Tag Archives: anlayış

yeni yıl

Standard

Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

thumbnail_img_20161230_121220_548

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli yaşları geride bıraktık… İki haneli yaşlar geldi çattı. 20’li yaşlara kadar her şey güllük gülistanlıktı. 20’ler ile 30’lar arasında ise yılbaşı eğlenceleri dışarıdaki mekânlara taştı. Sabahlara kadar içki, müzik ve dans… 30’lardan 40’lı yaşlara vardığımızda ise işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Yeni yıl artık eskisi kadar heyecan verici değildi. O coşkuyu kaybetmiştik. 20’li ve 30’lu yaşlarda heyecanla ve coşkuyla süslenen evin ve yılbaşı ağacının yerini “aman yine yılbaşı geldi. Ne yapacağız ki? Nasıl eğleneceğiz ki? Her zamankinden daha sıkıcı oluyor yeni yıl eğlenceleri” gibi söylemler almaya başladı. Yine de arkadaşlarla paylaşılan yılbaşı gecelerinin tadına doyum olmuyordu. Çılgınlar gibi “âlemlere akmanın” yerini dostlarla “keyif sofrası” ve “sohbetleri” almaya başlamıştı.

Ve işte yine yeni yıl geldi çattı. Heyecan ve coşku var mı? Pek yok. Ne var derseniz? Yeni yıl için hedefler var. Amaçlar var. Yeni şeyler öğrenme ve kendini geliştirme isteği var. Sürekli okuma ve öğrenme isteği var. Gezme ve yeni yerler görme isteği var. Sergiler gezme, seminerler dinleme, kendimi geliştirme isteği var. Yoga konusunda daha ileri gitme, yapamadığı “asana”ları (duruş) yapma, en azından yapamadığı “asana”ları deneme ve yolculuğun tadını çıkarma azmi var. Kendim için yeni başlangıçlar yapma arzusu var. Yeni bir hobi edinme isteği var. Herkesin “neden yapmıyorsun” dediği kitap yazma dileği var. Yeni yıl, yeni istekler, hedefler, amaçlar, arzular, başlangıçlar… Ve yeni yılda tüm bunları yapma ve gerçekleştirme azmi…

2017’nin son yoga dersinde uzun bir meditasyon ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrencilere dillendirdiğim şey… “2017 geldi ve geçti. 2017 tarih oldu. 2017 geçmiş oldu. Yogada geçmiş bizi ilgilendirmiyor. Geçmişe müdahale edemiyoruz, geçmişi değiştiremiyoruz. Geçmiş geçmişte kaldı ve unutun gitsin. 2018… Yeni bir yıl, yeni istekler, arzular, hayaller, hedefler, amaçlar… Ama henüz gelmedi. 2018 gelecek. Gelecek de şu an çok uzak… Sadece planlarımız ve hedeflerimiz var ama geleceğin bize ne getireceğini bilemediğimiz için üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. O an geldiğinde bakarız duruma. Peki ya şimdi, şu an? İşte tek gerçek şimdi ve şu an… Şimdi’nin, şu an’ın, içinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Biz konuşurken, yazarken bile şimdi, şu an geldi geçti. Şu an’da geçmiş oldu. Yeni yılda hedefimiz bu olsun. Sadece ve sadece içinde bulunduğumuz an’ı keyifle yaşayarak bir saniye öncesini ya da bir saniye sonrasını düşünmemek… Sadece ve sadece an’ı, şimdi’yi yaşayarak aslında tüm arzularımızın, hedeflerimizin, isteklerimizin ve hayallerimizin bizden o kadar da uzak olmadığını fark ederek…

Bir de umut olsun…  Umut hep olsun… 2018, ülkemiz ve dünyamız için daha güzel, daha huzurlu, sıkıntılardan uzak ve barış dolu bir yıl olsun… Sabahları daha aydınlık günlere uyanalım. Akşam gözlerimizi kapatırken huzur içinde gözlerimizi yumalım… Sevgi olsun, herkes birbirini daha çok sevsin… Herkes birbirini anlayabilsin… Barış, huzur, mutlu ve umutlu olalım… 2018!. Özellikle ülkeme daha aydınlık günler getir, olur mu?

