Tag Archives: bağımlılık

kendini ifade et!

Standard
Kendinizi bağıra bağıra şarkı söylemek isterken bulduğunuz oldu mu hiç? Banyodayken, araba kullanırken ya da evde tek başınızayken en sevdiğiniz şarkıları mırıldandınız mı? Kendinizi sahnede bir şarkıcı gibi düşünüp keyifle avazınız çıktığı kadar bağırarak şarkı söylediniz mi hiç? Eğer zaman zaman da olsa içinizde böyle bir istek duyuyorsanız, bilin ki “boğaz çakrası” fark edilmek istiyordur. Evet “boğaz çakrası” temizlenmek, arınmak ve sesini duyurmak istiyordur. İfade etmek istiyordur.
2009-2010 tum fotolar 678
 Tahmin edebileceğiniz gibi geçen haftaki özel ve grup yoga derslerinin teması “vishuddha” (boğaz) çakraydı. “Vishuddha”, “saf, arınmış, arınma, arındırılmış” anlamına gelmektedir. Boğazın tam ortasında bulunur, ense ve boğaz gibi organları ve tiroid ve paratiroid bezleri etkiler. Bu kuramsal bilgiler bir yana, “boğaz çakrası”, “dürüstlük” ve “ifade etmek” ile ilgili bir enerji alanıdır. Boyun, baş ve kalp arasında bir geçittir ve zihnimiz ile kalbimiz arasındaki dengeyi sağlayıp boğazımızdan doğru sözleri çıkartamadığımızda bu çakrada sorun yaratırız. Konuşmak isteyip de her susturulduğumuzda, “vishuddha çakra”yı tıkarız. Kalbimizden ve zihnimizden geçen bir olmadığında ve bunu da dudaklarımızdan çıkartamadığımızda yine bu çakrayı kirletiriz. O yüzden “dürüst olmak” ve “ifade etmek” önemlidir. Kendimi doğru ifade edebiliyor muyum?
Bu çakrayı daha çok meditasyon ile çalışmıştık. Yaptığımız ilk çalışma “köpek solunumu” adı verilen bir “pranayama” (nefes) çalışmasıydı. Ağzı açtıktan ve dili dışarı çıkarttıktan sonra köpek gibi hızlı nefes alıp vererek, özellikle “boğaz çakrası”ndaki tüm toksinleri temizlemeyi denemiştik. Nefes alıp verirken, karnı da içeri doğru çekip sonra dışarı doğru bırakıyorduk. Bu nefes çalışması, yalan ve korkuları temizlememize yardımcı olup bizi doğruyu söylemeye sevkediyordu.
Yazının başında da bahsettiğim gibi, şarkı söylemek “boğaz çakrası”nı dengeleyen en kolay yöntemlerden biriydi. Bir yoga dersinde, “mantra” (zihni özgürleştirmek için söylenilen kutsal heceler) söyleyerek “vishuddha çakra”yı dengelemekten daha güzel bir yol olamazdı herhalde. Son günlerde okuduğum bir kitapta şöyle diyordu: “Boğaz çakrası açılıp kalp çakrasıyla bağlantıya geçtiğinde, akortlu şarkı söylemeyi başarabileceksiniz.” (Daha ayrıntılı bilgi için İnsanın Sekiz Yeteneği adlı kitaba başvurabilirsiniz.) Kim akortlu ve mükemmel şarkı söylemek istiyordu ki? Sadece sesimizi duymak bile yeterdi. Önce sesimi duymaya alışacaktım, sonra da sesimi sevecektim. O anda yıllar öncesine gittim. Okuldayken sözlü çeviri derslerinde öğretmenimizin neden sesimizi bantlara kaydettirip sonra bize dinlettirdiğini ancak yıllar sonra bu kitabı okuduğumda anlayabilmiştim. Kendi sesimi duyup, ona alışacak ve sonra da sesimi sevecektim. Böylece, sesim “kalbimden çıkacaktı” ve “saf ve temiz olacaktı.” Derse geri dönecek olursak, “boğaz çakrası”nı “ONG” sesini çıkartarak arındırmaya ve temizlemeye çalıştık. “ONG” sesini çıkartmadan önce, birkaç kez omuzları kulaklara kadar kaldırıp indirdik ve sonra gözleri kapatıp başı kendi ekseni etrafında birkaç tur çevirdik. En son dili yuvarladık ve ucunu arka damağa doğru bastırarak “ONG” meditasyonunu yaptık. Boğazın arkasındaki titreşimi hissetmeye çalıştık.
