Tag Archives: bilinç

zamanı var!

Standard

Hayatta her şeyin bir zamanı vardır öyle değil mi? Bazen bir kitap alırsınız ve onu kütüphanenize yerleştirirsiniz. Belki günlerce, belki aylarca, belki de yıllarca orada kalır o kitap… Bir gün gelir ki eliniz istemeden o kitabın üzerine gider ve siz kendinizi o kitabı okurken bulursunuz. Ve işin ilginç yanı; kitabı okuduğunuz günlerde yaşadıklarınız o kitabın anlattıklarıyla örtüşüyordur. Çekim yasası mı? Belki de… Ya da içgüdüsel olarak o kitabı doğru zamanda elinize almak için eklersiniz. Bir çekim vardır, evet!. Belki çekim yasası, belki altıncı his, belki hiss-i kablel vuku, belki de sezgiler…

Bir yıl önce yayınlanır yayınlanmaz aldığım bir kitap vardı. Hatta geçen sene okumaya başladığım bir kitaptı bu. Elli-altmış sayfa kadar okumuştum. Geçen seneki eğitim yoğunluğum içinde okumaya devam edememiş ve kitabı yine kütüphaneye yerleştirmiştim.

Geçenlerde elim bilinçsiz bir şekilde kitabın üzerine gitti. Bu sene bir arkadaşımla birlikte yoga eğitmenleri yetiştirmeye karar verdik. “Her şeyi biliyoruz, ne kadar zor olabilir ki” diye düşündüğümüzde, ne kadar yanıldığımızı fark ettik. Hiç de o kadar kolay değildi ve bildiklerimizi tekrar gözden geçirmek, ayrıntılı çalışmak ve öğretebilmek için yeniden öğrenci olmak gerekiyordu.

Tam o sıralarda, okumak zorunda olduğum onca yoga kitabı varken ve hazırlamak zorunda olduğum onca ders varken, kendimi raftan aldığım bu kitabı okurken buldum. Ve kitabı bir türlü elimden bırakamadığımı fark ettim. “Burcu, bunda da vardır bir hayır diye düşündüm. Kendini akışa bırak ve oku. Demek ki bu kitaptan öğrenmen gereken şeyler var. Bu kitap, seni geliştirecek” diye düşündüm.

Gerçekten de öyle oldu. İçinde bilinçle, ruhla, zihinle, yaratım süreciyle, şükretmekle üçüncü gözle ilgili birçok şey buldum. Belki daha önce de bu konularda birçok kitap okumuştum. Ama bu kitapla bir kez daha tekrar etmiş ve taşlar yeniden yerine oturmuştu. Kitabı merak ettiniz değil mi? Metin Hara’nın “Dem” adındaki kitabı… İçinde kendimden, hissettiklerimden, unuttuklarımdan, hatırlamak istediklerimden çok şey buldum. Ama içindeki hikayelerden birisi beni en çok etkileyen şeydi. Bu yazımda sizinle onu paylaşmak istedim. Sevgili Metin Hara’nın “Dem” adlı kitabından bir alıntıdır:

“Usta ile çırak gün doğarken tapınakta meditasyon yaparlar. Meditasyon bittiğinde çırak sessizliği bozar ve “Ustam” der. “İzninizle size bir sorum olacak. Sizce yaşamın anlamı nedir?”

Usta bir süre sessizlik içinde düşünür. Hızla verilen cevapların zahiri, dinginlikle verilenlerin batını olduğunun bilincindedir. Akşamüzeri çırağın odasının kapısını çalar ve beraber bir yürüyüşe çıkmak istediğini söyler.

Birlikte ormana doğru yürürler. Usta birden durur ve öğrencisine ağacı işaret eder. Çırak da bir süre ağaca bakıp ustasını anlamaya çalışır ama nafile. Usta sabırla sessizlik içerisinde beklemeye devam eder. Bir süre sonra çırak, ustasının ağaçtaki yeni açan çiçekleri işaret ettiğini düşünür. Bu kez çiçeklere bakıp gülümser. “Sanırım ustam, yaşamın anlamı çiçeğin güzelliğini görmektir demek istiyor” diye düşünür.

Usta üzerindeki bir kumaşın bir parçasını yırtar. Bunu çırağın gözüne bağlar ve “Şimdi, yeniden hisset bu ağacı” der. Çırak şaşkındır. “Ama ustam” der. “Ben hiçbir şey göremiyorum ki?”

El yordamıyla çiçekleri arayıp bulmaya çalışır ağacın üzerinde. Çiçeğe dokunduğu an çiçeğin yapraklarının ipek kadar yumuşak olduğunu hissedip mest olur.

“Cennet, güzelliği bir duyunun hapsinden kurtarmaktır” der usta. Bir anda çırağın eline bir diken batar ve ani bir hareketle acı içinde çeker elini.

Bunun üzerine usta da, “Yaşam da, dikeni tanımak ama çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmemektir” der.

Kıssadan hisse… Cennet de cehennem de bu dünyadaydı. Zihnimizdi bize cenneti de cehennemi de yaşatan… Geçmişte gezdiğimizde acı ve ızdırap, geleceğe yöneldiğimizde ise endişe ve kaygı yaşıyorduk. Halbuki, “dikeni tanıyıp çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmezsek”, yaşamı artıları ve eksileri ile kabul edip yin ve yang’ları ile yaşamı yaşıyorduk. Kimi zaman “yin”, kimi zaman “yang”… Kimi zaman “mutlu” kimi zaman “mutsuz”, kimi zaman “neşeli” kimi zaman “kederli”… Önemli olan tüm bu zıtlıklar içinde, olumsuzluklar içinde yaşamı yaşayabilmekti…

Evet gerçekten de her şeyin bir zamanı vardı… Bu kitap, eğitimlere hazırlandığım bir anda bana “hızır” gibi yetişmişti. Zihin, ruh ve bilinç üzerine unuttuklarımı hatırlatıp yeni bilgiler ile yoluma ışık tutmuştu. Teşekkür ederim Metin Hara… Yazacaklarının devamını dört gözle bekliyorum. Yolumuzu aydınlatacağına inanıyorum. Namas’te!.

