış ve verişlere odaklı bir şekilde “surya namaskara” (güneşe selam) akışları yaptık. “Tadasana”da ve “bhujangasana”da (kobra) boynu sağa sola ve öne ve arkaya hareket ettirdik. Sonra boynu çevirdik.
“Vinyasa” akışları arasında boğaz ve sırt bölgesini uyarmak için “tadasana”da göğüs kafesini açarak geriye doğru eğilmiştik. “Ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana”da (alçak hamle) da göğüs kafesini esnetmiştik. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu) bedeni ısıtmak için ve göğüs kafesini esnetmek için yaptığımız diğer asanalardı.
Yere geçtiğimizde ise “ustrasana” (deve duruşu), “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (köprü) ve “sphinx” (sfenks) duruşlarıyla “udana vayu”yu harekete geçirdik. Özellikle “sphinx” duruşunda boynu sağa sola ve öne ve arkaya hareket ettirdik.
Artık dersi sonlandırmadan önce birkaç ters duruş ile “udana vayu”yu dengelemeliydik. Sıra ile “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) yaptık.  Ve son asana da “sirsasana” (baş duruşu) idi.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesinde “simhasana” (aslan duruşu) ile boğazdaki tıkanıklıkları açmak istedim. Dizlerin üzerinde ayak parmak uçlarını mindere takarak oturduk. Elleri dizlerin önünde yere koyduk, bakışları iki kaş arasına getirdik. Ağzımızı açıp nefes verirken aslan gibi “haaaaahhh” diye kükredik.  “Pranayama” sonrasında bedeni yere teslim edip dinlendik.
Peki dersi nasıl sonuçlandırmıştık? “Udana vayu”, yukarı doğru bir enerji akımı idi. Konuşma ve kendini ifade edebilmekle ilgiliydi…  Kendini doğru ve düzgün bir şekilde ifade edebilmek… Gerçekleri ve içinden geçenleri söylemek ile ilgiliydi… Kalp ile zihin arasında bir yerdeydi… Kalp ve zihnin aynı şeyi düşünmesi ve aynı dili konuşması ile ilgiliydi… Ya kalp ve zihin aynı dili konuşmazlarsa? O zaman boğazda sorunlar oluyordu… “Udana vayu” dengesizleşiyordu… Boğaz çakrası ile ilişkili bir “vayu” idi. Boğaz çakrası, temiz ve düzgün ifadenin ve iletişimin merkeziydi. İçimizden geçenleri dile getirmekle ilgiliydi. Zihin ile kalbi bir ve bütün hale getirmek ve dudaklarımızdan güzel sözlerin çıkması önemliydi. Bağırmak ya da kavga etmek, doğru ve düzgün ifade değildi. Kendimi düzgün ve doğru ifade edebiliyor muyum? Herkes tarafından doğru anlaşılıyor muyum? Güzel ifade edebiliyor muyum? Söylediklerim dinleniyor mu? Doğru ve düzgün bir şekilde konuşabiliyor muyum? İşte “udana vayu” da buydu…

