Tag Archives: boyun

neden yoga?

Standard
Yoga neden ilgimizi çeker hiç düşündünüz mü? Özellikle yoğun bir tempo içinde yaşıyorsak, bilgisayar başında çalışıyorsak ve zaman içinde bel ve boyunda sıkıntılar, ağrılar ve fıtık gibi daha ciddi sorunlar baş gösterdiyse yoga ile ilgilenmeye başlarız. Yogayı merak ederiz ve kendimizi ya bir yoga stüdyosunda ya da bir spor tesisinde buluruz. Yogayla ilgilenme sebebimiz tamamen fizikseldir. Fiziksel bir rahatlama, ağrıların dindirilmesi ve düzgün bir postür (duruş)…
BEN_4569
 Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalar… Zaman geçtikçe yogaya ilgimiz de değişir. Bir süre ara vermeden yoga derslerine katılmaya başladığımızda yoganın fiziksel yararlarının yanında zihinsel ve ruhsal yararlarını da keşfetmeye başlarız. Önceleri hiç hoşlanmadığımız başlangıç meditasyonu ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) zaman içinde bize çok keyifli gelmeye başlar. Zaman geçtikçe yoganın fiziksel faydalarından çok ruhsal ve zihinsel faydalarıyla ilgileniriz. Tüm günün fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu yoga derslerinde atar ve tazelenmiş hissederiz.
Bu kadar girizgah neden diye soracak olursanız… Yazılarımda son zamanlarda ne kadar çok “eril enerjiye” ve “yapma” ve “başarma” durumuna odaklandığımı fark ettim ve biraz ruha ve zihne dokunmaya karar verdim diyelim. Ve yazılarıma yapılan yorumlarda ruhsal ve zihinsel rahatlama ve meditasyon hakkında sorularla karşılaştım. En iyisi kendimce ve yapabildiğimce meditasyonu anlatmaya çalışayım dedim.
Diyorum ya… Eğer yoga ile yeni tanıştıysanız en sevmediğiniz şey dersin başındaki meditasyon ve dersin sonundaki “savasana”dır. Genel olarak günlük hayatımızda koşturmaya, acele etmeye ve sürekli bir “yapma” durumunda olmaya alışık olduğumuz için yavaşlamak, duraklamak, sakinleşmek ve durmak bize zor gelir. Aslında dersin başında sessizce oturmak, gözleri kapatmak, nefese odaklanmak ve sakinleşmek kendi içimize dönmek ve rahatlamak için birebir… Nedense yoga derslerine katıldığımızda ve çevremizde tanıdık birileri varsa hemen onlarla sohbete başlar ve öğretmen odayı karartıp bizleri meditasyona hazırlamaya başladığı anda dahi bu sohbeti ve uğultuyu sürdürürüz. Hiç düşündünüz mü neden susamıyoruz? Neden sakince oturup bekleyemiyoruz? Neden kendimizi sürekli sosyalleşmek zorunda hissediyoruz? Çünkü zihin böyle işliyor… Zihin susmak, sakinleşmek, yalnız kalmak istemiyor. Zihin “yaramaz bir çocuk”… Sürekli bir oyuncak istiyor, sürekli oyalanmak istiyor… Böylece daima aktif olacak, daima bir “şeytan” gibi sizi didiklemeye devam edecek ve hep konuşacak… Hep sizi tedirgin edecek.
Halbuki zihninizin sustuğunu bir düşünsenize!… Gözler kapalı, dik bir şekilde oturmuşsunuz ve zihin suskun… Siz sadece nefes alış verişlerinizi gözlemliyorsunuz. Siz sadece omurganızın yukarı kalkıp aşağı inmesini izliyorsunuz. Siz sadece göğüs kafesinizin genişleyip daralmasını fark ediyorsunuz. Yüz hatlarınız yumuşak, kaşların arası yumuşak ve nefeslerin sakinliği ve dinginliği tüm bedene yayıldı… Sadece hayal edin… Hayal ederken bile huzurla doldunuz değil mi?
