Tag Archives: bel

neden yoga?

Standard
Yoga neden ilgimizi çeker hiç düşündünüz mü? Özellikle yoğun bir tempo içinde yaşıyorsak, bilgisayar başında çalışıyorsak ve zaman içinde bel ve boyunda sıkıntılar, ağrılar ve fıtık gibi daha ciddi sorunlar baş gösterdiyse yoga ile ilgilenmeye başlarız. Yogayı merak ederiz ve kendimizi ya bir yoga stüdyosunda ya da bir spor tesisinde buluruz. Yogayla ilgilenme sebebimiz tamamen fizikseldir. Fiziksel bir rahatlama, ağrıların dindirilmesi ve düzgün bir postür (duruş)…
BEN_4569
 Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalar… Zaman geçtikçe yogaya ilgimiz de değişir. Bir süre ara vermeden yoga derslerine katılmaya başladığımızda yoganın fiziksel yararlarının yanında zihinsel ve ruhsal yararlarını da keşfetmeye başlarız. Önceleri hiç hoşlanmadığımız başlangıç meditasyonu ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) zaman içinde bize çok keyifli gelmeye başlar. Zaman geçtikçe yoganın fiziksel faydalarından çok ruhsal ve zihinsel faydalarıyla ilgileniriz. Tüm günün fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu yoga derslerinde atar ve tazelenmiş hissederiz.
Bu kadar girizgah neden diye soracak olursanız… Yazılarımda son zamanlarda ne kadar çok “eril enerjiye” ve “yapma” ve “başarma” durumuna odaklandığımı fark ettim ve biraz ruha ve zihne dokunmaya karar verdim diyelim. Ve yazılarıma yapılan yorumlarda ruhsal ve zihinsel rahatlama ve meditasyon hakkında sorularla karşılaştım. En iyisi kendimce ve yapabildiğimce meditasyonu anlatmaya çalışayım dedim.
Diyorum ya… Eğer yoga ile yeni tanıştıysanız en sevmediğiniz şey dersin başındaki meditasyon ve dersin sonundaki “savasana”dır. Genel olarak günlük hayatımızda koşturmaya, acele etmeye ve sürekli bir “yapma” durumunda olmaya alışık olduğumuz için yavaşlamak, duraklamak, sakinleşmek ve durmak bize zor gelir. Aslında dersin başında sessizce oturmak, gözleri kapatmak, nefese odaklanmak ve sakinleşmek kendi içimize dönmek ve rahatlamak için birebir… Nedense yoga derslerine katıldığımızda ve çevremizde tanıdık birileri varsa hemen onlarla sohbete başlar ve öğretmen odayı karartıp bizleri meditasyona hazırlamaya başladığı anda dahi bu sohbeti ve uğultuyu sürdürürüz. Hiç düşündünüz mü neden susamıyoruz? Neden sakince oturup bekleyemiyoruz? Neden kendimizi sürekli sosyalleşmek zorunda hissediyoruz? Çünkü zihin böyle işliyor… Zihin susmak, sakinleşmek, yalnız kalmak istemiyor. Zihin “yaramaz bir çocuk”… Sürekli bir oyuncak istiyor, sürekli oyalanmak istiyor… Böylece daima aktif olacak, daima bir “şeytan” gibi sizi didiklemeye devam edecek ve hep konuşacak… Hep sizi tedirgin edecek.
Halbuki zihninizin sustuğunu bir düşünsenize!… Gözler kapalı, dik bir şekilde oturmuşsunuz ve zihin suskun… Siz sadece nefes alış verişlerinizi gözlemliyorsunuz. Siz sadece omurganızın yukarı kalkıp aşağı inmesini izliyorsunuz. Siz sadece göğüs kafesinizin genişleyip daralmasını fark ediyorsunuz. Yüz hatlarınız yumuşak, kaşların arası yumuşak ve nefeslerin sakinliği ve dinginliği tüm bedene yayıldı… Sadece hayal edin… Hayal ederken bile huzurla doldunuz değil mi?