Reklamlar

çakralar

Standard
Geçen haftaki özel ve grup yoga derslerimde asanalar yerine çakra dengelemeye ve meditasyona ağırlık vermeye karar vermiştim. Özel derslerimde daha önce de çakra dengeleme akışına yer vermiştim ama grup derslerimde ilk defa deneyecektim. Birkaç kişi ile çakra dengeleme ve meditasyon deneyimlemek daha kolaydı. En az 15 kişinin katıldığı bir yoga dersinde bu dersi nasıl tamamlayacaktım? Ve grup derslerimde genellikle asana ağırlıklı “yang” (eril enerji) dersler yapmaya alışmıştık. Sadece bir kere “ajna çakra”ya (üçüncü göz çakrası) odaklanmış, “trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) ve meditasyon denemiştik. Çakra dengeleme akışı, grup derslerinde zihne ve meditasyona yoğunlaştığımız ikinci ders olacaktı. Hadi hayırlısı…
shared_photo
Derse meditasyon ile başladık. Katılımcıları, nefeslerini izlemeye yönlendirdim. Nefes alışverişlerini, nefesin bedende nerelerde dolaştığını, nefesle birlikte bedenin ve omurganın hareketlerini, nefes alırken omurganın uzamasını, verirken kısalmasını, nefes alırken göğüs kafesinin genişlemesini verirken göğüs kafesinin daralmasını… Bedeni farketmelerini, nefesi izleyerek de zihni dinginleştirmelerini tavsiye ettim. “Dişlerinizi sıkmayın, dudaklarınızı hafif aralayabilirsiniz, yanaklarınız sarksın, kaşların arasına dikkat edin, kaşların arası da gevşek olsun. Tekrar omurgayı izleyin. Eğer yığıldığınızı hissediyorsanız, bir sonraki nefesle omurgayı iyice uzatın ama çeneyi kaldırmayın. Çeneyi yere paralel tutmaya devam edin.” Akışa başlamadan önce, sınıfı iyice gevşetip dinginleştirmek istemiştim. O yüzden başlangıç meditasyonunu uzun tuttum.
Çakra dengeleme akışı, “muladhara çakra”dan (kök çakra) başlayıp “sahasrara çakra”ya (tepe çakrası) kadar tüm çakraları içeren bir asana ve meditasyon çalışmasıdır. Çalışma ile, tek tek tüm çakraları dengeleyen ve çalıştıran asanalar ve “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) ile beden temizlenip, arınıp dinginleşiyordu.
İlk olarak “muladhara” (kök) çakra ile başladık. Asanalarda hizalanmayı nasıl ayaklardan başın tepesine doğru yapıyorsak, çakra dengeleme akışını da aynı şekilde kökten tepeye doğru yapacaktık. “Muladhara çakra”, kuyruksokumunda üreme organları ve makat arasında bulunur. Kan, kemik ve hücreler, bu çakradan etkilenen organlardır böbreküstü bezleri ise bu çakradan etkilenen salgı bezleridir. Bu çakranın rengi kırmızı simgesi ise dört taç yapraklı lotus çiçeğidir (nilüfer). Sembol hayvanı ise yedi hortumlu fildir. Bu fil, içimizde saklı olan ama farkında bile olmadığımız bilgeliğimizi sembolize eder. Tıpkı lotus çiçeğinin köklerinin çamurda olması gibi, bu çakra da bizim çamurumuzdur. Eski hayatlarımızdan getirdiğimiz karma burada bulunur. Bu hayattaki mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz da bu çakradan kaynaklıdır. Hayatımızda yaptığımız herşey bu çakrada bir tohum eker ve bu tohum er ya da geç bizim kaderimizi belirler. “Kundalini” adı verilen yılan, bu çakrada uyuduğuna inanılan “shakti” (eril enerjiyi) simgeler. Çakra dengeleme akışlarında amaç, “shakti” enerjisini ya da “kundalini”yi uyandırıp tüm çakralardan yukarıya çıkarmak, tepe çakrasında yüksek bilince ulaşmaktır. Bu çakra, bilinçsizliğin merkezidir. Karanlıktır. Bu bölgemizde, değerli taşlar da zehirli akrepler yılanlar da olabilir. Zararsız gibi gözükür ama tehlikeli bir çakradır. Bu çakra “lam” mantrası ile dengelenir ve buradaki gerginlik ve bloklaşmış enerji “lam” sesi ile temizlenir.
“Muladhara”, kök çakrası olduğu için bu çakrayı dengelerken ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmek gerekir. Korkulardan kurtulup hayatımıza istikrar ve dengeyi getirmektir amaç. O nedenle bu çakrayı dengelerken ayaktaki asanaları kullanırız. Ayaklarımızın altındaki toprağı hissetmek için… Akışa “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile başlayıp verilen her nefesle korkulardan arınıp alınan her nefesle hayatımıza denge ve istikrarı davet ettik. Bu duruşta nefeslere odaklanarak, evimizi düşündük. Bir evimiz olduğu için şükredip minnettarlığımızı dile getirdik. Tüm bunları yaparken içimizden ya da sesli bir şekilde “lam” mantrasını söyledik. Daha sonra sağ ayak önde olacak şekilde “virabhadrasana I”ya (birinci savaşçı) geçip babamıza sevgimizi, teşekkürlerimizi, dualarımızı ve minnetimizi ilettik ve “trikonasana”ya (üçgen) ile birlikte geçim kaynağımızı düşünüp minnettarlığımızı ve şükranlarımızı dile getirdik. Daha sonra sol ayak önde “virabhadrasana I” ve “trikonasana” ile önce annemize minnettarlığımızı dile getirdik ve sonra da mesleğimize… Tüm bunları yaparken “lam” mantrasını da söylemeyi ihmal etmedik. En son “tadasana” (dağ duruşu) ile dünyamızı ve yeryüzünü düşünüp toprak ile bağlantımızı kurmak için gözleri kapattık. Burada dengeyi, istikrarı ve güveni hissetmeye çalıştık. Gözleri kapatıp dengede kalmaya ve ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Köklenme, kökler ve denge…
“Vinyasa” (akış) ile “adho mukha svanasana”dan “dandasana”ya (asa duruşu) oturduk. Sıra “svadisthana” (sakral/cinsel) çakraya gelmişti. Bu çakra, kök çakranın üç santimetre kadar yukarısında kuyruksokumu ve sakrum arasında bulunur. Eski çağlarda, kundalini enerjisinin bu çakrada bulunduğuna inanılırdı. Zaman içinde maddeye aşırı düşkünlük ve egoist davranışlar sebebiyle, bu enerji “muladhara” (kök) çakraya, yani “bilinçsizliğe” doğru gerilemiştir. Bu çakranın rengi turuncudur ve tatlığı ve yaratıcılığı sembolize eder. Kökten ikinci çakraya doğru ilerlerken, bilinçsizlikten bilinçaltına doğru geliyoruz. Uyku ile uyanıklık arası bir bilinç. Kundalini uyanmış ve ikinci çakraya kadar gelmiştir. Yalnız burada bir tehlike ile karşı karşıyadır. Sakral çakrada biriken kıskançlık, öfke, arzu ve açgözlülük gibi olumsuz duygular “shakti” enerjisinin yukarıdaki çakralara doğru ilerlemesini engeller. Enerji bloke olur ve köke doğru geri dönebilir. Bu çakranın elementi sudur ve su gibi yumuşak ve akıcı olmak bu çakranın özelliklerindendir. Sembol hayvanı ise timsahtır. Bilinçaltında uyuyan karmayı sembolize eder. Tembeldir ama harekete geçti mi güçlü ve tehlikeli olabilir. “Vam” mantrası ile bu çakra dengelenir ve bu çakranın sembolü altı taç yapraklı lotus çiçeğidir. Etkilenen organlar karaciğer, dalak, bağırsaklar, böbrekler ve mesanedir ve etkilenen salgı bezi ise cinsel salgı bezleridir. “Svadisthana” çakrayı kalça açıcı asanalar ile dengeleyebiliriz.
