Tag Archives: anı yaşamak

farkında ve uyumlu olmak…

Standard

Bir süredir yoga dersleri ve eğitimleri dolayısıyla çok yoğundum. Süregelen derslere yetişirken bir yandan da yoga eğitmenlik eğitimi için yeni kitaplar okuyor ve kitapçığı hazırlıyordum. Tabii ki eğitmenlik eğitimi işinde yalnız başıma değildim. Kendisi de gerçek bir “yogini” olan arkadaşım ile birlikte baş koymuştuk bu işe… Yine de bir yandan derslere yetişmek, bir yandan eğitmenlik eğitimi için hazırlanmak bir yandan da özel hayatını idame ettirmek o kadar da kolay değilmiş. Tüm bu koşuşturma arasında yoga yazılarıma ara verdim. İstemeden de olsa…

Yeni yılı yaşadığım şehirden uzakta deniz kenarında karşıladım. Dört günlük bu kaçamak bana o kadar iyi geldi ki!. Meğer ne kadar çok ihtiyacım varmış şehirden uzaklaşmaya ve biraz kırsalda vakit geçirmeye… Kendi başıma kalmaya, denizi seyretmeye, denizi seyrederken bir şeyler yudumlamaya, yürüyüş yapmaya ve zaman mevhumu ve yetişme mevhumu olmadan birkaç gün geçirmeye… Bu kısa kaçamaktan döndüğümde de kendimi bilgisayar başında buldum. Yeniden yazmak için…

En son yazıyı paylaştığımdan bu yana derslerde o kadar çok şey deneyimledim ki!. Gerek yoga hakkında yazılmış kaynakları yeniden okumak gerekse daha önceden katıldığım eğitimleri gözden geçirmek ve tüm bunların sentezini yapmak beni sanki yürüdüğüm bu yolda biraz daha geliştirdi. Meğer uzun zamandır derslerde sadece bedensel çalışmalara odaklanmışım. Halbuki bu işin bir de ruhani ve zihinsel yönü de vardı. Yoga yolunda biraz daha derinleşmeye başladığımda derslerde de derinleşmeye başladım.

Yeni yıla girmeden önceki hafta eski yılı tamamlamayı ve o yıl ile hesapları kapatmayı amaçladım derslerde… Geçmiş, sadece geçmişti… Bize bir getirisi yoktu. Üstüne üstlük bizden çok şey götürüyordu. Bizleri keder ve üzüntüye boğuyordu. Ego dediğimiz şey, ya da zihin, geçmişten beslenerek büyümeyi ve kendine acımayı seviyordu. O halde 2017 yılı sona ererken geçmişten yani o yıldan yeni yıla herhangi bir yük getirmemeli her şeyi o yılda çözmeli ve bırakmalıydık. Bedensel, zihinsel ve ruhsal yüklerden arınmalı ve temizlenmeliydik. 2018 yılında ise ne geçmiş ne de gelecek odaklı olmalıydık. Gelecek de zihnin beslendiği hallerden biriydi. Gelecek, adı üstündeydi ya… Gelecek… Yani bilinmez… Bilinmezin getirdiği endişe ve korku… Üzüntü ve keder ya da korku ve endişelerle yaşamaya ne gerek vardı? Peki o zaman ne yapmalıydık? 2018 yılı için kendimize ne gibi bir yol çizmeliydik? Sadece ve sadece “an”ı yaşamalı, “an”da kalmalı, “şu an”a değer vermeli, “şimdi” nedir onu anlamalı ve “şimdi”yi deneyimlemeliydik. Bu amaçla şekillendirdiğim yoga dersleri nasıl mı oldu? Niyetimiz belliydi zaten. “Sadece ve sadece an’ı yaşamak, an’da kalmak, şu an’a değer vermek, Şimdi nedir onu anlamak ve şimdi’yi deneyimlemek…” Peki bu amaca ulaşmak için nasıl bir ders yapmalıydık? Nefesi ön plana çıkaran, nefes ile bedenin birlikte aynı anda uyum içinde hareketine odaklanan bir ders. Böylece beden ve ruh birliğini ve uyumunu sağlamış olacaktık. Ve tabii ki bu ikiliye zihin de katkıda bulunmalıydı. Zihin de bedeni ve nefesi takip edip izlerken, zihin de sadece eğitmenin dediklerini dinlemeli ve kendi bildiğini okumamalıydı. Her zaman alıştığı “vinyasa”lardan (akış) farklı akışlar yaptırmalı ve zihni şaşırtmalıydık. Böylece zihin kendi bildiğini okumak ve alıştığı yoldan gitmek yerine “an”da kalabilir otomatik olarak değil farkına vararak bir şeyler yapabilirdi… Yeni yıl için aldığımız en önemli karar neydi diye soracak olursanız… Günlük hayatta zor olsa da yapmayı başaramasak da, en azından tüm yoga derslerinde “an”da kalarak, “şu an”ı yaşayarak ve fark ederek, farkında olarak, otomatik olarak değil beden, zihin ve ruhun tam birlikteliği ve uyumu ile çalışmak…

Reklamlar

yeni yıl

Standard

Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

thumbnail_img_20161230_121220_548

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli yaşları geride bıraktık… İki haneli yaşlar geldi çattı. 20’li yaşlara kadar her şey güllük gülistanlıktı. 20’ler ile 30’lar arasında ise yılbaşı eğlenceleri dışarıdaki mekânlara taştı. Sabahlara kadar içki, müzik ve dans… 30’lardan 40’lı yaşlara vardığımızda ise işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Yeni yıl artık eskisi kadar heyecan verici değildi. O coşkuyu kaybetmiştik. 20’li ve 30’lu yaşlarda heyecanla ve coşkuyla süslenen evin ve yılbaşı ağacının yerini “aman yine yılbaşı geldi. Ne yapacağız ki? Nasıl eğleneceğiz ki? Her zamankinden daha sıkıcı oluyor yeni yıl eğlenceleri” gibi söylemler almaya başladı. Yine de arkadaşlarla paylaşılan yılbaşı gecelerinin tadına doyum olmuyordu. Çılgınlar gibi “âlemlere akmanın” yerini dostlarla “keyif sofrası” ve “sohbetleri” almaya başlamıştı.