Bir yandan omurgayı dik tutuyorsunuz ki nefes bedende rahatça ve özgürce dolaşabilsin, bir yandan da yüz hatlarınız ve bedeniniz yumuşak ve rahat… Belki bir an geldi ve nefes alamadığınızı düşündünüz. Nefesler o kadar sessiz ve dinginleşti ki nefes almadığını düşündünüz ve paniklediniz. Hiç paniklemeyin. Nefes kendi doğal akışında… Nefes otonom sinir sisteminin bir parçası olarak alınıp veriliyor. Sadece siz artık fark etmiyorsunuz. Sadece siz o kadar rahatladığınız ki, beden ve zihin o kadar rahatladı ki artık nefesi fark edemiyorsunuz. Ve o nefessiz olarak nitelendirdiğimiz anlar “meditasyon” anları… Evet işte bu! Bir saniye, belki iki, belki üç… Sonra yeniden zihin bizi dürttü ve normal hayatın akışına döndük…
Bir an geldi ve gözlerinizin önünde renkler uçuşuyor. Gökkuşağı renkleri… Sarı, kırmızı, mavi, mor…. Ya da belki geometrik şekiller var kapalı gözlerinizin önünde… Dikdörtgen, kare, daire… Belki de renkler geometrik şekillerle gözlerinizin önünde dolanıyor…
Belki beden aynı şekilde oturmaktan yoruldu ve siz gözlerinizi açmadan oturuş şeklinizi değiştirdiniz. Sırtınızı bir yere dayamak istediniz ya da belki “savasana” gibi uzandınız. Bedensel tepkileri hissediyorsak “an”ı yaşıyoruz ve “an”dayız demektir. Zihin alıp başını gitmemiş demektir.
Belki sadece beş dakika geçti ama yogaya yeni başlamış biriyseniz sizin için bir asırdı bu beş dakika… Ve öğretmenin yönlendirmesiyle açtık gözlerimizi.
Dersin sonunda yine bir meditasyon fakat biraz farklı bir “meditasyon”a geldi sıra. “Savasana” yani derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu… Bilinçli uyku diyebilir miyiz? Belki diyebiliriz. Sırt üstü uzanıp tüm bedeni gevşetip rahatlattık. Bedeni yere doğru ağırlaştırdık. Sanki artık beden bana ait değil. Sanki ben bir kuklayım… Sanki bedenime hükmedemiyorum da o istediğini yapıyor. Yere iyice uzanıyor, yere yerleşiyor ve orada öylece kalakalıyor. Ben sadece nefes miyim? Nefeslerimi fark ediyorum. Nefeslerim gitgide dinginleşiyor. Nefes alıyor ve veriyor muyum? Emin değilim. Sanki bacaklarımdan kollarımdan birileri beni yere doğru ittiriyor. Sanki bedenim yere yapıştı ve ben artık o bedenin içinde değilim. Ruhum özgür mü acaba? Yerde uzanıyorum ama başım mı dönüyor acaba? Kendi eksenim etrafımda mı dönüyorum. Buna benzer bir şey dersin başında öğretmen meditasyonu uzatınca da olmamış mıydı? Zihnime ne oldu? Sürekli beni dürtmeyi bıraktı? Yoruldu galiba. Sustu mu gerçekten? Her şeyi bıraktım, bedenimi bıraktım, zihnimi bıraktım. “Savasana” bedenin, zihnin ve ruhun bir süreliğine ölümü sanki… Her şeyi bırakmak, vazgeçmek, kendimi adamak, tamamen yok olmak, erimek ve geçici bir ölüm… Bilinçli uyku… Bir “yapma” durumu değil bir “olma” durumu…
Ve fiziksel amaçlarla başladığım yoga ruhumun ve zihnimin tedavisi oldu. “Meditasyon” ve “savasana”yı zaman içinde yoga “asana”larından daha çok sevdim. Nefesimi, ruhumu ve zihnimi izlemek… Bedenimi gözlemlemek… Sadece bir seyirci olmak ve dışardan kendime bakmak… Kendimi ne kadar da bilmediğimi ve aslında herkesten çok kendime yabancı olduğumu görmek… Sürekli bir şeyleri “yapmaya odaklanmaktan” “olma halini” unuttuğumu fark etmek, biraz durmak ve “olma” halini deneyimlemek… Sessiz, sakin, dingin, huzurlu, özgür ve “kendimi evimde” hissetmek…
Reklamlar