“Dandasana”da otururken, hayatımızdan üzüntü ve kederi çıkartıp yerine yaratıcılığı getirmeyi hayal ettik. Ellerle kulakları kapatıp “vam” mantrasının titreşimlerini hissetmeye çalıştık bedenimizde. Birkaç nefes burada mantra söyledikten sonra, nefes verirken “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) geçip eski bir sevdiğimizi düşündük. Aramızda hala çözemediğimiz meseleler olduğu birini… Bu kişinin illa ki eski bir sevgilimiz olması gerekmiyordu; eski bir iş ortağımız ya da sevdiğimiz biri olabilirdi. Bu duruşta beklerken, o kişiyle olan tüm bağlarımızı kesip hayatımıza girmiş ve çıkmış olduğu için ona minnetlerimizi ilettik “vam” mantrası eşliğinde… Birkaç nefes sonra tekrar “dandasana”ya geçip kolları kulakların yanından yukarı uzattık ve elleri kenetledik tabanca gibi. Nefes alırken düz bir omurga ile biraz geriye eğilip nefes verirken öne katlandık. Her nefes verişte “vam” mantrasını söyleyerek… Bir sonraki duruşumuz “janu sirsasana”ydı (baş dize duruşu). Bu duruş içindeyken, üzüntü, keder, kıskançlık ve öfke gibi tüm olumsuz duygulardan arınmayı ve tüm ilişkilerimizi çözmeyi hayal ettik. Nefes alırken hayatımızdaki böyle kişilerin ismini aklımızdan geçirip nefes verirken onlara sevgimizi ve minnetimizi ifade ettik “vam” mantrasıyla… En son “baddha konasana”da (bağlı açı duruşu/kelebek) nefes alıp nefesi kalçalarımıza, kasıklarımıza ve su elementi ile ilişkili iç organlarımıza (böbrek, idrar kesesi ve cinsel organlar) yollayıp şifalanmayı diledik.
Sıra “manipura” (karın) çakraya gelmişti. Göbek deliğinin arkasında bulunan “manipura” çakra, kelime anlamıyla mücevher, cevher anlamına gelmekte. Bu çakra, kendine güven, azim ve kararlılıkla ilişkili. Bilinçsizlik ve bilinçaltı derken bilincimizin bulunduğu yere gelmiştik. “Manipura” çakra, psikolojik durumumuzla yakından ilgilidir. Psikolojik sorunlar hissettiğimizde, mide ve hazım sorunları yaşayabiliriz. Korktuğumuzda, heyecanlandığımızda ya da stresli olduğumuzda, karnımızın ağrıması ya da mide sorunları yaşamamız bu yüzdendir. Çakranın sembolü on taç yapraklı lotustur; dalak, karaciğer, safra kesesi, sinir sistemi ve pankreas etkilediği organlardır. Etkilenen salgı bezi ise pankreastır. Bu çakranın hayvanı, güçlü, gururlu, azimli ve kararlı ve engelleri aşabilen bir hayvan olan “ram”dır (koç). “Manipura” çakranın rengi enerji ve ışığın rengi olan sarı, elementi ateş ve mantrası da “ram”dır. “Manipura” çakrayı burgular ile çalıştırabiliriz.
Üçüncü çakrayı dengelemeye, “gomukhasana” (inek başı duruşu) ile başladık. Hayatımızdan öfkeyi çıkartıp kendimize güvenmek için bu duruşta sağa sola burgu yaptık. Nefes alırken üzdüğümüz kişileri düşünüp nefes verirken onlardan af dileyip suçluluktan kurtulmaktı amacımız. Başkalarına mutsuzluk vererek, mutlu olamazdık. Kimseye zarar vermemeliyiz ve bu yüzden de incittiğimiz kişilerden af dilemek için bu çalışmayı yapıyorduk. “Marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile burgulara devam edip üzdüğümüz kişilerden özür dileme şansı elde ettiğimiz için şükrettik. Bilinçsizlikten bilinçaltına ve bilinçaltından bilince doğru yükseldiğimizi hissedip kendimize güvenimizi tazelemeye çalıştık. Gerçek güç içimizdeydi, dışarıda değildi. Kimseden güç alamazdık. İçimizdeki güçü hissedip yapmak istediğimiz herşeyi azim ve kararlılık ile yapabilirdik. Tabii ki “ram” mantrası eşliğinde…
BEN_4569
Sıra dördüncü çakraya gelmişti. “Anahata” (kalp) çakrası. Kelime anlamıyla “saf, el değmemiş” anlamına gelen “anahata” çakra, kalp, ciğerler ve kan dolaşımını ve timüs bezini etkiler. Yeşil, açık mavi ve pembe renktedir ve simgesi on iki yapraklı lotus çiçeğidir. Gerçek benliğimiz burada yaşamaktadır. Vicdanımız, kalbimiz… Sembol hayvanı, siyah antiloptur. Antilop hızlı ve güçlü bir hayvandır ama aynı zamanda da hassas ve duyarlıdır. Sezgileri ile tehlikeyi önceden sezebilir. Gece gündüz dikkatli ve uyanıktır. Kalbimiz önderliğinde yaşamaya başladığımızda, kalbimizin sesini dinlediğimizde ve zihnimiz yerine kalbimizden kararlar alıp uyguladığımızda, hayatın daha kolaylaştığını görebiliriz. Kalpten yaşamaya başladığımızda, içimizdeki ilahi gücü ve sonsuz bilincin konuştuğunu hissedebiliriz. Mantrası “yam” ve elementi hava olan bu çakrayı, arkaya eğilmeler ile dengeleyecektik.
“Sphinx” (sfenks) duruşu ile başladık “anahata” çakrayı dengelemeye. Nefes alırken bedenimize sevgiyi davet ederken, nefes verirken bedenden nefreti atıyorduk. Bu çakrayı dengelerken, bizi üzmüş olan kişileri aklımızdan geçirdik. O kişileri affederek kendimizi özgürleştirmek istemiştik. İçimizde olumsuz duygular varken özgürleşemezdik. Affetmek demek, o kişilerin yaptıklarını unuttuğumuz anlamına gelmiyordu. Affetmek demek o kişilerin bizde bıraktıkları enerjiyi yok etmek ve kendimizi özgürleştirmek anlamına geliyordu. Ancak bu şekilde devam edebilirdik. Geçmişteki acılara ve üzüntülere bağlı kalarak şimdiki zamana ya da geleceğe doğru adım atamazdık. Affetmek, özgürleşmekti. Özgürleşmek ise, göğüs kafesini esnetmek ve kalbi açmaktı.
“Sphinx” duruşunda nefes alırken bedene sevgi ve şefkati davet edip nefes verirken bizi üzen insanları düşündük ve affettik. “Yam” mantrası eşliğinde… Bir sonraki kalp açıcı asana “dhanurasana”ydı (yay). Bu duruş ile kırık kalplerimizi onarmayı amaçladık. Yaşadığımız herşeyi geride bırakmayı ve etkilerinden kurtulmayı… Bırakmayı, teslim olmayı… Kalbimizi yeniden açmayı… Yeni deneyimlere, yeni sevgilere, yeni ilişkilere…
“Adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçerek daha yukarıdaki çakralara geçmeden önce toprak, su, ateş ve hava elementleri ve bu elementlerin çakralarıyla bağlantıyı tekrar kurduk. Tüm bu dört çakranın mantralarını söyledik ayakların altındaki topraktan enerjiyi alıp bir bir dört çakradan geçirerek… “Lam, vam, ram, yam”…
Öne sıçrayıp dizlerin üzerine oturduk. “Ustrasana” (deve duruşu) için. Bizi üzen insanları tekrar gözden geçirip her nefes verişte onları affederek… “Setu bandhasana” (yarım köprü) ya da “urdhva dhanurasana” (tam köprü) ile kalbi temizleyip, olumsuz karmadan, suçluluk, üzüntü ve kederden kurtulup, bize yapılan kötülükleri affedip, mutlu olmak için nefes alıp verdik “yam” mantrası eşliğinde…