Reklamlar

sevgi

Standard
Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?
2009-2010 tum fotolar 077
Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.
Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.
 Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çoçuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettileri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.
Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık vermeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı…
Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle…

sil baştan!

Standard

Bir yılı daha acısıyla tatlısıyla, neşesiyle hüznüyle geride bıraktık. Yeni bir yıla yepyeni ümitler ve beklentiler içinde giriyoruz her zaman olduğu gibi… Yeni olan herşey güzeldir aslında. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap aldığımızda seviniriz bir çocuk gibi. Yeni ve daha önceden hiç gitmediğimiz bir yere seyahat ettiğimizde mutlu oluruz. Yeni bir arkadaş edindiğimizde, yeni bir gruba katıldığımızda, yeni bir hobi edindiğimizde, yeni bir işe başladığımızda kendimizi hep mutlu, huzurlu ve yenilenmiş hissetmez miyiz?

424430_10150561136763812_379396943_n

İşte yeni yıl da hep böyle heyecanlı ve renkli girer hayatımıza sanki yeni doğmuş bir bebek gibi… Masum ve işlenmeye hazır… Tam da bu sebeple, yeni yılda yeni başlangıçlar yapmalı, hayatımızı sil baştan yaratmalıyız.
2015 yılını kendimizi şımartmaya ve mutlu etmeye adayalım. Anı yaşamaya, anı yakalamaya çalışalım. Geçmişten gelen tüm hüzünleri, acıları, yalnızlıkları, pişmanlıkları, olumsuzlukları silelim ve unutalım. Dünü dünde bırakalım. Geleceği de düşünmeyelim, bir ay sonrasını, bir gün sonrasını, hatta bir an sonrasını bile düşünmeyelim. Sadece ve sadece ana odaklanalım. Nefes aldığımız için, sağlıklı olduğumuz için, etrafımızda sevdiğimiz insanlar olduğu için mutlu olalım ve şükredelim.
Bu mutluluğumuzu sevdiğimiz işleri yaparak çoğaltalım. Bu ister sanatsal bir hobi olsun, ister sportif bir aktivite olsun, ister yoga yapmak, ister oturup kitap okumak, bir yudum çayı keyifle ve farkındalıkla içmek, seyahate çıkmak, yavru bir kediyi veya köpeği sevmek ve doyurmak, bir sevdiğine sarılmak, isterseniz de hayatınızı kazandığınız işi sevgiyle ve istekle yapmak olsun… Ne yapıyorsak yapalım, anda kalarak, anı yaşayarak ve sevgimizi vererek yapalım…
Hepimiz, bir şeyler dileriz yeni yıldan. Dileklerimizin bir an önce olması için, derin bir nefes alalım. Nefesimizi verirken, tüm enerjimizle ve içtenliğimizle dileklerimizi evrene yollayalım. En başta sağlık, mutluluk, huzur, sevgi, anlayış ve bolluk… Sonra canınız ne istiyorsa… Dileklerimiz illa ki ulvi olmayabilir. Bol kazanç, şans oyunlarında büyük ikramiyeyi kazanmak, daha iyi bir iş, akademik kariyer, seyahat etmek, bedenimizi şekle sokmak, güzelleşmek ve daha bir sürü şey…
Eski yılı uğurlarken, yaşadıklarımızı kabullenip, her yaşadığımızın olayın bizi daha çok büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak… İster fiziksel bir sıkıntı isterse duygusal ya da ruhsal sıkıntı olsun, başımıza gelen herşeyi kendi kendimize yaratıp çektiğimizi ve tüm bu deneyimlerin bizi büyütüp geliştirdiğini farketmek… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek…
Yeni yılı karşılarken tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek… Adım adım ilerlemek… Attığımız her adımdan keyif almak… Varacağımız noktaya değil yolculuğun kendisine odaklanmak ve yolculuktan keyif almak…
Bu yeni yıl farkındalığımızın arttığı, kendimizi sevdiğimiz ve onayladığımız, yaşadıklarımızla biraz daha büyüyeceğimiz, yeni başlangıçlarla dolu bir yıl olsun…