hazırlıklı olmak…

Standard
Yoga eğitmenliğinin cilvelerinden biridir. Grup derslerinize, özellikle de bu dersler spor tesislerindeyse, yeni öğrenciler katılır. Yeni ve eski öğrenciler arasında bir uyum sağlamaya çalışırsınız. Eski öğrencilerin dersten sıkılmaması yeni öğrencilerin de zorlanıp yogaya karşı olumsuz duygu ve düşünceler beslememesi için orta yolu bulmayı denersiniz. Bir de kalabalık grup derslerine özel sağlık durumları olan öğrenciler gelirse… Nasıl mı? Skolyoz, bel ve boyun fıtığı ve ankilozan spondilit gibi… Geçen haftaki grup dersimde olan da buydu.
2009-2010 tum fotolar 006
Ders başlamadan önce yeni öğrencilerden biri yanıma gelip kendini tanıttı ve ankilozan spondilit rahatsızlığı olduğunu söyledi. Rahatsızlığı az çok biliyordum. Daha önce omurga rahatsızlıkları ile ilgili katıldığım iki atölye çalışmasında bu konu hakkında biraz bilgi edinmiştim. Ama bilgim sadece teorikti. Romatizmal bir rahatsızlık olduğunu, genetik olduğunu ve bel bölgesinde başladığını biliyordum. Zaman içinde tutulmanın belden omurganın yukarısına doğru ilerleyebileceğini, torakal kifozu (sırtın doğal kamburu) arttırabileceğini, omuz başlarının öne doğru gelebileceğini, göğüs kafesinin kapanacağını ve nefes darlığına yol açabileceğini de öğrenmiştim. Zihnim çok hızlı çalışıyordu. Bu kadar bilgi ile o günkü derste öğrenciyi mağdur etmeden ne gibi bir tavsiyede bulunabilirdim? Zira öğrencinin doktoru yoga derslerine katılmasını tavsiye etmişti. Benim tavsiyem ise şuydu: “Ders boyunca bedeninizi dinleyin. Yorulduğunuzda ya da zorlandığınızda dinlenin. Asanaları kendinizi fazla zorlamadan bedeninizin elverdiği ölçüde yapın.”
O gün derste ayaktaki asanalar, denge duruşları ve arkaya eğilmelere odaklı bir ders yapacaktık. Ders başlamadan önce zihnimde durumu değerlendirirken arkaya eğilmelerin “ankilozan spondilit” için faydalı olacağını düşünüyordum. Arkaya eğilmeler, göğüs kafesini esnetirken sırt kaslarını da güçlendiriyordu. Sanırım yeni gelen öğrenci için yararlı bir yoga dersi olacaktı.
Meditasyon sonrasında derse omurgayı “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile esneterek başladık. “Uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ile göğüs kafesini esnettikten sonra “vyaghrasana” (kaplan duruşu) ile omurgayı arkaya eğmeye başladık. “Utthita balasana”da (uzanmış çocuk) dinlendikten sonra “vinyasa” (akış) ile “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik.
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıtmaya devam ettik. Güneşe selam serilerinin “ankilozan spondilit” için yararlı olacağını düşünüyordum. “Surya namaskara”, omurgayı öne ve geriye esnetip göğüs kafesini açarken bedeni de esnetiyordu. Nefes alırken kollarla yukarı ve hafif geriye doğru esnediğimizde (urdhva hastasana) göğüs kafesini esnetiyorduk. Nefes verirken öne eğildiğimizde bel omurları rahatlıyor, yarı yola açılıp sırtı düzleştirdiğimizde (ardha uttanasana), alçak şınava indiğimizde (chaturanga dandasana) ve yukarı bakan köpekte (urdhva mukha svanasana) göğüs kemiğinden (sternum) öne uzarken de göğüs kafesini esnetiyorduk. Bir “asana”dan ötekine geçerken nefes alıp nefes veriyorduk ve böylece nefesi de düzenliyorduk. “Adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) ise kuyruksokumundan iyice yukarı doğru uzarken bel omurlarını rahatlatıyor ve omurgayı da esnetiyorduk.
Güneşe selam serilerinin arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “utkatasana” (sandalye) ve “trikonasana” (üçgen) gibi ayaktaki asanaları ekleyerek göğüs kafesini açmaya devam ediyorduk.