Bir yandan omurgayı dik tutuyorsunuz ki nefes bedende rahatça ve özgürce dolaşabilsin, bir yandan da yüz hatlarınız ve bedeniniz yumuşak ve rahat… Belki bir an geldi ve nefes alamadığınızı düşündünüz. Nefesler o kadar sessiz ve dinginleşti ki nefes almadığını düşündünüz ve paniklediniz. Hiç paniklemeyin. Nefes kendi doğal akışında… Nefes otonom sinir sisteminin bir parçası olarak alınıp veriliyor. Sadece siz artık fark etmiyorsunuz. Sadece siz o kadar rahatladığınız ki, beden ve zihin o kadar rahatladı ki artık nefesi fark edemiyorsunuz. Ve o nefessiz olarak nitelendirdiğimiz anlar “meditasyon” anları… Evet işte bu! Bir saniye, belki iki, belki üç… Sonra yeniden zihin bizi dürttü ve normal hayatın akışına döndük…
Bir an geldi ve gözlerinizin önünde renkler uçuşuyor. Gökkuşağı renkleri… Sarı, kırmızı, mavi, mor…. Ya da belki geometrik şekiller var kapalı gözlerinizin önünde… Dikdörtgen, kare, daire… Belki de renkler geometrik şekillerle gözlerinizin önünde dolanıyor…
Belki beden aynı şekilde oturmaktan yoruldu ve siz gözlerinizi açmadan oturuş şeklinizi değiştirdiniz. Sırtınızı bir yere dayamak istediniz ya da belki “savasana” gibi uzandınız. Bedensel tepkileri hissediyorsak “an”ı yaşıyoruz ve “an”dayız demektir. Zihin alıp başını gitmemiş demektir.
Belki sadece beş dakika geçti ama yogaya yeni başlamış biriyseniz sizin için bir asırdı bu beş dakika… Ve öğretmenin yönlendirmesiyle açtık gözlerimizi.
Dersin sonunda yine bir meditasyon fakat biraz farklı bir “meditasyon”a geldi sıra. “Savasana” yani derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu… Bilinçli uyku diyebilir miyiz? Belki diyebiliriz. Sırt üstü uzanıp tüm bedeni gevşetip rahatlattık. Bedeni yere doğru ağırlaştırdık. Sanki artık beden bana ait değil. Sanki ben bir kuklayım… Sanki bedenime hükmedemiyorum da o istediğini yapıyor. Yere iyice uzanıyor, yere yerleşiyor ve orada öylece kalakalıyor. Ben sadece nefes miyim? Nefeslerimi fark ediyorum. Nefeslerim gitgide dinginleşiyor. Nefes alıyor ve veriyor muyum? Emin değilim. Sanki bacaklarımdan kollarımdan birileri beni yere doğru ittiriyor. Sanki bedenim yere yapıştı ve ben artık o bedenin içinde değilim. Ruhum özgür mü acaba? Yerde uzanıyorum ama başım mı dönüyor acaba? Kendi eksenim etrafımda mı dönüyorum. Buna benzer bir şey dersin başında öğretmen meditasyonu uzatınca da olmamış mıydı? Zihnime ne oldu? Sürekli beni dürtmeyi bıraktı? Yoruldu galiba. Sustu mu gerçekten? Her şeyi bıraktım, bedenimi bıraktım, zihnimi bıraktım. “Savasana” bedenin, zihnin ve ruhun bir süreliğine ölümü sanki… Her şeyi bırakmak, vazgeçmek, kendimi adamak, tamamen yok olmak, erimek ve geçici bir ölüm… Bilinçli uyku… Bir “yapma” durumu değil bir “olma” durumu…
Ve fiziksel amaçlarla başladığım yoga ruhumun ve zihnimin tedavisi oldu. “Meditasyon” ve “savasana”yı zaman içinde yoga “asana”larından daha çok sevdim. Nefesimi, ruhumu ve zihnimi izlemek… Bedenimi gözlemlemek… Sadece bir seyirci olmak ve dışardan kendime bakmak… Kendimi ne kadar da bilmediğimi ve aslında herkesten çok kendime yabancı olduğumu görmek… Sürekli bir şeyleri “yapmaya odaklanmaktan” “olma halini” unuttuğumu fark etmek, biraz durmak ve “olma” halini deneyimlemek… Sessiz, sakin, dingin, huzurlu, özgür ve “kendimi evimde” hissetmek…
Reklamlar

tarlanı nadasa bırak!

