Tag Archives: ashtanga

sıradışı olabilmek…

Standard
Gerçekten bilmiyorum. Acaba bu konuda çok kaynak okuduğum ve zihnim böyle kabullendiği için mi yoksa gerçekten mi yeni ay ve dolunay beni etkiliyordu? Hem duygusal hem de bedensel olarak… Geçtiğimiz günlerde yine dolunay vardı. Daha önceki bir yazımda da bahsetmiştim. Yeni ay dönemleri bir işe başlamak için uygun bir zamanken dolunay işlerinizi sonlandırmanız için elverişli bir dönem. Yoga üstadı Pattabhi Jois’in geliştirdiği Ashtanga Yoga ise yeni ay ve dolunay zamanlarında yapılmıyor. Neden mi? Çünkü yeni ay zamanında çok güçsüz hissedebilirsiniz, dolunay zamanlarında da çok enerjik ve her iki koşulda da kendinizi sakatlayabilirsiniz. (Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi almak istiyorsanız, https://burcuyircali.wordpress.com/2013/04/10/neden-yorgunuz-neden-degiliz/ linki tıklayabilirsiniz). Şimdi neden böyle uzun bir giriş yaptığımı merak ediyor olabilirsiniz. Geçen akşam dolunayın etkisiyle daha önce hiç yapmadığım bir ders işledim. Kendim de şaştım kaldım bu işe. En iyisi en başından anlatayım.
2009-2010 tum fotolar 696
Geçen akşam spor tesisinde dersim vardı. O gün çok yorgun hissetmeme rağmen stüdyodan içeri girince birden kendimi enerjik hissettim. Stüdyoya vardığımda ders için gelmiş ve dinlenmekte olan öğrencilerle karşılaştım. Kimisi bağdaş kurmuş oturuyordu kimisi de yere uzanmış dinlenerek bekliyordu dersi. Dedim ya, ben kendimi birden enerjik hissettim diye. Kendi matımı (minderimi) yere serdikten sonra, “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “phalakasana” (sopa) içeren vinyasa akışlar yapmaya başladım. Aslında o gün hem bir kalça açıcı hem de bir burgu olan bir asanayı dersin zirve duruşu olarak planlamıştım. Ama kendimi çok enerjik hissedince, karın güçlendiricilere, kol denge duruşlarına ve ters duruşlara odaklanmaya karar verdim.
Derse “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) başladık. Sınıfa “savasana”da gevşemenin ve rahatlamanın tadına varmalarını söyledim. “Çünkü karın güçlendiriciler, kol denge ve ters duruşlar üzerine yoğunlaşacağız. Derse başlamadan önce birkaç dakika iyice dinlenin.”
Beş dakikalık derin gevşeme ve dinlenme pozisyonunun ardından yerde uzanmış şekilde karın kaslarını çalıştırmaya başladık. Önce iki bacağı birden 90 dereceye kaldırdık ve özellikle alt karın bölgesini ve kasık kaslarını çalıştırmak için bacakları aşağı yukarı hareket ettirdik. Bacaklardan birini 90 derecede tutarken ötekini yere birkaç santim kalaya kadar indirdik. Elleri başın yanına alıp mekik çektik.
Yerdeki asanalara biraz ara vermek için omurga üzerinde yuvarlandık ve bağdaşta oturduk. Bir “pranayama” (nefes tekniği) olan “kapalabhati” (kafatasını parlatan nefes) denetmeye karar vermiştim. Bu nefes tekniğinde, nefes alışlar pasif verişler aktifti ve özellikle karın kaslarını çalıştırıyordu. Nefes tekniğini üç set halinde çalıştık.
“Pranayama” çalışmasından sonra, “navasana” (sandal) varyasyonları ile devam ettik. Ardından ayağa kalktık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileri arasında statik “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “ardha salamba sirsasana” (yunus) ve dirseklerin üzerinde “chaturanga dandasana” (alçak şınav) yaptık. “Vasisthasana” (Bilge Vasistha Duruşu/yan sopa) varyasyonları da diğer bir karın güçlendirici asanaydı.
Karın kaslarını iyice çalıştırdıktan sonra sıra kol denge duruşlarına gelmişti. “Bakasana” (karga), “parsva bakasana” (yan karga) ve “bhujapidasana” (kol denge duruşu) sunduğum seçimler arasındaydı. Sınıf ya hepsini denedi ya da aralarından o anki beden ve zihin haline uygun olan asanayı denedi.
Bir sonraki aşama ters duruşlardı ve asanayı yine yoginin seçimine bırakmıştım. Öğrenciler, “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) arasından birini seçip denemekte ya da hepsini denemekte özgürdü.
Bazı öğrenciler ters duruş denemeye çalışırken bazıları hiç birini yapamayacağını düşünüp sınıfı izlemeye başlamıştı. Dersten herkes azami faydayı sağlamalıydı. Hemen yanlarına gidip yin yoga asanalarından “butterfly” (kelebek), “half butterfly” (yarım kelebek) ya da “sleeping swan” (uyuyan kuğu) yapabileceklerini söyledim.
Herkes kendi deneyimini yaşadıktan sonra, bir de baktım ki ders bitmek üzereydi. Bu derste bir zirve duruşu üzerinde çalışmamıştık. Bir duruşa hazırlanmamış ve asananın ardından dengeleyici duruşlar yapmamıştık. Dersi nasıl tamamlasam diye düşünürken aklıma bir fikir geldi. İlla her ders zirveye tırmanıp ardından aşağı inerek bitmek zorunda değildi. İçimden o akşam dersi zirvedeyken bitirmek gelmişti. Üç “surya namaskara” (güneşe selam) serisinin ardından ayakta denge serisi yaptık. “Vrksasana” (ağaç), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış) ve “garudasana” (kartal). Asanaların arasında ayağı yere değdirmeden geçmeye çalışık. Sağ taraftan sonra “tadasana”da (dağ duruşu) bedeni dengeledik ve sonra sol tarafa geçtik. Sağ enerji sol enerji; sağ denge sol denge… “Tadasana”dan (dağ duruşu) çömeldik ve “malasana” (dua tespihi/çelenk) duruşu ile yere oturduk. Omurgayı yuvarlayarak “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) asanalarını takiben ayakları kelebekte tutarak yere uzandık (supta baddha konasana). Artık derin gevşeme ve dinlenme zamanıydı. İsteyenler “supta baddha konasana”da (yerde kelebek) dinlenmeye devam edebilir isteyenlerse “savasana”ya geçebilirdi. Bazıları “supta baddha konasana”da biraz kaldıktan sonra “savasana”ya geçtiler.
Uzun bir “savasana” sonrası, sınıfı hiç acele etmeden yavaş yavaş oturma pozisyonuna getirdim. Enerjinin zirvesindeyken biten bir dersin ne hissettirdiğini düşünmelerini istedim. Dengenin her gün değişebileceğinden, sağ beden ve sol beden dengesinin ve enerjisinin her zaman farklı olabileceğinden bahsedip, önemli olanın hem yoga matında hem de günlük hayatımızda dengeyi bulmak ve dengeli yaşamak olduğunu hatırlatım ve dersi sonlandırdım.
Benim için de çok ilginç bir deneyim olmuştu. Daha önce hiç bir dersimde enerjiyi zirvede bırakıp bitirmemiştim. Aslında hiç de fena sayılmazdı. İlla ki her derste enerjiyi düşürüp, bir burgu yapıp sinir sistemini yavaşlatıp en son derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu yapmak gerekmiyormuş. Bazen enerji en tepedeyken de ders bitirilebiliyormuş ve aslında bu bambaşka bir his ve deneyimmiş. Her zaman derim: “Hayatta yeniliklere hep açık olmak lazım” diye… İşte o akşam öyle bir akşamdı…
Aynı etkiyi birkaç gün sonraki özel dersimde de denedim. Bir saatlik dersin 40 dakikasını karın kaslarını güçlendirmeye ayırdım. Ardından biraz da omuz kuşağını ve kolları güçlendirdim. Sıra denge duruşlarına gelmişti. Akşamki dersimdeki gibi kol denge duruşlarıyla başladık. “Bakasana”, “parsva bakasana” ve “bhujapidasana.” Sonra ters duruşlardan “sirsasana” ve “adho mukha vrksasana.”
Ders sonlanmak üzereydi. Bu sefer enerjiyi tam zirvede bırakmayı planlamıştım. Beş “surya namaskara” yaptıktan sonra, “malasana” duruşu ile yere oturduk ve “savasana” öncesi “eka hasta bhujasana” (tel el kol denge duruşu) denedik.
Bu ders benim için daha da değişik bir deneyimdi çünkü enerji tam zirvedeyken ve beden, ruh ve zihin hiç dinginleştirilmeden “savasana”ya geçmiştik. “Savasana” öncesi ne bir öne eğilme ne de bir burgu. Doğrudan “savasana”. Bu nedenle derin gevşeme ve dinlenme pozisyonunu uzun tuttum.
Dersin kapanış meditasyonu sırasında, sürekli aynı şeyleri yapmaya başladığımızda hayatımızın monotonlaştığından bahsettim. Bir stüdyoya girdiğimizde matımızı aynı yere koymak ve arabayı aynı yere park etmek gibi aslında çok basit görünen günlük hareketlerimiz bir süre sonra bizi monotonlaştırıyordu. Aslında hayatımız ya da biz monotonlaşmıyorduk, zihindi monotonlaşan. Yoga hayatımızın bir parçası olmaya başladıktan sonra, zihnin bizi nasıl ele geçirdiğini daha iyi gözlemlemeye başlıyorduk ve zihnin bizi mutlu ya da mutsuz edebileceğini ve sıradanlaştırabileceğini ya da çok farklı bir hayat yaşamamızı sağlayabileceğini farkediyorduk. Sıradanlaşmamak ve monotonlaşmamak için ve hayatımızı sürekli renkli ve canlı tutabilmek için arada sırada günlük hayatımızda ve yoga pratiğimizde değişiklikler yapabilirdik. İşte dersin bana öğrettikleri ve kattıkları da buydu.
Reklamlar