Ve işte yine yeni yıl geldi çattı. Heyecan ve coşku var mı? Pek yok. Ne var derseniz? Yeni yıl için hedefler var. Amaçlar var. Yeni şeyler öğrenme ve kendini geliştirme isteği var. Sürekli okuma ve öğrenme isteği var. Gezme ve yeni yerler görme isteği var. Sergiler gezme, seminerler dinleme, kendimi geliştirme isteği var. Yoga konusunda daha ileri gitme, yapamadığı “asana”ları (duruş) yapma, en azından yapamadığı “asana”ları deneme ve yolculuğun tadını çıkarma azmi var. Kendim için yeni başlangıçlar yapma arzusu var. Yeni bir hobi edinme isteği var. Herkesin “neden yapmıyorsun” dediği kitap yazma dileği var. Yeni yıl, yeni istekler, hedefler, amaçlar, arzular, başlangıçlar… Ve yeni yılda tüm bunları yapma ve gerçekleştirme azmi…

2017’nin son yoga dersinde uzun bir meditasyon ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrencilere dillendirdiğim şey… “2017 geldi ve geçti. 2017 tarih oldu. 2017 geçmiş oldu. Yogada geçmiş bizi ilgilendirmiyor. Geçmişe müdahale edemiyoruz, geçmişi değiştiremiyoruz. Geçmiş geçmişte kaldı ve unutun gitsin. 2018… Yeni bir yıl, yeni istekler, arzular, hayaller, hedefler, amaçlar… Ama henüz gelmedi. 2018 gelecek. Gelecek de şu an çok uzak… Sadece planlarımız ve hedeflerimiz var ama geleceğin bize ne getireceğini bilemediğimiz için üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. O an geldiğinde bakarız duruma. Peki ya şimdi, şu an? İşte tek gerçek şimdi ve şu an… Şimdi’nin, şu an’ın, içinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Biz konuşurken, yazarken bile şimdi, şu an geldi geçti. Şu an’da geçmiş oldu. Yeni yılda hedefimiz bu olsun. Sadece ve sadece içinde bulunduğumuz an’ı keyifle yaşayarak bir saniye öncesini ya da bir saniye sonrasını düşünmemek… Sadece ve sadece an’ı, şimdi’yi yaşayarak aslında tüm arzularımızın, hedeflerimizin, isteklerimizin ve hayallerimizin bizden o kadar da uzak olmadığını fark ederek…

Bir de umut olsun…  Umut hep olsun… 2018, ülkemiz ve dünyamız için daha güzel, daha huzurlu, sıkıntılardan uzak ve barış dolu bir yıl olsun… Sabahları daha aydınlık günlere uyanalım. Akşam gözlerimizi kapatırken huzur içinde gözlerimizi yumalım… Sevgi olsun, herkes birbirini daha çok sevsin… Herkes birbirini anlayabilsin… Barış, huzur, mutlu ve umutlu olalım… 2018!. Özellikle ülkeme daha aydınlık günler getir, olur mu?

yeni yıl

Standard

Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

DSCF0012-002

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli yaşları geride bıraktık… İki haneli yaşlar geldi çattı. 20’li yaşlara kadar her şey güllük gülistanlıktı. 20’ler ile 30’lar arasında ise yılbaşı eğlenceleri dışarıdaki mekânlara taştı. Sabahlara kadar içki, müzik ve dans… 30’lardan 40’lı yaşlara vardığımızda ise işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Yeni yıl artık eskisi kadar heyecan verici değildi. O coşkuyu kaybetmiştik. 20’li ve 30’lu yaşlarda heyecanla ve coşkuyla süslenen evin ve yılbaşı ağacının yerini “aman yine yılbaşı geldi. Ne yapacağız ki? Nasıl eğleneceğiz ki? Her zamankinden daha sıkıcı oluyor yeni yıl eğlenceleri” gibi söylemler almaya başladı. Yine de arkadaşlarla paylaşılan yılbaşı gecelerinin tadına doyum olmuyordu. Çılgınlar gibi “âlemlere akmanın” yerini dostlarla “keyif sofrası” ve “sohbetleri” almaya başlamıştı.

Ve işte yine yeni yıl geldi çattı. Heyecan ve coşku var mı? Pek yok. Ne var derseniz? Yeni yıl için hedefler var. Amaçlar var. Yeni şeyler öğrenme ve kendini geliştirme isteği var. Sürekli okuma ve öğrenme isteği var. Gezme ve yeni yerler görme isteği var. Sergiler gezme, seminerler dinleme, kendimi geliştirme isteği var. Yoga konusunda daha ileri gitme, yapamadığı “asana”ları yapma, en azından yapamadığı “asana”ları deneme ve yolculuğun tadını çıkarma azmi var. Kendim için yeni başlangıçlar yapma arzusu var. Yeni bir hobi edinme isteği var. Herkesin “neden yapmıyorsun” dediği kitap yazma dileği var. Yeni yıl, yeni istekler, hedefler, amaçlar, arzular, başlangıçlar… Ve yeni yılda tüm bunları yapma ve gerçekleştirme azmi…