Göğüs kafesini biraz daha esnetmek için “urdhva hastasana”da nefes alırken biraz geriye eğilmek ve bu şekilde beş nefes bekledik. “Viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “camatkarasana” (vahşi şey), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “bhujangasana” (kobra duruşu), “sphinx” (sfenks duruşu) ve “salabhasana” (çekirge) yaptığımız diğer arkaya eğilmelerdi. Tüm bu arkaya eğilmelerden sonra “balasana”da (çocuk pozisyonu) dinlenirken omurgayı, özellikle bel omurlarını ve kalça fleksör kaslarını esnettik.
“Surya namaskara” serilerinin arasına “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) duruşlarını da katarak hem göğüs kafesini hem de kalça fleksör kaslarını esnetmeye devam etmiştik. Bu asanaların da “ankilozan spondilit” için faydalı olduğunu düşünmüştüm. Omurgayı geriye doğru eğerken göğüs kafesini esnetiyor, omuz başlarını yuvalarına yerleştirip geriye doğru çekiyor ve ön bacak kaslarını esnetiyorduk.
Göğüs kafesini ve kalça fleksör kaslarını bu kadar esnettikten sonra “setu bandhasana” (yarım köprü) ve “urdhva dhanurasana” (tam köprü) denemek istemiştim. Tahmin edebileceğiniz gibi ikisi de bu rahatsızlıktan muzdarip olan kişiler için çok faydalı duruşlardı.
Dersi tamamlamadan önce karın kaslarını biraz çalıştırmak istemiştim. Karın kasları ne kadar güçlü olursa bel bölgesi de o kadar güçlü olurdu. Bunun için “navasana” (sandal) varyasyonlarında karar kılmıştım. Zaten güneşe selam serilerinin arasında kimi zaman “chaturanga dandasana” (alçak şınav) kimi zaman “phalakasana” (sopa) yaparak karın kaslarını çalıştırmıştık. Şimdi “navasana”da beş nefes bekleyerek karnı güçlendirecektik. “Navasana”yı üç kez yaptık. Bu duruşta oturma kemiklerinin üzerine yerleşip göğüs kafesini de açık tutmaya çalışıyorduk. Ve tabii ki karın kasları da devredeydi. Yani “ankilozan spondilit”e karşı çok faydalı bir asanaydı.
“Gomukhasana” (inek başı duruşu) ile omuz başlarını geriye yuvarlayıp göğüs kafesini biraz daha açtıktan sonra “paschimottanasana” (oturarak öne eğilme) ile kuyruksokumunu geriye çıkartıp göğüs kafesini açık tutarak öne eğiliyorduk. Böylece hem omurga esniyordu hem de bel ağrıları dindiriliyordu.
Dersi sona erdirmeden önce “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışması yapmak istemiştim. “Ankilozan spondilit” rahatsızlığı olanlar zaman içinde nefes darlığı çekebiliyordu. Nasıl bir nefes çalışması yapabilirdik diye düşünürken enerji kanallarını dengelemek ve sağ ve sol tarafı eşit çalıştırmak için “nadi shodhana” (enerji kanallarını arındırma nefesi) yapmaya karar verdim. Bağdaşta oturduktan sonra — en basit anlatımıyla — sağ elin (solaksak sol el) işaret ve küçük parmaklarını kullanarak burun deliklerini sıra ile kapatıp açıp nefes alıp verecektik. Çalışmaya başlamadan önce iki burun deliğinden nefes verip, sağ burun deliğini kapatıp sol burun deliğinden nefes alacaktık. Nefes alış biter bitmez sol burun deliğini kapatacak nefesi sağ burun deliğinden verecektik. Nefes verdikten sonra, sağ burun deliğinden nefes alıp onu kapatıp, sol burun deliğinden nefes verecektik ve bu şekilde devam edecektik. Bir sağdan bir soldan… Nefes çalışmasını bitirirken sol burun deliğinden nefes verip iki elimizi dizlerin üzerinde gevşek bir şekilde yerleştirip çalışmanın bedenimiz ve zihnimiz üzerinde yarattıklarını hissedecektik.
Sırt üstü yattıktan sonra “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile omurgayı sağa ve sola çevirdik. Dizleri göğüse çekerek (apanasana) omurgayı rahatlattıktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirdik.
Dersten sonra eve geldiğimde elimdeki kaynaklara baktım, internette araştırdım. “Ankilozan spondilit”, omurganın iltihabi hastalığı sonucu omurga hareketlerinin azalması ya da yok olması olarak tarif edilmekteydi. Hastalık en sık omurganın alt kısmı ile leğen kemiği arasındaki eklemi (sakroiliyak eklem) ile omurları etkiliyordu. Romatizmal bir hastalık olan “ankilozan spondilit”, omurga ve leğen kemiğindeki eklemlerin bazılarının ya da tümünün birbirine yapışmasına neden oluyordu. Sıklıkla omurga kemiklerini etkilemekle birlikte, diğer eklemleri, tendon ve bağları da etkileyebiliyordu.