Bir sonraki “mantra”, “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) idi. Amacımız, belirli sesleri tekrarlayarak ağzımızdan saf, temiz ve doğru sözlerin çıkmasını sağlamaktı. Ayrıca kendimizi de olduğumuz gibi kabul edip, kendi gerçeğimizi bulmaktı. Kitaba göre, “kendimize karşı dürüst olduğumuzda, başkalarına karşı da dürüst olabilirdik. Kim olduğumuzu ve bu dünyadaki amacımızı inkar etmemeliydik. Kendimizden kaçmamalı, kendimizi kabul etmeliydik.”
“Vishuddha çakra”nın gölge duyguları ise “inkar” ve “bağımlılık” idi. “Bağımlılık”, kendi gerçeğimizi yaşamadığımız zaman ortaya çıkıyordu. Madde bağımlılığı, alkol, sigara, yemek, kahve, tatlı… Hepsi aynıydı. Bunlardan herhangi birine ihtiyaç duyduğumuzda, aslında başa çıkamadığımız ya da hakkında konuşmak istemediğimiz bir gerçekten kaçıyorduk. Sadece gülerek, sadece burundan nefes alıp vererek ve meditasyona yönlenerek bedendeki “serotonin” ve “endorfin” gibi mutluluk hormonlarını arttırıp bu bağımlılıklardan kurtulabiliriz.
Bu kötü alışkanlıkları yenmek için, bir meditasyon da yapmıştık. Bağdaş kurup oturduktan sonra elleri yumruk yapıp baş parmakları düz uzatmıştık. Baş parmakları şakaklara dayamış, gözleri kapatıp iki kaşın tam arasına (üçüncü göz çakrası) odaklamıştık. Dudakları kapalı tutup dişleri sıkmıştık ve dişleri birbirine bastırıp bırakmıştık. İçimizden sessizce “Sa-ta-na-ma” mantrasını (Sat Nam mantrasının uzatılmış hali) tekrarlamıştık. Bu meditasyon, bedensel ve zihinsel bağımlılıklardan kurtulmamıza yardımcı oluyordu. Azı dişleri beynin orta bölümünde bir noktaya baskı yapıyordu ve bu noktada oluşan bir dengesizliği düzeltiyordu.
Meditasyonları bitirdikten sonra, asanalar yoluyla da “vishuddha çakra”yı dengelemek istemiştik. Bu çakrayı etkileyecek asanalar, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “balasana” (çocuk), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı), “matsyasana” (balık) ve “uttana padasana” (derin balık duruşu) idi. Boğaz çakrasını etkilemek için, “vinyasa” akışların arasında “tadasana”da (dağ duruşu) boynu öne arkaya ve sağa sola esnettik. Boynu özellikle öne ve arkaya hareket ettirerek, tiroid ve paratiroid bezlerini uyarmayı amaçlamıştık. “Bhujangasana”da (kobra) boynu yine öne arkaya ve sağa sola esnettik. “Marjaryasana-bitilasana”da ise tüm dikkatimizi boynu iyice göğüs kafesine yaslamaya ve sonra boynun arkasını iyice omuza yaslamaya vermiştik. Bu şekilde, “vishuddha çakra”yı iyice arındırmak istemiştik. Tüm bunları yaparken, öğrenciler öksürdü ya da içlerinden gelen bir şeyleri ifade ettiler. Evet, boğaz çakrası temizleniyordu.