sabırla beklemek mi koşulları zorlamak mı?

Standard

Bir arkadaşımın işiyle ilgili beklediği önemli bir haber var. Geçenlerde tüm günü birlikte geçirecektik. Stres halindeydi. Sabırsızdı. Sanki sabırsız olursa, acele ederse, kafaya takarsa, haber daha çabuk gelecekti. Herkes gibi o da bu yanılgıya kapılmıştı. Peki, bunun yogayla ne gibi bir ilgisi var diye sorabilirsiniz bana.

394426_10151138611128812_958040855_n

Hayatımızda bizler de böyle durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bir haber ya da birini bekliyor olabiliriz. Herhangi bir şey için sabırsızlık duyabiliriz. Böyle bir durumda nasıl davranmalıyız? Yoganın böyle bir durumda ne gibi bir faydası olabilir?

Sabırsızlık ne yazık ki günümüz rahatsızlıklarından biri. Artık hayatlarımız o kadar kolaylaştı ki, sabretmeyi unuttuk toplum olarak. Cep telefonları var mesela. Birini evde bulamadık mı, hemen cebinden arıyoruz ve o kişiye ulaşabiliyoruz. Bilgisayarlar var, akıllı telefonlar var, internet var. Tüm bunlar sayesinde en uzaktaki tanıdıklarımızla bile kolayca iletişim kurabiliyoruz ve bu nedenle sabretmeyi unuttuk. Eski günleri hatırlayanlar var mı aranızda? Hani başka şehirdeki bir arkadaşınıza mektup yazdığınız ve o mektubun cevabını beklediğiniz günler. Bazen bir hafta, on gün sürerdi cevabın gelmesi. Sabırla beklerdik. Özlemle beklerdik. Oysa şimdi internet karşısına geçiyoruz ve herhangi bir yerden bir e-posta atıyoruz ya da bir konuşma sitesinden yüz yüze görüşebiliyoruz uzaktaki bir dostumuzla. Dolayısıyla sabretmeyi unuttuk ve sabırsız bir toplum haline geldik. İşte bu yüzden de arkadaşım işiyle ilgili haberi beklerken sabredemiyor ve bir an önce duymak istiyor bu haberi.

Sizce onunla aramızda nasıl bir konuşma geçmiş olabilir? O gün bana, “işimle ilgili çok önemli bir haber bekliyorum. Yarın ya da öbür gün gelecek haber ama bir türlü sabredemiyorum. Telefon mu etsem acaba yoksa beklesem mi? Sence ne yapmalıyım?” diye sordu. Artık az çok beni tanıyorsunuz ve cevabımı da tahmin etmiş olabilirsiniz. “Bence beklemelisin. Biraz sabret. Eğer sen sürekli kafanı gelecek olan o habere takarsan ve sabırsızlanırsan, haber bir türlü gelmez. Çatlar durursun” dedim. “Sen o haberin yolunu bekledikçe, o haber senden uzaklaşır. Ya da sen onun üstüne düştükçe, o haberi duymak için bir meslektaşına telefon edip yolunu gözledikçe, o iş bir türlü olmaz ve sonuç çıkmaz bir türlü” diye de ekledim.

“Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabına gelince, bence “öncelikle sabretmeyi öğrenmelisin. Teslim olmalısın, kabul etmelisin süreci. Akışına bırakmalısın, zorlamamalısın” diye sıraladım aklımdan geçenleri. “Ama olmuyor işte, merak ediyorum. Aramak ve öğrenmek istiyorum” deyince, ben de “gel bu işi yogayla bağdaştıralım” dedim.

Aslında tüm bunlar, farklı karakterlerimizden kaynaklanıyordu. Ben kabullenen, akışına bırakan, teslim olan ve hayatımı zorlamayan bir tipim. O ise, daha atak, azimli, tuttuğunu koparan, daima daha ötesini deneyen bir tip. Mesela sörf yapıyoruz ikimizde. O, en rüzgârlı havalarda bile bir saat debeleneceğini bilse bile çıkıyor denize. Bense, öyle bir havada, oturmayı tercih ediyorum. Bana yumuşak bir havada gidip gelmek ve dönüş çalışmak yetiyor. Daha hızlı gitmeyi ya da daha uzun bir yelken veya daha küçük bir bord kullanmayı düşünmüyorum hiç. Ama ne yazık ki bu sene bir öğretmenin zorlamasıyla bordumu küçültmek zorunda kaldım. “Ömür boyu bu öğrenme bordunu kullanamazsın Burcu” dedi bana ve ekledi “aslında zorlanmayı sevsen sana daha büyük bir yelken vereceğim ama sen sevmiyorsun zoru.”

İşte size iki farklı karakter ve iki farklı yaşam şekli. Yogada en sevdiğim duruşlar öne eğilmeler. En sevdiğim yoga tarzı ise yin yoga. Neden mi? Sebebi çok basit. Öne eğilmeler, teslim olmayı, sabretmeyi ve kabullenmeyi simgeliyor. O kadar kolay öne eğilebiliyorum ki! Yin yogaya gelince, o da genelde öne eğilmelerden ve durağan asanalardan oluşuyor. En az beş dakika bir poza giriyor ve orada bekliyorsunuz. Kıpırdamıyorsunuz, hareket etmiyorsunuz. Sadece kabulleniyorsunuz, teslim oluyorsunuz, sabrediyorsunuz ve bekliyorsunuz asanada. Tam bana göre. Tıpkı hayatımı da yaşadığım gibi. Başıma gelen her şeyi kabullenmem ve onlara teslim olmam gibi.

Peki, o arkadaşım yoga yapıyor olsa nasıl bir yoga yapar sizce? Bence onun tarzı ashtanga olurdu ve muhtemelen arkaya eğilmeleri, ters duruşları ve kol denge duruşlarını çok severdi. Macera, coşku, heyecan, adrenalin. Sürekli bir nefesten bir nefese akış ve başka bir asana. Sabır gerektirmiyor, sadece heyecan ve coşku var. Onun katıldığı dersin teması ne olabilirdi? Cesaret, coşku ve yeni deneyimler. Tam da bu nedenlerden dolayı, arkadaşım sabredemiyordu işte. İçi içini yiyordu. Hop oturup hop kalkıyordu haberi beklerken.

Karakterlerimizden dolayı sabırsız olabiliriz ama kendimizi hiç mi değiştiremeyiz? İnanın ki değiştirebiliriz. Çünkü ben değiştirdim. Ben de bir zamanlar sabırsızdım. Her şey çabucak olsun isterdim. Beklemeyi sevmezdim. Hayatı sürekli zorlamaya çalışırdım. Ben zorlarken, hayat benden daha uzaklaşıyormuş. İsteklerim ve dileklerim gerçekleşmiyormuş. Ben üstüne düştükçe, her şey benden bir adım daha öteye gidiyormuş.

Arkadaşıma da bunları söyledim. Ben bu huyumdan vazgeçtim. Hayatı akışına bırakmayı öğrendim. Kabullenmeye ve teslim olmaya başladım ve aslında bunun daha önceki hayatımdan çok daha kolay ve eğlenceli olduğunu gördüm. Hayatı zorlamadıkça, isteklerimi kafama takmadıkça, her şeyi oluruna bıraktıkça, hayatın akışında kaldıkça, tüm dileklerimin gerçek olduğunu ve daha keyifli bir yaşantım olduğunu fark ettim.

Sabır, kabullenme ve teslimiyet ya da koşulları zorlama, kafaya takma ve stres… İki farklı yaşam tarzı… Seçim sizin…

içimden geldiği gibi!

Standard

Tatildeyim. Belki farketmişsinizdir. Yazılarım seyrekleşti. Benim de tatil yapmam, enerji toplamam ve hiç sevmediğim kış aylarına hazırlanmam gerek. Hal böyle olunca da yazıları biraz aksattım. Twitter ve facebook’taki yoga sayfalarıma yüklediğim resimler, yazılar, alıntılar da azaldı. Adı üstünde tatil! Sonuçta kendimizi şarj etmek ve kışa daha hızlı ve üretken başlamak da var.

394426_10151138611128812_958040855_n

Yoga eğitmeni olduğumuzda aslında işimiz enerjiyle bence. Birçok insan yogaya daha iyi hissetmek için geliyor. Hem bedenen hem de ruhen. Dolayısıyla bizim ruh halimiz iyi ve enerjimiz yüksek olmalı ki öğrencilerimizi mutlu edebilelim. İşte bu nedenle, yaz ayları bir yenilenme zamanı. Hele ki benim gibi ömrünü yaz ayları için yaşayan biri için. Ne yapayım. Yoga eğitmeni olsam da ermedim. Guru da değilim. Hayatın zıtlıklarını (dualitesini) olduğu gibi kabul ediyorum bir çok alanda ama ne yazık ki iş yaz ve kış aylarına gelince aynı şeyi yapamıyorum. Tüm bu nedenlerden dolayı, yaz ayları içimden geldiği gibi yaşadığım ve daha çok kendim olduğum bir mevsim.

Kendim olmak, içinden geldiği gibi yaşamak? Sizlere bir şey ifade etti mi? İnanın beş-altı yıl öncesine kadar benim için de bir şey ifade etmiyordu. Hayatıma yoga girmeden önce, kendin olmak ve içinden geldiği gibi yaşamak denilse, “o da ne?” diye soruverirdim. Oysa şimdi bambaşka bir açıdan bakabiliyorum.

