Tag Archives: anjali mudra

gözler kapalıyken…

Standard

Geçen haftalarda özel dersime biraz erken gittim. Derse daha vakit vardı. O süre içinde derste kullanacağım müziği seçtim ve bedenimi biraz ısıtmak istedim. Kendimi biraz yorgun hissediyordum. O yüzden canlanmak istemiştim. Sevdiğim “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) eşliğinde “surya namaskara” (güneşe selam) akışlarına başladım. “Mantra”yı zihnimde ve ruhumda daha yoğun hissedebilmek için gözlerimi kapattım. Ne de olsa gözleri kapattığımızda zihin de susuyordu. Meğer dersten önce içime dönmeye, zihnimi toplamaya ve biraz canlanmaya gerçekten de ihtiyacım varmış. O gün denge duruşları çalışacaktık. Önceden karar vermiştik. Gözlerim kapalı “surya namaskara” akışları yaparken birden aklıma bir fikir geldi. Tüm dersi gözler kapalı yapabilir miydik acaba? Zihni ve ruhu daha yoğun hissederek, nefesi dinleyerek ve tamamen içimize dönerek… 

IMG_6821

Işıkları kapattım. Başlangıç meditasyonu sırasında her zamanki denge odaklı akışlardan farklı bir ders yapacağımızı ve o gün tüm akış boyunca gözleri kapalı tutacağımızı söyledim. Belki bir süre gözler kapalı olduğu için koordinasyonu sağlayamayabilir ve zaman zaman “mat” içinde yönümüzü şaşırabilirdik ama bir süre sonra gözler kapalı yönümüzü bulmaya da alışacaktık. 

Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır. Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir. 

Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor… 

Krishna Das’ın “Baba Hanumanmantrası (https://www.youtube.com/watch?v=ar7xwyvAvEM) eşliğinde “surya namaskara” akışlarına başladık. Sadece “surya namaskara A” yapmayı planlamıştım. Ne de olsa gözler kapalıydı. Güneşe selam akışlarına mantra gibi yavaş yavaş başladık. Mantranınzına uygun ve her bir “asana”yı hissederek… Mantra hızlandıkça biz de akışı hızlandırdık. Üçüncü ya da dördüncü turda öğrenci yönünü daha iyi tayin etmeye başladı. İlk turlarda yoga matı üzerinde yönünü şaşırıyordu. Eller biraz mat dışına taşıyor ya da eller mat üzerinde birbirine çok yaklaşıyordu. Üçüncü ya da dördüncü tura geldiğimizde öğrenci yönünü daha iyi bulmaya başladı. Ayaklarını ve ellerini gözleri açıkken yerleştirdiği yerlere yerleştirmeye başladı. İlk başlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe çok yakındı ama ilerleyen turlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe açıldı. Tüm uzuvlar olması gerektiği yerlere yerleşti. Zihin artık gözlerden veri gelmeyeceğini anlamıştı ve buna alışmaya başlamıştı. İlk baştaki bilinmezlikten kurtulmuş ve kabul etmişti. Artık zihin ve beden daha rahat hareket ediyordu. Öğrenci gözler kapalıyken görmeye başlamıştı. 

Artık “surya namaskara” akışlarının arasına denge duruşlara katmaya başlayabilirdim. Yavaş yavaş ilerlemeliydik. Bir güneşe selam akışının sonunda gözler kapalı “tadasana”da (ağaç duruşu) bekledik. Ayakların altından yere doğru köklenmeyi hissettik. Tek ayak üzerinde iyice köklendikten sonra öteki ayağın parmak ucunu yere değdirecek; eğer bunda başarılı olursak ayağı 90 derece bükülü havaya kaldıracaktık. Hangi taraftan başlamak istersek, o taraftan başlayacaktık. Malum bedenin bir tarafı daha dengeli ve güçlü diğer tarafı daha dengesiz ve zayıf olabiliyordu. O yüzden öğrenci hangi ayak üzerinde kendini daha dengeli hissediyorsa, o taraftan başlamasını tavsiye ettim.  