2009-2010 tum fotolar 674
“Vishuddha çakra”ya odaklandığımız özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştim? Öncelikle kendime ne gibi dersler çıkartmıştım? Derslerin sonunda, öğrencilere felsefi konulardan bahsederken aslında zihnimden geçenleri kendime bir kere daha hatırlatıyorum. O yüzden, ders sonu felsefi yaklaşımlar aslında o gün benim ihtiyacım olan ve duymak istediğim şeyler oluyor. Bu derslerin sonunda
da öyle oldu.
Kendimizi tam ve doğru ifade edemediğimizde, bu çakra tıkanıyordu. Karşımdakine bağırmak ve sesimi yükseltmek, ifade etmek anlamına gelmiyordu. Yine okuduğum başka bir kitaba göre, kendini doğru ifade eden kişi aldatmacadan çok uzaktır ve “biriktirmeden” ifade etmemiz gerekiyordu. Söylemek istediğimiz şeyleri, yerinde ve zamanında ifade etmek yerine sırf karşımızdakini kırmayalım üzmeyelim diye sözlerimizi yutarsak, bir süre sonra bu yutkunmalar “boğaz çakra”mızı tıkamaya başlar. Belki bir süre sonra, içimizde biriktirdiklerimizi yanlış bir zamanda dile getirir ve haklıyken haksız hale gelebilirdik. O yüzden, doğru zamanda “biriktirmeden” içimizden geçeni ifade etmeliyiz çünkü sadece yaşadığımız an var. Sevdiğini mi söylemek istiyorsun? Söyle. Kızgın mısın birine? Onu da söyle. Kalbinle zihnin aynı dili konuşsun ve sen de gerçek anlamda “o dili” konuş. Boğazından, kalbinden ve zihninden geçenler çıksın. Başka sözler değil…
Reklamlar

pol…

Standard
İki haftadır nerelerdeyim? İki haftadır hayatımın en zor dönemlerinden birini geçiriyorum. Tatildeyim. Yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktayım. İnzivadaydım diye de düşünebilirsiniz. Çok iyi vakit geçiriyordum. Kendime zaman ayırıyordum. Yazılarımı yazıyordum. Kitap okuyordum. Sahilde kimi zaman yürüyordum kimi zaman ise bisiklete biniyordum. Yüzüp sörf yapıyordum. Gerçekten de ihtiyacım vardı böyle bir tatile. Gece hayatına fazla katılmadan, dinlenerek ve içime dönerek… Ta ki iki hafta öncesine kadar…
903886_10151511415218812_1463427462_o
İki hafta önce emektar köpeğim rahatsızlandı. Daha önceki bir yazımda da bu konuya değinmiştim. (Bu yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2013/11/03/neden-kaybetmekten-korkariz/ linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz) Dedim ya, yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktaydım ve köpeğimi arabaya bindirip o halde kendi veterinerine götürme imkânım da yoktu. Bulunduğum sahil kasabasında bir veteriner buldum ve köpeğimi ona götürmeye başladım. Köpeğim çok yaşlı olduğu için bedeni artık iflas ediyordu. Bir yeri düzeltelim derken bir yeri bozuyorduk. Ama tabii ki vazgeçmedik. Her şey kuru mamasını yememesiyle başladı. O günlerde hava da iyice ısınmıştı. Nem de cabası. Bir de yemekten kesilince, karaciğer ve böbrek sorunları tekrar baş gösterdi. Veterinerde serum vermeye başladık. Hatta veteriner bana da öğretti. “Her gün on beş yirmi dakikalık bir yolu getirip bu köpeğe eziyet etme ve yorma. Bak çok basit. Böyle yapacaksın” diyerek bana serum takıp çıkarmayı gösterdi. Köpeğime de ne seviyorsa onu yedirmemi tavsiye etti. On günlük süreç böyle başladı.
Her sabah erkenden kalkıp köpeğime serum bağlıyordum. Serum sonrası gezdiriyordum. Bu arada onu sevdiği yemeklerle beslemeye başladım. Baktım toparlıyor. Serum iyi geldi. Su içmeye ve yemek yemeğe başladı. İçimden “üçkâğıtçı köpek. O kötü mamaları yemiyorsun da tavuk, et, poğaça, simit yiyorsun” diye söyleniyordum.