Yere uzanıp dizleri göğüs kafesine çekip “apanasana”da (dizler göğse duruşu) hayatta ve sağlıklı olduğumuz için şükrettik. Kalbi rahatlattık, gevşettik ve esnettik yedi kere “lam, vam, ram, yam” söyleyerek…
Sıra beşinci çakra olan “vishuddha” (boğaz) çakrasına gelmişti. Eter (boşluk) elementi ile özdeşleşmiş olan “vishudda” çakra boğazın ortasında bulunur ve fiziksel ve manevi arınma ile ilişkilidir. Ense ve boğaz, bu çakradan etkilenen organlardır. Bu çakranın salgı bezleri tiroid ve paratiroid bezleridir. Çakranın rengi mavidir, onaltı taç yapraklı lotus çiçeği bu çakranın sembolüdür. Bu çakraya geldiğimizde, artık iyice bilinçlenmeye başlıyoruz. Bu çakranın hayvanı huzurlu beyaz bir fildir. Bu fil, şans, zenginlik, güç, bilgelik, saflık, temizlik, ve açıklığı sembolize eder. Mantrası “ham” olan bu çakra, fiziksel ve astral boyutlar arasında ve bilinç ve yüksek bilinç arasında bir sınırdır. Bu çakradan yukarıya yükseldiğimizde artık bilgelik ve yüksek bilincin kapıları aralanır. Boğaz çakrası, temiz ve düzgün ifadenin ve iletişimin merkezidir. Eğer kalbimizden geçenlerle zihnimizden geçenler uyuşmazsa bu çakrada tıkanıklık olabilir. İçimizden geçenleri dile getiremediğimizde de bu çakra tıkanır. O yüzden zihin ile kalbi bir ve bütün hale getirmek ve dudaklarımızdan güzel sözlerin çıkması önemlidir. Bağırmak ya da kavga etmek, doğru ve düzgün ifade değildir. Kendimi düzgün ve doğru ifade edebiliyor muyum? Herkes tarafından doğru anlaşılıyor muyum?
Hayatımızdan yanlış ifadeyi çıkarmak ve yerine doğru ve düzgün iletişimi getirmek için “sarvangasana”ya (omuz duruşu) geçtik. Bu duruşta nefes alıp verirken kendimizi Tanrı’nın bir parçası olarak görüp ne kadar bilge ve ilahi kişilikler olduğumuz fark etmeye çalıştık. “Ham” mantrası eşliğinde “halasana”ya (saban duruşu) geçip burada boğazdaki zehirlerden kurtulmaya çalıştık. Kendimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerden arınıp aydınlanmaya doğru ilerlemek için, nefes alıp verirken kendimizin ne kadar ilahi ve bilge kişiler olduğumuzu düşündük. “Karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ile artık kendimizi gerçekten ve tamamen bilge olarak görüp sonsuz mutluluğa doğru bir adım daha attık. “Matsyasana” (balık duruşu) ile üç asana ile sıkıştırdığımız boğazı açıp temiz enerjinin bu bölgeye gelmesine izin verdik. Temizledik, arındırdık ve şifalandırdık. Artık kendimizi gerçekten de bilge kişiler olarak görmeye başlamıştık. Başkalarına yardımcı olabilen, güzel ifade edebilen, söyledikleri dinlenen…
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile boynu sağa sola çevirip rahatlattıktan sonra sırada “ajna” (üçüncü göz) çakra vardı. İki kaşın ortasında bulunan bu çakra algı ve sezgilerle ilişkiliydi. Gözler ve beyin etkilenen organlar, hipofiz de etkilenen bezlerdi. Çivit mavisi renginde olan bu çakranın sembolü iki taç yapraklı lotus çiçeği. Hayvan sembolü yoktu. Bu çakraya geldiğimizde yüksek bilince doğru bir adım daha yaklaşmıştık. Bilinçsizlik, bilinçaltı, bilinç derken artık yüksek bilince doğru yol alıyorduk. Mantrası “aum” olan bu çakra doğru çalıştığında, artık sezgilerimiz güçlü bireyler haline geliyorduk ve altıncı hissimiz güçleniyordu.
Bu çakrayı, “balasana” (çocuk duruşu) ile dengeledik. Bedenimize her nefes alışta alçakgönüllülüğü davet ettik ve verirken şüpheleri attık bedenden. Çocuk duruşunda beklerken, yoga yolundaki tüm öğretmenlerimizle ilişkilerimizi gözden geçirip onlara minnettarlığımızı ve şükranlarımızı sunduk “aum” mantrası eşliğinde…
Sıra, “shiva” (eril enerji) ile “shakti”nin (dişil enerji) buluştuğu ve yüksek bilince ve “samadhi” (sonsuz mutluluğa) ulaştığımız “sahasrara” (tepe) çakrasına gelmişti. Kafatasının en üst noktasında bulunan bu çakranın sembolü bin taç yapraklı lotus çiçeğiydi. Artık lotus çamurlu köklerinden çıkmış tepede bembeyaz çiçek açıyordu. Beyaz renk ile tanımlanan bu çakra, beyin ve sinir sistemini ve epifiz bezini etkiliyordu. Artık ışık ve yüksek bilinç olmaya başlıyorduk. “Muladhara” (kök) çakrada bulunan “shakti” ile “sahasrara” (tepe) çakrada bulunan “shiva” buluşacaktı artık. Kökten, tepeye kadar cehaleti yenmiş ve artık yüksek bilince ulaşma zamanı gelmişti. Artık ilahi güç ile bir ve bütün olacaktık. Bu çakranın mantrası da “aum” idi.
2013-05-18 14.18.39
“Sahasrara” çakra için “sirsasana”ya (baş duruşu) geçtik ve burada nefes alıp verirken ilahi güç ile neye inanıyorsak o güç ile tüm ilişkimizi gözden geçirip temizleyip arındırdık. Hayatımızdaki zıtlıklar, ikisellik (dualite) herşey yok olmuştu. Artık aydınlanmıştık. Herşey ile bütündük, bağlantılıydık. Nefes, zihin, beden ve ruh bir ve bütündü. Bu duruş sonrası tekrar “balasana” (çocuk duruşu) ile bedeni dengeleyip yoga yolundaki eğitmenlerimize şükranlarımızı bir kez daha sunduktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi tamamlamıştık.
“Savasana” sırasında, bedeni gözden geçirdik. Ayak tabanlarından başın tepesine kadar yedi çakrayı tek tek ziyaret ettik. Gözler kapalı, beden yere teslim olmuş bir şekilde dinlenirken, her nefes alışta kökten tepeye kadar çakraları dolaştı bilinç. Kök çakradan tepe çakrasına kadar çakralarda bir süre bekleyip nefesle o bölgeyi temizledik mantralar eşliğinde… “Lam, vam, ram, yam, ham, aum ve aum.”
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu sonrasında, oturma pozisyonuna gelip dersi tamamlamadan önce, ellerle kulakları kapatıp üç kez uzun uzun “aum” mantrasını söyledik… Varoluşun, evrenin mantrasını… Tüm harfleri bir bir söyleyerek, titreşimleri zihnimizde hissederek… Uyanık olmayı, düş halinde olmayı, meditasyon halini… Zihni, aklı ve maddeyi… Işık, su ve bedeni… Söz, hayat ve zihni… Gelecek, geçmiş ve şimdiyi… Koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva)yı… Eril, dişil ve nötr’ü… Hepsi bir aradayken Yaradan’ı… Asana (duruş), pranayama (nefesi özgürleştirme) ve pratyahara’yı (duyuları kaldırmayı)… Hepsi bir arada söylendiğinde “samadhi”yi (sonsuz mutluluk ve huzur)…
Kuyruksokumumuzdaki çamurdan, içimizdeki gizli ve karanlık merkezden, çiçeğe, aydınlığa ve ışığa yükselmek… Bilinçsizlikten, hayvan ile insan arası bir bilinçten, yüksek, evrensel ve ilahi bilince doğru yükselmek… İçimizdeki gücün farkına varıp o güç ile yukarıya yükselmek… O güç içimizde… Sadece farketmemiz gerek…