içimizi boşaltmak

Standard
Geçtiğimiz hafta insan zihninin ne kadar ilginç olduğundan ve yeni bilgiler edindiğimizde eskileri zihnin gerisine itip unutmaya başladığımızdan bahsettiğimi hatırlıyorsunuzdur sanırım. (Bu konuyla ilgili yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2015/05/24/alma-verme-dongusu/ linkinden ulaşabilirsiniz) Mademki eski bilgiler gün yüzüne çıkmaya başladı, birkaç hafta boyunca bu bilgilerle bezenmiş dersler yapmaya karar verdim. Derslerde “vayu”lara (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımı) odaklanacaktık. Birinci “vayu”yu yani “prana vayu”yu (içeri ve yukarı doğru akım) bitirdiğimize göre sıra ikinci “vayu”ya yani “apana vayu”ya (aşağı doğru akım) gelmişti. Aşağı ve dışarı doğru akan enerji…
2009-2010 tum fotolar 309
Yoga felsefesinde, “prana” adını verdiğimiz ve en basit haliyle “nefes” olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında sadece “nefes” olmadığını aynı zamanda “yaşam enerjisi” anlamına da geldiğini biliyoruz. “Prana”nın bedenimizin hareket ettirdiğini ve zihnimize düşünce gücü sağladığını da biliyoruz. Yoga asanalarında “prana”yı kullanarak bedeni ve zihni canlandırabilir, farkındalığımızı arttırabilir ve yüksek bilince ulaşabiliriz.
Bu nedenle, yoga üstadları “prana”nın bedende beş farklı yönde hareket ettiğini fark etmiş ve bunları “prana vayu” (içeri ve yukarı doğru akım), “apana vayu” (aşağı doğru akım), “samana vayu” (dengeleyen/merkezleyen akım), “udana vayu” (yukarı doğru akım) ve “vyana vayu” (dışarı doğru akım) olarak beşe ayırmıştır. Tüm bu “vayu”lar bedenin farklı bölgelerini etkiler ve uyum içinde çalıştıklarında, sağlıklı bir zihne ve bedene sahip oluruz.
O gün “apana vayu” üzerine yoğunlaşacaktık. Aşağı ve dışarı doğru akan enerji… Pelvik tabanda bulunan ve alt karın dediğimiz bölgeye hükmeden enerji… Aşağı ve dışarı doğru akan bir enerji olduğu için sindirim, üreme ve boşaltım sistemlerini kontrol eden bir enerji… Bedenden karbondioksit, idrar ve dışkı gibi her tür maddenin atılmasıyla ilgili bir enerji türü… Göbek deliğinden aşağı doğru giden bir “vayu”…
Tüm bu sebeplerden dolayı bu “vayu”yu çalışırken nefes verişlere odaklanmak gerekiyordu. Her nefes verişte boşaltım sistemini temizleyerek bedeni arındırmayı amaçlamalıydık. “Apana vayu”, “muladhara” (kök) ve “svadhistana” (sakral/cinsel) çakralarla yani toprak ve su elementleriyle ilişkiliydi. Duygusal olarak sorunsuz bir “apana vayu”ya sahipsek, kendimizi köklenmiş ve güvenli hissedebilirdik. Ve daha hafif, rahat ve huzurlu…
“Apana vayu”, sadece fiziksel atıklardan değil aynı zamanda sağlığımızı tehdit eden her tür duygunun da dışarı atımından sorumlu. İçimizde tuttuklarımızla ilgili… Bu “enerji akımı”, bağışıklık sistemini güçlendirip zihni kötü ve olumsuz düşüncelerden arındırmamıza yardımcı olur. “Apana vayu” güçsüz ya da sorunlu olduğunda, beden-zihin bütünlüğü bozulur ve hastalıklara, korkulara, şüphelere, güvensizliğe ve her tür olumsuz duyguya açık hale geliriz. Tam tersine bu “enerji” güçlü ve dengeliyse, kendimizi köklenmiş hissederiz, güçlü bir bedene sahip oluruz ve esnek bir dünya görüşümüz olur.
“Apana vayu”yu çalıştırmak için nefes verişleri alışlardan uzun tutmak, ayaktaki asanalara, kalça açıcılara ve “mula bandha” (kök kilit) adını verdiğimiz kilit çalışmasına ağırlık vermemiz gerekiyordu.
Başlangıç meditasyonu sonrasında “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması ile devam ettik. Bu nefes çalışmasında sadece nefes verişlere odaklanacak, nefesi aldığımızdan daha uzun sürede verecek ve verdikten sonra birkaç saniye nefes tutacaktık. Tüm bunları yaparken, nefesi karnı şişirerek alacak verirken de nefesin kuyruk sokumundan bacaklara ayaklara doğru gittiğini hissetmeye çalışacaktık. Böylece toprak enerjisini ve köklenme hissini yakalamaya çalışacaktık.
“Pranayama” çalışması sonrasında “mula bandha”yı nasıl yapacağımızı çalıştık. En basit anlatımıyla “mula bandha” pelvik taban kaslarının kasılması demektir. Nefes alırken perine bölgesi kaslarını içeri doğru çekip nefes verirken bırakarak bu “kilidi” uygulayabiliriz. Erkeklerde ve kadınlarda farkı uygulanır. Erkeklerde anüsün önünde ve genitallerin arkasında olan perineum kasının kasılmasıdır. Kadınlarda ise perineumun ve serviksin tepesinin yukarı doğru çekilmesidir. Hem kadınlarda hem de erkeklerde pubik kemik göbek deliğine doğru çekilir.
Daha basit anlatmak gerekirse, eğer trafikteyseniz ve tuvalet ihtiyacınız varsa ve bu ihtiyacı hiçbir şekilde gideremeyecekseniz, “mula bandha”yı zaten bilmeden uyguluyorsunuzdur. Ya da tuvaletteyken idrarınızı tutmak ve sonra yapmaya devam etmek de “bu kilidin” nasıl çalıştığını size anlatmanın en kolay yoludur. Ön, arka ve orta bölgedeki tüm pelvik taban kaslarının nefes alırken içeri ve yukarı doğru çekilmesi ve nefes verirken de bırakılması…
“Mula bandha”yı öğrendikten sonra o gün derste asanaları yaparken öğrencilerin bu “bandha”yı da kullanmalarını söyleyerek akışa başladık. Dizlerin üzerinde “marjaryasana-bitilisana” (kedi-inek esnetmesi), “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu), dört ayak üzerinde burgu ve “utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile pelvik tilt ile omurgayı esnetip, omurgayı arkaya ve öne eğip burgu yaptıktan sonra bir “vinyasa” (akış) ile “tadasana”ya (dağ duruşu) kalktık.
Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıtmaya başladık. “Apana vayu” çalıştığımız için köklenmek çok önemliydi. Güneşe selamları yaparken ayakların altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Ayakları güçlü bir şekilde yere basmak, bacaklardaki kasları kullanmak, iç bacakları birbirine doğru itmek ve özellikle “mula bandha”yı kullanmak… Ayaktaki asanalarda tüm bunları hissetmeye çalışmak… Bir yandan yere doğru köklendiğimizi bir yandan da yukarı doğru uzadığımızı hissetmek… İki taraflı enerji akışı… Yani hen “prana vayu” hem de “apana vayu”…
“Apana vayu”yu ayaktayken biraz daha harekete geçirmek için “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “trikonasana” (üçgen), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu), “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzanmış duruş) ve “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) yapmıştık. Tabii ki “yogik çömelmeler” de yapıp hem pelvik taban kaslarını güçlendirmiş hem de esnetmiştik.
Bir “vinyasa” yapıp “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp bir süre kasık kaslarını esnettikten sonra yere oturmuştuk. Artık yerdeki asanalar ile “mula bandha”yı biraz daha yoğun hissedecek ve kalça açıcılar ile de “apana vayu”yu çalıştırmaya devam edecektik.
“Mula bandha”yı daha yoğun hangi asanada hissedebiliriz diye soracak olursanız “dandasana” (asa duruşu) derdim herhalde. Yere oturduktan sonra bacakları öne doğru uzatıp “dandasana”ya geçmiş bu defa sadece “mula bandha”yı kullanmıştık. Normalde bu asanada “uddiyana bandha” (karın kilidi) ve “jaladhara bandha”yı da (çene kilidi) kullanırdık. “Dandasana”da on nefes bekledikten sonra “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) yaptık. “Ardha padma janu sirsasana” (yarı lotus baş dize duruşu) ile topuk alt karna değdiği için “apana vayu”yu çalıştırmıştık. Bu “enerji akımını” daha yoğun hissedebilmek için de bu asanada alt karın bölgesini ve pelvik tabanı içeri doğru çekip nefes alırken sadece üst karnı şişirmeye çalışmıştık. “Apana vayu”yu çalıştıran en son öne eğilme “upavistha konasana”ydı (bacaklar ayrık yerde öne eğilme)
“Apana vayu”yu kalça açıcılar ile çalıştırmaya devam ettik. “Baddha konasana” (kelebek/bağlı açı duruşu), “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “kare duruşu”, “gomukhasana” (inek başı duruşu) yapmıştık. “Marichyasana I” (bilge Marichy duruşunun birinci varyasyonu) ile de hem kalçaları açmaya devam etmiş hem de burgu çalışarak “apana vayu”yu güçlendirmiştik.
Dinlenmeden önce son bir duruş denemek istiyordum. “Mula bandha”yı ve “apana vayu”yu en güçlü şekilde hissetmek için. “Padmasana” (lotus duruşu) ya da “ardha padmasana”da (yarım lotus) elleri yumruk yapıp yere koyarak “mula bandha”yı kullanıp kalçayı yerden kaldırmak… Eğer “padmasana” ya da “ardha padmasana” çok zor geliyorsa aynı şeyi “dandasana”da denemek…
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu öncesi “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması yapacaktık. “Apana vayu”yu  “kapalabhati” (kafatası parlatan nefes) ile hareketlendirecektik. Bu çalışma nefes verişlere odaklandığı için,  bedendeki zararlı maddelerin atılmasına ve “apana”nın canlanmasına yardımcı oluyordu. Bu nefes tekniğinde, nefes alışlar pasif verişler aktifti ve özellikle karın kaslarını çalıştırıyordu. Nefes verişler patlar gibi alışlar pasifti. Nefes verirken karın hızla içeri giriyordu. Bedeni ve zihni temizleyip arındırıyordu. Bu nefesi çalışırken elleri de “apana mudra”da (aşağı doğru akan enerji kilidi) tutturmak istemiştim. Orta ve yüzük parmağı baş parmağa değdirirken işaret ve serçe parmakları ileri doğru uzatacaktık ve elleri dizlerin üzerine koyup nefes çalışmasını yapacaktık. Boşaltım sistemi hızlandıran bu “mudra”, sinüsleri temizler ve akciğerlerdeki balgamların sökülmesine yardımcı olur. “Apana mudra” duygusal olarak ise bizi sakinleştirir, dingileştirir, güven verir ve iç huzur ve denge sağlar.
Artık sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. “Savasana” ile “prana”nın (nefes/yaşam enerjisi) tüm bedende eşit bir şekilde dolaşacaktı. Artık tüm beden gevşemiş ve rahatlamış, fiziksel beden toprağın enerjisine teslim edilmişti. Zihin ise gevşemiş ve sakindi. Nefes alış verişler düzenli, uzun ve rahattı. Bedeni ve zihni bırakmış ve teslim etmiştik…
“Savasana” sonrası dersi sonlandırmaya gelince… “Apana vayu” dışarı ve aşağı doğru akan bir enerjiydi ve içimizde tuttuklarımızla ilgiliydi. İçimizdekileri dışarı nasıl atacağımızla… Nasıl temizleneceğimizle… Nasıl boşaltacağımızla… Eğer duygu ve düşüncelerimizi sürekli içimizde tutarsak bir süre sonra bir süre sonra beden ve zihinde onları tutacak yer bulamazdık ve patlama noktasına gelebilirdik. O halde zaman zaman içimizi boşaltmak, temizlemek ve arındırmak gerekirdi… Nasıl ki beden her gün boşaltım sistemiyle kendini temizliyor, arındırıyor ve yeniliyordu bizler de zihnimizi ve ruhumuzu zaman zaman boşaltıp temizleyip arındırmalıydık… Herşey dışa atmakla ve içimizde tutmamakla ilgiliydi. Biriktirip yerli yersiz patlamak yerine, ara sıra boşaltıp temizleyip arınıp bedenen ve zihnen sağlıklı, mutlu, huzurlu ve esnek bireyler olmaya çalışmalıydık… Güçlü, esnek ve dengeli…