Tatildeyim. Yaşadığım şehirdeki hayatımın aynısını sürmem beklenmiyor benden. Adı üstünde: Tatil. Ama ne yazık ki bazı alışkanlıklardan da kolay kolay vazgeçilmiyor. Ne gibi mi? Mesela erken kalkmak. Yoga eğitmeniyim ama daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Sosyal bir içiciyim. Arkadaşlarımlaysam, bir toplantıdaysam, “yooo hayır ben bir yoga eğitmeniyim. Asla içki içmem” demiyorum. İki-üç gecedir sürekli bir vesile oluyor ve ben içiyorum. Bu durumda sabah çok erken kalkmamak ve biraz bedeni dinlendirmek akıllıca olabilir. Ama ne yazık ki, bu sefer de biyolojik saat işin içine giriyor. Sabahın köründe kalkıyorum; gerçekten de erkenden. Kalkınca köpeğimi gezdiriyorum. Ardından ya bisiklete biniyorum ya da yürüyüş yapıyorum. Ne de olsa yaşadığım şehirden alışığım her gün kardiovasküler çalışma yapmaya… Beden istiyor. Sonra bir saat yoga yapıyorum, bedenimi bir güzel esnetiyorum. Kimi zaman hareketli “vinyasa” yoga, kimi zaman ise yavaş ve sakin “yin” yoga. Ardından bir güzel kahvaltı ve tüm gün deniz keyfi. İşte günlerim böyle geçiyordu taa ki bugüne kadar…

Bugün ne mi oldu? Sabah uyandım yine. Malum biyolojik saat ama bedenim bir türlü yataktan kalkmak istemedi. Önce içimdeki şeytan adını verdiğim “ego”m beni dürttü. “Hadi kalk, bin bisiklete bin. Biraz enerji sarfet.” Derken ruhum, “hayır bugün kendimi yorgun hissediyorum. Yatıp dinleneceğim. Bir gün spor yapmasam ne olur? Hiçbir şey olmaz. Keyfini çıkar tatilin.” dedi. Ben de ruhumu dinledim. İyi ki de dinlemişim ve içimden geldiği geldiği gibi davranmışım Bir güzel uyudum. Uzun zamandır ilk defa 8’e kadar uyumuşum. Sonra kalktım çayımı demledim ve köpeğimi gezdirdim. Döndüm güzel bir kahvaltı ettim ve ardından Türk kahvemi içtim. Kendimi çok iyi hissediyordum. Denize gittim. Deniz biraz çırpıntılıydı. Olsun, sorun değildi. Hava çok sıcaktı. Rüzgar da olmasa deniz kenarında oturulacak gibi değildi. Esintiyle birlikte tüm gün deniz kenarında yayıldım. Denize girdim, çıktım. Bir daha yüzdüm, bir daha yüzdüm. Ben sayamadım kaç kere girdim çıktım. Öğleden sonra iyice dalgalandı deniz. O yüzden fazla yüzmedim, kısa turlar attım. Olsun, bugün de böyleydi. Her zaman denize girmeyi, kardiovasküler bir yüzme olarak algılamam gerekmiyordu. Yani yine içimden geldiği gibi davrandım. Beş-altı sene önce olsa, “tüüüh, bugün de spor yapmadım, enerji sarfetmedim” diye hayıflanır dururdum.

Aslında çoğu zaman, hep teamüller gereği davranmıyor muyuz? Sırf mecbur olduğumuz için bir takım şeyler yapmıyor muyuz? Sadece mecbur olduğumuz için bazı insanlarla görüşüyoruz. Sırf mecbur olduğumuz için sevmediğimiz insanların yüzüne gülümsüyoruz. Mecbur olduğumuz için istemediğimiz bir yemeğe gidiyoruz, ya da düğüne… Peki tüm bu mecburiyetler arasında kendimizi mutlu etme mecburiyetimiz nerede?

Kendimizi mutlu hissetmemiz herşeyden önemli bence. Sadece mecburiyetten bir şeyi yapacağımıza hiç yapmamamız daha iyi. Zaten mecburen yaptığımızda, karşımızdaki insanlar da halimizden ve tavrımızdan anlıyorlar bunu. Onlar da mecburen ve nezaketen anladıklarını belli etmiyorlar. O zaman, sizce de sahte bir hayat yaşamıyor muyuz? Ashtanga Yoga’nın en temel ahlaki değerlerinden bir olan “satya” (gerçeklik) ilkesini ihlal etmiyor muyuz? Sahte buluşmalar, sahte gülümsemeler ve sahte hayatlar… Peki ya içimizden geldiği gibi yaşasak? İçimizden geçenleri söylesek tabii ki karşımızdakileri kırmadan… İçinden geçeni söylemek demek patavatsız olmak, kırmak ve üzmek demek değil. İçimizden geliyorsa, görüşsek birileriyle. Eğer gerçekten istiyorsak, spor yapsak, yoga yapsak, işe gitsek, yazı yazsak. Ya da en basitinden istediğimiz anda yemek yesek, yatsak, uyusak. Yani hayatın en temel ihtiyaçlarını bile içimizden geldiği gibi yaşamak. İçimizden geliyorsa, karşımızdakine sarılmak… İçimizden geliyorsa, sevdiğimizi öpmek. Bir an bile kaybetmeden. O an içimize öyle geldiyse, “ayıp olur”, “şu an doğru an değil” diye düşünmeden davranmak. Çünkü belki bir sonraki an olmayacak. Sadece ve sadece yaşadığımız şu an gerçek. O halde, içimizden geldiği gibi yaşadığımız zaman daha mutlu olmaz mıyız? “Satya” ilkesi hayatımızın bir parçası olmaz mı ve “gerçek” bir hayat yaşamaz mıyız? Siz ne düşünüyorsunuz?

savaşçı ruhu gerek!

Standard

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana verdin ve artık ben bu bedenle anılmak istemiyorum.” Bunun üzerine, Sati meditasyona oturmuş, gözlerini kapatmış, gerçek Tanrı’sını gözlerinin önüne getirmiş ve içindeki ateşi yakmış. Sonunda bu ateş tüm bedenini sarmış ve Sati ölmüş.

Sati’nin öldüğünü duyan Shiva, üzüntüden deliye dönmüş. Saçından bir parça koparıp yere atan Shiva, bu saçtan en güçlü “savaşçı”sını yaratmış. Bu savaşçının adını, “Virabhadra” koymuş. Sanskrit dilinde, “vira” kahraman, “bhadra” da arkadaş demektir. Ve Shiva, Virabhadra’ya o partiye gitmesini ve Kral Daksha ve tüm davetlileri yok etmesini emretmiştir.