gözlerimiz kapalıyken…

Standard

“Öğretmenim, derslerimizde bugüne kadar hep asana ve akış yaptık. Ben kendi kendime meditasyon deniyorum ama ne kadar başarıyorum bilmiyorum. Gelecek derste meditasyon deneyebilir miyiz?” Neden olmasın?

BEN_4569

O gün derse gittiğimde meditasyona odaklanacağımızı tamamen unutmuştum. Bambaşka bir ders planlamıştım. Meditasyon denemek isteyen öğrenci sınıfa girince, “öğretmenim bugün meditasyon deneyeceğiz, değil mi?” diye sordu. Birden başımdan aşağı kaynar sular indi. Nasıl da unutmuştum? O derste meditasyon ve “trataka kriya” (arınma tekniği) deneyeceğimize söz vermiştim. “Trataka kriya” için mum ve çakmak gerekiyordu ama ben bu arınma tekniğini çalışacağımızı unuttuğum için mum ve çakmağı da getirmemiştim. Ne yapabileceğimi düşünmeye başladım. Mum yerine herhangi bir nesneye de odaklanabilirdik. O halde, su mataramı sınıfın ortasına koyabilirdim ve “trataka kriya”yı mataraya odaklandırarak yaptırabilirdim. Evet en iyi çözüm buydu.
Tam o anda bir başka öğrenci, “evim çok yakın. Derse daha onbeş dakika var. Eve hemen gidip mum ve çakmak getirebilirim” dedi. Bu, harika bir haberdi.
Meditasyona odaklanacağımız için ders boyunca “ajna” (üçüncü göz) çakraya yoğunlaşmaya karar vermiştim. Ders boyunca üçüncü göz çakrasına odaklanacağımızı ve tüm duruşlarda “drishti” (bakış açısı) kullanacağımızı söyledim. Bir asanadan bir asanaya geçerken “drishti”yi hangi noktadan hangi noktaya kaydıracağımızdan da bahsettim. Amacım ders boyunca zihni bir noktaya sabitlemek ve meditasyona hazırlamaktı.
Ders boyunca kullanacağımız “drishti” noktaları burnumuzun ucu, ellerimiz, göbek deliğimiz, ayak parmaklarımız, iki kaşımızın arası ve burgularda omuzun üzerinden sağ ve sol yanımızdı.
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısınırken tüm dikkati “drishti” noktalarına verdik. Nefes alırken avuç içlerini birleştirdik. Kolları yukarı doğru uzatıp ellerimizden yukarı doğru baktık ve nefes verirken ellerdeki bakışı kaybetmeden yere kadar eğildik. Nefes verdiğimizde ayak parmaklarına bakıyorduk. Nefes alırken yarı yola doğru açılıp iki kaşın arasına bakıyorduk. Nefes verirken sopaya geçip bakışımızı iki kaşın arasında tutmaya devam ediyorduk. “Ashtangasana” (diz-çene-göğüs) ve “urdhva mukha svanasana”da (yukarı bakan köpek) bakışlar hala iki kaşın arasındayken “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçerken bakışı göbek deliğine getiriyorduk. Nefes alıp öne geldiğimizde bakış açısını iki kaşın arasına getirip nefes verirken ayaklarımıza getiriyorduk bakışlarımızı. En son nefes alırken avuçları birleştirip yukarı doğru açılırken gözlerimizi avuçlarımızdan ayırmıyorduk. Bu akışlar boyunca bakış açısını kaybetmeden zihni bir noktaya odaklama üzerinde çalıştık. Zihni sakinleştirmeye ve tek bir noktaya getirmeye…
Bedeni biraz ısıttıktan sonra “trikonasana” (üçgen), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvakonasana” (yan açı) ve “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) gibi ayakta asanalarda da bakışlara odaklanarak konsantrasyonumuzu arttırmaya çalıştık.
Yere oturduğumuzda “dandasana” (asa duruşu), “janu sirsasana” (baş dize duruşu), “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) , “bharadvajrasana” (Bilge Bharadvaja burgusu) yaptık ve enerjiyi “salamba sirsasana” (baş duruşu), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu), “matsyasana” (balık duruşu) ve “setu bandhasana” (yarım köprü) duruşları ile terse çevirdik. En son bir burgu ile bedeni dengeledik.
Artık sıra “trataka kriya” ve meditasyona gelmişti. “Trataka” kelime anlamıyla bakmak ve seyretmek; “kriya” da arınma amacıyla yapılan eylem demekti. Bu arınma çalışmasında, gözleri bir sembole, muma ya da nesneye sabitleyip gözler yaşarıncaya kadar kırpmadan açık tutmaya çalışırdık. Gözler yaşardığında bir süreliğine kırpıştırır ve uygulamaya devam ederdik.
“Trataka kriya” ve meditasyon için bir daire oluşturduk ve mumu ortaya koyduk. Ben de sınıfın en uzak noktasına geçtim. Oradan sınıfı yönlendirmeye başladım. Önce mumun tümüne sonra alevine baktık. Dikkati alevin renklerine ve uzayıp kısalmasına yönlendirdik. Gözleri mümkün olduğu kadar kırpmadan açık tutmaya çalıştık. Gözler sulandı. Hafifçe kırpıştırdık. Daha geniş bir açıya diktik gözlerimizi. Sonra bakışlarımızı daha küçük bir alana odakladık. En son gözleri kapatıp mumu gözlerimiz kapalıyken görmeye çalıştık. “Gözler kapalıyken görmek.” Bu şekilde on onbeş dakika sürdü “trataka kriya.” Bu arınma tekniği sonrasında bedenin sağ ve sol tarafını dengelemek için “nadi shodhana pranayama” (enerji kanallarını arındıran nefes tekniği) yaptık. “Nadi shodhana”, “ajna” (üçüncü göz) çakrasındaki eril ve dişil enerjiyi dengeleyip kişinin evrende bir ve bütün olmasına yardımcı olan bir nefes tekniğiydi.
Nefes tekniğinin ardından, gözlerimiz kapalıyken meditasyona geçtik. Öğrencilere nefese odaklaklanmalarını tavsiye ettim. Nefeslerini sayarak, anda kalmaya çalışmak. “Zihin sürekli konuşur. Sürekli bir düşünceden, bir düşünceye atlar. Bir türlü durmak bilmek. Sakinleşmez. Amacımız, zihni sakinleştirmek. Zihni susturmanın en temel yollarından biri, gözleri kapatmaktır. Şu anda bunu zaten yapıyoruz. Meditasyonda rahat hissetmeliyiz. Eğer bağdaşta oturmak ve sırtı dik tutmak size zor geliyorsa, o zaman sırtı bir yere dayayın. Bağdaş zor geliyorsa, ayaklarınızı uzatın. Unutmayın, meditasyonda en önemli şey bedeninizin rahat olması. Beden rahat hissedince, zihin de rahatlayacaktır. Kendinize en uygun oturuşu bulun. Ayağınız uyuştuysa ve bedeniniz bunu size söylüyorsa yani bedeniniz konuşuyorsa, bu iyi bir şey. Zihnin şu an burada olduğunu gösterir. Eğer zihnin düşüncelerin peşine takıldığını farkediyorsanız, hemen buraya geri getirin. Nasıl mı? Nefese odaklanın. Nefes alış verişlerinizi sayın. Nefeslerinizi izleyin. Aldım nefesi, verdim nefesi gibi… Düşünceler gelir ve gider. Siz sadece izleyin. Yorum yapmayın. Yorumsuz kaldığınızda, düşüncelerin peşinden gitmediğinizde, bir süre sonra düşüncesizliği farkedeceksiniz. Önce bir anlığına… Sadece bir anlığına, tamamen sakin ve düşüncesiz. Ve yavaş yavaş bu düşüncesizlik anı uzayacak. İki saniye, üç saniye, bir dakika, üç dakika, beş dakika… Amacımız düşüncesizlik anını zaman içinde uzatmak…”
Sonra sustum ve öğrencileri kendi deneyimleriyle başbaşa bıraktım. Yaklaşık on dakika sonra, sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. “Gözlerinizi açmadan, yavaşça derin gevşeme pozisyonuna geçin. Bedeni iyice ağırlaştırın. Toprağın enerjisine teslim edin bedenlerinizi. Gevşeyin iyice. Bedenin sadece bir kılıf olduğunu hatırlayın. Nefesinizi izleyin. Nefesle bütünleşin ve bedeni iyice ağırlaştırın. Bırakın bedeni toprağa.”
Bu dersi nasıl bitirecektim? Bilincimiz, üçüncü göz çakrasında bulunuyordu. Gözlerimiz sadece geçmişi ve şimdiyi görebilirdi ama üçüncü gözümüz açıldığında geleceği görebilirdik. Önsezilerimiz ve algılarımız daha güçlü olabilirdi. “Gözlerimiz kapalıyken görmek.” Benim için dersin ana fikri buydu. Anlayışlı olabiliyor muyduk? Empati kurabiliyor muyduk? Çevremizdekileri, olan biteni… Gözlerimiz kapalıyken bile görebiliyor muyduk?