2015’in son yoga dersinde uzun bir meditasyon ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrencilere dillendirdiğim şey… “2015 geldi ve geçti. 2015 tarih oldu. 2015 geçmiş oldu. Yogada geçmiş bizi ilgilendirmiyor. Geçmişe müdahale edemiyoruz, geçmişi değiştiremiyoruz. Geçmiş geçmişte kaldı ve unutun gitsin. 2016… Yeni bir yıl, yeni istekler, arzular, hayaller, hedefler, amaçlar… Ama henüz gelmedi. 2016 gelecek. Gelecek de şu an çok uzak… Sadece planlarımız ve hedeflerimiz var ama geleceğin bize ne getireceğini bilemediğimiz için üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. O an geldiğinde bakarız duruma. Peki ya şimdi, şu an? İşte tek gerçek şimdi ve şu an… Şimdi’nin, şu an’ın, içinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Biz konuşurken, yazarken bile şimdi, şu an geldi geçti. Şu an’da geçmiş oldu. Yeni yılda hedefimiz bu olsun. Sadece ve sadece içinde bulunduğumuz an’ı keyifle yaşayarak bir saniye öncesini ya da bir saniye sonrasını düşünmemek… Sadece ve sadece an’ı, şimdi’yi yaşayarak aslında tüm arzularımızın, hedeflerimizin, isteklerimizin ve hayallerimizin bizden o kadar da uzak olmadığını fark ederek…

yogayı sevmek

Standard

Yoga derslerine öğrenci olarak katıldığınızdaki derin gevşeme ve dinlenme pozisyonunu (savasana) gözlerinizin önüne getirmeye ve neler hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Nefesleriniz sakin, rahat ve huzurlu… Uzun nefesler alıp veriyorsunuz. Bir süre sonra nefesler neredeyse hissedilmez oluyor. Bir an paniğe bile kapılmış olabilirsiniz “acaba nefes alıyor muyum yoksa almıyor muyum” diye… Beden gevşemiş, iyice rahatlamış. Beden tamamen yere yayılmış ve yerçekimine teslim edilmiş… Ağır bir beden; dingin bir zihin; ağır, huzurlu ve sakin nefesler… Ve sonsuz mutluluk…

2009-2010 tum fotolar 676

Tüm bunlar yoga derslerine öğrenci olarak katıldığımızda ve öğretmenin yönlendirmesiyle “asana”lar yoluyla bedeni ve zihni esnettikten sonra bedenimizi yere bırakıp, ağırlaştırıp, teslim ettiğimizde hissedeceğimiz duygular… Bir öğretmen olarak da dersin sonunda aynı huzuru, gevşemeyi, rahatlamayı ve sakinliği hissetmek mümkün mü?

Geçen hafta özel dersimin sonunda zihnimde bu sorular dolaşıyordu. O gün özel dersime gittiğimde kafamda bir sürü fikir vardı. Son zamanlarda öğrencim omuz, el bileği ve boyun sorunları yaşadığı için birkaç seçenek oluyordu kafamda. Ne zamandır kol denge duruşları üzerine yoğunlaşamıyorduk. “Bakasana” (karga duruşu) denemeye ne dersiniz?” diye sorduğumda, kendini henüz kol denge duruşları için hazır hissetmediğini söyledi. Bu süreçte kalça açıcılara, burgulara, karın güçlendiricilere ve denge duruşları üzerinde yoğunlaşmıştık. Derse giderken aklımda ne varsa, öğrencinin de o akışı istediğini fark diyordum. Telapati mi dersiniz? Belki… Ya da belki uzun zamandır birlikte çalıştığımız için beden ve ruh halimizden o gün neye ihtiyacımız olduğunu fark ediyorduk. Yine de o gün fazla seçeneğim yokmuş gibi hissettim. Bunun üzerine öğrenci değişik ders akışlarının olduğu defterimi aldı. Bir sayfa açtı ve defteri önüme koydu. Dersi belirlemiştik: Sırt kaslarını güçlendirici ve esnetici bir akış…

Derse “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) meditasyon ile başladık. Öğrenciye, nefes alırken omurganın kuyruksokumundan kollara kadar uzadığını, nefes verirken kalçanın topuklara biraz daha yaklaştığını hissetmesini söyledim. Bu duruşta, ne kollara doğru ne de kalçaya doğru yığılmalıydık. Her nefes alışta omurganın biraz daha uzadığını her nefes verişte birazcık kısaldığını fark etmesini istedim. Omurgayı, pilates derslerinde kullanılan lastiklere benzettim. Lastikleri, tamamen boş bırakmıyorduk. Hep belli bir noktada sabit tutuyorduk ve o noktadan açıp esnetiyorduk. Gevşek bıraktığımızda da o sabit noktadan daha serbest bırakmıyorduk. Omurganın hareketi de tıpkı o lastik bantlar gibiydi. Nefes ve omurganın hareketlerini gözlemleyerek gevşedikten sonra, dört ayak üzerinde derse başladık.

Dört ayak üzerinde ters kol ters bacak akışını çalışarak sırt kaslarını güçlendirdik. Bu akışı hareketli çalıştıktan sonra, bir noktada sabit bekledik. Omurgayı “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile rahatlattıktan sonra “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ile omurgayı geriye doğru eğdik. Son olarak dört ayak üzerinde sağa ve sola burgu yaptık. Böylece omurgayı öne ve arkaya eğmiş ve burguyla rahatlatmıştık.

Bir “vinyasa” (akış) ile ayağa kalktıktan sonra bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıttık. “Tadasana”da (dağ duruşu) nefes alırken kollarla yukarı doğru uzayıp nefes verirken elleri “namaste” (dua pozisyonunda) birleştirdik. Dağ duruşunda bedeni sağa ve sola esnettikten sonra, “uttanasana”dan (ayakta öne eğilme) nefes alırken “ardha uttanasana”ya (ayakta yarı yol öne eğilme) geçtik. Bu akışı beş kere tekrarladık. “Ardha uttanasana”ya her geçişimizde omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirdik. Göğüs kafesini iyice açtık. Göğüsün ortasında yer alan “sternum” (iman tahtası) adındaki kemikten ileriye doğru uzamaya çalıştık. Her nefes verişte öne katlandık ve bedeni rahatlattık.

Bir sonraki “vinyasa” akışta “ardha uttanasana”ya geçtiğimizde kolları kulak hizasından öne doğru uzattık. “Şimdi dikkatimizi kollarımıza verelim. Kollar kulakların yanından öne doğru uzuyor ama bunu yaparken omuzları kulaklara doğru yaklaştırdım mı? Eğer öyleyse, omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittiriyoruz. Böylece kulaklar ile omuzları birbirinden uzaklaştırıyoruz.” Yönergeler devam ediyordu: “Nefes alırken tam yol yukarı dağ duruşuna (tadasana) kalkıyoruz ve omuzlar ile kulakları kontrol ediyoruz, nefes verirken yarı yola eğiliyoruz. Yine kulaklar ile omuzu kontrol ediyoruz.” Beş nefes de bu iki duruş arasında aktıktan sonra, bir “vinyasa” yapıp bedeni dengeleyip “tadasana”da dinlenmiştik.