Standard

Günlük hayatımızda o kadar çok koşuşturmacaya alışmışızdır ki, durmak nedir bilmeyiz bir çoğumuz. Zamanla yarışırız. Sürekli bir koşuşturmaca içindeyizdir. Ya bir yere yetişmeye çalışıyoruz ve bunun için acele ediyoruzdur ya da bir iş yetiştirmemiz gerekiyordur ve durup kendimize ne yaptığımızı farkedecek bir saniyemiz bile yoktur. Zamanın hızla akıp geçtiğini bir türlü göremiyoruzdur. Bir bakıyoruz sabah olmuş, bir bakıyoruz akşam. Peki tüm gün boyunca ne yaptım? Sürekli bir “yapma durumu” içinde miydim? Peki biraz dursam, sakinleşsem, tavrımı yumuşatsam nasıl olurdu? Neden sürekli koşuşturuyorum? Hiç düşündük mü acaba? Belki de sadece ve sadece zihnimizi oyalamak ve öylesine yaşamak için olabilir mi? Ne olursa olsun sadece nefes almak ve bir günü daha devirmek…

BEN_4569

Yazılarımda genellikle yoga derslerimde ya da kendi yoga çalışmamda yaşadığım olaylarla ilgili başımdan geçenleri anlatıyordum size. Şimdi neden bu kadar felsefe diye düşünmüş olabilirsiniz. Geçen hafta özel derse gittiğimde öğrencimin bir takım sağlık sorunları yaşadığını farkettim. Eğer yoga yapıyorsanız, değişik duygu ve “acılara” alışıksınızdır. “Acı” derken kendimize eziyet ettiğimizi sanmayın lütfen. Yogada hissettiğimiz “acı”, bir asanada hissettiğimiz fiziksel gerginliğin, hislerin, zihnin ve nefesin hepsini içermekte. Bir asanaya girerken, bedenin belirli bölgesinde hissettiğimiz kas gerginliği, asanada beklerken o kasların kendini yavaş yavaş bırakması ve gevşemesi, gevşeme ve esneme ile birlikte hissedilen tatlı duygu, sabır ve sukunet… İşte bir asananın içindeyken, zihnin bizi kışkırtmasıyla bir an önce asanadan çıkmak istemek ve ona karşın ruhumuzun sabır ve sukunet ile asanada bizi tutmaya çabalaması… “Acı”yla anlatmak istediğim bu. Nefeslerime odaklanarak, sabır ve sukunet içinde yaşadıklarımı kabullenmem ve teslim olmam…
Uzun süredir birlikte çalıştığımız için, öğrenci de bu tarz “acılara” alışmıştı. İlk defa o günkü derste onu “fiziksel acı” çekerken gördüm. Sürekli bilgisayar başında çalışmanın getirdiği bir takım sorunlar yaşıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi boyun ve omuz kuşağı… Ve o an farkettim. Biz bu öğrenciyle birlikte sürekli bir “yang” (eril enerji) tavır içindeydik. Sürekli bir “yapma durumu”. Sürekli “vinyasa” (akış) dersleri. Hiç yavaşlamamıştık. Tavrımızı yumuşatmamıştık. Hiç “yin” (dişil enerji) bir tavır sergilememiştik. Hep zor asanalar üzerine çalışmıştık. Ters duruşlar, arkaya eğilmeler… Peki hayatın dengesine ne olmuştu? Neden kabullenmek ve teslim olmak yerine sürekli bir şeyler yapmaya ve başarmaya çalışıyorduk? Dengemiz bozulmuştu.
