Tag Archives: ashtanga yoga

an’ın getirdikleri…

Standard

Yoga eğitmenlik kursu sırasında iki tarz ders üzerinde uzun uzun konuşmuş ve çalışmıştık. Bunlardan bir tanesi daire şeklinde kurgulanan diğeri ise zirve duruşuna hazırlanan dersti. Eğitmenliğe başladığımdan beri derslerde zirve duruşuna hazırlanılan tarzı tercih ediyorum. Dersin ilk yarısında bedeni ve zihni o günkü zirve duruşuna hazırlıyor; ikinci yarısında ise bedeni dengeliyor, duruşun tam tersi duruşlarla bedeni rahatlatıyor ve en sonunda bedenleri dinlendiriyorum. Geçenlerde grup dersine gittiğimde öğrencilerden biri “ortaya karışık” bir ders yapıp yapamayacağımızı sorduğunda aklıma hemen daire şeklinde kurgulanan ders geldi.

Başlangıç meditasyonu sonrasında bedenleri “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttık. Bedenler iyice ısındıktan sonra ayaktaki asanalar üzerine yoğunlaştık. Her bir asana sonrasında “vinyasa” (akış) ile bedeni tazeliyor ve sonra diğer “asana”yı (duruş)  yapıyorduk. Hatta ders biraz daha hareketli olabilmek için asimetrik duruşlarda sağ ve sol taraf arasına bile “vinyasa” sıkıştırıyorduk. Bu şekliyle ders “ashtanga yoga” tarzına benzemişti. Ama tabii ki ben “ashtanga yoga” serisini ezbere bilmiyordum ama daire planlı bir ders çalıştırayım derken biraz da “ashtanga yoga”ya kaymıştık.

Ayaktaki asanalar sonrasında öne ve arkaya eğilmeler ile devam ettik. Her bir asana duruşundan iki ya da üç “asana” yapıyorduk. Burgular, karın güçlendiriciler ve kalça açıcılar ile devam ettik. Her “asana” sonrası bir “vinyasa”… Hava sıcak, sınıf sıcak, içimizdeki “agni” (ateş elementi) harekete geçmiş ve belki de bu grup ile ilk defa bu kadar hareketli bir ders yapıyorum…

En son ters duruşlar… Sınıf karışık bir sınıf olduğu için, yeni başlayanlar ve müdavimler olduğu için ters duruşlar arasından seçim yapmalarını istedim. İsteyenler “salamba sirsasana” (destekli baş duruşu), isteyenler “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu) ve isteyenler de “adho mukha vrksasana” (kol duruşu)…

Dersi “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile tamamladık. Dersin sonunda tek bir şey düşünüyordum. Neden zirve duruşlu dersleri daha çok seviyor ve tercih ediyordum? Sanırım cevabı bulmuştum. Tekdüze şeylerden hoşlanmıyordum. Bir sonraki hamlenin ne olacağını bilmek ve her şeyi bilerek hareket etmeyi sevmiyordum. Bilinmezi seviyordum. Hani meşhur “anı yaşamak”, “anda kalmak” ve “bir dakika sonra ne olacağını bilmeyerek sadece o anı yaşayıp o anın içinde mutlu ve huzurlu olmak” sözleri var ya… İşte ben onu seviyordum. Bir sonraki hamleyi bilerek yaşadığımızda zihin de her şeyi önceden bildiği için bedenden ve nefesten yani ruhtan önce hareket ediyor. O zaman da sadece zihnin yönlendirdiği ve zihnin hükmettiği kişiler haline dönüyoruz. Kukla oluyoruz. Halbuki sadece “o anın” getirdiklerini yaşamak ve mutlu olmak mümkün… İşte ben tam da bunu yapmaya çalışıyorum…

orta yolu bulmak

Standard

Grup yoga derslerindeki en büyük sorunlardan biridir derse katılan müdavim ve yeni öğrenciler… Bir süredir ders verdiğim spor tesisinde böyle bir sorunla karşılaşmamıştım. Derslerime, uzun zamandır yoga yapan kişiler katılıyorlardı. Ben bu spor tesisine başlamadan önce, tanıdığım ve takdir ettiğim birçok yoga eğitmeniyle çalışmışlardı ve yogada oldukça ilerlemişlerdi. Ters duruşlar ve yoğun arkaya eğilmeleri deneyimlemeyi seviyorlardı. Ben de, bu spor tesisinde ders vermeye başladığım ilk günden beri zirve duruşunu ters duruşlardan, yoğun arkaya eğilmelerden ve kol denge asanalarından seçiyordum. Günler, haftalar ve aylar böyle geldi geçti taa ki birkaç hafta öncesine kadar…