“Tadasana”dan nefes verirken “utkatasana”ya (sandalye duruşu) inmiştik. Kollar yine kulakların yanında ama omuzlar geriye yuvarlanmiş sekilde. Omuzlar ile kulaklar birbirinden uzak… Eğer omuzlar ile kulakları birbirinden uzaklaştıramıyorsak, kolları biraz geniş açıp elleri geriye doğru çevirecektik. Böylece omuzlara dış rotasyon yaptırıp omuz kuşağını biraz rahatlatacaktık. Nefes verirken kolları bedenin yanına doğru indirip geriye doğru çekip kürek kemiklerinin alt uçlarını birbirine yaklaştıracaktık. Yani kürek kemiklerini sıkıştıracaktık. Beş kez de bu akışı yaptıktan sonra, “vinyasa” ile bedeni dengeleyip “tadasana”da dinlendik.

Bir sonraki “surya namaskara”da (güneşe selam) “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) bekledik. Nefes alırken sağ bacağı havaya kaldırıp nefes verirken sağ bacağı iki elin arasına öne getirdik. Nefes alırken “virabhadrasana I”e (birinci savaşçı) yükseldik. Nefes alırken öndeki bacağı düzeltip kollarla yukarı doğru uzayıp, nefes verirken öndeki bacağı büküp kolları namaste pozisyonuna aldık. Beş kez bu akışı tekrarladıktan sonra, “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçtik ve kolları arkada “namaste” pozisyonuna aldık. Omuzlar geriye, kürek kemikleri kalçaya doğru… Beş nefes bekledikten sonra, kolları iki yana açıp nefes alırken “viparita virabhadrasana”ya (ters savaşçı) geçtik. Nefes verirken “parsvakonasana” (yan açı duruşu) ve bir sonraki nefes verişte “trikonasana” (üçgen)… En son “adho mukha svanasana”. Sonra sol tarafta aynı akış…

Ayaktaki akışlardan sonra yerde “dandasana” (asa duruşu) ile omurgayı dik tuttuk. Kolları kulakların yanına alıp, nefes alırken kuyruksokumunu geriye çıkararak, nefes verirken kollar ile kulakları yan yana tutarak gidebildiğimiz kadar dik bir omurga ile öne eğildik. Nefes alırken düz bir şekilde yukarı kalktık. Bu akışı da beş kere tekrarladıktan sonra, yüzüstü uzandık. “Salabhasana” (çekirge) varyasyonları ile sırtı güçlendirmeye devam ettik. Önce sadece kollar ve göğüs havaya, sonra sadece bacaklar havaya. Sonra kollar ve bacaklar havaya… Sonra kolları arkada kenetleyip göğüs kafesini iyice açmaya çalıştık. Sonra kollar ve bacaklar havada yüzmeye çalıştık. En son kolları “teslim oldum” pozisyonunda tutarak, nefes alıp verirken kolları bedene yaklaştırıp kürek kemiklerini sıkıştırdık ve rahatlattık.

Bu akıştan sonra sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile omurgayı esnettikten sonra, bedeni sağa ve sola esnetip “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtik.

“Sağ bacak mat’ın sağ tarafına, sol bacak mat’ın sol tarafına düşsün. Sağ bacak gevşek ve rahat. Sol bacak da tamamen gevşek. Kalçayı iyice sıkıp gevşek bırak. Yay kalçayı yere… Karın, bel, göğüs kafesi yayılsın yere iyice. Sağ kürek kemiği mat’ın sağına sol kürek kemiği mat’ın soluna yayılsın. İyice gevşet kürek kemiklerini. Kürek kemikleri gevşek ve rahat. Boyun rahat. Sağa sola çevir boynu ve ortada kalsın boyun. Dudaklar gevşek. Yanaklar sarksın. Göz kapakları gözleri sadece örtüyor. Sıkma gözkapaklarını. Gözler gözyuvalarının içinde rahat. Kaşların arası gevşek ve rahat. Başın arkası, başın tepesi tamamen gevşemiş ve rahat. Ayaklarından başının tepesine kadar beden yere yayılmış, gevşemiş ve teslim olmuş durumda. Bırak bedeni yere. Sadece nefesleri izle ve gevşe…”

Yoga eğitmenlik kursuna katıldığımda öğretmenimiz “dersleriniz, sizin kendi yoganızı yapacağınız yer ve zaman değildir. Derslerde asanaları göstermek yerine, onları tarif etmeyi öğrenin ve sadece çok gerektiğinde asanaları gösterin” demişti. Bu sözler kulağıma küpe olmuştu. O gün de, öğrenciyle birlikte yoga yapmamıştım. Sadece sözlü yönergeler vermiştim. Hatta bir tane asana bile göstermemiştim. Yine de, dersin sonunda çok huzurlu, dingin ve rahatlamış hissediyordum. Peki, nasıl oluyordu bu?

Bir süredir bu konunun farkındaydım ve her ders sonunda kendimi gözlemliyordum. Derslerde yoga asanalarını yapmıyordum. Akışlara katılmıyordum. Sadece sözlü yönergeler veriyordum ama ders sonunda sanki ben de yoga yapmışım gibi “hafif, huzurlu, dingin, rahat ve mutlu” hissediyordum. Sadece ders vererek mi oluyordu bu? Ya da ders vermek bir insanı yoga yapmışçasına hafifletebilir miydi?