Biz dengemizi kaybetmiş olsak bile, hayat bize dengeyi yeniden hatırlatıyordu. Fiziksel rahatsızlıklar ile bizi dengemizi bulmaya davet ediyordu. Tabii ki eğer biz bu işaretleri görebilirsek. Birkaç ay önce ben de fiziksel rahatsızlıklar yaşamış ve biraz yavaşlamam ve yeniden “yin” bir tavır sergilemem gerektiğini hatırlamıştım. Şimdi sıra öğrencimdeydi. O da “kabullenip, teslim olacaktı.”
O günkü dersi, boyun ve omuz kuşağını esnetmeye ve güçlendirmeye adadık. Önce boynu sağdan sola ve soldan sağa çevirdik. Daha sonra boynumuzu bir “hindi” gibi öne arkaya hareket ettirdik. Sürekli ekran başındaysak, bu hareket boyunda oluşan düzleşmeye iyi geliyordu. Başı sağa çevirip sağa baktık ve beş nefes bekledik. Sonra sola… Bunu altı kez tekrar ettik. Bir sonraki boyun güçlendirici hareket ise boynu nefes alırken omza doğru yaslamak ve boynun arkasını sıkıştırmak nefes verirken çeneyi göğüse doğru yaklaştırmak ve boynun arkasını esnetip önünü sıkıştırmaktı. Daha sonra sağ kulağı sağ omuza doğru düşürüp sağ elimizle boynu biraz çektik ve sol yanını esnettik. Tam tersini de yaptıktan sonra elleri alna koyup başı geriye ittirken aynı anda başı öne ittirmeye çalıştık. Aynı şeyi başın arkasında ve iki yanında yaptık. Böylece boyun kasları biraz güçlenecekti.
İnanır mısınız ben de bu hareketleri yaparken kendimi çok iyi hissettim. Başka arkadaşlarımın “stretching” ve “back therapy” gibi bedeni esneten derslerine katılıyorum ama nedense benim boynumun da bu hareketlere çok ihtiyacı varmış. Derslerde genellikle sadece sözlü yönerge vermeyi ve asanaları yapmamayı tercih ederim ama o gün içimden yapmak geldi ve çok iyi hissettim. Boynumdan “çatur çutur” sesler geldi ve boyun hareketleri bittiğinde kendimi gerçekten gevşemiş hissettim.
Meğer ben de ne kadar çok “yapan ve çaba gösteren” bir kişiymişim. Hayatımı sürekli çaba harcamaya ve yoğun bir şekilde hareket etmeye adamışım. Rahatsızlıklarım azaldığında, yavaşlamayı ve kendimi dinlemeyi bırakıp yine “yang” tavır sergilemeye başlamışım. Yine hızlı ve hareketli bir yaşama dönmüşüm.
Herşey bir yana, öğrencim de benimle aynı tarzdaydı. Birbirimizin aynası gibiydik. O da hareketli ve hızlı yaşamayı seviyordu. Soluklanmak bize göre değildi. Bu yüzden de hep hareketli dersler yapıyorduk. Üstüne üstlük, o kadar hareketli dersler yapmaya alışmıştık ki, o günkü boyun ve omuz odaklı ders ikimizi de mutlu etmemişti. Malum; zihni alışkanlıklarından döndürmek ve mutlu etmek o kadar kolay değildi. İkimizin aklı ve fikri dersi nasıl “yang” bir hale getirebileceğimizdeydi. Önce zihni ikna etmek gerekiyordu: “Bugün boyun ve omuz odaklı böyle sakin bir ders yapmaya karar verdik ve yavaş bir dersin de keyifli olabileceğini biliyoruz. Sabır ve sukunet… Bekleyip görelim bu ders bize neler yaşatacak ve öğretecek…”
Boynu rahatlattıktan sonra biraz omuz kuşağını esnetecektik. “Garudasana” (kartal) ve “gomukhasana” (inek başı) asanalarının sadece kol duruşlarını yaparak kürek kemiklerini ve omuz kuşağını esnetip rahatlattık. Omuz başlarını nefes alırken kulağa doğru nefes verirken aşağı doğru ittirdik. Elleri omuzlara koyup öne ve geriye daireler çizdik. “Broken wings” (kırık kanatlar) duruşu ile omuz başlarını esnetip kürek kemiklerinin arasını rahatlattık. “Sukhasana”da (kolay duruş/bağdaş) kolları öne doğru uzattıktan sonra omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirdik. Nefes alırken kolları öne doğru itip omuz başlarını öne getirdik nefes verirken omuzları geriye yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya ittirdik.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesinde duvara yaslandık. Başın arkası, omuz başları, sırt, kalça duvara yasladıktan sonra avuç içlerini de duvara değdirdik. Avuçları duvara doğru ittirirken bedenin de çok fazla öne gitmesini engellemeye çalıştık. Yani iki taraflı baskı uyguladık.