herşey farkındalıkla başlar

Standard

Bir süredir çevremdekileri gözlemliyorum. Yoga hayatıma girmeden önceki yıllarda, tek başıma olmaktan nefret ederdim. Sürekli birilerini isterdim çevremde. Arkadaşlarım, ailemden birileri oldu mu yanımda hep mutlu olurdum. Yalnız kalmayı hiç sevmezdim. Kendimi ve zihnimi sürekli meşgul etmek isterdim. Böyle bir hayat mutlu ederdi beni eskiden. Alışveriş merkezlerine gidiyim, bir şey almasamda vitrinlere bakayım, boş boş dolanayım. Yanımda ya ailemden birisi ya da arkadaşlarım olsun. Oturalım yemek yiyelim, sonra biraz daha dolanalım. Sonra başka bir yere oturalım çay ya da kahve içelim ve günümüzü tüketelim. Ertesi gün yine aynı tempo tabii ki işten arda kalan zamanlarımda. O zamanlar çalışıyorumdum. Tam kendime göre bir işti bu. Vardiyalı çalışıyorum. Kimi zaman sabah erken başlayıp 14’de çıkıyordum. Kimi zaman ise öğlen 12’de başlayıp akşam 19’a kadar çalışıyordum. Haftada bir gün 19’da başlıyordum çalışmaya. Düşünsenize 19’a kadar o alışveriş merkezi senin bu alışveriş merkezi benim. Tüm bunlar yoga hayatımın bir parçası olmadan önceydi.

BEN_4569
Yaklaşık yedi sene önce yogayla tanışmam hayatımı tamamen değiştirdi. Öncelikle bedenimde hissettim bu değişiklikleri. Bel ve boyun ağrılarım geçti ve bedenim daha esnek hale geldi. İnanır mısınız hala bedenim esnemeye devam ediyor. Eskiden yeteri kadar esnek olmadığım için yapamadığım asanaları yapabildiğimi görüyorum. Yoganın güzelliği de bu. Sürekli gelişiyorsun ve değişiyorsun ve bunu gözlemleyebiliyorsun.
Bugün bedensel değişikliklerden bahsetmek istemiyorum. Hayatımdaki değişikliklerden bahsetmek istiyorum. Neden değiştim? Nasıl bir değişimdi bu?
Birçok yazımda belirtmiştim. Yoga üstadı Patanjali, yogayı sekiz dallı bir sistem olarak açıklamaktadır. Bu sistem, dallardan birini halledip sonra bir sonraki aşamaya geçmek gibi bir şey değildir. Sistem bir bütündür. Biri olmadan diğerinin olması beklenemez. Ama illa ki ilk basamaktan başlamak gerekmez yoga yolculuğuna. Nitekim, günümüzde üçüncü basamak olan “asana”lardan başlanır. Daha sonra yoganın felsefi boyutu devreye girer ya da girmez. Bu kişinin yogaya nasıl yaklaştığına ve ne kadar içselleştirdiğine bağlı olarak değişir.
Ben de yogaya “asana”lardan başladım. Önce bedenimi esnettim ve geliştirdim. Zaman içinde yoga felsefesi dikkatimi çekti. Zihnim esnemeye başladı. Bilincim gelişti. Başka bir boyuta geçtim adeta. İşte bu noktada da, ailem ve arkadaşlarımla aramda kopmalar başladı. Yanlış anlamayın. Kopma derken, küslükten bahsetmiyorum. Ancak arama biraz mesafe koymaya başladım. Frekanslarımız değişmeye başladı. Aynı şeylerden zevk almamaya başladık. Başka başka konuşmaya başladık. Algımız ve bilincimiz tamamen farklılaşmıştı. Yoga, beni tamamen başka bir algıya ve bilince götürmüştü.
Hal böyle olunca da, artık tüm boş vaktimi alışveriş merkezlerinde geçirmek istemiyordum. İlla ki yanımda birilerinin olması gerekmiyordu. Kendi kendime de yetmeye başlamıştım. Hatta, kendi kendime olmak beni çok mutlu etmeye başlamıştı. Kendi başıma oturmak, müzik dinlemek, kitap okumak, kendi kendime yoga yapmak… Yalnızlık, aslında korkulacak bir şey değildi. Zihnimi sürekli meşgul etmem gerekmiyordu. Bir cafede tek başıma oturup çevremi izlemek benim için yeni bir deneyim haline gelmişti. Gözlemlemek… İnsanların ne kadar değişik olduğunu farketmek ve hatta postürlerine (duruşlarına) dikkat etmek… Yeni bir deneyimdi benim için…
Bu süreç içinde, işyerinde de farklılaştım. Dedikoduları dinlemek ya da dedikodu yapmak beni çok mutsuz etmeye başlamıştı. İşim olmadığı zamanlarda, birileriyle “laklak” edeceğime, kitabımı açıp bir iki satır okumak, kendimi geliştirmek, yeni bilgiler edinmek beni daha mutlu ediyordu artık.
Farklılaştıkça, algı sistemim değiştikçe ve bilincim yükseldikçe, o hayatın içinde kalamayacağımı anladım ve işimden ayrıldım. Yoga eğitmeni oldum. Bu sefer de benzer bir süreç içinden geçmeye başladım. Öğrencilerimi izlemek ve onları gözlemlemek… Bedenlerini, postürlerini incelemek… Gün be gün bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak değişip geliştiklerini görmek… Yani hayatım izlemek, gözlemlemek ve farketmekten ibaret olmuştu.
Artık alışveriş merkezlerinde aylaklık etmek istemiyordum. İstemeyince de gitgide azalmıştı alışveriş merkezi ziyaretlerim. Tabii ki bir şey almam gerektiğinde gidiyordum ama “erkekler gibi” “nokta atışı” yapıyordum. Mesela mı? Bir kazak mı alacağım. Her zaman tercih ettiğim bir dükkana giriyor ve hızlıca göz atıp üzerime bile denemeden bir kazak alıp çıkıyordum. Bu kadar basitti.
Tüm bu yeni yaşam tarzım sevdiklerimle aramda biraz mesafe açmıştı. Ailemle ve arkadaşlarımla arama bir nevi soğukluk girmişti çünkü artık benzer zevklerimiz yoktu. Bir tarafın bilinci yükselip farkındalık seviyesi arttığında ve öteki tarafınki yerinde saydığında, böyle bir mesafe ve soğukluk kaçınılmazdı.
Bu konu nereden mi geldi aklıma? Geçenlerde yoga dersimde öğrencilerimden biri benzer bir düşüncesini ortaya koydu. O da benim gibi, kendini toplum içinde “yabancı” hissetmeye başlamıştı. Zaten yogaya gönül veren ve yogayı “asana”ların dışında algılayıp felsefesinin içine girebilen, meditasyona yönelen ve bilincini sürekli geliştirmeye çalışan kişiler, er ya da geç topluma “yabancılaşacaklardı”. Bu, bilinç ve farkındalık seviyesinin gelişmesinin doğal bir sonucuydu.
Peki biz ne yapacaktık ya da ne yapmalıyız? Tabii ki geri adım atmayacağız. Bizler daha bilinçli ve daha farkındayız. Dünyaya ve olaylara daha farklı açılardan bakabiliyoruz. İşte bu yüzden de, çevremizdeki arkadaşlarımız ve ailemize de farklı bir açıdan bakabiliriz. Yoga felsefesinin bir başka kucaklayıcı ilkesini, “kabullenme” ilkesini uygulayıp herkesi olduğu gibi kabullenebiliriz. Çevremizdekilere daha anlayışlı davranıp, onları oldukları gibi kabullenip, onlarla vakit geçirirken hem onları hem de kendimizi mutlu edebiliriz. Herşey bilinç, farkındalık ve kabullenmeyle başlar. Değişikliklere hazır olun…