20140331_202002

Yazın gelmesiyle birlikte, insanlar spora daha bir ağırlık verir. Bikini sezonu yaklaştığında, spor tesislerinde daha çok boy göstermeye başlarız. Tabii ki grup derslerine de katılım artar. Benim derslerim de, bu furyadan nasibini aldı. O gün sınıfa girdiğimde, yeni bir sürü öğrenciyle karşılaştım. Yeni yüzler ve yeni yaklaşımlar…
“Mat”ımı (yoga minderi) her zamanki gibi sınıfın ortasına yerleştirdim. Derslere katılım çok olduğu için sınıfta daire düzenini tercih ediyordum. Herkes daire şeklinde diziliyordu ve ben de ortada duruyordum. Böylece herkesi görebiliyordum ve daha kolay müdahele edebiliyordum. O gün de bu düzeni tercih ettim. Özellikle yeni öğrencilerin birbirine yakın durmalarını istedim.
Ders başlamadan önce, tüm katılımcılara fiziksel bir rahatsızlıkları olup olmadığını sordum. Yeni öğrencilerle tek tek ilgilendim. Fiziksel rahatsızlıklarından bahseden öğrencilere ders öncesi yapıp yapmamaları gereken şeyleri söyledim. “Madem boynunuzda rahatsızlık var, asanalarda beklerken boynunuzu omurganızın bir uzantısı olarak yani düz bir şekilde tutun. Tam karşıya bakın. Boynu yukarı kaldırmayın ya da aşağı indirmeyin.” Ya da “Diziniz mi rahatsız? Ben ders boyunca yine hatırlatırım ama öndeki diz bükülüyken, diz ayak parmak uçlarını geçmesin. Diz mutlaka ayak bileğinin üstünde olsun. Yerdeki duruşlarda da dizin altına bir battaniye ile dizleri koruyun.”
Tüm uyarıları yaptıktan sonra, müziği ayarladım. Ders başlayabilirdi. Bağdaşta birkaç dakika meditasyon yaptıktan sonra, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı esnettik. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve ardından “vinyasa” akışı ile “tadasana”da (dağ duruşu) ayaktaki asanalara başladık.
Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni ısıttık. Güneşe selam serilerinin arasına, “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) duruşlarını serpiştirerek kalça fleksör kaslarını açtık. “Uttanasana”da (ayakta öne eğilme) beş nefesten fazla bekleyerek bacakların arkasındaki hamstring kaslarını açtık. “Surya namaskara” serilerinin arasında bazen “uttanasana”, bazen “padangusthasana” (ayak baş parmağını tuttuğumuz ayaktaki öne eğilme) bazen de “hasta padasana” (elleri ayak tabanlarının altına koyduğumuz öne eğilme) yaptık. Amacımız “hamstring”leri daha çok açmaktı. Neden bacak önündeki ve arkasındaki kaslara yoğunlaşmıştım?
O gün derse, hem eski hem yeni öğrenciler gelmişti. Çok basit bir zirve duruşu yaparak eski öğrencileri geriletemezdim. Yeni öğrencileri ise ilk derslerinde zorlayamazdım. Ara yolu bulmalıydım. Çok düşündüm. Ne yapacağımı bir türlü bilemedim. En sonunda kalça açıcı bir duruşta karar kılmıştım. “Hanumanasana” (maymun duruşu). Birçok kişi öyle ya da böyle bugüne kadar okulda beden eğitimi derslerine ya da spor tesislerinde “stretching” (esneme) derslerine katılmıştır. “Hanumanasana”, jimnastikte “split” olarak adlandırdığımız duruşa benzer. Zor bir duruştur. Kalça esnekliği gerektirir. Bacak arkasındaki ve önündeki kasların da esnek olması gerekir. Ama birçok kişinin az çok yapabileceği bir duruştur. Bu asana ile, hem eski hem de yeni öğrencileri mutlu edecektim. Eski öğrenciler, “hanumanasana”da derinleşmeye çalışacaklardı. Yeni öğrenciler için ise, “imkansız” bir asana değildi.