“Savasana” sonrası dersi bitirirken öğrenciye değil de kendime sesleniyordum adeta. Sadece sesli düşünüyor ve kendi zihnimi terbiye etmeye çalışıyordum: “Hayatın hengamesi içinde o kadar çok koşuşturuyoruz ki, bedenim, zihnim ve ruhum birliğini ve dengesini kaybetti mi acaba diye bakmıyoruz bile. Neden bu kadar koşuşturmaca ve acele? Neden zamanla yarışıyoruz? Neden sakinleşmiyoruz? Biraz yavaşlamıyoruz? Şu yaşadığımız an bile geçti gitti. Anın tadını gerçekten çıkartıyor muyuz? Sabah sokağa çıktığımda arabama binmeden önce gördüğüm bir köpeği ya da kediyi sevmeye vakit ayırabildim mi yoksa hemen arabama binip işe mi yetişmeye çalıştım? Bir iki dakika ayırıp o köpekle ya da kediyle biraz zaman geçirmek beni ne kadar yolumdan alıkoyabilir ki? Ne kaybederim ki? Hiç bir şey kaybetmem aslında. Sadece anın tadının çıkarırım. Eğer anın tadını çıkartamadıysam, zaman akıp geçtiyse ve bugün tarih olduysa, geriye dönüp bakmak bende sadece pişmanlık yaratır. ‘Keşke’lerim çoğalır. Oysa anı hissederek ve tadını çıkararak yaşadıysam, geçmiş benim için sadece ‘geçmiş’ olur. Romalı şair Ovidius’un dediği gibi: ‘O zaman az ara ver; nadasa bırakıldı mı tarla, daha cömert sunar ürününü.”

boğaz çakrama ne oldu?

Standard

2009-2010 tum fotolar 674Yıllar yıllar önce… Yine bir yoga dersindeyim. En basit duruşu yapıyoruz. “Nefes al ve nefes aldığın süre boyunca kalçanı yukarıya doğru kaldır, belini çukurlaştır ve en son başını yukarıya doğru çevir, nefes ver ve nefesini verdiğin süre boyunca kalçanı aşağı indir, kamburlaş ve en son başını da aşağı doğru çevir ve yere bak.” Size birşey ifade etti mi? Evet, kedi-inek serisi… Sankrit adıyla marjaryasana-bitilasana… Anatomik açıdan pelvik tilt… Şimdi neden bu konuyu ele aldım?O kadar kolay bir duruş ki bu, bu kız bu konuda yazacak ne bulmuş olabilir? Çok basit. İki asana boyunca hareket eden bir boyun ve boynumuzda biriken duygular, söylediklerimiz, söyleyemediklerimiz, toksinler ve daha neler neler…
Genellikle yoga dersleri meditatif bir oturuşla başlar. Öğretmen, o gün ne tarz bir ders işleneceğini açıklar ve öğrencileri derse hazırlar. Kısa bir başlangıç meditasyonundan sonra ders çoğunlukla kedi-inek esnetmesi ile başlar. Neden mi? Çünkü bu asana, bedeni uyandıran, canlandıran, omurgayı harekete geçiren en temel duruşlardan biridir. O nedenle, hemen hemen tüm yoga derslerinde kedi-inek esnetmesine rastlamak çok mümkündür. Bu asana, bedeni kuyruksokumundan başın tepesine kadar esnetir, omurgayı ve boynu güçendirir ve esnetir, kalçaları, karnı ve sırtı esnetir, bedendeki toksinleri atmaya yardımcı olur, koordinasyonu artırır, iç organlara masaj yapar, duruşumuzu (postür) düzeltmemizi sağlar,  ve öğrencileri derse hazırlar.