Beden gevşemiş, iyice rahatlamış. Beden tamamen yere yayılmış ve yerçekimine teslim edilmiş… Ağır bir beden; dingin bir zihin; ağır, huzurlu ve sakin nefesler… Ve sonsuz mutluluk… Bir öğretmen olarak da dersin sonunda aynı huzuru, gevşemeyi, rahatlamayı ve sakinliği hissetmek mümkün müydü? Yogayı çok sevdiğim için, ders vermekten çok zevk aldığım için, dersleri bir iş olarak görmediğim bunun yerine karşılıklı etkileşim, iletişim ve paylaşım olarak gördüğüm için miydi bu huzur ve mutluluk? Yoksa zihinle mi alakalıydı? Ders boyunca zihnimi sadece “an”a odakladığım, “an”ı yaşadığım, ders planlarının ötesinde o “an” içimden geldiği gibi akışlar yaptırdığım için miydi? Zihnim, bedenim ve ruhum hep “an”da, “orada”, “derste” olduğu için miydi bu huzur, dinginlik, sukunet ve sonsuz mutluluk? Yoga dersleri verirken “bir ve bütün” olduğum, yani gerçekten de “yoga” olduğum ve hissettiğim için mi ben de ders sonunda sanki o derste “bir öğrenciymişim” gibi rahatlamış ve gevşemiş hissediyordum? İnanın bana, tüm bu soruların cevabını bilmiyorum. Bildiğim tek şey, yogayı paylaşmayı, daha geniş çevrelere tanıtmayı ve daha çok insana sevdirmeyi her şeyden daha çok seviyor ve istiyorum. Belki de sırf bu yüzden ders verirken dingin, huzurlu, sakin ve mutlu hissediyorum. Yeter ki bu “iç huzurunu”, bu “bir ve bütün olma” halini, bu “sevda”yı herkes yaşayabilsin…

sevgi

Standard
Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?
2009-2010 tum fotolar 077
Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.
Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.
 Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çoçuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettileri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.
Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık vermeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı…
Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle…

tarlanı nadasa bırak!

Standard

Günlük hayatımızda o kadar çok koşuşturmacaya alışmışızdır ki, durmak nedir bilmeyiz bir çoğumuz. Zamanla yarışırız. Sürekli bir koşuşturmaca içindeyizdir. Ya bir yere yetişmeye çalışıyoruz ve bunun için acele ediyoruzdur ya da bir iş yetiştirmemiz gerekiyordur ve durup kendimize ne yaptığımızı farkedecek bir saniyemiz bile yoktur. Zamanın hızla akıp geçtiğini bir türlü göremiyoruzdur. Bir bakıyoruz sabah olmuş, bir bakıyoruz akşam. Peki tüm gün boyunca ne yaptım? Sürekli bir “yapma durumu” içinde miydim? Peki biraz dursam, sakinleşsem, tavrımı yumuşatsam nasıl olurdu? Neden sürekli koşuşturuyorum? Hiç düşündük mü acaba? Belki de sadece ve sadece zihnimizi oyalamak ve öylesine yaşamak için olabilir mi? Ne olursa olsun sadece nefes almak ve bir günü daha devirmek…