“Uttan pristhasana” (kertenkele/alçak hamle), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “parsvakonasana” (yan açı) çalıştığımız diğer asanalardı ve hepsi bizi zirve’ye hazırlıyordu. Kalça fleksörlerini açmak için “uttan pristhasana”da da arkadaki bacağı kalçalara doğru çektik. “Ashva sanchalanasana”da uzun süre bekleyerek ve bu duruşta burgular yaparak kalça fleksörlerini iyice açtık.
Zirve duruşundan hemen önce “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu) yaptık. Arkadaki bacağı kendimize doğru çekerek kalça fleksörlerini esnettik.
“Prasarita padottanasana”, “padangusthasana”, “pada hastasana”, “uttanasana”, “janu sirsasana” (baş dize öne eğilme) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile hamstring kaslarını esnettik. Kasıkları açmak için de “ashva sanchalanasana”, “uttan pristhasana”, “prasarita padottanasana”, “parsvakonasana”, “virabhadrasana” ve “upavistha konasana” (oturarak bacaklar açık öne eğilme) duruşlarını kullandık.
Sıra zirve duruşuna gelmişti: “Hanumanasana”. Yüksek hamle duruşunda, arkadaki bacağı yere koyup birkaç kez bedenin ağırlığını öne doğru verdik ve öndeki bacağı düzleştirdik. Ardından bacağı öne doğru düz uzatıp bedenin elverdiği son noktaya kadar açıp asanayı deneyimledik. Sınıfta iki kişi bacakları tam olarak öne ve arkaya doğru açabildi.
Yine de katılımcıların hepsi mutlu olmuştu. Eski öğrenciler, asanada daha çok derinleşmişlerdi. Duruşu tam yapabilen öğrenciler, kollarını yukarı doğru kaldırmayı deneyimlemişlerdi. Hatta öndeki bacağın üzerine doğru eğilmeyi denemişlerdi. Yeni öğrenciler ise, ellerinin öndeki bacaklarının altına blok almışlardı. Karın kaslarını sıkarak “hanumanasana”da yığılmadan ayakta dik bir şekilde durmayı deneyimlemişlerdi.
Herkes memnundu. Tabii ki ben de… Derse başlarken korkmuştum. Eski ve yeni öğrencileri nasıl orta bir noktada buluşturacağım diye düşünmüştüm. Ders ilerledikçe bunun o kadar da zor olmadığını farkettim. Örneğin, deneyimli öğrenciler, “uttan pristhasana”da dirseklerini yere değdirebilirken yeni öğrenciler bunu başaramasa da kollarının üzerinde beklemişlerdi. Ya da blokların üzerine eğilmişlerdi. Belki deneyimli öğrenciler, bu duruşta arkadaki ayaklarını kendilerine doğru çekip ön bacak kaslarını esnetebilmişlerdi, ancak yeni öğrenciler bacaklarını esnetmek için “yüksek hamle” duruşunu tercih etmişlerdi.
Dersin ana fikri neydi? Öğrenciler, kendi bedenlerini tanımışlardı. Herkes, asanayı kendine göre uyarlamıştı ve yapabildiği noktada durmuştu. Kimse kimseyle yarışmamıştı. Herkes kendi deneyimini yaşamış ve kendi sınırları içinde kalmıştı. Bu, bir yoga dersi için ulaşılabilecek en güzel noktaydı.
Bana gelince… Korkunun ecele faydası yoktu. Bir gün böyle bir şey başıma gelecekti. Her zaman, ileri seviyede ve deneyimli öğrencilerle karşılaşamazdım. Yeni öğrenciler de olacaktı. Zaten sorun, yeni öğrencilerimin olması değildi. Alışıktım yeni öğrencilere. Ama genellikle sadece yeni öğrencilerden oluşan gruplarla ya da sadece deneyimli öğrencilerden oluşan gruplarla çalışıyordum. O gün, karışık bir gruptu. Yeni ve eski öğrencilerden oluşan karma bir grup. Benim için “yeni” olan ve “zor” olan buydu. Ne yaptım? Kabullendim. Asanaları gözden geçirdim. Katılımcıların hepsini mutlu edecek bir asana seçmeye çalıştım. Orta yolu bulmayı denedim. Yoga üstadı Patanjali’nin “Ashtanga Yoga” felsefesinin “brachmacharya” (ılımlılık) ilkesini hatırladım. Bu ilke, birçok açıdan ele alınabilir ve yorumlanabilir. O gün ben, bu ilkeyi, “orta yolu bulmak” olarak algıladım ve yorumladım. Dersi, “hayatta da orta yolu bulmayı” dileyerek bitirdim.