kadın egemen bir dünya?

Standard

Ülkemizde kadınların hor görüldüğü ve ezildiği şu günlerde bir kadınlar günü daha geldi çattı. Türkiye’de kadın olmak? Dünyada kadın olmak? Erkek egemen toplumlarda kadın olmak? Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlandığı bu hafta bu sorularla doluydu zihnim. Yoga derslerimde ise içimizdeki kadın enerjisini açığa çıkarmaya yönelmiştim. Çağlar boyunca erkek enerjisi hâkim bir dünyada yaşamaktayız. Bu kadınlar gününde “dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu” diye düşünmeden edemedim.

2009-2010 tum fotolar 676

Eski çağlarda kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum vardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaktı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetirdi. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Yani eski toplumlarda, kadın sadece günlük yaşamın devamını sağlayan ve çocuk doğurup büyüten kişi değil aynı zamanda eşinin yanında olan ve onun kadar haklara sahip olan bir kişiydi. Bunlara ek olarak, kadın çocuk doğuran yaratıcı bir kişilikti. Bu nedenle, doğanın, insanların ve bitkilerin yaratıcısı, “ana tanrıça” olarak nitelendirilmişti. Günümüze ulaşan tanrıça heykellerine baktığımızda çoğunlukla kadının üretkenliğine ve bereketine vurgu yapılmaktadır. Tanrıçalar doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır ve bereket göstergesi olarak geniş kalçalı ve büyük göğüslü resmedilmişlerdir. Bunlara ek olarak, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek.

Eski Türk toplumları anaerkil bir yapıya sahipti. Kadınlar, miras, boşanma ve şahitlik gibi konularda erkekler ile aynı haklara sahipti. Kadınlar devlet yönetimine de katılıyordu. Hükümdarın eşi, mecliste hükümdarın yanında yer alır ve söz sahibi olurdu. Kadınlar gerektiğinde devleti yönetirdi.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

2009-2010 tum fotolar 282

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Tüm bunlara ek olarak, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek enerjisi dediğimizde, erkeklerin hareketli ve etkin olmasından bahsediyoruz. Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

Tekrar yogaya dönersek, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Peki, dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu? Böyle bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Savaşların olmadığı, huzurun ve mutluluğun egemen olduğu, daha sakin ve üretken… Hayatı olduğu gibi kabul ettiğimiz, hayatı akışına bıraktığımız, teslim olduğumuz…

Ne yazık ki, ataerkil toplumlarda erkeklere sadece erkek oldukları söylendi. Erkekler, bedenlerinin yarısının annelerinden yarısının da babalarından geldiğini unuttu. Sen “erkek adamsın” denildi. “Erkekler ağlamaz” denildi. Tüm bu kodlamalar, çocukluktan başlayarak erkeklerin zihinlerine yerleştirildi. Yaratıcılıkları ellerinden alındı. Sadece yapmaya ve elde etmeye odaklı yaşamayı öğrendiler. Kadınsı nitelikler ayıp sayıldı. Kadınsı niteliklerden bir bir uzaklaştırıldılar. Duygularını göstermek, ifade etmek, ağlamak, sevgi ve duygudaşlık göstermek, anlayışlı olmak, kibar olmak… Erkekler, tüm bu nitelikleri zaaflık sayarak hepsinden uzak durdular. Gün gittikçe daha katı hale geldiler. Esneklikten uzak, daha katı ve sadece sonuca ve elde etmeye odaklı…

Oysaki her kadın içinde erkek özellikleri her erkek ise içinde kadın özellikleri taşımakta… Bedenlerimizin yarısı erkek, yarısı kadın enerjisinden oluşuyor. Eğer daha iyi bir dünyada yaşamak istiyorsak, kadınların ve erkeklerin hem dişil hem eril enerjisi barındırdığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Kimi zaman, erkek kadınsı nitelikleri de ortaya koyabilmeli ya da tam tersi kadın erkeksi nitelikleri sergileyebilmeli. Zaman zaman, erkek daha yumuşak olabilmeli, duygularını ifade edebilmeli, esnek davranabilmeli, teslim olabilmeli, kabul edebilmeli, kendini akışa bırakabilmeli… Sadece ve sadece “yapan”, “eden” ve “etken” biri olmamalı. Gerektiğinde “teslim olan”, “edilgen” ve “yaratıcı” olabilmeli… Kimi zaman, kadın erkek nitelikleri sergilemeli… Öfkesini gösterebilmeli, kendini koruyabilmeli ve isyan edebilmeli. Kadın, hep teslim olursa ve edilgen davranırsa, o zaman erkeğin kölesi olur. Hâlbuki erkek ve kadın eşittir. Birbirlerini tamamlarlar… Tıpkı gecenin gündüzü, kışın yazı, karanlığın aydınlığı tamamladığı gibi… Erkek hep saldırgan, yapan ve etken bir kişi olursa, sürekli kavga yaratır, savaş çıkarır ve dünyayı şiddet dolu bir yer haline getirir. Bu nedenle, kadın biraz daha “etken” bir kişi haline gelirken erkek biraz daha “edilgen” bir hale gelmeli. Kadın biraz daha “yapan” özelliğini eline alırken, erkek biraz daha “teslim olmaya” başlamalı. Ve erkek ile kadın, birbirinin özelliklerini paylaşarak ortak paydalarda buluşabilmeli. O zaman, dünyada ne sadece kadın enerjisi ne de sadece erkek enerjisi egemen olur. O zaman dünya eril ve dişil enerjinin eşit olduğu bir yer haline gelir. O zaman dünyada ne sadece “teslimiyet” ne de sadece “saldırganlık” egemen olur.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Kadınların bedenlerinin yüzde 50-60’ının sudan oluştuğunu ve erkeklerin bedenlerinde de bu oranın yüzde 60-65 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak, neden su gibi yumuşak ve esnek olmayalım? Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