Ancak geçici bir iyileşmeymiş. Köpeğim su içmeyi kesti ve ben serumu sabah akşam vermeye başladım. Yemeğini de tabağının içinden yiyemediği için kalaylı kâğıt üzerinde burnunun dibine getiriyordum. Ancak öyle yiyordu. Kimi zaman da elimle besledim.
Günler birbirini kovalıyordu. Bir gün dışardan geldiğimde dört ayağı yanlara açık vaziyette yığılmış buldum köpeğimi. Ağlıyordu. O kadar korktum ve üzüldüm ki! Ben de onunla birlikte ağlamaya başladım. Kucağıma aldım, sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Sakinleştirmeye çalıştım. Yemek yemeğe devam ediyordu ama su içmiyordu. Karaciğer ve böbrek değerleri yüksek olduğu için de bol su içmesi gerekiyordu. Ara ara zorla su içiriyordum. Bu arada eşimi çağırdım. O yaşadığımız şehre geri dönmüştü. Bu gidişatın sonu belliydi. O yüzden onun da yanımda olmasını istiyordum. Beş gün sonra gelecekti.
Son iki gün çok sıkıntılı geçti. Eve geldiğimde köpeğimi baygın buldum. Su içiremedim, yemek yediremedim. Hemen veterinere götürdüm. Ateşi yükselmişti, vücudunda enfeksiyon vardı ve bilinci kapanmıştı. Biraz serum ve ilaçla hayvancığı rahatlatmaya çalıştık. Biraz da uyuşturucu verdi doktor geceyi rahat geçirelim diye. Eve geldiğimde, köpeğim sanki ayılmıştı. Ya da ayılmamıştı ama hiç durmadan ağlıyordu. Sanırım çok acısı vardı. Tüm gece sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Bir ara uyandı ve yemek istedi. Sabaha karşı yemek yedirdim ona. Su içirdim.
Ertesi sabah veterinere gittik. Köpeğim sürekli ağlıyordu. O ağladıkça ben de ağlıyordum. İçim parçalanıyordu. Eğer son dönemlerin böyle geçeceğini bilseydim, hiç köpek sahibi olur muydum diye düşünüyordum. Ben ağladıkça veteriner bana: “Aslında siz biraz sakinleştirici kullansanız” diyordu. Biliyordum, artık köpeğin son günleriydi. Ama eşimin gelmesine daha üç gün vardı. Veterinerden köpeğimi üç gün daha yaşatmasını istedim. Köpeğimiz eşime daha düşkündü. Onunla aralarında özel bir bağ vardı. O yüzden eşim mutlaka yanımızda olmalıydı. Veteriner, köpeğime uyuşturucu verdi biraz uyusun diye. Çünkü farkındaydı; köpek artık yaşam belirtisi göstermiyordu. O sabah serum verilirken ellerimle biraz daha besledim onu. Sevdim, okşadım…
Eve geldiğimizde, köpeğin soluk alışverişi bile değişmişti. Çok zorlanıyordu. Sanki üç gün daha yaşatmak için hayvana eziyet ediyordum. Dayanamadım. Eşimle konuştum. O karar hayatımda verdiğim en zor karardı. O anda kuzenim devreye girdi. Daha sakin olduğu için o konuştu eşimle. Hayvana eziyet ettiğimizi, artık huzura kavuşturmak gerektiğini söyledi. Eşim de kabul etti.