Bir sonraki akışta öğrenciden 90 derece havaya kaldırdığımız bacağı öne doğru uzatmasını istedim. Daha sonraki akışta nefes alıp verirken bükülü bacağı öne doğru açıp tekrar büktük. Bir sonraki akışta eller “anjali mudra”da (dua pozisyonu)vrksasana” (ağaç duruşu) denedik. Daha sonra “vrksasana”da elleri başın üzerine kaldırmaya çalıştık. Gözler kapalı denediğimiz diğer denge duruşları “garudasana” (kartal duruşu) ve “virabhadrasana III”tü (üçüncü savaşçı).  

Denge duruşlarından sonra bedeni “surya namaskara” akışları ile soğutmaya karar verdim. Mantra yavaşladıkça gözler kapalı güneşe selam akışları da yavaşladı. Dersi “dandasana” (asa duruşu) “paschimottanasana” (yerde öne eğilme), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile sonlandırdık. Gözler hep kapalı…  

Öğrenciyi “surya namaskara” akışları ile soğuturken ben de akışa katılmak istedim.  Öğrencinin karşısında gözlerim kapalı güneşe selam yapmaya başladım. O an öğrencim, “siz de mi yapıyorsunuz” diye sordu. “Evet, ben de yapıyorum.” Gözler kapalıyken görmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken hissetmek… Gözler kapalıyken bedenimizin, çevremizin, çevremizdekilerin yerini ve yönünü fark edebilmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken algıları ve sezgileri açmak, ruhu dinlemek ve ruhun bize söylediklerini anlamak, sezgilerle hareket edebilmek ve çevremizdekileri fark edebilmek… O zaman dünyada bir fark yaratabilirdik… 

 

Reklamlar

asıl oyuncu kim?