Bunlar asananın sadece fiziksel faydaları. Peki bu asananın ruhsal ve duygusal faydaları da yok mu? Bizzat deneyimlemiş bir kişi olarak, bu soruya tabi ki olumlu cevap vermek durumundayım. Olmaz olur mu?
Kedi-inek esnetmesinin ne gibi ruhsal ve duygusal faydaları olabilir hiç düşündünüz mü? Ya da derslerde bu duruşu yaparken öylesine mi yaptınız? En basitinden, bu duruş zihni sakinleştirir. Ayrıca duygusal dengemizi sağlamamıza yardımcı olur ve stresi azaltır.
Yine de bunlar da benim tam olarak anlatmak istediğim faydalar değildi. En iyisi kendi hikayemi anlatayım size. Yogaya ilk başladığım zamanlarda, tabii ki derslerde, ben de kedi-inek esnetmesiyle sık sık karşılaşıyordum. Bu akış, benim için çok sorun yaratmıyordu. Kolaydı benim için. Anatomik olarak, “pelvik tilt” denen esnetme için vücudum müsaitti. Oldukça derin bir açıyla kediden ineğe, inekten kediye geçebiliyordum. Peki sorun neydi?
Tüm mesele, kedi-inek akışı içinde boynun hareketiydi. Kedi pozunda başımızı aşağı doğru çeviriyorduk, inek pozunda ise yukarı doğru bakıyorduk. Yani boyun sürekli hareket halindeydi. Beni esas zorlayan buydu. Yooo, hayır, yanlış anlaşılmasın. Boyunla ilgili bir sağlık sorunum da yoktu. Tüm mesele ruhsal ve duygusaldı. Marjaryasana-bitilasana akışını her yaptığımızda beni öksürük krizleri tutuyordu. Öksürmekten kendimi alamıyordum, boğazım çatlıyordu sanki. Duruşu yarım bırakıyordum ve kana kana su içiyordum.
Eee, ne olmuş ki diye sorduğunuzu duyuyorum. Bu duruş, boğazdaki ya da boyundaki fiziksel sorunları çözmede birebir. Benim sorunum tamamen ruhsal ve duygusaldı. Aklımdan geçen şeyleri, etrafımdaki insanları üzmemek için içime atıyordum. Düşündüklerimi rahatça dile getiremiyordum. Düşünüp de söylemek istediklerimi dudaklarımdan çıkaramıyordum. Beynim başka birşey diyordu, kalbim de ona uyuyordu belki. Ama ne yazık ki, hiçbiri dudaklarımdan dökülmüyordu. Eeee hal böyle olunca da kedi-inek esnetmesinde öksürmek gayet doğal bir tepki oluyordu.
Boğazımın temizlenmeye ihtiyacı vardı. Aklımdan geçip de dudaklarımdan bir türlü çıkmayan herşey boğazımı kirletiyordu. Boğazımı “detoksa” sokmalıydım. Ancak bu o kadar kolay birşey değildi. Bugüne kadar ömrümün uzunca bir süresi herşeyi içime atmaya alışmış bir insandım. Kimseyi üzmeyim, kırmayım derken düşüncelerim ağzımdan çıkamadan içime akıyordu ve dolayısıyla boğazım kirleniyordu, boğaz çakram, nam-ı diğer “vishudda” çakram, tıkanıyordu.

2009-2010 tum fotolar 678
Yeri gelmişken kısaca bahsedeyim. “Vishudda”, kendini ifade etmekle alakalı bir çakra. Ben kendimi ifade edemeyince, doğal olarak boğaz çakram da tıkanıyordu. Ayrıca bu çakra, yaratıcılık, iletişim ve doğrulukla da ilişkili bir çakra.