Yine kitabi bilgiye göre inflamasyon, bağ ya da tendonların kemiğe yapıştığı noktalarda ortaya çıkıyordu. Bunu, kemiğin yapışma yerinde ortaya çıkan erime (erozyon) izliyordu. Zaman içinde iyileşme süreci inflamasyonun yerini alır ve yeni kemik oluşuyordu. Eklem bağ ya da tendonlarının yerini kemik doku aldıkça, eklemde hareket kısıtlılığı başlıyordu. Bu iltihabi sürecin sürekli olarak tekrarlanmasıyla daha fazla kemik oluşumu gerçekleşiyordu ve sırtı oluşturan omurga kemikleri birbiriyle tamamen kaynaşıyordu. Çoğunlukla ilk olarak leğen kemiği (pelvis) etkileniyordu.
Peki yoga bu rahatsızlığa iyi gelir miydi? Kesinlikle gelirdi. Bu rahatsızlığa karşı göğüs kafesini esnetmek, karın ve sırt kaslarını ve beli güçlendirmek gerekiyordu. Ayrıca nefes çalışmaları da faydalı oluyordu. “Marjaryasana-bitilasana”, “balasana” ve “adho mukha svanasana” gibi asanalar omurgayı esnetiyordu. “Salabhasana”, “sphinx”, “bhujangasana”, “setu bandhasana” gibi asanalar omurgayı geriye doğru eğiyor, göğüs kafesini esnetiyor, sırt kaslarını güçlendiriyordu. “Navasana”, “phalakasana”, “chaturanga dandasana” gibi asanalar karın kaslarını güçlendiriyordu. Lateral esnemeler de göğüs kafesini açıyor ve bedenin yanlarını esnetiyordu. Yoga pratiği, bedenin hareket kabiliyetini arttırıyor, bedeni güçlendiriyor ve duruşu (postür) düzeltiyordu.
Yoga ile beden esneklik kazanırken nefes de düzenleniyordu. Bir “asana”dan diğerine geçerken nefesi kullanmak göğüs kafesinin esnetilmesine ve genişlemesine yardımcı oluyordu. “Pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışmaları da bu rahatsızlıktan muzdarip kişiler için çok faydalıydı. Özellikle derin diyafram nefesi çok yararlı olabiliyordu. Dersin başında ya da sonunda yapılabilecek “nadi shodhana” ve “kapalabhati” (kafası parlatan) nefes teknikleri ile göğüs kafesi genişliyor ve beden daha çok oksijenleniyordu. “Kapalabhati”, karın kaslarını çalıştıran bir nefes tekniği olduğu için de faydalıydı. Hiç bir şey yapamıyorsak, derin nefes alırken karnı şişirip nefes verirken karnı iyice içeri çekerek hem karın kaslarını çalıştırabilir hem de nefes kapasitemizi arttırabilirdik.
Tüm bu okuduklarımdan sonra o gün derste içgüdüsel olarak doğru bir şeyler yaptığımı farkettim. Yoga eğitmenleri olarak biz doktor değildik ama derslerde bir sürü rahatsızlıkla karşılaşabileceğimiz için özellikle omurga rahatsızlıkları hakkında bilgi sahibi olmalıydık. Öğrencilere derse katılmaları için doktorlarından izin alıp almadıklarını sorduktan sonra onları derse kabul etmeliydik. Onlara ders boyunca yoruldukları ve zorlandıkları zamanlarda dinlenmeyi hatırlatmalı, kendilerini çok fazla zorlamamalı gerektiğini de tavsiye etmeliydik. Her zaman beden ve nefeslerini kontrol etmelerini ve beden-nefes dengesini ve bağlantısını kaybetmeye başladıklarında bir süre dinlenmeleri gerektiğini telkin etmeliydik. Yoganın fiziksel birçok rahatsızlığa iyi geldiğini bilsek bile “ego”larımıza yenilmemeli ve doktor olmadığımızı daima hatırlamalıydık. Yoga felsefesinin “ahimsa” (zararsızlık) ilkesini aklımızda tutmalı, önce kendimize sonra öğrencilerimize bu ilkeden bahsetmeliydik. Yararlı olmaya çalışırken zarar vermemeliydik. Özellikle kalabalık bir derste katılımcıların birbirinden çok farklı sağlık sorunları olabilirdi. Ders başında hepsini öğrenmeli ve orta yolu bulup herkese uygun bir ders yapmalıydık. Bir derse giderken o derste nelerle karşılaşacağımızı asla bilemeyiz. Önemli olan kendimize güvenmemiz, bilgilerimizi taze tutmamız ve her koşula hazır olmamız…