2009-2010 tum fotolar 728

Virabhadra partiye gitmiştir ve Daksha’yı öldürmüştür. Savaşçı Virabhadra, partiye vardığında, iki elinde kılıç tutuyormuş ve gücünü yerden alıyormuş. İki eli başının yanında yukarıya doğru uzanmış bir şekildeymiş. İşte bu “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı) duruşunu oluşturur. Sonra kendini göstermek için Daksha’ya doğru dönmüştür. Bu da “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşudur. Yavaşça kılıcını çekip Daksha’nın kafasını uçurması da “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) duruşunu oluşturur.

Tüm bu olanlardan sonra, Shiva Virabhadra’nın yaptıkları görmek için Daksha’nın evine gelip Virabhadra’yı tekrar eski haline getirmiştir. Shiva’nın öfkesi geçmiştir. Önce üzüntü duymaya başlamıştır ve sonrasında bu merhamete dönmüştür. Shiva, Daksha’nın kafasız bedeni bulup yerine bir keçi kafası yerleştirmiştir. Daksha, Shiva’nın bu davranışı karşısında ona itaat etmiştir.

Hikâye bu ya… Döndük dolaştık günümüze geldik. Yoga gibi barışçıl bir felsefenin içinde “savaşçı” duruşu… Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinde, “ahimsa” (zararsızlık) adında bir etik değer var. “Ahimsa”, zarar vermemek demek. Önce kendine, sonra çevrendeki kişilere, canlılara, cansız varlıklara, doğaya, çevrene… Aklınıza ne geliyorsa artık…

Bunu son günlerde Türkiye’de yaşayan olaylarla ilişkilendirmek istersek… Evet, zarar vermemek… Büyük şehirlerimizde gün geçtikçe yeşil alanlarımız azalıyor. Yeşil alanların yerine bol bol ana yol, otoyol, köprülü kavşak, bina, gökdelen, alışveriş merkezi dikiliyor. Çevremize zarar veriliyor. Yeşil alanlarımız yok ediliyor ve nefes alabileceğimiz alanlar daralıyor gün geçtikçe.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, geçen hafta İstanbul’da çevresel bir tepki başladı. Sırf yeşil alanlarımızı korumak ve gelecek nesillere biraz daha oksijen ve yeşil alan bırakabilmek için. Hükümetin İstanbul’un göbeğindeki bir yeşil alanı yok edip yerine alışveriş merkezi dikme projesine karşı başladı her şey.

2009-2010 tum fotolar 730

Ne yazık ki böylesine iyi niyetli başlayan tepkilere, yetkililerden ve polisten aşırı müdahale geldi. Olayın boyutu değişti. Çevresel başlayan bir tepki, toplumsal bir tepki ve gösteriye dönüştü. Bugüne kadar değiştirilmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti değerlerine sahip çıkmaya, dayatılmaya çalışılan yeni kanunlara, gasp edilmeye çalışılan hak ve özgürlüklere karşı bir direnişe dönüştü her şey… Her şey iki üç günde oldu… İçimizdeki “Shiva” uyandı.

Savaşmak ya da savaşçı olmak her zaman kötü bir anlam içermez. Bazen “olumsuz” anlamlarını bir kenara koyarak, “savaşmamız” gerekir. Uyuşukluktan kurtulmak, her şeyin farkına varmak, uyanmak ve “kendi sınırlarımızın ötesine çıkmak” gerekir. İşte “savaşçı ruhundan” kasıt budur yoga felsefesinde. “Kendi sınırlarımızın ötesine geçmek…” “Kendi içimizdeki gücü ortaya çıkarmak.” “Saldırgan olmadan ve zarar vermeden kendi içimizdeki savaşçı ruhunu uyandırmak.”

“Virabhadrasana I”yı (birinci savaşçı) yaparken, açın göğsünüzü… Bu duruştan “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçerken öndeki elinizin işaret parmağından ufka doğru, savaş alanına doğru bakın. Kendinize güveninizi ve cesaretini arttırın. Hangi noktadaysanız, nerede duruyorsanız, yere sağlam basın. Köklenin. Emin olun, o nokta doğru nokta ve siz doğru olanı yapıyorsunuz.

Son günlerde Türkiye’de yaşananlara tekrar dönecek olursak… Türk halkının içindeki “Shiva” uyandı ve Türk halkı kendi içinden “Virabhadra”lar (savaşçılar) yarattı. Bastığı yeri toprak diyerek geçmeyen, o topraktan gücünü alarak o toprakların üzerinde köklenen, kendine güvenen ve cesaretli, kendi sınırlarının ötesine geçmek isteyen, kendi içindeki gücü ortaya çıkarmak isteyen, saldırganlaşmadan ve zarar vermeden kendi içindeki savaşçı ruhunu uyandıran bir Türk halkı… Benim umudum var…

siz de biriktirenlerden misiniz?

Standard

Yaz bir anda geliverdi Ankara’ya. Daha iki hafta öncesine kadar hırkalar, kazaklar ve montlar giyiyorduk. Bir hafta önce bir yoga eğitimi için İstanbul’daydım. Gitmeden önce hava durumuna baktım yanıma ne gibi kıyafetler alayım diye. Bir de ne göreyim hava aniden 23-25 derecelere çıkıyor ve benim ortalıkta doğru dürüst yazlık kıyafetim yok. Neyse, nasılsa eğitime gidiyordum. Bir iki eşofman, tayt ve üzerlerine giyebileceğim birkaç tişört beni idare ederdi.