Standard
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu)… Özel derslerimden birinin sonu… Öğrenciyi gevşetmek için sözlü yönergeler veriyorum. “Ayaklar düşsün mat’ın (yoga minderi) sağına ve soluna. Bacaklar rahat ve gevşek. Kalçayı iyice gevşet. Kalçada hala bir gerginlik hissediyorsan, iyice sık kalçayı ve şimdi gevşek bırak. Bel rahat, karın gevşek. Sırt ve omuzlar gevşek. Göğüs kafesi rahat. Avuç içleri yukarı doğru, kollar gevşek. Boyun rahat. Dudaklar hafif aralık, dil alt damakta rahat. Sarksın yanaklar… Gözler göz yuvalarının içinde rahat… Başın tepesi, başın arkası tamamen gevşek ve rahat… Ayaklardan başın tepesine kadar bütün bedeni yerçekimine bırak. Gevşet tüm bedeni. Toprağın enerjisinin bedeni içine almasına, emmesine izin ver. Bedeni ağırlaştır. Teslim et toprağın enerjisine. Nefese odaklan. Nefes alış ve verişini izle. Nefese odaklandıkça bedeni iyice ağırlaştır. Bedenin sadece bir kılıf olduğunu fark etmeye çalış. İki kaşının arasına odaklanabilirsin ya da sadece nefesleri izleyebilirsin.”
BEN_4569
Yoğun bir vinyasa dersinin sonundaki gevşeme anında söylediğim cümlelerdi bunlar. Öğrenciyi derin gevşemeye hazırlanıyordum. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir birlikte çalışıyorduk. Öğrenci gevşiyordu o an. Ama bir yandan da bir şey söylüyordu bana. Beni çok mutlu eden bir şey: “Göbek deliğime odaklanıyorum. Orada bir enerji hissediyorum. Sanki orada yaşıyorum. Sanki orada bir kalbim var. Göbek deliğime odaklandığımda da, daha derin bir meditasyona doğru yol aldığımı hissediyorum.”
Daha başka ne duymak isteyebilirdim ki? Öğrencinin bu sözleri beni yıllar öncesine götürdü. Aşağı yukarı aynı şeyleri hissettiğim bir yoga dersine. O sıralar yoğun bir şekilde meditasyona eğilmiştim. Çözmem gereken bazı meseleler vardı ve yoga öğretmenim beni ters duruşlara ve meditasyona yönlendirmişti. Her sabah kalkar kalkmaz “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) yapıyordum. Sonrasında 5 ila 15 dakika arasında meditasyon…
Meditasyonun süresi, o günkü iş tempoma göre değişiyordu. Akşamları da en az 15 dakikalık bir meditasyon yapıyordum. Ters duruşlar ile zihnim gitgide rahatlıyor ve gevşiyor, meditasyon ile de içime dönüyordum. Temizleniyor, arınıyordum. Günler böyle geçip gidiyordu.
O sabah yoga dersinde 10 dakikalık bir “savasana” yapmıştık. Daha önce hiç bu kadar uzun bir derin gevşeme ve dinlenme yapmamıştık. O gün, “savasana”da sırt üstü yatarken, bedenim ile ruhumun iki ayrı şey olduklarını fark ettim. Bedenimin gerçekten ağırlaştığını ve toprağa teslim olduğunu, ruhumun ise tam tersi “uçtuğunu”, “coştuğunu” ve “huzur dolu olduğunu” hissettim. Sanki bedenim yerde uzanıyordu ve ruhum gerçek anlamda “uçuyordu.” Ölmek böyle bir şey miydi acaba diye düşündüğümü hatırlıyorum. O kadar huzurlu bir andı ki, korkmadım. Öğretmenin seslerini duyuyordum. Yönergelerle bizi “savasana”dan uyandırmaya başlamıştı. “Nefesinizi derinleştirin. Daha derin nefesler alarak bedeni uyandırın. Ayak bileklerini ve el bileklerini küçük küçük daireler çizerek hareketlendirin. Kolları başın üzerinde birleştirin, kollardan ve bacaklardan iyice uzayın. Bacakları göğüse doğru çekin. Bedeni sağ tarafa düşürün. Yerden destek alarak oturma pozisyonuna gelin.”
Tüm bunları duyuyordum ama hareket edemiyordum. Ruhum, “uçmanın” tadına varmış, engel tanımıyordu. Bedenim ruhu çağırıyordu ama nafile. Ders bitti. Herkes kalktı. Toparlandı. Ben ancak “o büyülü anları” bırakıp gerçek dünyaya dönmeye karar vermiştim. Yavaşça yerimden kalktım. Ama o an, ben “eski ben değildim.” Bir şeyler değişmişti. Neler olmuştu hiç anlamıyordum ama hayatım o an değişmişti.