Başkalarını üzerim ya da kırarım diye düşündüklerimi söyleyemeyince, tüm içime attığım duygular ve düşünceler boğazımı etkiliyor ve boğaz çakramı tıkıyordu. Tüm bu tıkanıklık da bana öksürükler şeklinde geri dönüyordu özellikle kedi-inek akışında. Sadece bununla kalsa yine iyiydi. Düşünüp de söyleyemediğim ve içime attığım her duygu ve düşünce boğazımı tıkadığı için sık sık laranjit ve faranjit gibi boğaz sorunlarından muzdarip durumdaydım.
Ayrıca, kendimi ifade edemeyince iletişim sorunları da yaşamaya başlamıştım. Kimseyi üzmeyim derken, kendimi üzüyor, içime atıyor ve birçok tanıdığımla da görüşmek bile istemiyordum çünkü benim için konuşacak ve anlatacak pek bir konu yoktu. Ne de olsa herşeyi içime atıyordum.
Bir de bu olayın yaratıcılık boyutu vardı. Tabi ki ben bir Picasso ya da Beethoven değildim. Ama zaman zaman şarkı söylemeyi severdim. Evde iş yaparken bağıra bağıra şarkı söylemek çok hoşuma giderdi eskiden, ya da araba kullanırken. Zaten sürekli faranjit ya da laranjit oluyordum, boğazım yanıyordu ve batıyordu. Nasıl şarkı söyleyecektim ki? Eskiden gitar da çalardım. Uzun yıllardır gitarı elime bile almamıştım. Yazı da yazardım, ama uzun yıllardır yazmıyordum. Neye meyilim varsa, hepsini bir kenara atmıştım. Zaten kendini ifade etmekten kaçınan bir kişinin yaratıcı olmasını da bekleyemiz değil mi? Sonuç itibarıyla, yaratıcılık yerle bir olmuştu.
Ve ben, her kedi-inek serisinde öksürdüm, öksürdüm ve öksürdüm. Ta ki içimde öksürecek, açığa çıkacak, temizlenecek birşey kalmayana kadar. Bir de baktım ki, artık bazı düşüncelerimi dile getirebiliyorum. Tabi ki, karşımdakini kırarak ya da üzerek değil. Bir şekilde yumuşatarak, acıtmadan, batırmadan, kırmadan ama bir şekilde duygu ve düşüncelerimi ifade etmeye başlamıştım.
Aklımdan geçenleri söylemeye başladıktan sonra ne mi oldu? Neler olmadı ki? Öncelikle ruhsal ve duygusal olarak rahatladım ve huzur buldum. Ben de önemliydim, hatta bir yazımda da bahsetmiştim. Yoga felsefesindeki “ahimsa” (zararsızlık) ilkesini, öncelikle kendine uygulamalısın diye. Önce kendini düşüneceksin herhangi bir olaydan zarar görüyor muyum diye. Önce kendini koruma altına alacaksın sonra çevren.
Duygu ve düşüncelerimi ifade etmeye başladıktan sonra, iletişim sorunlarımı gidermeye başladım. Hani bizim bir deyişimiz vardır ya: “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” diye. İşte benimkisi böyle birşeydi. Kimsenin çektiklerimden haberi yoktu ve ben artık içimden geçeni söylemeye başlamıştım. Yanlış anlamayın. Patavatsızlaşmadım. Yine söylediklerimi kulaklarım duyuyordu, mantıklı ve düzgün şekilde ifade ediyordum ve iletişim sorunlarım azalmıştı.
İfade ve iletişim sorunları çözünce, sıra yaratıcılığımı geri kazanmaya geldi. Şarkı söylüyorum artık hem de seve seve. Yine de yalnız başımayken… Arabada bağıra bağıra eşlik ediyorum sevdiğim şarkılara. Enstrüman çalmak… Henüz tekrar başlayamadım ama planlarımın arasında var. Peki ya yazmak? Şu an ne yapıyorum ki ben? Sizce “vishudda” (boğaz) çakra sorunlarımı çözmüş olabilir miyim acaba?