köklerle bağları koparmak ve uçmak…

Standard

Yoga dersleri verdiğim spor tesisinde üçüncü dersim… Tam da yılbaşından bir gün önce… Derse  yirmi dakika kala stüdyoya girdim. İlk iki dersimden önce sınıfa girdiğimde, beni bekleyen bir sürü üyeyle karşılaşıyordum. Derse birkaç dakika kala stüdyo neredeyse doluyordu. Bu hafta ilk ben girdim stüdyoya. Işıkları açtım, müziği ayarladım ve beklemeye başladım. Bir yandan da biraz panikledim. Neden hala kimse gelmemişti? Dersin başlamasına 15 dakika vardı. Birden yılbaşı arifesi olduğunu hatırladım ve bu yüzden belki dersime pek katılım olmayacağını düşündüm.  Malum herkes yeni yıl telaşındaydı. Sabah üyesi olduğum spor tesisine gittiğimde de aynı manzarayla karşılaşmıştım. Tesis, her zamankinden boştu. Neyse, beklemeye başladım. Derin bir nefes aldım verdim. Sakinleştirdim zihnimi…

2013-05-18 14.18.39

Derken kapı açıldı ve ilk öğrenci sınıfa girdi. Sonra diğer öğrenciler gelmeye başladı. Ders boş geçecek diye düşünürken, sınıf dolmuştu bile. Oturduğum yerde bedenimi biraz esnetmeye ve ısıtmaya başladım. Bir yandan da “acaba dersin zirve duruşu ne olsa” diye düşünüp duruyordum. Yanlış anlamayın kafamda birkaç tane değişik ders vardı. Yeni yıl arifesinde arkaya eğilerek kalbimizi mi açmalıydık yoksa bir ters duruş yaparak yeni yıla farklı bir açıdan bakarak mı başlamalıydık? Öğrencilere bakarken karar verdim. Zirve duruşunu bulmuştum: “Sirsasana” (baş duruşu). Yeni yıl arifesinde, yeni öğrencilerime bambaşka bir deneyim ve ders yaşatmak istemiştim. Hadi hayırlısı…
Meditasyonla derse başlarken, bugünkü zirve duruşunun yeni yılda yeniliklere açık olmak ve yeni deneyimler yaşamak için “sirsasana” (baş duruşu) olacağını söyledim. Sınıftan ses çıkmıyordu ama ben heyecanlandıklarını hissetmiştim. Ben de heyecanlıydım. Sonuçta benimle sadece iki ders yapmışlardı. Biliyordum, dersime katılan öğrenciler, başka eğitmenlerin yoga derslerine de katılıyorlardı ama yine de “sirsasana” için hazır olup olmadıklarını bilmiyordum. Olsun, karar vermiştim. Deneyecektik. Denemekten, yeniliklere açık olmaktan ve cesur olmaktan bir zarar gelmezdi.
Dersin zirve duruşu “baş duruşu” olduğu için, dersin ilk yarısında karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmeye yönelmiştik. Biraz denge asanalarına ağırlık verip, özellikle “tadasana”da (dağ duruşu) kuyruksokumunu içeri almaya çalışmıştık. Karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmek için “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha Duruşu), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) gibi asanalar yaptık. Özellikle karın kaslarını çalıştırmak için sırt üstü yatıp bacakları 90 derece kaldırdık ve yavaş yavaş üç kademede aşağı indirip tekrar yukarı kaldırdık.
Bedenlerin hazır olduğunu hissettiğim anda, baş duruşunun iki farklı yapılış şeklini gösterdim. Öncelikle dirseklerin yerde olduğu asanayı ardından da kolların ve başın üzerinde yükseldiğimiz baş duruşunu yaptım ve sınıfa iki duruştan birini ya da her ikisini birden deneyebileceklerini söyledim. İsterlerse duvardan destek alabileceklerini isterlerse de eş olup birbirlerini tutabileceklerini hatırlattım. Bazı öğrenciler çok cesurdu ve hemen oldukları yerde baş duruşuna çıkmaya çalıştılar. Hatta bunlardan birinin ilk yoga dersiydi.
Herkes “sirsasana” denerken, ben sınıfta gezindim. Benden destek isteyen herkese yardımcı oldum. Bazı öğrenciler iki ya da üç kere denedi duruşu. Bazıları birbirine yardımcı oldu, bazıları “mat”lerini (minderlerini) aldı ve duvar kenarına geçti.