bir yoga eğitmeni nasıl olmalı?

Standard

Bir yoga eğitmeni nasıl olmalı? Bu soruyu ilk olarak İstanbul’da yin yoga eğitmenlik programına katıldığımda tartışmıştık. Tüm yoga eğitmen adaylarından farklı farklı sıfatlar çıkmıştı. Güzel olmalı, zayıf olmalı, fit olmalı, anlayışlı olmalı, esnek olmalı, yumuşak olmalı, sakin olmalı, ilgili olmalı, yardımcı olmalı, sabırlı olmalı, dingin olmalı, sevecen olmalı, olmalı da olmalı… Peki aslında bir yoga eğitmeni nasıl olmalıydı?

2009-2010 tum fotolar 133
Bu soruyla bir kere daha karşılaştım. Ne zaman mı? Bir dersimde. Bir öğrencimin yanına yeni birileri taşınmış ve o da yoga eğitmeniymiş. O yoga eğitmeni bir gün misafir olmuş öğrencime. Öğrencim sormuş ne içersiniz diye ve sıralamış, “kahve var, çay var, kola var, gazoz var, bira var, şarap var.” Yoga eğitmeni komşu sormuş, “bitki çayı var mı? yüzde yüz doğal meyve suyu var mı?” diye. Hiçbiri yokmuş benim öğrencimde.
O gün derste bana geldi sordu öğrencim bir yoga eğitmeni nasıl olmalı diye çünkü şaşırmıştı. Benden böyle birşey görmemişti. Ben hep “yüzde 50-yüzde 50” felsefesini benimsemiştim ve derslerimde de hep bundan bahsediyordum. Mesela mı? “Yoga yapan biri sadece esnek olmalı. Esneklik yüzde 50 gerekliyse, güç de yüzde 50 gerekli.” Ya da siz vejeteryan mısınız diye sorduklarında, “hayır değilim. Et de yiyorum, sebze de yiyorum, karbonhidrat da yiyorum. Hepsinden gerektiği kadar” diye cevap veriyorum. Haftada kaç gün yoga yapmalıyız diye sorduklarında, “bedeninizin elverdiği kadar. Bunun sınırı yok. Nasıl mutlu oluyorsanız, o kadar” diyorum. “Çay, kahve içiyor musunuz, alkol alıyor musunuz” diye bir soru sorulduğunda da, “evet, çay ve kahve içerim ve severim de ama aşırıya kaçmamaya çalışıyorum. Alkol de aynı şekilde. Sosyal bir ortamda arkadaşlarımlayken içki içiyorum” diye cevap veriyorum. Aynı şekilde kola ve gazlı içecekler de..
İşte tüm bunlardan dolayı da öğrencim, kahve, çay ya da gazlı içecekler içmeyen bir yoga eğitmeniyle karşılaşınca şaşırmış. Aslında şaşıracak birşey yok. Çoğunlukla yoga eğitmenleri böyle. Ben biraz farklıyım diyim de herkesin içi rahat etsin.
Ben, hayatımda aşırı uçlarda yaşamayı sevmiyorum. Ben bir Terazi’yim. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Hayatımda dengeyi severim ve dengem şaştığında ben de şaşkın olurum. O yüzden her zaman dengeden yana olmuşumdur. Ne tam bir vejeteryanım ne tam bir etobur. Ne tam bir çay-kahve-kola tiriyakisim ne de onlarsız bir günüm geçiyor. Canım bir kadeh içki istediğinde koyup içiyorum. Bende yalan yok. Eskiden daha iyi bir içiciydim. Bir başladım mı durmak bilmezdim. Etkilemiyordu da fazla. Şimdiyse yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinin “brahmacharya” (ılımlılık) ilkesini hayatımın bir parçası yapmaya çalışıyorum. Herşeyde ılımlı olmak. Hayatımdan tamamen çıkarmamak ama belli bir ölçüde kullanmak… Ben böyle bir yoga eğitmeniyim. Yüzde 50’lerde yaşayan…
Hal böyle olunca da, benim öğrencilerim de böyle düşünmeye alışıyor sanırım. O nedenle kafein ve gazlı içecekler kullanmayıp sadece bitki çayı içen yoga eğitmenlerini yadırgayabiliyorlar. Onları da yadırgamıyorum. Belki de onlar doğrusunu yapıyorlar. Kim bilir?
Yazının başındaki soruya geri dönersek… Bir yoga eğitmeni nasıl olmalı? Güzel olmalı, zayıf olmalı, fit olmalı, anlayışlı olmalı, esnek olmalı, yumuşak olmalı, sakin olmalı, ilgili olmalı, yardımcı olmalı, sabırlı olmalı, dingin olmalı, sevecen olmalı. Bu sıfatlara birşeyler daha ekleyelim ne dersiniz? Yardımsever olmalı, öğrencileri ile iyi iletişim kurabilmeli, öğrencilerinin neye ihtiyacı olduğunu anlayabilmeli ve hissedebilmeli, egosuz olmalı, kendini ön plana çıkarmamalı, her zaman öğrencilerinin istek ve ihtiyaçlarını gözetmeli… Daha sayayım mı?
Yani gerçekten de olmalı da olmalı. Sanki yoga eğitmeninin vasıflarını saymıyoruz da gökten inmiş bir melek yaratmaya çalışıyoruz. Şunu hep aklımızda tutmalıyız: Yoga eğitmeni de bir insan. Etten ve kemikten yapılmış, duygu ve düşünceleri olan ve günden güne iyi ya da kötü hissedebilecek bir insan. Bu nedenle, bir yoga eğitmenini de gözümüzde büyütmemeliyiz. Günümüz koşullarında, özellikle büyük şehirde yaşıyorsak, karşımızda bir “yogi”, “yogini” ya da “guru” beklememeliyiz. Yoga eğitmeni olan bir kişi, muhtemelen normal kişilere kıyasla biraz daha anlayışlı ve farklı olacaktır. Ancak bu karşımızda bir melek ya da ruhani bir kişi göreceğiz anlamına gelmez. Onun da bir insan olduğunu, duygu ve düşünceleri olduğunu, üzgün ya da mutlu olabileceğini, o anda iyi veya kötü bir gününde ya da koşulda olabileceğini hep aklımızda tutmalıyız. Bu öğrenci olarak yapabileceğim birşey. Bir yoga eğitmeni olarak ise, her zaman bir insan olduğumuzu hatırlamak, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, eksikliklerimizi bilmek ve onları kabul etmek, yapabildiklerimizin ya da yapamadıklarımızın farkında olmak ve bunlara üzülmemek, gerektiğinde “ben bu konuda yetersizim” ya da “ben bu asanayı yapamıyorum” gibi yetersizliklerimi ortaya koyabilmek… İşte o zaman, diğer eğitmenlerden farklı olup öğrencilerimiz tarafından sevilip saygı görebiliriz. Buna değer mi? Bence değer.

önce mi sonra mı?

Standard

Bugün bir fitness eğitmeni arkadaşımla konuşuyordum. Onun kardiovasküler bir dersine girecektim ama derse bir saatten fazla zaman vardı. Ben de bu arayı değerlendirip kendime bir yin yoga ziyafeti çekmeyi düşünüyordum. Yalnız bir kaç kere yoga yapıp kardiovasküler bir derse girdiğimde, ders boyunca dizlerimin bağının çözüldüğünü, titrediğimi ve hareketleri yapmakta zorlandığımı farkettim. Tabi eğitmen arkadaşıma sorduğum soru sizin de tahmin ettiğiniz soruydu: “Yoga yapıp kardiovasküler bir derse girmek doğru mu hocam?”