tatildeydim!

Standard

Yaklaşık bir aydır tatildeydim. Güzel bir tatil beldesinde güneş, kum ve denizin tadını çıkardım. Tüm bunları yaparken de biraz yoga ve meditasyondan uzaklaştım sanırım. Aslında sebebi çok basit. Yoga ve meditasyon, mesleğim haline gelmişti. Yoga eğitmeni olmuştum ve yoga ve meditasyon derslerinden para kazanmaya başlamıştım. Hayatta neden para kazanmaya başlarsanız, tatile gittiğinizde o alandan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorsunuz. Bir sene öncesine kadar haber sektörü içindeydim ve tatile gittiğimde ne bir gazete okumak ne de televizyonda ya da radyoda haber dinlemek istiyordum. Demek ki neymiş? Hayatını hangi alanda kazanıyorsan, tatile gittiğinde o alandan uzak durmaya çalışıyorsun. Tamam, haber sektöründen uzak durabilirsin. Peki ya yoga ve meditasyondan?

2009-2010 tum fotolar 308

Tatile gittiğiniz zaman ve eğer uzun bir tatil geçirecekseniz, ilk hafta tatile alışmakla geçiyor. Günlük hayatınızdaki alıştığınız işleri yapmayı sürdürüyorsunuz ama bir yandan da tatilin getirdiklerini hayatınıza sokmaya çalışıyorsunuz. Mesela mı? Ben, her gün sabah erken kalkıp spor tesisine gidip en az iki saatimi orada geçiren bir insanım. Sonrasında yoga yapıyorum en az bir saat. Tatilde ne mi yapıyorum? Tatilde de erken kalkıp sabah sporumu ihmal etmiyorum. En az bir, bir buçuk saat. Ardından kahvaltı öncesi yoga yapıyorum yaklaşık bir saat. Bu da demek oluyor ki, tatile gitsek de günlük hayatımızdaki alışkanlıklarımızı kolay kolay bırakamıyoruz. Ancak diyorum ya, tatildeyiz ve tatilin de bize kattığı alışkanlıklar oluyor. Mükellef bir kahvaltı etmek, denize girmek, güneşlenmek, mis gibi deniz havasını içine çekmek, akşamüzeri patates kızartmasıyla bir bira içmek… Bunlar da tatilin getirileri. Uzun bir tatil yapıyorsanız, günlük alışkanlıklarına yeni alışkanlıklar ekliyorsunuz.

Dediğim gibi, ilk hafta günlük alışkanlıklarınıza tatilin getirdiklerini katıp onları harmanlamakla geçiyor. İkinci hafta, rahata biraz daha alışıyorsunuz. Tatil sizi esir almaya başlıyor. Daha rahat ve geniş olmaya başlıyorsunuz. Belki sadece bir gün, sabah erken kalkmak istemiyor canınız ve sabah sporunu ihmal ediyorsunuz. Bazen canınız yoga bile yapmak istemiyor, hele ki yoga ve meditasyon işiniz haline gelmişse. Belki bir akşam arkadaşlarla buluşmak istiyorsunuz ve o akşam içki biraz kaçıyor. Belki bir akşam sadece salata yiyorsunuz ama ertesi gün balıkçıda ipin ucu kaçıyor. Öğle yemeğini bazen hafif bazen de mükellef yiyorsunuz. Yani ikinci hafta, tatil günlük hayatınızdaki alışkanlıklarınızı biraz daha fazla etkilemeye ve değiştirmeye başlıyor.