iste ve elde et!

Standard

Haftasonu Ankara’da bir eğitim vardı. Hintli bir guru şehrimize gelip yoga terapi eğitimi verecekti. Önce kararsız kaldım, düşündüm taşındım. Sonra gitmeye karar verdim. Madem ben Hindistan’a gidemiyordum ve Hindistan şehrime geliyordu, öyleyse bu fırsat kaçmazdı. Cumartesi sabahı erken saatlerde kendimi bir yoga stüdyosunun kapısını çalarken buldum.

2009-2010 tum fotolar 047
Guru, salona girdiğinde karizması da onunla birlikte odaya doldu. Yüzüne baktığınız zaman, bir huzur, güven, mutluluk, rahatlama ve sukunet hissedeceğiniz bir kişiydi. Yüz hatları yumuşacıktı, yüzü sanki hep gülümsüyor gibiydi. Kendi içinde böylesine mutlu, huzurlu ve sakin biriyle yoga yapmanın tadı tarifsizdi adeta.
İki günlük eğitim boyunca neler mi hissettim? Öncelikle avuçlarımın içinde sonsuz bir enerji taşıdığımı ancak bunun farkında olmadığımı anladım. Parmak uçlarımın da aynı şekilde enerji dolu olduğun; alkışlamanın bir insanı ısıtabileceğini ve neşelendirebileceğini ve gülmenin hem bu kadar zor hem de bu kadar iyileştirici olduğunu gördüm.
Eğitim, yoga terapi üzerineydi. Ne yazık ki böylesine engin bir dalı iki günlük bir eğitime sığdırmak imkansızdı. Yine de, Dr. Omanand elinden geldiğince çok şey anlatmaya, bizlere çok şey hissettirtmeye ve deneyimletmeye çalıştı.
İlk gün öğle yemeği arası vermeden önce bir meditasyon deneyimledik. Sevgili gurumuzun yönlendirmeleriyle tabi ki. O kadar sakin bir kişiydi ki, o tavırlarına ve ses tonuna da yansımıştı. Meditasyon sırasında bizleri sözlü olarak yönlendirdi, nefes alıp vermeyi hatırlattı, ayaklarımızın uyuşabileceğini söylediği anda zaten ayaklarımız “merhaba ben buradayım ve uyuştum” demişti bile. Ayaklarımıza takılıp kalmamamız gerektiğini, bunun tamamen zihnin bir oyunu olduğunu, sadece bunu izlememiz gerektiğini de hatırlattı o anda. Uzun zamandır böylesine keyifli bir meditasyon yaşamamıştım. Nefes alış verişlerim sakinleşti ve neredeyse durdu. Gözlerimin önünde renkler uçuşmaya başladı. Kendimi çok huzurlu hissettim ve de mutlu. Meditasyon sonunda, Dr. Omanand neredeyse bir buçuk saattir meditasyonda olduğumuzu söylediğinde inanamadım. Bana sadece on, onbeş dakika kadar gelmişti.
Meditasyondan sonra, guru bizden deneyimlerimizi yazmamızı istedi. Sonra herkesin deneyimlerini tek tek okudu ve yorum yaptı. Hayatımda ilk defa, meditasyon konusunda doyurucu bir bilgi edindim. Daha önceki eğitimlerde meditasyonla ilgili sorularıma istediğim şekilde doyurucu bir cevap alamamıştım. Oysa, Dr. Omanand, nefesim durma noktasına geldi diyince işte bu noktada zihin susmuş dedi. Renkler gördüm sözlerime de bilincin ortaya çıktığı an diye yorumda bulundu. İnanamadım. Bugüne kadar kendi kendime meditasyon deneyimlemiştim ama hiç bu şekilde bir yorum yapan olmamıştı. Onaya ya da desteğe ihtiyacım mı vardı? Hayır. Tek derdim, meditasyonun nasıl birşey olduğu ve gerçekten birşeyler yapıp yapamadığımdı. Artık mutluyum, meditasyon konusunda doğru yoldaymışım.
Pratik olarak da bir sürü şey aktardı Dr. Omanand bize. Zihin ve mantık konusunda. Zihnin oyunları, zihnin yanılgıları ve tüm içsel hastalıklarının sebebinin zihin olduğunu anlattı. Zihni susturup denetim altına alırsak, içsel hastalıkları da engelleyebilirdik. Sağlıklı bir zihin, hastalıksız bir yaşam demekti. Peki bu her zaman mümkün müydü? Her zaman dediğimiz gibi, zihin maymun gibi, çocuk gibi… Kıpır kıpır, sürekli hareketli, sürekli oradan oraya atlamak istiyor. Bu durumda, sadece ve sadece zihnin kontrolünü ele geçirmemiz lazım, ona hükmetmemiz lazım. Yoga terapinin en önemli temeli bu. Sağlıklı bir zihin…
Zihinden bahsederken, aslında tüm çekim gücünün içimizde olduğundan da bahsettik. Mutlu ve huzurlu olduğumuz zamanlarda, insanları daha çok çektiğimizi ve herkesin bizim çevremizde toplanmak istediğini; ancak sinirli, huzursuz, mutsuz olduğumuzda da herkesin bizden uzaklaşmak istediğini konuştuk.
Daha sonra, belli başlı hastalıklar üzerine yoga asanalarını, meditasyon tekniklerini ve mudraları (mühür) deneyimledik. Bel ağrılarına, migren ve başağrılarına, eklemlere, obeziteye ve zihni dinlendirmek için yoga ve meditasyon tekniklerini çalıştık. İlk defa mudraların (mühür) bazı durumlarda kullanılabileceğini ve faydalı olabileceğini gördüm. Bu beni çok şaşırttı. Parmaklarımız hepsinin dünyadaki bir elementi temsil ettiğini ve parmaklarımızı birleştirerek çeşitli mudralar yaratabileceğimizi biliyordum. Ancak, bu mudraların hastalık tedavisinde kullanılabileceği çok ilginç ve yeni bir bilgiydi benim için. Meditasyon sırasında parmaklarımızı belli mudralarda birleştirdiğimizde guru parmaklarınızı ayırın dediği sırada bunun bu kadar zor olabileceğini tahmin bile edemezdim. Enerji yoğunluğu sebebiyle parmaklarımın bir bütün haline gelebileceğini ve  çözmek istemeyeceğimi… Tıpkı meditasyon sonunda gözlerimi açmayı istememem gibi…