İşin ilginç yanı, o gün derste herkes “sirsasana” yaptı. Sonuçta, fiziksel olarak asanaya hazırlanmıştık. Bedeni iyi ısıtmıştık ve gerekli kasları duruş öncesinde iyice çalıştırmıştık. Ama “sirsasana” gibi ters duruşlarda, sadece bedeni ısıtmak ve hazırlamak yeterli değildi. Bir de ruhsal ve zihinsel yanı vardı bu tür asanaların. Tüm sınıf benden cesur çıkmıştı benim ilk “sirsasana” deneyimiyle kıyaslayınca…
Gruba da kendi deneyimimi anlattım. “Başımın tepesinde durabilmem tam iki buçuk ayımı aldı.” Böyle söyleyince, herkes çok sevindi. Sonuçta onlar ilk deneyimlerinde öyle ya da böyle cesurca duruşa çıkmışlardı. Benim de onlara anlatmak istediğim buydu aslında. “Sirsasana” deneyimlerken, benim korkularım ve kaygılarım vardı. Tepetaklak durmak bana göre değildi. Ben sağlamcıydım. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya alışmıştım. Destek almayı sevmeyen bir kişiydim. O yüzden de başımın tepesine çıkabilmem biraz zaman aldı. Aslında hayata bambaşka açılardan bakmaya korkmayan bir kişiydim. Deli dolu şeyleri seviyordum. Karakter olarak uçarıydım ve biraz da deli… Eğlenmeyi seviyordum, rengarenk giyiniyordum ve özgürlüğüme düşkündüm. Ancak, kimseden destek almadan yaşamayı da seviyordum. İşte bu da beni köklendiriyordu. Kök çakram (muladhara çakra) çok gelişmişti ama taç çakram (sahasrara çakra) biraz zayıf kalmıştı. O yüzden her gün çalıştım. Her gün başımın üstüne çıktım, çıktım ve çıktım. Önce kaslarımı alıştırdım ve kas hafızasını yarattım. Sonra köklerimle bağlarımı kopardım gün be gün… Sonunda bir gün, spor tesisinde kendi kendime çalışırken bir de baktım ki, başımın üstündeyim ve uçuyorum. İnanın çok şaşırmıştım. Tüm bunları anlattım öğrencilerim “balasana”da (çocuk pozu) dinlenirken.
Zaten dersin de sonuna gelmiştik. Bir iki öne eğilme ve bir burgu yaptıktan sonra, sözlü yönergelerle “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtik. “Savasana”da en sevdiğim şarkılardan birini çaldım. Birkaç dakikalığını da olsa, beni alıp götüren bir şarkı: Petra Berger’den “Eres Todo Para Mi”… Şarkıyı çalmadan önce, öğrencilerime bu şarkıyı onlara yeni yıl hediyesi olarak çaldığımı söyledim.
“Savasana” sonrası bağdaşta oturduk ve son sözlerimi söyledim: “Yeni yılda yenililiklere ve yeni deneyimlere açık olmak, kendimiz için bir şeyler yapmak, hayata bambaşka bir açıdan bakmak, başkalarını anlamaya çalışmak, dünyaya daha çok sevgi ve anlayış yaymak.” Tüm bunlar, şarkıyı dinlerken gelmişti aklıma. Şarkının anlamını bilmiyorum ama içimde bir yerlere dokunuyor ve bana sevmeyi ve daha anlayışlı olmayı hatırlatıyordu. Derin bir nefes alıp içimizden bir dilek geçirdik ve nefesi verirken dileklerimizi tüm dünyaya ve evrene yayarak dersi bitirdik.
Ders bittiğinde, birkaç öğrenci yanıma geldi. Bazıları şarkının ismini öğrenmek istediler, bazıları başka arkadaşları için başka nerelerde yoga dersleri verdiğimi ve bazıları ise yoga asanalarının diğer aktivitelerinde ve yaşantılarında bir faydasının olup olmayacağını sordular. Herkesin sorusunu elimden geldiğince yanıtlamaya çalıştım.
Acaba dersime katılım olacak mı diye başladığım ders, bambaşka bir şekilde sona ermişti. Herkes kendi deneyimini yaşamış, coşku ve heyecanı tatmış, yeni bir şeyler yapıyor olmanın mutluluğunu hissetmiş, “savasana”da dinlenmenin hazzını duymuş ve aklındaki sorulara belki istedikleri cevabı almış belki de almamıştı. Benim ise aklımdaki tek şey, kendi pratiğim devam ettiği sürece, kendi kendime asanalarda derinleşmeye çalıştığım sürece, kendi kendime zorlandığım duruşları denediğim ve kanatlanmaya çalıştığım sürece, kendi yogamı yaparken dinlediğim ve dinlerken bedenimde, ruhumda ve zihnimde bir bütün hissettiğim şarkıları derslerimde kullandığım sürece, aynı etkiyi öğrencilerimde de yaratabileceğimdi.