Hemen öğretmenin yanına gittim ve yaşadığım deneyimden bahsettim. Tek söylediği: “Olur böyle şeyler. Korkma, önemli bir şey değil.” Böyle bir açıklama beni derinlemesine bir araştırmaya sevketti. İnternet ne güne duruyordu. Araştırdım, araştırdım ve sonunda buldum: “Astral seyahat.” Birçok insanın deneyimlerini okudum ve kendiminkine benzer noktalar buldum. Teşhis konulmuştu. Ne olursa olsun, “zihin bilmek ve öğrenmek istiyordu.” Şu zihin yok mu, şu zihin!..
Peki neydi bu “astral seyahat” denen şey? Astral bedenin (eterik beden/süptil beden), en basit anlatımıyla ruhun, fiziksel bedeni terketmesi ve bu şekilde yolculuk yapması… Ruh, bedene astral bir kordon ile bağlıdır. Tıpkı bir bebeğin annesine göbek bağıyla bağlı olduğu gibi… Bu astral kordon göbek deliğindedir ve bir ruh, buradan bedeni terkedebilir ve bedene tekrar buradan girebilir.
O gün, öğrencinin hissettiği de bu derin bağ idi aslında. Hangi ara meditasyonda bu kadar ilerlemiştik? Nasıl da farketmemiştim? Aslında daha önceden “savasana” sırasında hissettiklerinden bahsetmiştik. Değişik renkler görme, bu renklerin daireler halinde dönmesi, büyümesi küçülmesi… Tüm bunlar meditasyona adım adım yaklaştığımızı gösteriyordu aslında. Ama ben “samadhi”ye (sonsuz mutluluk) bu kadar yaklaştığımızı farketmemişim.
“Samadhi”, beden, ruh ve zihnin bir ve bütün olması, ikiliğin ve zıtlıkların yok olması, yüksek bilince ulaşma durumu, zaman ve mekanın ötesine geçme hali…
O anda öğrenciyle bazı deneyimlerimi paylaşma ihtiyacı hissettim. Bu konuda daha önce hiç kimseyle konuşmamıştım. Demek ki benim de açılmam gerekiyordu. “Böyle bir deneyim yaşayınca, bedenin bir giysi olduğunu ve asıl oyuncunun ruh olduğunu farkediyoruz. Bilinç seviyesi arttıkça; ruh, beden ve zihin bir ve bütün oldukça; ikisellik ortadan kalkınca; herşey bir ve bütün olunca; zaman ve mekan kavramları yok olunca; insan bambaşka düşünmeye ve hissetmeye başlıyor. Eskiden önemli olan şeyler artık önemini yitiriyor. Hayata başka gözlerle bakmaya başlıyorsun. Ölmeden önce ölmek bu olsa gerek. Ne kadar fazla israf ettiğimizi, ne kadar doyumsuz olduğumuzu, ne kadar gereksiz alışveriş yaptığımızı, ne kadar lüzümsuz yere kırıldığımızı ve üzüldüğümüzü, ne çok şeyi boşu boşuna kafamıza taktığımızı görmeye başlıyoruz. Hayatımızı basitleştirmeye başlıyoruz. Daha küçük şeylerden mutlu oluyoruz. Küçülüyoruz. Çevremizi daraltıyoruz. Gereksiz nesneleri ve kişileri hayatımızdan çıkarıyoruz. Kendi kendimize daha çok yetmeye başlıyoruz. Tek başımıza olmak hoşumuza gitmeye başlıyor. Biriktirmiyoruz. İstemiyorsak, görüşmüyoruz. İstemiyorsak, gitmiyoruz. İstemiyorsak, buluşmuyoruz. İstemiyorsak, sırf mecbur olduğumuz için mutlu olmayacağımız düğünlere ya da toplantılara katılmıyoruz. Kısacası ruhu özgürleştiriyoruz. Ruha yaşam ve seçim hakkı tanıyoruz ve böylece hiç olmadığımız kadar mutlu ve huzurlu oluyoruz.”
“Savasana” sonrası oturma pozisyonu… Eller kalbin önünde dua pozisyonunda (anjali mudra) birleşmiş durumda… Çene göğüse yaklaşmış… Yani, ego kalbin önünde eğilmiş… Tamamen fiziksel boyutta başlayan bir ders, felsefi bir şekilde sona ermişti. “Aslında mutlu olmak elimizde. Zihnin etkisi altında kaldığımızda ve zihin ile hareket ettiğimizde, mutluluk bizden an be an uzaklaşıyor. Oysa, ruha kulak verdiğimizde, mutluluk yanıbaşımızda… Zihin ya da ego yerine kalpten ve ruhtan kararlar vermek ve o şekilde yaşamak umuduyla…”