Öptüm, kokladım, sarıldım, sevdim, okşadım, vedalaştım… Ve ruhu huzura kavuştu. O beden artık o ruhu taşımıyordu. Ruhun uçması ve özgürleşmesi gerekiyordu. Ve ruhu özgürleştirdik. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) misali…
Bu yazıyı yazarken neden böyle oldu diye düşünüyorum. Neden yalnızdım? Neden tüm bu sorumluluğu tek başıma yüklenmek zorunda kaldım? Sanırım biraz büyümem gerekiyordu. Biraz olgunlaşmam. Ölümü bu kadar yakından yaşamam. Hayatın dualitesini (zıtlıklarını ve ikiselliğini) fark etmem. Ölümü de yaşam gibi kabullenmem. Yaşam varsa ölüm de var. Derslerimde ve yazılarımda sürekli bu konulardan bahsetsem de, teori başka uygulama başkaymış. O kadar kolay kabullenilemiyormuş. Ne olursa olsun, o bedene, o ruha bağlanıyormuş insan. Hep yanında olsun istiyormuş. Hep yanında olacağını, ömür boyu birlikte olacağını düşünüyormuş. Tüm bu yaşadıklarım bana başka ne mi öğretti? Bağlarımı kesmeyi öğrenmem gerektiğini. Bağımlı olmamam. Bağlılıklarımı gözden geçirmem ve kendimi biraz özgürleştirmem. Her ne kadar bağlarımı kestiğimi, bağımlılıklarımdan kurtulduğumu ve bağımlı olmadığımı düşünsem de, aslında ne kadar da bağlı ve bağımlı olduğumu… O gün ben ne yaptım? Köpeğimin ruhunu özgürleştirdim. Onunla bağlarımı kopardım çok acı da olsa. Şimdi sıra kendi bağımlılıklarımdan kurtulup bağlarımı kesip kendimi biraz özgürleştirmek de…

bağımlılıklardan kurtulmak ya da esiri olmak?

Standard

Bugün bir arkadaşımla çaylarımızı yudumlarken hayatlarımızdan, son zamanlarda yaşadıklarımızdan konuşuyorduk, dertleşiyorduk. Konu döndü dolaştı alışkanlıklarımıza, bağımlılıklarımıza ve bağlarımıza geldi çattı.
Farkına varmasak da alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız ve bağlarımız hayatımızı derinden etkiler. Alışkanlıklarımız neyse de, bağımlılıklarımız ve bağlarımız bazen bizi ilerlemekten, yolumuza devam etmekten alıkoyar. Bizi sabit bir noktada kitler, tutar, yapışır kalırız o noktada. Ne bir adım ileri, ne bir adım geri…

IMG_0345

Bağımlılıklarımız ve bağlarımız? Bu kadar zor mudur onlardan kurtulmak ve onları yıkmak? En basitinden başlarsak, sigara, kahve, çay ve kola birer bağımlılıktır aslında. Birisi bir sigara tiryakisine, sigarayı bırakman lazım dediği zaman, tiryakinin yüzünde beliren ifadeyi bir göz önüne getirin. Ve size söyleyeceklerini bir düşünün: “Mümkün değil, sigarasız bir hayat düşünemiyorum”, “Sigara benim kadim dostum”, “Şimdi ben bir kahve yapacağım kendime ve yanında sigara içmeyeceğim öyle mi? Sen deli misin?” Size de hiç yabancı gelmedi bu sözler değil mi?
Ya da kahve ve çay bağımlılığını ele alalım. “Ayyyy çay ve/veya kahve içmeden uyanamam.” “Çay ve/veya kahve içmezsem bir yanım eksik kalır.” Aynı sözler kola bağımlıları içinde geçerlidir. Kola içmeden yaşayamayacak kişiler tanıyorum, hatta sabah uyandığında su yerine kola içerek susuzluğunu dindiren kişiler… Nasıl mı? Çünkü bunlardan biri de bendim. Sigara değil ama çay, kahve ve kola bağımlılıklarım vardı. Yoga hayatıma girdikten sonra, bağımlılıklarımdan kurtulmak için özel bir çaba göstermedim. Yogayı yaşadıkça, bağımlılıklarım bir bir azalmaya başladı. Şimdi hiç mi çay, kahve, kola içmiyorum? Hayır, tabi ki içiyorum, ama miktarını azalttım. İçmediğim zaman, baş ağrım tutmuyor, “ayyyy ben yaşayamam kahve, çay, kola olmadan” demiyorum artık… Yavaş yavaş bağımlılıklarımdan kurtulmaya başladım, sadece keyif için içiyorum, bağımlı olduğum için değil… Vücudum onlarsız yapamadığı için değil, benim canım o anda bir bardak çay istediği için içiyorum…
Bağlarımıza gelince, ahhh bağlarımız… Onlar belki de bağımlılıklardan daha zor yıkılacak şeyler… Nelere bağlı olabiliriz? İşimize bağlı olabiliriz. Maddiyata bağlı olabiliriz. Eşlerimize, sevgililerimize, ailemize, annemize, babamıza, kardeşimize, çocuğumuza aşırı derecede bağlı, bağımlı ve düşkün olabiriz. Bizi incitseler de bazı arkadaşlarımıza bağlı olabiliriz. Belki de bizi sürekli incittikleri için bu kişilerden uzaklaşmak isteriz, ancak bir türlü bağlarımızı koparamayız.