hergün sevgi!

Standard

Birkaç gün önce sevgililer gününü kutladı tüm dünya… Tabi ki Türkiye de… Tüketim toplumu bir dünyada yaşadığımız için sürekli böyle günlerle karşı karşıya kalıyoruz. Sevgililer günü bunlardan sadece bir tanesi… Anneler günü, babalar günü, kadınlar günü… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, annemizi, babamızı? Herkes gibi ben de yazımı sevgililer gününde yazıp yayınlayabilirdim, ancak istedim ki o gün geçsin ve yazım birçok kişinin yazdıklarıyla araya karışmasın. Çünkü sevgi hayatın anlamıdır, hayatın ta kendisidir.

2009-2010 tum fotolar 077

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın ikiselliği (dualitesi) diye. İşte nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgi enerjisini kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Sevgililer gününde özel dersim vardı. İster kendi yoga çalışmalarımda olsun isterse derslerimde olsun, özel günlere uygun yoga yapmaya çalışıyorum. Özel günlerin anlam ve önemine vurgu yapmayı deniyorum derslerimde. O gün de, sevgi enerjisine yoğunlaştık. Dersimizin zirve duruşu yoğun bir geriye eğilme olan “ustrasana” (deve) ve eğer denemek istiyorlarsa “kapotasana” (güvercin) idi. O duruşlara geçene kadar bir sürü geriye eğilme deneyimlemiş ve bedenimizi hazırlamıştık. Duruşu yaptık, nefeslerimizi kalp bölgemize yolladık, kalbimizi açmayı, geriye doğru eğilerek geçmişte yaşadıklarımızı affetmeyi — öncelikle kendimizi sonra başkalarını — ve dünyaya sevgi enerjisiini yollamayı denedik. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, bir tek sevgi evrendeki korku ve nefreti yok edebilir.
Dersi bitirken, kalp atışlarımıza odaklandık, kalbimizi daha da açmaya, sevgimizi daha çok göstermeye ve belki yoga yapan kişiler olarak dünyaya daha çok sevgi yollayarak dünyada belki bir değişiklik yaratabileceğimize inanarak bitirdik dersi.
Sevgi, sevgililer günü… Benim için hergün sevgi ve sevgililer günü… Eğer ki, kendimizi yogaya adamışsak, sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız olmuştur. O yüzden, günlere bir anlam yüklemeye ve sadece bir gün hatırlamaya gerek yok. Tek yapmamız gereken, her gün sevmek, sevebilmek…Hergününüzün sevgi, şevkat ve anlayış dolu olması dileğiyle…