20130511_105856

Döndüm geldim Ankara’ya bir haftalık eğitimden sonra. İstanbul’dan daha sıcak bir hava ile karşılaştım. Bir gün idare ettim elimdeki eşofman ve tişörtlerle çünkü yazlık kışlık giysi temizliği yapacak gücüm yoktu.
Ertesi gün karar verdim yazlık kışlık kıyafetlerimi derleyip toplamaya. Bir sonraki sene kullanacaklarımı kaldırmaya, bu seneden sonra giymeyi düşünmediğim ve eskidiğine inandığım kıyafetlerimi ayırmaya başladım.
Birden aklıma yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga yogasının bir dalı geldi. “Aparigraha”, yani biriktirmemek.
Peki, neydi bu biriktirmemek? Sadece kılık kıyafet, ayakkabı, kitap ve dergi miydi? Yoksa daha soyut şeyleri de biriktirebiliyor muydu insan? Örneğin? Duygu, kızgınlık, öfke, nefret…
Sana zarar veren duyguları içinde tutmaya devam ediyor musun? Seni üzen, sana hiç yararı olmayan ve seni olumsuz tavırlarıyla ve yaşamlarıyla olumsuz bir şekilde etkileyen insanları hala hayatının içinde mi tutuyorsun yoksa onları bir bir hayatından ayıklıyor musun?
Yazlık kışlık ayrımı yaparken bunları düşündüm. Hayatımı da tıpkı kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı derleyip toplayabildiğim gibi düzenleyebiliyor ve ayıklayabiliyor muydum?
Öncelikle duygularımı düşündüm. Yoga hayatımın içine bu kadar girmeden önce, maalesef duygularımı biriktiriyordum. Öfkeliysem içimde tutuyordum. Sinirlendiysem birine, kırmayım diye hiçbir şey belli etmiyordum. Sonuçta ben etkileniyordum ve bir süre sinirimi ve öfkemi biriktirdikten sonra patlıyordum o kişiye. Tabii ki o an haksız duruma düşüyordum saçma sapan bir sebepten dolayı sinirlendiğim için. Hâlbuki sinirlendiğim an, öfkelendiğim an biriktirmeden tepkimi göstersem, hiçbir sorun yaşamayacaktım.
Sonra hayatımdaki kişileri düşündüm. Kimlere ihtiyacım var, kimler artık benim hayatımda fazlalık ve hayatımdan çıkmalı. Bir temizliğe ihtiyacım vardı. Önce cep telefonumdaki listeyi gözden geçirdim. Eski iş hayatımdan kalan ve bir daha asla konuşmayacağım birçok insanın telefon numarası kayıtlıydı. Hepsini tek tek sildim ve bu temizlik beni çok mutlu etti. Uzun zamandır bu kadar ferah hissetmemiştim kendimi. Derken hayatımı gözden geçirdim. Hayatımda öyle ya da böyle var olan kişileri. Kimler benim hayatımda olmalıydı, kimler hayatımın içinde olmayı ve benim ilgimi ve sevgimi hak etmiyordu. Yavaş yavaş o kişileri temizlemeye başladım. Şimdi siz bu satırları okurken, “ne kadar da kolay” diye düşünüyor olabilirsiniz. Aslında hiç de kolay değildi. Biraz sancılı bir süreçti bu ve “pat” diye hemen olmuyordu. Bu temizlik zaman alıyordu. Yavaş yavaş bağları ve bağlılıkları kesmek demekti bu süreç. Zaman içinde kişilerle arana mesafe koymak demekti. Mesafeyi koydukça, paylaştıklarınızın azalması ve birbirinizin hayatındaki öneminizi yitirmek demekti. İşte böyle yavaş yavaş oldu her şey. Bir de baktım ki, hayatımda aslında çok önemli, onlar olmadan yaşayamam diye düşündüğüm ve sevdiğime inandığım kişileri bir bir ayıklamaya başlamışım. Yakın arkadaşım diye düşündüğüm insanlardan bazılarının bile aslında “yakın arkadaşım” olmadıklarını sadece ve sadece çıkar amaçlı benimle arkadaşlık ettiklerini görmeye başlamıştım. Her şey bir anda olmadı. Zaman aldı ama o zaman acı çekmemi engelledi. O zaman benim her şeyi görmemi ve üzülmememi sağladı. Hint felsefesindeki gibi, karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bence, doğru kişiler doğru zamanlarda hayatımıza girip doğru zamanlarda da hayatımızdan çıkabilirler. Bazı insanlarla tanışmamızın ve yakınlaşmamızın bir amacı var. Onlar yoga yolunda ruhsal gelişmemize yardımcı olmak için karşımıza çıkıyorlar ve görevlerini tamamladıklarında da çıkıyorlar. Yani, tüm ilişkilerimizden bir şeyler öğreniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz ve yoga yolunda ilerliyoruz. Bu kadar basit.
Kıyafetlerimi yerleştirirken, eskilerimi ayırırken tüm bunları düşünüyorum. Nasıl da zaman akıp geçmiş ve ben hiç anlamadan her şeyi yerli yerine yerleştirmişim.
Ana fikir mi? Biriktirmeyin. Ne kılık kıyafet, ne ayakkabı, ne gereksiz dergi, ne de sizin için anısı olan ufak tefek şişeler, şarap tıpaları, bir kâğıt parçası ya da herhangi bir şey. Ne de öfke, kızgınlık, haset… Nasıl mı biliyorum? Çünkü ben ömür boyu biriktirdim, ta ki yogayla tanışana kadar. Sadece ıvır zıvır değil, duygu da biriktirdim. Sonra duygusal patlamalar yaşadım, karşımdakileri kırdım gereksiz yere basit nedenlerle… Sadece ve sadece duygularımı biriktirip anlık tepkiler vermediğim için. Size tavsiyem mi? Biriktirmeyin. Ara ara çevrenizi gözden geçirin ve ayıklayın hem çevrenizdeki objeleri, hem olumsuz duygularınızı hem de gerçekten hayatınızda önemi kalmayan ve size zarar veren insanları…

neden yorgunuz, neden değiliz?

Standard

Yoga asanalarını yaparken ya da herhangi bir spor aktivitesi içindeyken kendinizi yorgun hissettiniz mi hiç? Ya da bir gün bir bakmışsınız bir buçuk saatlik bir yoga dersi bitmiş ve siz belki bir buçuk saatlik bir ders daha çıkarabilecek durumdasınız? Neden böyle hissediyoruz acaba? Neden bazı günler kendimizi çok yorgun ya da bazen çok enerjik? En basit sebebi öncelikle günlük aktivitelerimiz, azlığı ya da çokluğu. Sonraki sebep de zihin tabii ki… Bir kere sen yorgunsun dedi mi ne yaparsak yapalım o yorgunluğu üzerimizden atamıyoruz. Peki hepsi bu mu?