çakralar

Standard
Geçen haftaki özel ve grup yoga derslerimde asanalar yerine çakra dengelemeye ve meditasyona ağırlık vermeye karar vermiştim. Özel derslerimde daha önce de çakra dengeleme akışına yer vermiştim ama grup derslerimde ilk defa deneyecektim. Birkaç kişi ile çakra dengeleme ve meditasyon deneyimlemek daha kolaydı. En az 15 kişinin katıldığı bir yoga dersinde bu dersi nasıl tamamlayacaktım? Ve grup derslerimde genellikle asana ağırlıklı “yang” (eril enerji) dersler yapmaya alışmıştık. Sadece bir kere “ajna çakra”ya (üçüncü göz çakrası) odaklanmış, “trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) ve meditasyon denemiştik. Çakra dengeleme akışı, grup derslerinde zihne ve meditasyona yoğunlaştığımız ikinci ders olacaktı. Hadi hayırlısı…
shared_photo
Derse meditasyon ile başladık. Katılımcıları, nefeslerini izlemeye yönlendirdim. Nefes alışverişlerini, nefesin bedende nerelerde dolaştığını, nefesle birlikte bedenin ve omurganın hareketlerini, nefes alırken omurganın uzamasını, verirken kısalmasını, nefes alırken göğüs kafesinin genişlemesini verirken göğüs kafesinin daralmasını… Bedeni farketmelerini, nefesi izleyerek de zihni dinginleştirmelerini tavsiye ettim. “Dişlerinizi sıkmayın, dudaklarınızı hafif aralayabilirsiniz, yanaklarınız sarksın, kaşların arasına dikkat edin, kaşların arası da gevşek olsun. Tekrar omurgayı izleyin. Eğer yığıldığınızı hissediyorsanız, bir sonraki nefesle omurgayı iyice uzatın ama çeneyi kaldırmayın. Çeneyi yere paralel tutmaya devam edin.” Akışa başlamadan önce, sınıfı iyice gevşetip dinginleştirmek istemiştim. O yüzden başlangıç meditasyonunu uzun tuttum.
Çakra dengeleme akışı, “muladhara çakra”dan (kök çakra) başlayıp “sahasrara çakra”ya (tepe çakrası) kadar tüm çakraları içeren bir asana ve meditasyon çalışmasıdır. Çalışma ile, tek tek tüm çakraları dengeleyen ve çalıştıran asanalar ve “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) ile beden temizlenip, arınıp dinginleşiyordu.
İlk olarak “muladhara” (kök) çakra ile başladık. Asanalarda hizalanmayı nasıl ayaklardan başın tepesine doğru yapıyorsak, çakra dengeleme akışını da aynı şekilde kökten tepeye doğru yapacaktık. “Muladhara çakra”, kuyruksokumunda üreme organları ve makat arasında bulunur. Kan, kemik ve hücreler, bu çakradan etkilenen organlardır böbreküstü bezleri ise bu çakradan etkilenen salgı bezleridir. Bu çakranın rengi kırmızı simgesi ise dört taç yapraklı lotus çiçeğidir (nilüfer). Sembol hayvanı ise yedi hortumlu fildir. Bu fil, içimizde saklı olan ama farkında bile olmadığımız bilgeliğimizi sembolize eder. Tıpkı lotus çiçeğinin köklerinin çamurda olması gibi, bu çakra da bizim çamurumuzdur. Eski hayatlarımızdan getirdiğimiz karma burada bulunur. Bu hayattaki mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz da bu çakradan kaynaklıdır. Hayatımızda yaptığımız herşey bu çakrada bir tohum eker ve bu tohum er ya da geç bizim kaderimizi belirler. “Kundalini” adı verilen yılan, bu çakrada uyuduğuna inanılan “shakti” (eril enerjiyi) simgeler. Çakra dengeleme akışlarında amaç, “shakti” enerjisini ya da “kundalini”yi uyandırıp tüm çakralardan yukarıya çıkarmak, tepe çakrasında yüksek bilince ulaşmaktır. Bu çakra, bilinçsizliğin merkezidir. Karanlıktır. Bu bölgemizde, değerli taşlar da zehirli akrepler yılanlar da olabilir. Zararsız gibi gözükür ama tehlikeli bir çakradır. Bu çakra “lam” mantrası ile dengelenir ve buradaki gerginlik ve bloklaşmış enerji “lam” sesi ile temizlenir.
“Muladhara”, kök çakrası olduğu için bu çakrayı dengelerken ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmek gerekir. Korkulardan kurtulup hayatımıza istikrar ve dengeyi getirmektir amaç. O nedenle bu çakrayı dengelerken ayaktaki asanaları kullanırız. Ayaklarımızın altındaki toprağı hissetmek için… Akışa “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile başlayıp verilen her nefesle korkulardan arınıp alınan her nefesle hayatımıza denge ve istikrarı davet ettik. Bu duruşta nefeslere odaklanarak, evimizi düşündük. Bir evimiz olduğu için şükredip minnettarlığımızı dile getirdik. Tüm bunları yaparken içimizden ya da sesli bir şekilde “lam” mantrasını söyledik. Daha sonra sağ ayak önde olacak şekilde “virabhadrasana I”ya (birinci savaşçı) geçip babamıza sevgimizi, teşekkürlerimizi, dualarımızı ve minnetimizi ilettik ve “trikonasana”ya (üçgen) ile birlikte geçim kaynağımızı düşünüp minnettarlığımızı ve şükranlarımızı dile getirdik. Daha sonra sol ayak önde “virabhadrasana I” ve “trikonasana” ile önce annemize minnettarlığımızı dile getirdik ve sonra da mesleğimize… Tüm bunları yaparken “lam” mantrasını da söylemeyi ihmal etmedik. En son “tadasana” (dağ duruşu) ile dünyamızı ve yeryüzünü düşünüp toprak ile bağlantımızı kurmak için gözleri kapattık. Burada dengeyi, istikrarı ve güveni hissetmeye çalıştık. Gözleri kapatıp dengede kalmaya ve ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Köklenme, kökler ve denge…
“Vinyasa” (akış) ile “adho mukha svanasana”dan “dandasana”ya (asa duruşu) oturduk. Sıra “svadisthana” (sakral/cinsel) çakraya gelmişti. Bu çakra, kök çakranın üç santimetre kadar yukarısında kuyruksokumu ve sakrum arasında bulunur. Eski çağlarda, kundalini enerjisinin bu çakrada bulunduğuna inanılırdı. Zaman içinde maddeye aşırı düşkünlük ve egoist davranışlar sebebiyle, bu enerji “muladhara” (kök) çakraya, yani “bilinçsizliğe” doğru gerilemiştir. Bu çakranın rengi turuncudur ve tatlığı ve yaratıcılığı sembolize eder. Kökten ikinci çakraya doğru ilerlerken, bilinçsizlikten bilinçaltına doğru geliyoruz. Uyku ile uyanıklık arası bir bilinç. Kundalini uyanmış ve ikinci çakraya kadar gelmiştir. Yalnız burada bir tehlike ile karşı karşıyadır. Sakral çakrada biriken kıskançlık, öfke, arzu ve açgözlülük gibi olumsuz duygular “shakti” enerjisinin yukarıdaki çakralara doğru ilerlemesini engeller. Enerji bloke olur ve köke doğru geri dönebilir. Bu çakranın elementi sudur ve su gibi yumuşak ve akıcı olmak bu çakranın özelliklerindendir. Sembol hayvanı ise timsahtır. Bilinçaltında uyuyan karmayı sembolize eder. Tembeldir ama harekete geçti mi güçlü ve tehlikeli olabilir. “Vam” mantrası ile bu çakra dengelenir ve bu çakranın sembolü altı taç yapraklı lotus çiçeğidir. Etkilenen organlar karaciğer, dalak, bağırsaklar, böbrekler ve mesanedir ve etkilenen salgı bezi ise cinsel salgı bezleridir. “Svadisthana” çakrayı kalça açıcı asanalar ile dengeleyebiliriz.