??????????
Aslında en güzeli, kardiovasküler derse girmek ve ardından kendi yoga pratiğimi yapmaktı, ama o zamanda tüm günü spor tesisinde geçirmek zorunda kalacaktım. Eğitmen arkadaşlarla birlikte vardiya dolduracaktım yani… Yok bu benim pek işime gelmemişti açıkçası. Peki ben ne yapacaktım?
Eğitmen arkadaşım bana bilimsel bir açıklama yaptı. Zaten ben de aşağı yukarı aynı şeyi düşünüyordum. Bana, özellikle yin yoga gibi, duruşlarda en az beş dakika durağan şekilde beklediğim yoga stilinde, kaslarımı kullandığımı ve onları yorduğumu söyledi. Ben de “yok canım, tamamen durağan bir şekilde, bir poza girip orada kıpırdamadan bekleyip kaslarımı nasıl yorabilirim ki?” diye sordum. Ama bir yandan da zihnim, fitness eğitmeni doğru bir şeyler söylüyor diyordu.
Yin yoga yaparken, en yang uzuvlarımızdan yani kaslarımızdan başlayarak en yin uzuvlarımıza yani kemiklerimize kadar esneyip gevşiyoruz. Aslında tamamen durağan bir şekilde bir pozun içinde bekliyoruz ancak tüm uzuvlarımız en son noktalarına kadar gerilip gevşiyor. Bu nedenle, yin yoga yaparken merkezi sinir sistemizi sakinleştiriyoruz ve pasif bir şekilde esnetiyoruz tüm bedenimizi. Dolayısıyla, yin yoga, bizi rahatlatıp kendimizi gevşemiş hissetmemize sebep oluyor. Bu yogayı yaptıktan sonra sadece oturmak, uzanmak, meditasyon yapmak ya da belki kestirmek istiyoruz. İşte tam da bu nedenle, tüm kaslarımız, bağ dokularımız hatta kemiklerimize kadar esnemiş ve gevşemişken, bu kasları, bağ dokularını ve kemikleri tekrar harekete geçirip onlara kardiovasküler bir derse uyum sağlamaya çalışmak pek de mantıklı gözükmüyor. Ve tabi bu durum, benim yin yoga yaptıktan sonra böyle bir derse girince neden titrediğimi ve hareketleri yapmakta zorlandığımı açıklıyor.

yin yogaBen, zamandan tasarruf etmek, esnekliğimi kaybetmemek ve günlük yoga pratiğimi yapmak için bir saatlik araya yin yogayı sıkıştırmaya çalışıyorum. Kaslarımı, bağ dokularımı, kemiklerimi, hatta fasyamı bile esnetip, gevşetip, rahatlatıp üstüne üstlük merkezi sinir sistemimi de sakinleştirdikten sonra, hoooop hadi bakalım bedenim hazır mısın kardio bir derse diyorum ve olanlar oluyor tabi ki. Sinirlerim, kaslarım, bağlarım ve bedenim isyan ediyor.
Yalnız, benim bu yaşadıklarımı genellemiyoruz asla. Bu sadece benim kendi deneyimim, başka bir beden bambaşka hissedebilir. Ya da başka tarz bir yoga yaptığımızda aynı etkileri hissetmeyebiliriz.
Örneğin, daha hareketli bir yoga tarzı olan vinyasa ya da ashtanga yoga yaptığımız zaman bir nevi kardiovasküler bir çalışma yapıyoruz. Bu tarz yogada amaç en yang uzuvlarımızı, yani kaslarımızı çalıştırmak. Bir asanayı yaparken genellikle beş nefes sayıyoruz ve hemen başka bir duruşa geçiyoruz. Duruşların arasında “vinyasa” (akış) yapıyoruz. Nefesimizle o asanadan bu duruşa akıp duruyoruz, kalp atışlarımız belli bir hıza çıkıyor ve hatta terliyoruz. O halde şöyle bir soru soralım? Kardiovasküler bir ders öncesi vinyasa ya da ashtanga yoga yapsak yin yoga sonrası böyle bir derste yaşadıklarımızı yine yaşar mıyız? Kesin cevap veremeyiz tabi ki. Ancak, yaz aylarında vinyasa yoga yapıp kardiovasküler derslere girdiğim olmuştu. Tabi ki yorgunluk vardı, nefesimle bir duruştan bir duruşa akarak bir veya bir buçuk saatlik bir vinyasa yoga pratiğinden sonra kardiovasküler ders yorucu gelmişti. Ama asla yin yoga sonrası hissettiklerimi hissetmedim. Çünkü vinyasa yogada, kaslarımı çalıştırmıştım, aslında vinyasa yoga da bir nevi kardiovasküler çalışmaydı ve kaslarımla sınırlı kalıp daha derin bağ dokularıma ve kemiklerime ulaşmadığı onları esnetmediği için kardiovasküler ders benim için büyük bir sorun olmamıştı.