öğrenmenin yaşı yoktur!

Standard

Her şey geçen akşam spor tesisindeki dersimde bir öğrencinin bana bir soru sormasıyla başladı. “Meditasyon yaparken hani ellerimizi belli bir şekilde tutuyoruz ya… Bazen başparmak ile işaret parmağı, bazen başparmak ile orta parmak birleştiriliyor ve bu Çin, Hindistan ve Japonya gibi ülkelerde farklılık gösteriyor. Daha önce birkaç kişiye sordum ama cevap alamadım. Siz sebebini biliyor musunuz?” Biliyorum. Bu konuyu yoga eğitmenlik kursuna katıldığım dönemde ayrıntısıyla öğrenmiştim. Bir iki saniye düşüneyim. Meditasyon yaparken genellikle “chin mudra” kullanıyoruz. Bu “mudra” (kilit) bilgeliği ifade ediyordu. Peki ya diğerleri? Hatırlayamıyorum. “En iyisi ben bu konuyu bir araştırayım ve size mail atayım.”

2009-2010 tum fotolar 668

Dersten sonra eve gelir gelmez eski notlarımı açtım. Zihin böyle bir şeydi işte. Bir süre kullanmadığın bilgilerin üzerine perde çekiyor ve yeni bilgiler için alan yaratıyordu. Yeni bilgiler edindikçe, eskileri unutmaya başlıyorduk. Eskileri ara sıra tekrar etmedikçe, unutmak kaçınılmaz oluyordu.

Notlarıma göz atınca “hasta mudra”ları (el kilitlerini) hatırlamaya da başladım. “Chin mudra”, başparmak ile işaret parmağın ucu birbirine değdirerek yapılır. Başparmak kutsal gücü işaret parmak bireysel bilinci temsil eder ve bu mudra ile bireysel bilinçle kozmik bilincin birleşmesi hedeflenir. “Chin mudra”, anlamak için açığız anlamına gelebilir. “Chinmaya mudra”da, başparmakla işaret parmağın ucu birbirine değerken diğer üç parmak avuç içine katlanır. Bu mudra, var olan kozmik bilincin algılandığını gösterir ve kozmik bilinçle bireysel bilincin birleştiğini anladım demektir. “Adhi mudra”da, başparmak içerde tutularak el yumruk haline getirilir ve kozmik gücü içimizde tutuyoruz demektir.

“Hasta mudra” çalışmalarında her parmağın duruş ya da tutuluş şeklinin ayrı bir anlamı vardır. Hint kültüründe parmaklar belli organlar ve enerji merkezleri ile ilişkilidir ve onların dışa açılan kapıları olduğuna inanılır. O merkezin ya da organın enerjisi bu noktadan dışa açılabildiği gibi enerji yine bu noktadan içeri alınabilir.  Çeşitli kazılarda, mudraların M.Ö. 4000 yıllarından daha önceki dönemlerde var olduklarına ve kullanıldıklarına dair kanıtlar bulunmuştur.

Her parmak “tattva” olarak adlandırılan evrensel beş elementlerden biriyle bağlantılıdır ve bu elementin ifade ettiği bilinç düzeyini sembolize etmek için kullanılır. “Agni tattva” ateş elementi demektir ve başparmak ile bağlantılıdır. “Vayu tattva” hava elementi ve işaret parmağı, “akaşa tattva” eterik element ve orta parmak, “prithivi tattva” toprak elementi ve yüzük parmağı ve “apas tattva” da su elementi ve küçük parmak…

Astrolojik açıdan mudralar belli meridyenlere denk düşer. “Gyan mudra”, başparmak ve işaret parmağının ucu birbirine değdirilerek yapılır ve bilgelik ifade eder. Bunun sebebi, işaret parmağının temsilcisi genişleme ve büyüme gezegeni olan Jüpiter’dir. Bu mudrada, hava ve ateş elementleri buluşur.

“Shuni mudra”, baş ve orta parmağın ucu birbirine değerek yapılır ve sabır ve öz disiplini ifade eder. Orta parmağın temsilcisi sorumluluk gezegeni Satürn’dür. Bu mudrada ateş ve eterik elementleri buluşur.

“Surya/prithivi mudra”, başparmak ve yüzük parmağının ucu birbirine dokundurulmasıyla yapılır. Enerji ve yaratıcılığı ifade eder. Yüzük parmağının temsilcisi Uranüs ve Güneştir. “Surya mudra”, ateş ve toprak elementlerini buluşturur.

“Buddhi mudra”, başparmak ve küçük parmağın ucu birbirine değdirilerek yapılır ve iletişim ve zihin gücünü ifade eder. Küçük parmağın temsilcisi zihinsel güç ve iletişim gezegeni olan Merkür’dür. “Buddhi mudra”, ateş ve su elementlerini bir araya getirir.