BEN_4569

Yazılarımda genellikle yoga derslerimde ya da kendi yoga çalışmamda yaşadığım olaylarla ilgili başımdan geçenleri anlatıyordum size. Şimdi neden bu kadar felsefe diye düşünmüş olabilirsiniz. Geçen hafta özel derse gittiğimde öğrencimin bir takım sağlık sorunları yaşadığını farkettim. Eğer yoga yapıyorsanız, değişik duygu ve “acılara” alışıksınızdır. “Acı” derken kendimize eziyet ettiğimizi sanmayın lütfen. Yogada hissettiğimiz “acı”, bir asanada hissettiğimiz fiziksel gerginliğin, hislerin, zihnin ve nefesin hepsini içermekte. Bir asanaya girerken, bedenin belirli bölgesinde hissettiğimiz kas gerginliği, asanada beklerken o kasların kendini yavaş yavaş bırakması ve gevşemesi, gevşeme ve esneme ile birlikte hissedilen tatlı duygu, sabır ve sukunet… İşte bir asananın içindeyken, zihnin bizi kışkırtmasıyla bir an önce asanadan çıkmak istemek ve ona karşın ruhumuzun sabır ve sukunet ile asanada bizi tutmaya çabalaması… “Acı”yla anlatmak istediğim bu. Nefeslerime odaklanarak, sabır ve sukunet içinde yaşadıklarımı kabullenmem ve teslim olmam…
Uzun süredir birlikte çalıştığımız için, öğrenci de bu tarz “acılara” alışmıştı. İlk defa o günkü derste onu “fiziksel acı” çekerken gördüm. Sürekli bilgisayar başında çalışmanın getirdiği bir takım sorunlar yaşıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi boyun ve omuz kuşağı… Ve o an farkettim. Biz bu öğrenciyle birlikte sürekli bir “yang” (eril enerji) tavır içindeydik. Sürekli bir “yapma durumu”. Sürekli “vinyasa” (akış) dersleri. Hiç yavaşlamamıştık. Tavrımızı yumuşatmamıştık. Hiç “yin” (dişil enerji) bir tavır sergilememiştik. Hep zor asanalar üzerine çalışmıştık. Ters duruşlar, arkaya eğilmeler… Peki hayatın dengesine ne olmuştu? Neden kabullenmek ve teslim olmak yerine sürekli bir şeyler yapmaya ve başarmaya çalışıyorduk? Dengemiz bozulmuştu.
Biz dengemizi kaybetmiş olsak bile, hayat bize dengeyi yeniden hatırlatıyordu. Fiziksel rahatsızlıklar ile bizi dengemizi bulmaya davet ediyordu. Tabii ki eğer biz bu işaretleri görebilirsek. Birkaç ay önce ben de fiziksel rahatsızlıklar yaşamış ve biraz yavaşlamam ve yeniden “yin” bir tavır sergilemem gerektiğini hatırlamıştım. Şimdi sıra öğrencimdeydi. O da “kabullenip, teslim olacaktı.”
O günkü dersi, boyun ve omuz kuşağını esnetmeye ve güçlendirmeye adadık. Önce boynu sağdan sola ve soldan sağa çevirdik. Daha sonra boynumuzu bir “hindi” gibi öne arkaya hareket ettirdik. Sürekli ekran başındaysak, bu hareket boyunda oluşan düzleşmeye iyi geliyordu. Başı sağa çevirip sağa baktık ve beş nefes bekledik. Sonra sola… Bunu altı kez tekrar ettik. Bir sonraki boyun güçlendirici hareket ise boynu nefes alırken omza doğru yaslamak ve boynun arkasını sıkıştırmak nefes verirken çeneyi göğüse doğru yaklaştırmak ve boynun arkasını esnetip önünü sıkıştırmaktı. Daha sonra sağ kulağı sağ omuza doğru düşürüp sağ elimizle boynu biraz çektik ve sol yanını esnettik. Tam tersini de yaptıktan sonra elleri alna koyup başı geriye ittirken aynı anda başı öne ittirmeye çalıştık. Aynı şeyi başın arkasında ve iki yanında yaptık. Böylece boyun kasları biraz güçlenecekti.
İnanır mısınız ben de bu hareketleri yaparken kendimi çok iyi hissettim. Başka arkadaşlarımın “stretching” ve “back therapy” gibi bedeni esneten derslerine katılıyorum ama nedense benim boynumun da bu hareketlere çok ihtiyacı varmış. Derslerde genellikle sadece sözlü yönerge vermeyi ve asanaları yapmamayı tercih ederim ama o gün içimden yapmak geldi ve çok iyi hissettim. Boynumdan “çatur çutur” sesler geldi ve boyun hareketleri bittiğinde kendimi gerçekten gevşemiş hissettim.
Meğer ben de ne kadar çok “yapan ve çaba gösteren” bir kişiymişim. Hayatımı sürekli çaba harcamaya ve yoğun bir şekilde hareket etmeye adamışım. Rahatsızlıklarım azaldığında, yavaşlamayı ve kendimi dinlemeyi bırakıp yine “yang” tavır sergilemeye başlamışım. Yine hızlı ve hareketli bir yaşama dönmüşüm.
Herşey bir yana, öğrencim de benimle aynı tarzdaydı. Birbirimizin aynası gibiydik. O da hareketli ve hızlı yaşamayı seviyordu. Soluklanmak bize göre değildi. Bu yüzden de hep hareketli dersler yapıyorduk. Üstüne üstlük, o kadar hareketli dersler yapmaya alışmıştık ki, o günkü boyun ve omuz odaklı ders ikimizi de mutlu etmemişti. Malum; zihni alışkanlıklarından döndürmek ve mutlu etmek o kadar kolay değildi. İkimizin aklı ve fikri dersi nasıl “yang” bir hale getirebileceğimizdeydi. Önce zihni ikna etmek gerekiyordu: “Bugün boyun ve omuz odaklı böyle sakin bir ders yapmaya karar verdik ve yavaş bir dersin de keyifli olabileceğini biliyoruz. Sabır ve sukunet… Bekleyip görelim bu ders bize neler yaşatacak ve öğretecek…”
Boynu rahatlattıktan sonra biraz omuz kuşağını esnetecektik. “Garudasana” (kartal) ve “gomukhasana” (inek başı) asanalarının sadece kol duruşlarını yaparak kürek kemiklerini ve omuz kuşağını esnetip rahatlattık. Omuz başlarını nefes alırken kulağa doğru nefes verirken aşağı doğru ittirdik. Elleri omuzlara koyup öne ve geriye daireler çizdik. “Broken wings” (kırık kanatlar) duruşu ile omuz başlarını esnetip kürek kemiklerinin arasını rahatlattık. “Sukhasana”da (kolay duruş/bağdaş) kolları öne doğru uzattıktan sonra omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirdik. Nefes alırken kolları öne doğru itip omuz başlarını öne getirdik nefes verirken omuzları geriye yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya ittirdik.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesinde duvara yaslandık. Başın arkası, omuz başları, sırt, kalça duvara yasladıktan sonra avuç içlerini de duvara değdirdik. Avuçları duvara doğru ittirirken bedenin de çok fazla öne gitmesini engellemeye çalıştık. Yani iki taraflı baskı uyguladık.
“Savasana” sonrası dersi bitirirken öğrenciye değil de kendime sesleniyordum adeta. Sadece sesli düşünüyor ve kendi zihnimi terbiye etmeye çalışıyordum: “Hayatın hengamesi içinde o kadar çok koşuşturuyoruz ki, bedenim, zihnim ve ruhum birliğini ve dengesini kaybetti mi acaba diye bakmıyoruz bile. Neden bu kadar koşuşturmaca ve acele? Neden zamanla yarışıyoruz? Neden sakinleşmiyoruz? Biraz yavaşlamıyoruz? Şu yaşadığımız an bile geçti gitti. Anın tadını gerçekten çıkartıyor muyuz? Sabah sokağa çıktığımda arabama binmeden önce gördüğüm bir köpeği ya da kediyi sevmeye vakit ayırabildim mi yoksa hemen arabama binip işe mi yetişmeye çalıştım? Bir iki dakika ayırıp o köpekle ya da kediyle biraz zaman geçirmek beni ne kadar yolumdan alıkoyabilir ki? Ne kaybederim ki? Hiç bir şey kaybetmem aslında. Sadece anın tadının çıkarırım. Eğer anın tadını çıkartamadıysam, zaman akıp geçtiyse ve bugün tarih olduysa, geriye dönüp bakmak bende sadece pişmanlık yaratır. ‘Keşke’lerim çoğalır. Oysa anı hissederek ve tadını çıkararak yaşadıysam, geçmiş benim için sadece ‘geçmiş’ olur. Romalı şair Ovidius’un dediği gibi: ‘O zaman az ara ver; nadasa bırakıldı mı tarla, daha cömert sunar ürününü.”

yogayla dans

Standard

Bir seneyi sona erdirirken nasıl bir yoga dersi yapmalıyım diye düşündüm durdum günlerce. Tüm senenin yorgunluğunu silmek için daha sakin ve içe döndüğümüz bir ders ile mi yoksa yepyeni bir yılı karşılayacağımız için hızlı ve dışa dönük bir ders ile mi? “Yin yoga” ile dinginleşmek mi yoksa “vinyasa yoga” ile içimizdeki enerjiden enerji üretmek mi? Günlerce sürdü bu ikilemlerim… Yeni yıl arifesindeki derslerime gittiğimde henüz karar verememiştim.