Tatiliniz üçüncü haftaya girdiyse, işte o zaman işiniz iş. Sabah sporu ve yoga biraz daha fazla askıya alınabiliyor. Kendi açımdan, üçüncü hafta evde yoga yapmayı bıraktım. Hava çok sıcaktı ve ben sabah saatlerinde deniz kenarında olmak istiyordum. Bir de bu sene kafayı sörfe takmıştım. Dingin havaları kaçırmak istemiyordum; tekniğimi daha da geliştirmek için. Bu nedenle, sabah yogaları biraz ertelenmeye başladı. Yooo hayır, sabah sporu devam ediyordu. Yine erken kalkıyordum ama kahvaltı sonrası hemen deniz kenarına geliyordum. Sörften sonra şezlongun üzerinde yoga yapmaya başladım. Aslında bu da ilginç bir deneyimdi. Bir stüdyoda değildim. Açık bir alandaydım. Deniz kenarındaydım. Müzik yoktu. Sadece sahile vuran dalga sesleri. Gözlerimi kapatıp şezlongun üzerinde yin yoga yaptım. Her gün… Her sörf deneyimimden sonra… Sertleşen kaslarımı rahatlattım. Ruhumu dinginleştirdim. Zihnimi boşalttım. Çok keyifliydi. Bir kere daha anlamıştım, yoga her yerde yapılabilirdi. Zamanı ve mekânı yoktu.

Tatilde zaman su gibi akıp geçmeye devam ediyordu. Son haftaya girdiğimde, “off ya işte tatil bitiyor, yaz bitiyor, sonbahar başlıyor ve ben birkaç güne yaşadığım şehre dönüyorum” diye düşünmeye başladım. Bu düşünce bitirdi beni. Sabah sporu ve yogası iyice aksamaya başladı. Erken kalkamaz oldum. Sabahları erken kalkmaya alışmış bir insan olsam da, biyolojik olarak erkenden uyansam da, yataktan kalkamaz oldum. Canım yatakta yayılmak istiyordu. Hava da bozmaya başlamıştı ve deli gibi rüzgâr esiyordu. Çılgın bir fırtına başlamıştı. Sörften de olmuştum çünkü bu hava profesyoneller içindi ve beni aşıyordu. Sabah sporu yok, yoga yok, sörf de yok. Son bir hafta sadece yayıldım. Önceleri bu beni rahatsız etti ama sonra aslında buna da ihtiyacım olduğunu düşündüm. Ben, tüm sene boyunca düzenli kardiovasküler çalışma yapan, grup derslerine katılan ve yoga ve meditasyon dersleri veren biriydim. Benim de tatile ve dinlenmeye ihtiyacım vardı ama tatilim ilk gününden beri aynı yaşantıyı devam ettirmiştim. Kardiovasküler çalışma benim günlük hayatımın bir parçasıydı. Yoga ve meditasyon da öyle. Üstüne üstlük onlardan para kazanıyordum. İşim haline gelmişti yoga ve meditasyon. O halde bir hafta bile olsa nefes almaya hakkım yok muydu? Bir an düşündüm ve “evet Burcu, günlük yaşantını bir haftalığına bir kenara bırakıp tatil yapabilirsin. Bir hafta boyunca spor yapmazsan, yoga ve meditasyondan uzak durursan hiçbir şey kaybetmezsin. Aksine bedenini, ruhunu ve zihnini dinlendirir ve yenilersin” dedim.

Son bir haftamı sakin, huzurlu, rahat ve mutlu geçirdim. Spordan ve yogadan uzak durdum. Kendimi dinledim. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi dinlendirdim. Peki, ne mi oldu? Zihinsel ve ruhsal açıdan hiçbir şey olmadı. Kendimi yine de iyi hissediyordum. Ama bedensel olarak! Bedenin ne kadar nankör olduğunu anladım. Yaşadığım şehre döndüm. Ertesi gün spor tesisine gittim. 50 dakikalık kardiovasküler bir programım vardı yapmam gereken. Tatile gitmeden önce bana mısın demiyordu. İlk gün zorlandım yürüyüş bandında. Ardından stretching dersine girdim. Dikkatinizi çekerim yoga dersi değil, dynamic stretching dersi. Tatile gitmeden önce, “laylaylom” yaptığım hareketler ders boyunca beni zorladı. Özellikle sırtım, belim, trapez kaslarım, omuzlarım ve kollarım çok acıdı. 50 dakikalık ders geçmek bilmedi.

Ne mi anladım? Yoga ve meditasyon, bir hayat biçimidir. Onlarsız bir yaşamın olmayacağını anladım. Her ne kadar yoga ve meditasyondan para kazansan da, tatile gittiğinde onları bir kenara koyamayacağını fark ettim. Yoga ve meditasyon, bundan böyle hayatımın bir parçası ve benim vazgeçilmezlerim… İşte bu da bir aylık tatilden bana kalan…