Moon(1)

Aslında enerjimizi etkileyen çok önemli bir etken daha var. Birçoğumuz bu etkeni unutuyoruz. Ne bu etken diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Ay ve ayın halleri. Şimdi durup dururken neden aydan bahsediyoruz demeyin. Bugün yeni ay var. Bakın gökyüzüne, göreceksiniz.
Aslında güneş, ay, güneş ve ay tutulması ile ilgili inanışları Orta Asya inanışlarında da görmek çok mümkün. “Gök”, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanan Türkler için kutsal. Bu sebepten dolayı, gökyüzü, güneş, ay ve bazı tabiat olayları ile ilgili inanışlar ve ritüeller oluşmuştur. Türk mitolojisinde güneş, ay ve diğir gökyüzü cisimleri ile ilgili yaradılış, ay ve güneş tutulmasını izah eden çeşitli anlatılar mevcuttur.
Eski Türk inanışlarında, ay ve güneş ile ilgili inanışlar birbirinden ayrılmaz. Ay ve güneşin iki kardeş olduğuna inanılır. Güneş, ay ve yıldızlara saygı Türklerin günlük hayatını etkilemiştir. Mesela Hunlar, herhangi bir işe başlarken güneşin ve ayın durumuna bakmışlar ve önemli kararları yıldızların durumlarını da yorumlayarak vermişlerdir. Ayrıca, Türkler, Tanrı’nın koruyuculuk vasfını güneşe verdiği gibi, kağanlarına da verdiğine inanmışlar ve kağanlarını güneşle özdeşleştirmişlerdir.
Eski Türkler güneşe ve aya saygılarını destanlarında ay ve güneş isimleri kullanarak da göstermişlerdir. Örneğin, Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Kağan’ın annesinin ismi Ay Kağan, çocuklarının bazılarının isimleri ise Ay ve Yıldız’dır.
Ayla ilgili inanışlar güneşle ilgili inanışlardan daha fazladır. Muhtemelen, ay dünyaya daha yakın olduğu ve sürekli şekil değiştirdiği için. Ayın doğup batması eski Türkler’de ölüp dirilme olarak algılanmıştır. Bu nedenle, dolunay Türk halk inançlarında “yaşlanma” ya da “ölüm”, yeni ay ise “yenilenme”, “gençleşme” ve “dirilme” olarak algılanmıştır.
Yine, inanışlara göre, ay nasıra da şifadır. İlk ayı gören kişi “ayı gördüm yay gibi, nasırım erisin yağ gibi” dediği zaman, nasırının eriyeceğine inanır. Benzer şekilde, elinde siğil olan kişi, yeni aya bakarak “ayı gördüm hoş gördüm, siğilimin yerini boş gördüm” diyerek siğilin geçeceğine inanır.
Astrolojik açıdan, yeni ay zamanları, evrenin ekilme ve hazırlık yapma zamanlarıdır. Yeni ay zamanları, yeni başlangıçlarla ilgiliyken, dolunaylar devam eden olayları sonuçlandırır. Yani yeni bir işe başlamak istiyorsak, yeni ay zamanlarını tercih etmeli; bir takım şeylerden vazgeçmek veya kurtulmak istiyorsak dolunay zamanlarını seçmeliyiz. Yeni aylar eril bir enerjiyken, dolunaylar dişil enerjidir.
Kendi inanışlarımızdan belli başlı birkaç örnek verdikten ve biraz da astrolojiye değindikten sonra, ayın halleri ve yogayla ilgili bazı noktalara değinmek istiyorum. Ayın halleriyle yoganın ne alakası var? Sanırım zihninizden böyle bir soru geçiyor. Elbette ki var. Çünkü bedenimizin yüzde 70’i sudan oluşuyor. Şöyle bir fen derslerini hatırlamaya çalışın. Ay, su, gelgit… Birşey ifade etti mi? Neyse yine de ben elimden geldiğince açıklayayım.
Bedenimizin çoğu sudan oluşur. Bu nedenle, bedenimiz yeni ay ve dolunay zamanlarında, tıpkı denizler gibi, gelgitler yaşamaya çok açık. Yeni ay zamanlarında kendimizi çok güçsüz hissederken, dolunay zamanlarında güçlü hissediyoruz çünkü dolunayda bedenimizdeki “prana” (yaşam enerjisi) ayın çekim gücüyle yukarı doğru çıkıyor ve bu dönemlerde bedenimizi gereğinden fazla zorlayabiliyoruz. Dolunay enerjisi, nefes aldığımız zamana denk gelir ve bu anlarda “prana” çok güçlüdür. Bu anlar, genişlediğimiz, yukarı doğru yükseldiğimiz, kendimizi enerjik ancak sağlam bir temele basıyormuş gibi hissetmediğimiz anlardır. Bu da sakatlanmamıza sebep olabilir.
Oysa, yeni ay zamanlarında ayın çekim gücü o kadar az ki kendimizi yorgun ve güçsüz hissederiz. Yeni ay enerjisi, nefes verdiğimiz ana denk gelir ve o an bedenimizdeki “apana”nın (bedenimizde aşağı doğru akan enerji) arttığı andır. Bu an, daraldığımız ve aşağı doğru indiğimiz, kendimizi sakin hissettiğimiz ve yere sağlamca bastığımız andır.
Bu nedenle, özellikle Ashtanga yogayı, yeni ay ve dolunay zamanlarında yapmayıp bu iki ay dönemi arasında kalan zamanlarda yapıyoruz çünkü tam da o günlerde pranayı dengede tutabiliyoruz. Sadece ve sadece bedenimizi ve kendimizi korumak ve doğal döngüyle uyum içinde yaşamak amacıyla böyle bir uygulama getirmiş Ashtanga Yoga.
Ayrıca, Hatha yoga’nın iki kelimeden, yani “ha” (güneş) ve “tha” (ay) kelimelerinden, oluştuğunu da anımsamakta fayda var. Hatha yoga, hayatımızdaki değişimlere karşı bedenimizdeki enerjiyi dengelemek için yaptığımız yoga tarzıdır. Yani, bedenimizdeki güneş ve ay enerjisini, bir başka değişle, eril ve dişil enerjiyi, dengelememize ve uyumlu hale getirmemize yarayan bir yoga türüdür hatha yoga.
Aslında yazının başından beri, doğa olaylarının, özellikle güneş ve ayın, bedenimiz ve toplumlarımızdaki etkisinden bahsetmeye çalıştım. Madem ki ay ve güneş doğanın bir parçası, onunla uyumlu yaşamak da bizim boynumuzun borcu. Doğal denge ve döngülere karşı çıkmak niye? Doğa ile uyumlu bir şekilde akmak ve bir bütün olmak, yoga olmak varken…

sevgili zihnim!