20140718_115637-1

O gün sabah özel dersim, akşam da grup dersim vardı. İçimdeki bu ikilemler ile sabah dersine gittim. Derse meditasyon ile başladığımızda hala ne tarz bir ders yapacağımı bilmiyordum. Öğrenci meditasyondayken ben de gözlerimi kapattım ve bir anlığına içime döndüm. “Şu an ben öğrenci olsam, yeni yıl arifesinde nasıl bir ders isterdim?” diye düşündüm. O an kararımı vermiştim. Dans edecektik. Yin yoga’daki “yang” bir akış olan “savaşçı akışı”nı yapacaktık.

Savaşçı akışı, “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “çömelme”lerle dolu bir akış olduğu için öncelikle bacakların içini ve kasıkları esnetmek gerekiyordu. O yüzden dersin başındaki “asana”larda en az iki dakika bekleyerek sadece kasları değil bağ dokularını da esnetmeye çalıştık. Meditasyon sonrası, kasıkları ve bacakların içini esnetmek için “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) bir süre bekledik. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı esnettik ve “iğneden iplik” duruşu ile de omurgayı büktük. Bedeni ve omurgayı ısıttıktan sonra “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik. Bedenleri dansa hazırlamak için aşağı bakan köpek’te bedeni hareketlendirmeye başladık. Önce sağ sonra sol bacağı havaya kaldırdık. Kalçaları önce yan yana tuttuk ardından kalçaları üst üste getirdik. Yin yoga’da bacakla yapılan bu hareketlere “dragon tails” (ejderha kuyruğu) adı verilmekte… Sırada havadaki bacağı dizden büküp geriye doğru dönüp “camatkarasana” (vahşi şey) duruşu yapmak vardı. Bacak tekrar havaya ve bu sefer kollar ve bacaklar arasından ters tarafa… Ve “yan sopa” (vasisthasana)…

Tekrar “adho mukha svanasana” ve sağ bacak iki elin sağına yerleştirilip “ashwa sanchalanasana”. “Yüksek hamle” duruşunda bir süre bekledikten sonra dirseklerin üzerine yerleşip “uttan pristhasana” (kertenkele)… Tekrar “ashwa sanchalanasana” ve bu duruşta arkadaki bacağı dizden büküp bacağın önündeki kuadriseps kaslarını esnetme… Tüm bu akışı kuadriseps ve kasık kaslarını esnetmek için yapmıştık. “Marauding bear” (yağmalayan ayı) ile kalçayı önce sağa sonra sola döndürüp sağ ve sol kalçanın dışını iyice gerdiğimiz bir noktada bekleyip kalça kaslarını rahatlattık.

Bu akıştan sonra aşağı bakan köpeğe geçip bedeni biraz dinlendirdik ve tekrar sağ bacağı havaya kaldırıp “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşuna geçtik. Kalçayı dışa döndüren kasları esnetmek için…

Kuadriseps kaslarını biraz daha esnetmek için “half saddle” (yarım eyer) ve iç bacakları biraz daha esnetmek için “water bug” (su böceği) yaptık. “Malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ile kasıkları esnetmeye devam ettik ve “dangling” (ayakta öne eğilerek sağa sola sallanma) ile bacakların arkasındaki hamstring kaslarını rahatlattık.

Bacakları ve kalçaları iyice esnettikten sonra artık dans edebilirdik. “Savaşçı akışı”nı üçe bölüp öğretmeyi tercih ettim. Yin yoga eğitiminde biz de öyle öğrenmiştik ve çok daha kolay olmuştu dansa alışmak. İlk olarak savaşçı ataklarını çalıştık. “Ashwa sanchalanasana”da (yüksek hamle) sol bacak öndeyse sağ kol öne doğru uzatılıyordu. Ya da tam tersi. Savaşçı, üç atak yapıyordu. Öne doğru atak yapıyordu, sonra arkaya, sonra yine öne… Atakları bir süre çalışarak nabzı da hızlandırdık.

Ataklara iyice alıştıktan sonra sırada geri çekilmeler vardı. Savaşçı önce atak yapıyordu sonra geri çekilip düşmanını gözlemliyordu. İki kere geri çekiliyordu ama geri çekildiğinde düşmanına bakmayı ihmal etmiyordu. Bakışları düşmanın üzerindeydi. İki geri çekilmenin biri yerden diğeri ise yukarıdandı.

Geri çekilmeleri de hallettikten sonra akışın en başı ve sonu kalmıştı. Akışın başında ve sonunda savaşçı tek ayak üzerinde dengesini sağlıyor ve dikkatini topluyordu. Katıldığım yin yoga eğitmenlik kursunda öğretmenimiz bize bu akışı içimizden geldiği gibi yapmamızı tavsiye etmiş ve bu akışı bir dansa çevirebileceğimizi söylemişti. Hatta akışın başında ve sonunda tek ayak üzerinde bile dans edebileceğimizi ve kalça eklemini hareket ettirebileceğimizi ifade etmişti. Öğretmenimizin bu tavsiyeleri benim çok hoşuma gitmişti ve “savaşçı akışı”nı bu şekilde yapmaya ve öğretmeye karar vermiştim. O gündür bu gündür de savaşçı akışı benim için bir dans haline geldi.