Bunlara ek olarak, “mudra”ların tedavi amaçlı kullanıldığına da inanılmaktadır. Başparmağın ucu hipofiz ve endokrin bezlerinin merkezidir ve başparmak işaret parmağı ile birleştirildiğinde yani “gyan mudra” (bilgelik kilidi) yapıldığında, hipofiz ve endrokrin bezleri de çalışır. Bu kilit, hafızayı güçlendirir; zihni açar; konsantrasyonu arttırır; uykusuzluğa iyi gelir; öfke, depresyon ve histeri gibi psikolojik rahatsızlıkları tedavi eder ve öğrenme yetilerini arttırır. Ayrıca, “muladhara” (kök) çakrayı açar ve enerjiyi bedenin alt kısımlarına yönlendirir.

“Shuni mudra” (sabır ve öz disiplin kilidi), sabrı ve sorumluluk hissini arttırır. Ayrıca, olumsuz duyguları olumlu hale getirmemize yardımcı olur ve istikrar ve güç kazanmamıza yardım eder.

Türkçede güneş kilidi anlamına gelen “surya mudra”, tiroid bezini harekete geçirir; kolesterolü düşürür, kilo vermeye yardımcı olur, endişeleri azaltır ve hazımsızlığa iyi gelir.

“Buddhi mudra”, net ve etkili iletişim kurmamızı sağlar; bedenimizdeki su elementini dengeler; tükürük bezlerini harekete geçirir ve kuru gözleri ve cildi nemlendirir.

O akşam derste bana bu soruyu soran, geçenlerde bana “Şamanizm” ve “Amazonlar” ile ilgili kitapları tavsiye eden üyeydi. Ders sonrası “mudra”larda parmakların konumunu konuşurken, İsa’nın da “mudra” kullandığından bahsettik. Birçok freskte ya da resimde, İsa’nın sağ eli “surya/prithivi mudra” yaparken çizilmiştir. Yani, fresklerde ve resimlerde İsa’nın başparmağı ve yüzük parmağı birbirine dokunmaktadır. Bu mudra, istikrar sağlamaya ve beden ve zihnin zayıflıklarını tedavi etmeye yardımcı olur. Ayrıca, Ortodoks rahipler birilerini kutsamak için Haç işareti yaparken sağ ellerini “prithivi mudra”da tutarlar. Bu bağlamda, “prithivi mudra”, takdis ve kutsama işareti olarak da algılanabilir.

Bazı ikonlarda ise, İsa yüzük ve küçük parmakları başparmağa değer şekilde resmedilmiştir. Bu kilide, “pran mudra” (yaşam ve istikrarın kilidi) adı verilir. Bu kilit, gözleri güçlendirir ve iç huzur, dayanıklılık ve güven sağlar.

Tüm bu “mudra”lardan bahsederken, “anjali mudra”dan bahsetmeden bu yazıyı bitirmek olmaz. Bu mudrada, avuç içleri kalbin önünde birleştirilerek yapılır ve merkeze ve kalbe dönmeyi sağlar. Yani Hristiyanlıktaki dua pozisyonuna çok benzemektedir. İç huzur, uyum ve denge için yapılır ve sağ ve sol beyni uyumlu hale getirir.

Yoga eğitmenlik kursuna katıldığım sene bazı resimlerde, fresklerde ve ikonlarda İsa’nın “mudra” yaparken resmedildiğini fark etmiştim ama bu konuda çok fazla araştırma yapacak vaktim olmamıştı. O akşam öğrencilerimle aramda geçen konuşma ve bilgi alışverişi beni bu konuyu daha ayrıntılı düşünmeye yönlendirdi ve yeni bilgiler edinmemi sağladı. Yani “öğrenmenin yaşı yoktur”…

O akşam bir de ne mi düşündüm? Karşımıza çıkan her kişi, her şey bize yeni bir şeyler öğretmek ve bizi daha da geliştirmek için hayatımıza giriyor. Unuttuğumuz ya da göz ardı ettiğimiz şeyleri bize tekrar hatırlatmak için…