“Dandasana”da otururken, hayatımızdan üzüntü ve kederi çıkartıp yerine yaratıcılığı getirmeyi hayal ettik. Ellerle kulakları kapatıp “vam” mantrasının titreşimlerini hissetmeye çalıştık bedenimizde. Birkaç nefes burada mantra söyledikten sonra, nefes verirken “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) geçip eski bir sevdiğimizi düşündük. Aramızda hala çözemediğimiz meseleler olduğu birini… Bu kişinin illa ki eski bir sevgilimiz olması gerekmiyordu; eski bir iş ortağımız ya da sevdiğimiz biri olabilirdi. Bu duruşta beklerken, o kişiyle olan tüm bağlarımızı kesip hayatımıza girmiş ve çıkmış olduğu için ona minnetlerimizi ilettik “vam” mantrası eşliğinde… Birkaç nefes sonra tekrar “dandasana”ya geçip kolları kulakların yanından yukarı uzattık ve elleri kenetledik tabanca gibi. Nefes alırken düz bir omurga ile biraz geriye eğilip nefes verirken öne katlandık. Her nefes verişte “vam” mantrasını söyleyerek… Bir sonraki duruşumuz “janu sirsasana”ydı (baş dize duruşu). Bu duruş içindeyken, üzüntü, keder, kıskançlık ve öfke gibi tüm olumsuz duygulardan arınmayı ve tüm ilişkilerimizi çözmeyi hayal ettik. Nefes alırken hayatımızdaki böyle kişilerin ismini aklımızdan geçirip nefes verirken onlara sevgimizi ve minnetimizi ifade ettik “vam” mantrasıyla… En son “baddha konasana”da (bağlı açı duruşu/kelebek) nefes alıp nefesi kalçalarımıza, kasıklarımıza ve su elementi ile ilişkili iç organlarımıza (böbrek, idrar kesesi ve cinsel organlar) yollayıp şifalanmayı diledik.
Sıra “manipura” (karın) çakraya gelmişti. Göbek deliğinin arkasında bulunan “manipura” çakra, kelime anlamıyla mücevher, cevher anlamına gelmekte. Bu çakra, kendine güven, azim ve kararlılıkla ilişkili. Bilinçsizlik ve bilinçaltı derken bilincimizin bulunduğu yere gelmiştik. “Manipura” çakra, psikolojik durumumuzla yakından ilgilidir. Psikolojik sorunlar hissettiğimizde, mide ve hazım sorunları yaşayabiliriz. Korktuğumuzda, heyecanlandığımızda ya da stresli olduğumuzda, karnımızın ağrıması ya da mide sorunları yaşamamız bu yüzdendir. Çakranın sembolü on taç yapraklı lotustur; dalak, karaciğer, safra kesesi, sinir sistemi ve pankreas etkilediği organlardır. Etkilenen salgı bezi ise pankreastır. Bu çakranın hayvanı, güçlü, gururlu, azimli ve kararlı ve engelleri aşabilen bir hayvan olan “ram”dır (koç). “Manipura” çakranın rengi enerji ve ışığın rengi olan sarı, elementi ateş ve mantrası da “ram”dır. “Manipura” çakrayı burgular ile çalıştırabiliriz.
Üçüncü çakrayı dengelemeye, “gomukhasana” (inek başı duruşu) ile başladık. Hayatımızdan öfkeyi çıkartıp kendimize güvenmek için bu duruşta sağa sola burgu yaptık. Nefes alırken üzdüğümüz kişileri düşünüp nefes verirken onlardan af dileyip suçluluktan kurtulmaktı amacımız. Başkalarına mutsuzluk vererek, mutlu olamazdık. Kimseye zarar vermemeliyiz ve bu yüzden de incittiğimiz kişilerden af dilemek için bu çalışmayı yapıyorduk. “Marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile burgulara devam edip üzdüğümüz kişilerden özür dileme şansı elde ettiğimiz için şükrettik. Bilinçsizlikten bilinçaltına ve bilinçaltından bilince doğru yükseldiğimizi hissedip kendimize güvenimizi tazelemeye çalıştık. Gerçek güç içimizdeydi, dışarıda değildi. Kimseden güç alamazdık. İçimizdeki güçü hissedip yapmak istediğimiz herşeyi azim ve kararlılık ile yapabilirdik. Tabii ki “ram” mantrası eşliğinde…
BEN_4569
Sıra dördüncü çakraya gelmişti. “Anahata” (kalp) çakrası. Kelime anlamıyla “saf, el değmemiş” anlamına gelen “anahata” çakra, kalp, ciğerler ve kan dolaşımını ve timüs bezini etkiler. Yeşil, açık mavi ve pembe renktedir ve simgesi on iki yapraklı lotus çiçeğidir. Gerçek benliğimiz burada yaşamaktadır. Vicdanımız, kalbimiz… Sembol hayvanı, siyah antiloptur. Antilop hızlı ve güçlü bir hayvandır ama aynı zamanda da hassas ve duyarlıdır. Sezgileri ile tehlikeyi önceden sezebilir. Gece gündüz dikkatli ve uyanıktır. Kalbimiz önderliğinde yaşamaya başladığımızda, kalbimizin sesini dinlediğimizde ve zihnimiz yerine kalbimizden kararlar alıp uyguladığımızda, hayatın daha kolaylaştığını görebiliriz. Kalpten yaşamaya başladığımızda, içimizdeki ilahi gücü ve sonsuz bilincin konuştuğunu hissedebiliriz. Mantrası “yam” ve elementi hava olan bu çakrayı, arkaya eğilmeler ile dengeleyecektik.
“Sphinx” (sfenks) duruşu ile başladık “anahata” çakrayı dengelemeye. Nefes alırken bedenimize sevgiyi davet ederken, nefes verirken bedenden nefreti atıyorduk. Bu çakrayı dengelerken, bizi üzmüş olan kişileri aklımızdan geçirdik. O kişileri affederek kendimizi özgürleştirmek istemiştik. İçimizde olumsuz duygular varken özgürleşemezdik. Affetmek demek, o kişilerin yaptıklarını unuttuğumuz anlamına gelmiyordu. Affetmek demek o kişilerin bizde bıraktıkları enerjiyi yok etmek ve kendimizi özgürleştirmek anlamına geliyordu. Ancak bu şekilde devam edebilirdik. Geçmişteki acılara ve üzüntülere bağlı kalarak şimdiki zamana ya da geleceğe doğru adım atamazdık. Affetmek, özgürleşmekti. Özgürleşmek ise, göğüs kafesini esnetmek ve kalbi açmaktı.
“Sphinx” duruşunda nefes alırken bedene sevgi ve şefkati davet edip nefes verirken bizi üzen insanları düşündük ve affettik. “Yam” mantrası eşliğinde… Bir sonraki kalp açıcı asana “dhanurasana”ydı (yay). Bu duruş ile kırık kalplerimizi onarmayı amaçladık. Yaşadığımız herşeyi geride bırakmayı ve etkilerinden kurtulmayı… Bırakmayı, teslim olmayı… Kalbimizi yeniden açmayı… Yeni deneyimlere, yeni sevgilere, yeni ilişkilere…
“Adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçerek daha yukarıdaki çakralara geçmeden önce toprak, su, ateş ve hava elementleri ve bu elementlerin çakralarıyla bağlantıyı tekrar kurduk. Tüm bu dört çakranın mantralarını söyledik ayakların altındaki topraktan enerjiyi alıp bir bir dört çakradan geçirerek… “Lam, vam, ram, yam”…
Öne sıçrayıp dizlerin üzerine oturduk. “Ustrasana” (deve duruşu) için. Bizi üzen insanları tekrar gözden geçirip her nefes verişte onları affederek… “Setu bandhasana” (yarım köprü) ya da “urdhva dhanurasana” (tam köprü) ile kalbi temizleyip, olumsuz karmadan, suçluluk, üzüntü ve kederden kurtulup, bize yapılan kötülükleri affedip, mutlu olmak için nefes alıp verdik “yam” mantrası eşliğinde…