İlginç bir meditasyon deneyimi de, eşli şekilde önce kahkalar atıp sonra birbirimize sarılmamızdı. Kahkaha atmak ilk başta zordu, yani ortada sebep varken gülmek kolaydı da, boş yere gülmek çok zordu. Ama kahkaha atmak da başlı başına bir terapiydi. Kahkaha atmak, kişideki olmusuz duyguları yok ediyordu, yani bir nevi detokstu. Bunu hissedince, kendiliğimden gülmeye başladım, komşuların gülmelerini duydukça daha çok güldüm. Çocukluğuma dönmüştüm o an… Sanki lunaparka gitmişim arkadaşlarımla birlikte, komik aynaların karşısına geçmişiz, değişen şekillerimize bakıp kahkalar atıyorduk. O kadar eğlenceliydi kahkaha meditasyonu… Sonra eşimizle kucaklaştık. Enerjilerimizin birbirine geçtiğini hissettik, empati kurduk, kalplerimiz bir attı sanki… İçimin titrediğini, parmak uçlarıma kadar bir enerji akışı olduğunu, benden eşime, eşimden bana duyguların düşüncelerin aktığını hissettim. İnanılmaz bir andı.
Bir de tabi ki alkış meditasyonu vardı. Alkışlamak, avuçlarımızdan geçen ve iç organları etkileyen noktaları uyarmak anlamına geliyordu bu deneyimlediğimiz yoga terapi seansında. Dr. Omanand, ritmik alkışın birçok hastalığı önlediğini söyledi. İçsel olarak mutlu hissedince, bedenimizdeki her noktanın mutlu olacağını, mutsuz veya sinirliyken de aynı titreşimlerin tüm bedenimizi esir alacağını anlattı bize. Mutlu olup alkışlayınca, bedenimizdeki tüm hücrelerin güzel tepkiler vermesini sağlayacaktık. İnanılmaz ama çok mantıklıydı. Dr. Omanand’a göre, el çırpmanın birçok faydası vardı. Gerginliği, korkuyu, endişeyi, kafa karışıklığını azaltıyor: tansiyonu düşürüyor; sindirim, dolaşım ve sinir sistemini düzenliyor; kaslarımızı güçlendiriyor; alerjileri dindiriyor ve ağrıları azaltıyordu. Üstüne üstlük doğru alkışlarsak, ritmik bir hayatımız oluyordu ve alkışlamak enerjiyle oynamak demekti. Enerjinin parçası haline gelip onu deneyimlemek demekti. Bir ritim tutturursak, korkularımız sona erecek demekti. Tabi ki tüm bu açıklamaları duyduktan sonra, eğitime katılan herkes, canı gönülden alkış tuttu, avuç içlerimiz yanana kadar, ordan ateş elementi yükselene kadar… Daha sonra, o sımsıcak avuç içlerimizi yüzümüze getirmek, gözlerimizin üstüne kapatmak tarif edilmez bir duyguydu. Avuç içlerimizden yükselen enerji gözlerimizden tüm vücudumuza yayılıyor gibiydi… Muhteşemdi…
2009-2010 tum fotolar 049Terapi konusunda ise, çok ilginç bir fikir ortaya attı Dr. Omanand. Vücudumuzun beş elementten oluştuğunu biliyoruz. Bu beş element denge içindeyse, sağlıklıyız demektir. Ancak, herhangi bir elementte bir dengesizlik varsa, o zaman hastalıklar başgösterir demektir. Örneğin, vücudumuzda ateş elementi arttığında, sinirli oluruz ve sinirli olunca da başağrısı, migren, yüksek tansiyon ve kabızlık çekebiliriz. Diyelim ki, vücudumuzdaki su elementi arttı, o zaman da obezite, tembellik ve vücutta ağrılar yaşayabiliriz. Hava elementindeki bir dengesizlik, gastrik sorunlara, eklem, diz, sırt ve bel ağrılarına sebep olur. Toprak elementinde bir dengesizlik ise, sindirim, sinir ve iskelet sisteminde ve kaslarımızda sorun yaratır. Eter elementindeki dengesizlik ise kendini duyma, konuşma ve hafıza sorunları şeklinde gösterir.
Bu eğitim, hayatımda ilk defa yoga nidra deneyimlediğim bir eğitim oldu. Hayatımda hiç bu kadar mutlu ve huzurlu hissettiğimi hatırlamıyorum. Yoga nidra’da yatarken, gözler kapalı, zihin suskun ama asla uykuda değildim. Çok huzurluydu benim için, zihin hiç konuşmuyordu, sadece sevgili gurumuzun yönlendirmelerini duyuyordum, yumuşacık ses tonunu… Mutluydum, eğer “yavaş yavaş geri gelin, hadi uyanın, ama acele etmeyin” diyen sesini duymasan hala daha yogik uykunun tadını çıkarırdım sanırım.
Sonuç olarak, eğitimin her anı, özellikle her meditasyon ve savasana, bambaşka deneyimler kattı bana. Bambaşka duygular ve düşünceler… Yoga terapi eğitimi, yoga ve meditasyon pratiğime çok şey katacak ve tabi ki derslerime de… “Madem Hindistan’a kendim gidemedim, Hindistan ayağıma geldi. Bu fırsatı kaçırmayım” demekle çok iyi bir karar vermişim. Şu an ne mi düşünüyorum? Hindistan’a gidip Dr. Omanand’ın aşramında en az iki üç hafta geçirmek ve bambaşka deneyimler yaşamak… İste ve elde et… İstemeye başladım bile…