Bizi tutsak eden, bizi sınırlayan, gelişmemizi ve ilerlememizi engelleyen bu tür bağları kesmemiz, koparmamız ve yolumuzu temizlememiz gerekir. Eğer işimizse bizi yolumuzdan eden, o zaman işimizle bağlarımızı kesmeliyiz. İşimize karşı her tür duyguyu bertaraf edip, sağlıklı düşünmeli ve kararlarımızı bağlılık bağımlılık duymadan vermeliyiz. Gelişmemizi arkadaşlarımız, eşlerimiz, sevgililerimiz, sevdiklerimiz, ailemiz, annemiz, babamız, kardeşimiz veya çocuğumuza olan bağlarımız engelliyorsa, onlarla ilişkilerimiz bizi zorluyorsa, yoruyorsa; bağlarımızı biraz gevşetmeliyiz ve kendimize nefes alma alanı yaratmalıyız.
Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesinde, brahmacharya, ılımlılık, adında bir basamak vardır. Bu basamak, bizlere aşırılıklardan kaçınmamızı, ılımlı olmamızı, bağlılık ve bağımlılıklardan kaçınmamızı tavsiye eder. Geçen sene yoga eğitmenlik kursu boyunca, pek çok değişik duygu ve düşüncelerden geçtim. Bir kısmı beni çok zorladı, bir kısmını daha kolay kabullendim ve yaşantımın içine soktum. Bağlılık ve bağımlılık hakkında neden bu kadar uzun bir yazı yazıyorum biliyor musunuz? Çünkü tüm eğitmenlik kursu döneminde beni en çok zorlayan konu buydu. Bağlılıklarım ve bağımlılıklarımla ilgili olarak özel meditasyon teknikleri de denedim. Sonunda ne mi gördüm? Çok şaşırtıcı gelmeyecek bir şeyi. Herkesin zorlandığı bir şeyi. “Birşeylerden vazgeçmenin zorluğunu, birşeyleri bırakmanın zorluğunu” gördüm. Bunu görmek ben de ne gibi bir değişiklik yarattı? Rahatladım, sadece bunu söyleyebilirim. Ve yavaş yavaş bu konu üzerinde çalışmaya başladım. Eğitimin sonunda ne mi oldu? Hayatımdaki en önemli bağlılığımı, onsuz olamayacağımı düşündüğüm bir şeyi, çıkardım hayatımdan. İşimden vazgeçtim. Maddiyat bağımlılığımı sildim, işimi bıraktığımda hayatımı nasıl idame ettireceğim diye düşünmeden… Sadece, yoga yolunda nasılsa istediğim hayat ve istediğim şeyler bana gelir diye düşünerek… Tüm sene boyunca, başka neler mi oldu? Beni mutlu etmeyen, hayatımda çok ihtiyaç duymadığım, insanları çıkardım hayatımdan. Duygulara gelince, duygularımı da biriktirmemeye çalıştım. İnsanlar kırılmasın diye, birçok şeyi içime atardım, bu huyumdan yavaş yavaş vazgeçmeye başladım. Tabi ki karşımdakini kırarak değil, ama hissettiklerimi açıkça söylemeye çalıştım. Bu konuda hala daha çalışıyorum, o kadar kolay değil yılların birikimini, bağımlılıklarını, bağlılıklarını bir anda silip atmak… Daha çok yolum var.
Ya bağlar ve bağımlılıklar, ya da hür ve özgür bir ruh? Seçim ve tercih sizin…