Yere uzanıp dizleri göğüs kafesine çekip “apanasana”da (dizler göğse duruşu) hayatta ve sağlıklı olduğumuz için şükrettik. Kalbi rahatlattık, gevşettik ve esnettik yedi kere “lam, vam, ram, yam” söyleyerek…
Sıra beşinci çakra olan “vishuddha” (boğaz) çakrasına gelmişti. Eter (boşluk) elementi ile özdeşleşmiş olan “vishudda” çakra boğazın ortasında bulunur ve fiziksel ve manevi arınma ile ilişkilidir. Ense ve boğaz, bu çakradan etkilenen organlardır. Bu çakranın salgı bezleri tiroid ve paratiroid bezleridir. Çakranın rengi mavidir, onaltı taç yapraklı lotus çiçeği bu çakranın sembolüdür. Bu çakraya geldiğimizde, artık iyice bilinçlenmeye başlıyoruz. Bu çakranın hayvanı huzurlu beyaz bir fildir. Bu fil, şans, zenginlik, güç, bilgelik, saflık, temizlik, ve açıklığı sembolize eder. Mantrası “ham” olan bu çakra, fiziksel ve astral boyutlar arasında ve bilinç ve yüksek bilinç arasında bir sınırdır. Bu çakradan yukarıya yükseldiğimizde artık bilgelik ve yüksek bilincin kapıları aralanır. Boğaz çakrası, temiz ve düzgün ifadenin ve iletişimin merkezidir. Eğer kalbimizden geçenlerle zihnimizden geçenler uyuşmazsa bu çakrada tıkanıklık olabilir. İçimizden geçenleri dile getiremediğimizde de bu çakra tıkanır. O yüzden zihin ile kalbi bir ve bütün hale getirmek ve dudaklarımızdan güzel sözlerin çıkması önemlidir. Bağırmak ya da kavga etmek, doğru ve düzgün ifade değildir. Kendimi düzgün ve doğru ifade edebiliyor muyum? Herkes tarafından doğru anlaşılıyor muyum?
Hayatımızdan yanlış ifadeyi çıkarmak ve yerine doğru ve düzgün iletişimi getirmek için “sarvangasana”ya (omuz duruşu) geçtik. Bu duruşta nefes alıp verirken kendimizi Tanrı’nın bir parçası olarak görüp ne kadar bilge ve ilahi kişilikler olduğumuz fark etmeye çalıştık. “Ham” mantrası eşliğinde “halasana”ya (saban duruşu) geçip burada boğazdaki zehirlerden kurtulmaya çalıştık. Kendimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerden arınıp aydınlanmaya doğru ilerlemek için, nefes alıp verirken kendimizin ne kadar ilahi ve bilge kişiler olduğumuzu düşündük. “Karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ile artık kendimizi gerçekten ve tamamen bilge olarak görüp sonsuz mutluluğa doğru bir adım daha attık. “Matsyasana” (balık duruşu) ile üç asana ile sıkıştırdığımız boğazı açıp temiz enerjinin bu bölgeye gelmesine izin verdik. Temizledik, arındırdık ve şifalandırdık. Artık kendimizi gerçekten de bilge kişiler olarak görmeye başlamıştık. Başkalarına yardımcı olabilen, güzel ifade edebilen, söyledikleri dinlenen…
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile boynu sağa sola çevirip rahatlattıktan sonra sırada “ajna” (üçüncü göz) çakra vardı. İki kaşın ortasında bulunan bu çakra algı ve sezgilerle ilişkiliydi. Gözler ve beyin etkilenen organlar, hipofiz de etkilenen bezlerdi. Çivit mavisi renginde olan bu çakranın sembolü iki taç yapraklı lotus çiçeği. Hayvan sembolü yoktu. Bu çakraya geldiğimizde yüksek bilince doğru bir adım daha yaklaşmıştık. Bilinçsizlik, bilinçaltı, bilinç derken artık yüksek bilince doğru yol alıyorduk. Mantrası “aum” olan bu çakra doğru çalıştığında, artık sezgilerimiz güçlü bireyler haline geliyorduk ve altıncı hissimiz güçleniyordu.
Bu çakrayı, “balasana” (çocuk duruşu) ile dengeledik. Bedenimize her nefes alışta alçakgönüllülüğü davet ettik ve verirken şüpheleri attık bedenden. Çocuk duruşunda beklerken, yoga yolundaki tüm öğretmenlerimizle ilişkilerimizi gözden geçirip onlara minnettarlığımızı ve şükranlarımızı sunduk “aum” mantrası eşliğinde…
Sıra, “shiva” (eril enerji) ile “shakti”nin (dişil enerji) buluştuğu ve yüksek bilince ve “samadhi” (sonsuz mutluluğa) ulaştığımız “sahasrara” (tepe) çakrasına gelmişti. Kafatasının en üst noktasında bulunan bu çakranın sembolü bin taç yapraklı lotus çiçeğiydi. Artık lotus çamurlu köklerinden çıkmış tepede bembeyaz çiçek açıyordu. Beyaz renk ile tanımlanan bu çakra, beyin ve sinir sistemini ve epifiz bezini etkiliyordu. Artık ışık ve yüksek bilinç olmaya başlıyorduk. “Muladhara” (kök) çakrada bulunan “shakti” ile “sahasrara” (tepe) çakrada bulunan “shiva” buluşacaktı artık. Kökten, tepeye kadar cehaleti yenmiş ve artık yüksek bilince ulaşma zamanı gelmişti. Artık ilahi güç ile bir ve bütün olacaktık. Bu çakranın mantrası da “aum” idi.
2013-05-18 14.18.39
“Sahasrara” çakra için “sirsasana”ya (baş duruşu) geçtik ve burada nefes alıp verirken ilahi güç ile neye inanıyorsak o güç ile tüm ilişkimizi gözden geçirip temizleyip arındırdık. Hayatımızdaki zıtlıklar, ikisellik (dualite) herşey yok olmuştu. Artık aydınlanmıştık. Herşey ile bütündük, bağlantılıydık. Nefes, zihin, beden ve ruh bir ve bütündü. Bu duruş sonrası tekrar “balasana” (çocuk duruşu) ile bedeni dengeleyip yoga yolundaki eğitmenlerimize şükranlarımızı bir kez daha sunduktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi tamamlamıştık.
“Savasana” sırasında, bedeni gözden geçirdik. Ayak tabanlarından başın tepesine kadar yedi çakrayı tek tek ziyaret ettik. Gözler kapalı, beden yere teslim olmuş bir şekilde dinlenirken, her nefes alışta kökten tepeye kadar çakraları dolaştı bilinç. Kök çakradan tepe çakrasına kadar çakralarda bir süre bekleyip nefesle o bölgeyi temizledik mantralar eşliğinde… “Lam, vam, ram, yam, ham, aum ve aum.”
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu sonrasında, oturma pozisyonuna gelip dersi tamamlamadan önce, ellerle kulakları kapatıp üç kez uzun uzun “aum” mantrasını söyledik… Varoluşun, evrenin mantrasını… Tüm harfleri bir bir söyleyerek, titreşimleri zihnimizde hissederek… Uyanık olmayı, düş halinde olmayı, meditasyon halini… Zihni, aklı ve maddeyi… Işık, su ve bedeni… Söz, hayat ve zihni… Gelecek, geçmiş ve şimdiyi… Koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva)yı… Eril, dişil ve nötr’ü… Hepsi bir aradayken Yaradan’ı… Asana (duruş), pranayama (nefesi özgürleştirme) ve pratyahara’yı (duyuları kaldırmayı)… Hepsi bir arada söylendiğinde “samadhi”yi (sonsuz mutluluk ve huzur)…
Kuyruksokumumuzdaki çamurdan, içimizdeki gizli ve karanlık merkezden, çiçeğe, aydınlığa ve ışığa yükselmek… Bilinçsizlikten, hayvan ile insan arası bir bilinçten, yüksek, evrensel ve ilahi bilince doğru yükselmek… İçimizdeki gücün farkına varıp o güç ile yukarıya yükselmek… O güç içimizde… Sadece farketmemiz gerek…