PhotoFunia-4d7bb7d
O halde, kardiovasküler dersten önce asla yoga yapılmaz gibi bir genelleme yapmak yanlış olur. Yoganın farklı tarzlarını düşündüğümüz zaman, yoganın nasıl geniş bir yelpazesi olduğunu hatırladığımız zaman, böyle bir genelleme zaten doğru olmaz. Yoga, kardiovasküler bir çalışmadan önce de yapılabilir.
Şu ana kadar hep kardiovasküler bir çalışma öncesi yoga pratiğinden bahsettik. Peki kardiovasküler bir çalışma sonrası yoga? İşte böyle bir yoga pratiğinin değeri paha biçilmez. Düşünün bir, kardiovasküler bir çalışma sonrası kaslarınız ısınmış, kıvamına gelmiş ve siz yoga yapıyorsunuz. Isınmış kaslarla bir vinyasa pratiği… Belki de o güne kadar yapamadığınız bir çok duruşu deneyebilir ve hatta belki başarı bile sağlayabilirsiniz. Sizin için imkansız olan asanalar belki kardiovasküler çalışma sonrası ısınmış kaslarınızla mümkün hale gelebilir. Ya da ısınmış kaslarla bir yin yoga pratiği. Zaten kaslar ısındı, artık kasın ısınması için zaman harcamaya gerek yok. Bir asana içinde durağan bir şekilde beklerken, kaslar ısınmış olduğu için, doğrudan tendonlarınız, ligamentleriniz, fasyalarınız açılmaya esnemeye başlayacak. Belki de bugüne kadar hiç tatmadığınız bir gevşeme, esneme ve rahatlama hissedeceksiniz. “İşte hayat bu” dedirten cinsinden…
Sonuç olarak, kardiovasküler bir çalışma öncesi mi sonrası mı yoga? Size ve seçtiğiniz yoga tarzına bağlı. Yin ya da vinyasa yoga… Kendi adıma, kardiovasküler bir ders öncesi hem yin yogayı hem de vinyasa yogayı deneyimledim. Tabi ki ders sonrası da ikisini birden deneyimledim. Kardiovasküler ders sonrası yaptığım yin yoganın tadı hala damağımda. Öncesinde yaptığım yin yoga, beni yine de mutlu etti ancak ders benim için biraz eziyet oldu. Dersin başında gayet gevşemiş ve hatta uyuklamak üzereydim. Dersin ilk beş dakikası içinde uyuşukluğum geçti, açıldım ve ders yorucu ama keyifli oldu. Yine de yapar mıyım? Neden olmasın? O da değişik bir deneyim katıyor bana. Sonuçta, yin yoga sonrası yang tarz bir çalışma yaparak bedeni uyandırma ve ısındırma da tavsiye edilmiyor değil. Ya vinyasa yoga? Sanırım “vinyasa”yı böyle bir ders öncesi tercih ederim. Niye mi? Sanırım ders sonrası bir de vinyasa akışları yapacak halim kalmayacaktır da o yüzden….
Önce ya da sonra? Hiç önemli değil, önemli olan hayatınızda yoganın olması ve yogayı öyle ya da böyle, şu veya bu tarz, bir şekilde her gün deneyimlemeniz…

önce sen…

Standard

Geçenlerde üyesi olduğum spor klubünde tatsız bir olay yaşadım. Bir süredir iş hayatından uzak olduğum için son zamanlarda kendimi sürekli mutlu, huzurlu, gevşemiş, rahat, stressiz hissediyordum, ama tatsız olayların sadece işyerinde değil her yerde olabileceğini unutmuşum. İnsan meğer kolaya ve huzura çabuk alışıyormuş ve kendini rahat bırakıp tüm savunma mekanızmalarını yıkabiliyormuş.