Standard

Spor tesisinde aerobik olarak nitelendirilen bir dersteyim. Aslında o kadar yorgunum ki, neden bu derse katıldım inanın ki bilmiyorum. Derste zaman geçmek bilmiyor. Bir dakika, iki dakika, üç dakika derken beş dakika geçiyor sadece, bana göreyse saatler geçmiş gibi. Zihnimi susturamıyorum, zihnim susmadıkça da bana huzur yok. İşler iyice sarpa sarıyor.

zihni sakinleştirmek
Ben bir yoga eğitmeniyim. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi sakinleştirebilmeli ve onları bütünleştirebilmeliyim. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor, nihayetinde ben de bir insanım. Her insan gibi zaaflarım, fiziksel ve zihinsel yorgunluklarım, ve yetersizliklerim var.
Tam da bunları düşünürken, aklıma yoga üstadı Patanjali’nin derlediği yoga sutralarından biri geliyor. Bence en önemli yoga sutralarından biri bu. “Yogash chitta vritti nirodhah.” Çevirisi mi? Yoga, zihnin etkinliklerinin tamamen sakinleşmesi, durgunlaşmasıdır.
O an anladım ki, zihnimi susturmam lazım, ona söz geçirmem ve onu sakinleştirmem gerek. Zihnimi susturmadıkça bana rahat ve huzur yok. Peki zihni nasıl susturacağım, nasıl sakinleştirip durgunlaştıracağım onu? Zihin kendi kendine susar mı? Yoksa çaba mı harcamalıyım?
Zihin bir maymun gibidir, sürekli hareket eder. Oradan oraya zıplar, atlar durur. Ya da yaramaz bir çocuk olarak nitelendirebiliriz zihni, durmadan koşturan kıpır kıpır bir çocuk. O halde, onu durdurmamız zor… Hayır, zor değil, sadece biraz farkındalık ve biraz çaba gerektiriyor.
Aslında zihni durdurmanın en kolay yolu, gözlerimizi kapatmaktır. Gözlerimizi kapattığımız zaman zihin de durur çünkü. Ama her zaman bu mümkün müdür? Yani zihni her susturmak istediğimizde gözlerimizi mi kapatacağız? Tabi ki bu mümkün değil. Her seferinde gözlerimizi kapatmak yerine, zihnimize hükmetmeyi öğrenmeliyiz.
Derse dönüyorum yine. Kaslarım ağrıyor, kolumu kaldıramıyorum acıdan, nefes nefese kaldım, bak gördüm mü? İşte bana tüm bunları söyleyen de zihin. Aklımı çelip beni dersi terketmeye zorluyor. Bana söz geçirmeye çalışıyor, beni etkilemeye ve beni yorgun olduğuma ikna etmeye çalışıyor. Başarana kadar da susmayacak biliyorum.
En azından farkettim. Tamam gerçekten de yorgunum biraz, kaslarımı dinlendirmemişim ama yine de derse katılmışım. Madem katıldım bu dersi yarıda bırakıp çıkmak olmaz. Zihnimi susturmalıyım. Hemen gözlerimi kapatıyorum. Dikkatimi nefes alış verişime yöneltiyorum, bu beni biraz sakinleştiriyor. Nefesim sakin, dolayısıyla zihnim de sakin. Sanki biraz sustu. Gözlerimi açıyorum yine. Tabi ki zihnim de bu fırsatı kaçırmadı, o da açıyor gözlerini… Beni etkilemeye çalışıyor yine, vazgeçmiyor.
Ağrıları ve acıları bana sürekli hatırlatanın, nefes nefese kaldığımı söyleyenin zihnim olduğunu anladım ya bir kere, ben de vazgeçmiyorum. Anladım ki zihnim beni etkilemek istiyor. Ben de tam tersini yapıyorum, zihnime söz geçirmeye çalışıyorum. O çabaladıkça ben de tam tersini yapmaya çalışıyorum. Zihnimi susturmaya ve durgunlaştırmaya çalışıyorum.
Bir çocuğu nasıl ikna edersiniz bir şey yapmaya? Onun suyuna giderek değil mi? Ben de zihnimin suyuna gidiyorum. Evet sevgili zihnim, şu an yorgunluktan mahvolmuş durumdayım, kaslarım feci derecede yanıyor, bacağımdaki kolumdaki dünden kalan ağrılar geçmedi henüz, ama bak ne diyeceğim sana sevgili zihin. “Bu ders hoşuma gidiyor, zevk alıyorum bu dersten, biraz da hareketli bir derse girmek istiyorum, disko müzik de dinlemek istiyorum. Gel seninle bir anlaşma yapalım zihin, sen dersin kalan yarım saatinde sus, dinlen biraz, ben de dersi bitireyim sonra bol bol seninle ilgilenirim.”
Hayret ama, zihnim birden susuyor. Dersin kalan son yarım saatini bana hediye ediyor, ben ağrılarım olsa da onları görmezden hissetmezden gelip dersi tamamlıyorum.
Dersten sonra zihnime beni dinleyip, sustuğu için teşekkür ediyorum. Demek ki onunla mantıklı mantıklı konuşmam ve onu ikna etmem gerekiyormuş. Tabi ki gözlerimi kapatmam, nefesime odaklanmam ve zihnimin başka yerlere kaydığını farkedip onu tekrar sınıfa getirip derse odaklanmaya çalışmam çok faydalı oldu onu dizginlememde.
“Yogash chitti vritti nirodhah”… Yoga, zihnin etkinliklerinin tamamen sakinleşmesi, durgunlaşmasıdır. Yoga yaparken, aslında bu sutrayı zaman içinde uygulayabiliyoruz. Nasıl mı? Özellikle vinyasa veya ashtanga yoga yaparken, ujjayi nefesine (kahraman nefes) odaklanarak ve bir drishti (bakış noktası) seçerek bunu başarıyoruz. Nefes ve drishti, zihnimizi bir noktada tutabilmemiz, zihnimizi susturabilmemiz için birer araç aslında. Yoga, bize zihni durgunlaştırmayı öğretiyor zaman içinde. Bizi sakinleştiriyor, dinlendiriyor, dinginleştiriyor. Tüm yapmamız gereken, yoga yaparken, yoga matının (minderinin) üstünde başardığımız bu nefes, zihin, beden dinginliğini, günlük hayatımıza da taşımak. Günlük hayatımızda, zor bir anla karşılaştığımızda nefesimize odaklanıp gözlerimizi kapayıp birkaç nefes bekleyip sinirlenmeden, zihnimizin esiri olmadan, yaşadığımız olaya sakin ve dingin bir cevap verebilmek. Aerobik ya da kardio bir derse katıldığımızda, bizi üzen bir olayla karşılaştığımızda, sinirlendiğimizde, trafik sıkıştığında, zihnimizi susturup, durgunlaştırıp, onun esiri olmadan, onun bizi etkilemesine izin vermeden, gözlerimizi kapatıp önce derin bir nefes alıp sonra sakin ve dingin bir şekilde tepki vermek.
Bunu başardığımız zaman, hayatımızdaki yanlış anlaşmaların, küslüklerin, mutsuzlukların, dargınlıkların, üzüntülerin ne kadar azaldığını farkedetmeniz an meselesi… Daha huzurlu, mutlu, dingin ve durgun bir hayat için zihninizi susturmayı denemekten bir zarar gelmez bence. Ya sizce?