kendini ifade et!

Standard
Kendinizi bağıra bağıra şarkı söylemek isterken bulduğunuz oldu mu hiç? Banyodayken, araba kullanırken ya da evde tek başınızayken en sevdiğiniz şarkıları mırıldandınız mı? Kendinizi sahnede bir şarkıcı gibi düşünüp keyifle avazınız çıktığı kadar bağırarak şarkı söylediniz mi hiç? Eğer zaman zaman da olsa içinizde böyle bir istek duyuyorsanız, bilin ki “boğaz çakrası” fark edilmek istiyordur. Evet “boğaz çakrası” temizlenmek, arınmak ve sesini duyurmak istiyordur. İfade etmek istiyordur.
2009-2010 tum fotolar 678
 Tahmin edebileceğiniz gibi geçen haftaki özel ve grup yoga derslerinin teması “vishuddha” (boğaz) çakraydı. “Vishuddha”, “saf, arınmış, arınma, arındırılmış” anlamına gelmektedir. Boğazın tam ortasında bulunur, ense ve boğaz gibi organları ve tiroid ve paratiroid bezleri etkiler. Bu kuramsal bilgiler bir yana, “boğaz çakrası”, “dürüstlük” ve “ifade etmek” ile ilgili bir enerji alanıdır. Boyun, baş ve kalp arasında bir geçittir ve zihnimiz ile kalbimiz arasındaki dengeyi sağlayıp boğazımızdan doğru sözleri çıkartamadığımızda bu çakrada sorun yaratırız. Konuşmak isteyip de her susturulduğumuzda, “vishuddha çakra”yı tıkarız. Kalbimizden ve zihnimizden geçen bir olmadığında ve bunu da dudaklarımızdan çıkartamadığımızda yine bu çakrayı kirletiriz. O yüzden “dürüst olmak” ve “ifade etmek” önemlidir. Kendimi doğru ifade edebiliyor muyum?
Bu çakrayı daha çok meditasyon ile çalışmıştık. Yaptığımız ilk çalışma “köpek solunumu” adı verilen bir “pranayama” (nefes) çalışmasıydı. Ağzı açtıktan ve dili dışarı çıkarttıktan sonra köpek gibi hızlı nefes alıp vererek, özellikle “boğaz çakrası”ndaki tüm toksinleri temizlemeyi denemiştik. Nefes alıp verirken, karnı da içeri doğru çekip sonra dışarı doğru bırakıyorduk. Bu nefes çalışması, yalan ve korkuları temizlememize yardımcı olup bizi doğruyu söylemeye sevkediyordu.
Yazının başında da bahsettiğim gibi, şarkı söylemek “boğaz çakrası”nı dengeleyen en kolay yöntemlerden biriydi. Bir yoga dersinde, “mantra” (zihni özgürleştirmek için söylenilen kutsal heceler) söyleyerek “vishuddha çakra”yı dengelemekten daha güzel bir yol olamazdı herhalde. Son günlerde okuduğum bir kitapta şöyle diyordu: “Boğaz çakrası açılıp kalp çakrasıyla bağlantıya geçtiğinde, akortlu şarkı söylemeyi başarabileceksiniz.” (Daha ayrıntılı bilgi için İnsanın Sekiz Yeteneği adlı kitaba başvurabilirsiniz.) Kim akortlu ve mükemmel şarkı söylemek istiyordu ki? Sadece sesimizi duymak bile yeterdi. Önce sesimi duymaya alışacaktım, sonra da sesimi sevecektim. O anda yıllar öncesine gittim. Okuldayken sözlü çeviri derslerinde öğretmenimizin neden sesimizi bantlara kaydettirip sonra bize dinlettirdiğini ancak yıllar sonra bu kitabı okuduğumda anlayabilmiştim. Kendi sesimi duyup, ona alışacak ve sonra da sesimi sevecektim. Böylece, sesim “kalbimden çıkacaktı” ve “saf ve temiz olacaktı.” Derse geri dönecek olursak, “boğaz çakrası”nı “ONG” sesini çıkartarak arındırmaya ve temizlemeye çalıştık. “ONG” sesini çıkartmadan önce, birkaç kez omuzları kulaklara kadar kaldırıp indirdik ve sonra gözleri kapatıp başı kendi ekseni etrafında birkaç tur çevirdik. En son dili yuvarladık ve ucunu arka damağa doğru bastırarak “ONG” meditasyonunu yaptık. Boğazın arkasındaki titreşimi hissetmeye çalıştık.
Bir sonraki “mantra”, “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) idi. Amacımız, belirli sesleri tekrarlayarak ağzımızdan saf, temiz ve doğru sözlerin çıkmasını sağlamaktı. Ayrıca kendimizi de olduğumuz gibi kabul edip, kendi gerçeğimizi bulmaktı. Kitaba göre, “kendimize karşı dürüst olduğumuzda, başkalarına karşı da dürüst olabilirdik. Kim olduğumuzu ve bu dünyadaki amacımızı inkar etmemeliydik. Kendimizden kaçmamalı, kendimizi kabul etmeliydik.”
“Vishuddha çakra”nın gölge duyguları ise “inkar” ve “bağımlılık” idi. “Bağımlılık”, kendi gerçeğimizi yaşamadığımız zaman ortaya çıkıyordu. Madde bağımlılığı, alkol, sigara, yemek, kahve, tatlı… Hepsi aynıydı. Bunlardan herhangi birine ihtiyaç duyduğumuzda, aslında başa çıkamadığımız ya da hakkında konuşmak istemediğimiz bir gerçekten kaçıyorduk. Sadece gülerek, sadece burundan nefes alıp vererek ve meditasyona yönlenerek bedendeki “serotonin” ve “endorfin” gibi mutluluk hormonlarını arttırıp bu bağımlılıklardan kurtulabiliriz.
Bu kötü alışkanlıkları yenmek için, bir meditasyon da yapmıştık. Bağdaş kurup oturduktan sonra elleri yumruk yapıp baş parmakları düz uzatmıştık. Baş parmakları şakaklara dayamış, gözleri kapatıp iki kaşın tam arasına (üçüncü göz çakrası) odaklamıştık. Dudakları kapalı tutup dişleri sıkmıştık ve dişleri birbirine bastırıp bırakmıştık. İçimizden sessizce “Sa-ta-na-ma” mantrasını (Sat Nam mantrasının uzatılmış hali) tekrarlamıştık. Bu meditasyon, bedensel ve zihinsel bağımlılıklardan kurtulmamıza yardımcı oluyordu. Azı dişleri beynin orta bölümünde bir noktaya baskı yapıyordu ve bu noktada oluşan bir dengesizliği düzeltiyordu.
Meditasyonları bitirdikten sonra, asanalar yoluyla da “vishuddha çakra”yı dengelemek istemiştik. Bu çakrayı etkileyecek asanalar, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “balasana” (çocuk), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı), “matsyasana” (balık) ve “uttana padasana” (derin balık duruşu) idi. Boğaz çakrasını etkilemek için, “vinyasa” akışların arasında “tadasana”da (dağ duruşu) boynu öne arkaya ve sağa sola esnettik. Boynu özellikle öne ve arkaya hareket ettirerek, tiroid ve paratiroid bezlerini uyarmayı amaçlamıştık. “Bhujangasana”da (kobra) boynu yine öne arkaya ve sağa sola esnettik. “Marjaryasana-bitilasana”da ise tüm dikkatimizi boynu iyice göğüs kafesine yaslamaya ve sonra boynun arkasını iyice omuza yaslamaya vermiştik. Bu şekilde, “vishuddha çakra”yı iyice arındırmak istemiştik. Tüm bunları yaparken, öğrenciler öksürdü ya da içlerinden gelen bir şeyleri ifade ettiler. Evet, boğaz çakrası temizleniyordu.
2009-2010 tum fotolar 674
“Vishuddha çakra”ya odaklandığımız özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştim? Öncelikle kendime ne gibi dersler çıkartmıştım? Derslerin sonunda, öğrencilere felsefi konulardan bahsederken aslında zihnimden geçenleri kendime bir kere daha hatırlatıyorum. O yüzden, ders sonu felsefi yaklaşımlar aslında o gün benim ihtiyacım olan ve duymak istediğim şeyler oluyor. Bu derslerin sonunda
da öyle oldu.
Kendimizi tam ve doğru ifade edemediğimizde, bu çakra tıkanıyordu. Karşımdakine bağırmak ve sesimi yükseltmek, ifade etmek anlamına gelmiyordu. Yine okuduğum başka bir kitaba göre, kendini doğru ifade eden kişi aldatmacadan çok uzaktır ve “biriktirmeden” ifade etmemiz gerekiyordu. Söylemek istediğimiz şeyleri, yerinde ve zamanında ifade etmek yerine sırf karşımızdakini kırmayalım üzmeyelim diye sözlerimizi yutarsak, bir süre sonra bu yutkunmalar “boğaz çakra”mızı tıkamaya başlar. Belki bir süre sonra, içimizde biriktirdiklerimizi yanlış bir zamanda dile getirir ve haklıyken haksız hale gelebilirdik. O yüzden, doğru zamanda “biriktirmeden” içimizden geçeni ifade etmeliyiz çünkü sadece yaşadığımız an var. Sevdiğini mi söylemek istiyorsun? Söyle. Kızgın mısın birine? Onu da söyle. Kalbinle zihnin aynı dili konuşsun ve sen de gerçek anlamda “o dili” konuş. Boğazından, kalbinden ve zihninden geçenler çıksın. Başka sözler değil…