BEN_1875
Aslında o kadar basit ve komik bir olaydı ki! Ama bazen ufacık bir olay bizi yere yapıştırabiliyor ve derinden üzebiliyor. Yogayı yaşadıkça, daha hisli, daha hassas ve daha düşünceli olduğumuz bir gerçek sanırım. Hani incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele denir ya, öyle birşeydi. Çok sevdiğim biriyle aramda incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden küçük bir tartışma geçti. Aslında ben birilerine yardımcı olmaya çalışıyordum, fakat sonuçta ben zararlı çıktım. Duygusal olarak üzüldüm, kalbim kırıldı.
Birden geçen seneki yoga eğitmenlik kursuna döndürdü beni bu yaşadıklarım. Eğitimin ikinci ayına.. Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesini öğrendiğimiz ana… Ashtanga yoga felsefesinin en önemli etik disiplinlerinden birine kaydı aklım hemen. “Ahimsa”ya, yani “zararsızlık” ilkesine…
“Zararsızlık” diyince, aklımıza hemen başkalarına ve çevremize verdiğimiz zarar gelir nedense. Hiç bir zaman kendimize verdiğimiz zararı düşünmeyiz. Ben de sizler gibiydim geçen seneki eğitimi almadan önce. Sadece ve sadece çevreme, başkalarına, hayvanlara, bitkilere, insanlara verdiğim zarar gelirdi aklıma bir sene önce bana “zararsızlık”ı tanımla deseydiniz.
Oysa şimdi bambaşka düşünüyorum. “Zararsızlık” ilkesi, önce kendimizi korumamızı, kendimize zarar vermemeyi gerektirir. Eğer bir iyilik yaparken, birilerine yardım ederken, kendimiz zarar görüyorsak, “ahimsa” ilkesini ihlal etmiş oluyoruz. “Ahimsa”, sadece et yememek, çevredeki hayvanlara bitkilere ve insanlara zarar vermemek değil. “Ahimsa”, önce kendimizi korumak, kendimizi ön plana almak, kendimize zarar vermeyi engellemek demektir. Yalnız, yanlış anlaşılmasın. “Ahimsa”dan bahsederken, bencillikten bahsetmiyoruz. Herşey, “zararsızlık”la ilgili. “Ahimsa” aynı zamanda düşüncelerimizin de temiz ve iyi olmasını, sözlerimize dikkat etmeyi, herkese kendimize davranılmasını istediğimiz gibi davranmayı, başkalarının yaşam tarzına ve inançlarına saygılı olmayı, ama herşeyden önce kendimizi sevmeyi ve saygı duymayı isteyen bir ilkedir.
Şimdi tüm bunlar nereden aklıma geldi? O an, içim burkulduğunda, kalbim kırıldığında ve üzüldüğümde, bir an sanki beynimde bir yıldız çaktı. Bir sene öncesindeki derse gidiverdim hemen, “ahimsa” ilkesini anımsadım. Öğretmenimizin sözleri kulaklarımda çınlandı: “Önce kendinize zararsızlık.” Bir anda, o gün spor tesisinde, başkalarına yardım etmeye, onlara yararlı olmaya çalışırken, aslında en önemli varlığa–kendime– zarar verdiğimi farkettim. “Ahimsa” ilkesini yerle bir etmiştim. Ben bir yoga eğitmeniydim ve Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesinin en önemli “yama”sını, yani etik disiplinini, bir anda unutuvermiştim. Kendime zarar vermiştim.
Eğer yoga içinde yaşıyorsanız, herşeyin bir şey için olduğunu da kabullenmişsinizdir. O gün çok üzüldüm, sevdiğim ve çok değer verdiğim biriyle bir tartışma yaşamak, benim gibi tartışmaları sevmeyen birisi için çok fazlaydı. Anı yaşadım, üzüntümü yaşadım, kalp kırıklığımı yaşadım; hiçbirşeyi ötelemedim. Sonra mantıklı düşününce bu olayı neden yaşadığımı anladım. “Ahimsa”yı belki de unutmuştum, aslında unutmamıştım, çevreme karşı elimden geldiğince duyarlı olmaya çalışıyordum, kimseyi üzmemeye, incitmemeye çalışıyordum. Sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Peki ya kendime? Kendime de aynı şekilde özen gösteriyor muydum? Spor ya da yoga yaparken fiziksel olarak kendimi yıpratıyor muydum? “Ahimsa” ilkesini ihmal ediyor muydum? Peki ya duygusal olarak? Kendi kendimi incitiyor muydum düşüncelerimle ya da duygularımla ya da başkalarının beni üzmesine kırmasına izin veriyor muydum? Veya birilerine yardım etmeye çalışırken kendimi unutup zarar mı görüyordum?
Aslında, insanlar en çok kendi kendilerine zarar verirler, kendi kendilerini üzüp, incitip hırpalarlar. Kolaydır çünkü kendimize zarar vermek. İşte ben de sanırım tam bu nedenle, kendime zarar veriyordum sürekli, bir akrep gibi. Kendi kendimi sokuyordum sürekli. Belki de o yüzden bu olayı yaşamak zorunda kalmıştım, uyanmak için, farkına varmak için.
Sonunda tekrar uyandım. “Ahimsa”, zararsızlık ilkesini, hatırladım. Bundan sonra, başkalarını mutlu etmek, onlara yardım etmek amacıyla kendimi ezip geçmeyeceğim, kendimi incitmeyeceğim, kendime zarar vermeyeceğim. Yani elimden geldiğince, malum alışkanlıklar kolay kolay bırakılmıyor.
Aslında, herkes bu ilkeyi hatırlasa ve ona uysa, belki de herşey çok güzel ve farklı olacak. Sizce de öyle değil mi?

kabullen ve değişiklikleri gözlemle!

Standard

Yıllar yıllar önce… Yeni bir yoga eğitmeni gelmiş üyesi olduğum spor tesisine… Hemen denemeliyim, nasıl birşey ki bu yoga denen şey? Çevremdeki bir sürü insan ve özellikle ailem için yoga, bağdaş kurup oturup “oooommmm” diye sesler çıkartılan saçma sapan bir şey. Ama içimden bir ses, yogayı denememi söylüyor bana; ve ben genellikle iç sesimi dinlerim.

2
Birden kendimi, bir arkadaşımın da ittirmesiyle, yoga dersinde buluyorum. Sanırım uttanasana (ayakta öne eğilme) ile başlayan bir yin yoga dersiydi. Tabi ki o zaman, yin yoga, ashtanga yoga, hatha yoga, vinyasa yoga… Bu tip terminolojilerden oldukça uzağım, hiç bir bilgim ve fikrim yok. Yoga benim için sadece yoga. Öne eğiliyoruz ve orada sabit bekliyoruz bir süre. Önce kendime bakıyorum, fena bulmuyorum kendimi, ellerim yere değiyor. Bayağı esnek buluyorum kendimi, bu beni mutlu ediyor. Hemen gözüm yana kayıyor, arkadaşıma bakıyorum. Onun da elleri yere değmiş, o da esnek. Sol tarafıma bakıyorum, önümdekilere çaktırmadan bakıyorum, bakıyorum da bakıyorum. Duruşlar değişiyor, başka başka duruşlar yapıyoruz ve ben çaktırmadan herkese bakıyorum. Burguda yan tarafımdakilere bakmak daha kolay oluyordu. Yaşasın burgular… Bakıyordum herkese esnekler mi, güçlüler mi diye… Duruşu iyi yapabiliyorlar mı? Kendim dışımda herkesle ilgileniyorum. Bana ne oluyor böyle?
Aslında hayatım boyunca hırslı bir kişi olmadım. Ne ortaokul ve lise yıllarımda, ne de üniversitede… Hatta iş hayatımda bile “azcık aşım kaygısız başım” diyen bir kişi oldum. 13 sene aynı yerde çalıştım ama hiç bir zaman yükselmeyi, bölüm değiştirmeyi ya da farklı bir alana geçmeyi düşünmedim. Böylesine hırstan yoksun biri olarak yaşamama rağmen, acaba yoga dersinde hissettiklerim hırs mı? Yoksa sadece merak mı? Neden sürekli herkesi inceledim?
İşte ilk yoga dersim böyle geçti. Kendi içime odaklanmak bir yana, gözlerim çaktırmadan derste bulunan herkesin üzerinde gezdi durdu. Yoga hoşuma gitmişti yine de… Bundan sonra, uygun olduğum zamanlarda, yoga derslerine katılmaya karar verdim. Öğretmenimiz de, ilk günlerde yoganın sadece fiziksel faydaları üzerinde duruyordu. Tabi ki, o da farkındaydı öncelikle fiziksel amaçlarla derse katıldığımızı. Daha felsefeyi anlamaktan çok uzaktık.
Ama birkaç ay geçtikten sonra, öğretmenimiz, yoga matında (minderinde) herkesin kendinden sorumlu olduğunu söylemeye başladı. Yoga, kendi iç yolculuğumuzdu. Sadece kendimizle ilgilenmeli, dışarıda kim ne yapmış bizi ilgilendirmemeliydi. Hatta istersek gözlerimizi de kapatabilirdik.
Bu ne demekti şimdi böyle. İç yolculuk, gözlerimizi kapatmak… Yok hayır, gözlerimi kapatamazdım ben. Hem gözlerimi kapatınca rahat edemezdim ki… Ama yine de zihnimde birşey yandı. Ah zihin, bir yandan yok yapmam derken bir yandan da merak edip nasıl bir his acaba diyordu. Bu nedenle oturarak yapılan bazı duruşlarda gözlerimi kapatmaya denedim. Ama hala merak içindeydim.
Derslere katılmaya devam ettikçe, gözlerimi kendi kendime kapatmaya başladım. Yavaş yavaş insanların ne yaptığını merak etmediğimi farkettim. Artık yoga matım (minderim) benim evimdi, ben ve matım… Sadece ikimiz varmış gibi hissediyordum koskaca stüdyoda. Gözlerim kapalıyken bir iç yolculuk… İçime yolculuk, düşüncelerime değil. Biraz sonra ne yapacağım, dün de işte ne kadar sinirlendirdiler beni gibi düşünceler değil. O an, o duruşu yaparken ne hissediyorum. İçime yolculuk, anı hissetmeye doğru ilk adımlar… Bir bebeğin emeklemesi gibi, düşe kalka. İç yolculuğu bir başarıp, ardından yine gözlerimi açıp dış dünya ve diğerleriyle ilgilenme… Bir ileri, bir geri yani…
Zorlu bir yolculuktu bu… Ama yavaş yavaş da olsa dış dünyadan vazgeçiyordum. İç dünyama doğru yol alıyordum. Bu yolda, en önemli şey gözlerimi kapalı tutmaktı. Gözlerim kapalı olduğu sürece, içime daha kolay dönebiliyor ve dış dünyayı daha az umursuyordum. Yan taraftaki komşum ne yapmış, ön taraftaki esnek miymiş, sol tarafımdaki kişi benden daha mı güçlü? Artık bunlar önemini yitiriyordu benim için. Yavaş yavaş sadece kendimle ilgilenmeye başladım. Sadece kendim. Bir önceki derste nasıldım, şimdi nasılım? Neden farklıyım? Bir önceki derste bu duruşu daha kolay yapmıştım ve hatta en son noktasına kadar denemiştim. Şimdi neden yapamıyorum? Bu sefer farklı bir yolculuk başladı zihnimde ve içimde. Kendime karşı bir yolculuk. Sadece kendim vardım. Duruşların içindeyken farkettim ki, bir gün önce ve bir gün sonra bedenim farklı cevaplar verebilir bana. Tüm bunlar, zihnimle ve ruhumla alakalı. Bunu da kabullendim.
Önce dış dünyadan vazgeçtim, içime döndüm, içimi, zihnimi, bedenimi ve ruhumu izlemeye başladım, sonra zihnimi susturmaya çalıştım. Zihnimi susturmaya öğrenmeye çalıştım. Gördüm ki, bedenim, zihnim ve ruhum uyumsuzsa, tutulup kalmış. Ancak zihnim ve ruhum uyum içindeyse, bedenim daha kolay hareket ediyor ve adeta akıyor duruşların içinde…
İşte bu noktada, bir ışık yandı zihnimde… Kabullenme… Anladım ki, eğer kabullenirsem, kendimi, bedenimi, sınırlarımı, yaşantımı, çevremi, herkesi, herşeyi olduğu gibi kabullenirsem, hayat akacak. Eğer herşeyi kabullenirsem, hayat o kadar kolay ve huzurlu olacak ki, daha olumlu, güzel bir hayata sahip olacağım. Herşey çok daha güzel olacak eğer herşeyi olduğu gibi kabullenip değiştirmeye çalışmazsam. Tek yapmam gereken, tıpkı yoga matında (minderinde) olduğu gibi kendimi akışa bırakmam. Hayatta da kendimi akışa bırakıp, akıntıya karşı kürek çekmek yerine, akıntının yönüne doğru çekmek küreklerimi….