Tabii ki her dansın kendine özgü bir müziği de olur. Bu dansa çok özdeşleştirdiğim bir şarkı var. Ne zaman “savaşçı akışı”nı yapacak ya da öğretecek olsam bu şarkıyı kullanıyorum. O gün de o şarkıyı çalmaya başladım. Şarkının girişi biraz uzun. O sırada sağ bacağı havaya kaldırıp, dizden büküp kalçayı dışa doğru döndürmeye başladık. Ve sözler başladığı ve melodi değiştiği anda ataklara başladık. Birinci atak, ikinci atak ve üçüncü atak… Yerden geri çekilme, yukarıdan geri çekilme… Ve en son arkadaki bacağı öne doğru çekip kalçayı dışa doğru döndürdükten sonra bacağı yere koyduk. Sol bacakta da aynı akış… Her bacak için üç tur yaptık akışı…

Beden iyice ısınmış, nabız da hızlanmıştı. Bedenleri soğutmak ve nabzı da yavaşlatmak için yine yin yoga’da kullanılan “golden seed” (altın tohum) adlı akışı kullandık. Bu akışı hızlı değil yavaş ve odaklanarak yaptık. İsteyenler gözlerini kapattı.

Üç tur sonunda “malasana” (çelenk/dua tespihi duruşu) yapıp yere oturduk. “Butterfly” (kelebek), “half butterfly” (yarım kelebek), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “ananda balasana” (mutlu bebek duruşu) ile bedeni rahattıktan sonra sıra artık “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti.

Dersi bitirirken, bir seneyi daha devirirken, geçmişi geçmişte bırakmak, geleceği de düşünmemek ve planlamamak gerektiğini hatırlattım. Hayatta tek bir an vardı, o da “bu an”, “şimdi”ydi. Farkındalıkla yaşadığımızda, o an’da kalıyorduk ve o an’ı yaşıyorduk. “2014 yılında yaşadıklarımızı, acısı ve tatlısıyla geride bırakmak ve her yaşadığımız olayın bizi büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak…  İster fiziksel bir sıkıntı, isterse duygusal ya da ruhsal sıkıntı olsun, başımıza gelen her şeyi kendi kendimize yaratıp çektiğimizi ve tüm bu deneyimlerin bizi büyütüp geliştirdiğini fark etmek… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek… Yeni yılı karşılarken tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek… Adım adım ilerlemek… Attığımız her adımdan keyif almak… Varacağımız noktaya değil yolculuğun kendisine odaklanmak ve yolculuktan keyif almak… An’ı yaşamak ve an’da kalmak…” Peki, neden danslı bir akışta karar kılmıştım? Dans bir meditasyondu. Bedenimizdeki atamadığımız olumsuz enerji strese yol açabiliyordu ve dans ederek bu enerjiyi bedenimizden atabilirdik. Müziği içimizde hissederek, bedeni müzikle bir hale getirip zihni susturabilirdik. Beden, zihin, ruh ve nefes birliği sağlayabilirdik. Ve dans ederek, bedene odaklanıp zihni susturup an’da kalabilir, an’ı yaşayabilirdik.

sil baştan!

Standard

Bir yılı daha acısıyla tatlısıyla, neşesiyle hüznüyle geride bıraktık. Yeni bir yıla yepyeni ümitler ve beklentiler içinde giriyoruz her zaman olduğu gibi… Yeni olan herşey güzeldir aslında. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap aldığımızda seviniriz bir çocuk gibi. Yeni ve daha önceden hiç gitmediğimiz bir yere seyahat ettiğimizde mutlu oluruz. Yeni bir arkadaş edindiğimizde, yeni bir gruba katıldığımızda, yeni bir hobi edindiğimizde, yeni bir işe başladığımızda kendimizi hep mutlu, huzurlu ve yenilenmiş hissetmez miyiz?

424430_10150561136763812_379396943_n

İşte yeni yıl da hep böyle heyecanlı ve renkli girer hayatımıza sanki yeni doğmuş bir bebek gibi… Masum ve işlenmeye hazır… Tam da bu sebeple, yeni yılda yeni başlangıçlar yapmalı, hayatımızı sil baştan yaratmalıyız.
2015 yılını kendimizi şımartmaya ve mutlu etmeye adayalım. Anı yaşamaya, anı yakalamaya çalışalım. Geçmişten gelen tüm hüzünleri, acıları, yalnızlıkları, pişmanlıkları, olumsuzlukları silelim ve unutalım. Dünü dünde bırakalım. Geleceği de düşünmeyelim, bir ay sonrasını, bir gün sonrasını, hatta bir an sonrasını bile düşünmeyelim. Sadece ve sadece ana odaklanalım. Nefes aldığımız için, sağlıklı olduğumuz için, etrafımızda sevdiğimiz insanlar olduğu için mutlu olalım ve şükredelim.
Bu mutluluğumuzu sevdiğimiz işleri yaparak çoğaltalım. Bu ister sanatsal bir hobi olsun, ister sportif bir aktivite olsun, ister yoga yapmak, ister oturup kitap okumak, bir yudum çayı keyifle ve farkındalıkla içmek, seyahate çıkmak, yavru bir kediyi veya köpeği sevmek ve doyurmak, bir sevdiğine sarılmak, isterseniz de hayatınızı kazandığınız işi sevgiyle ve istekle yapmak olsun… Ne yapıyorsak yapalım, anda kalarak, anı yaşayarak ve sevgimizi vererek yapalım…
Hepimiz, bir şeyler dileriz yeni yıldan. Dileklerimizin bir an önce olması için, derin bir nefes alalım. Nefesimizi verirken, tüm enerjimizle ve içtenliğimizle dileklerimizi evrene yollayalım. En başta sağlık, mutluluk, huzur, sevgi, anlayış ve bolluk… Sonra canınız ne istiyorsa… Dileklerimiz illa ki ulvi olmayabilir. Bol kazanç, şans oyunlarında büyük ikramiyeyi kazanmak, daha iyi bir iş, akademik kariyer, seyahat etmek, bedenimizi şekle sokmak, güzelleşmek ve daha bir sürü şey…
Eski yılı uğurlarken, yaşadıklarımızı kabullenip, her yaşadığımızın olayın bizi daha çok büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak… İster fiziksel bir sıkıntı isterse duygusal ya da ruhsal sıkıntı olsun, başımıza gelen herşeyi kendi kendimize yaratıp çektiğimizi ve tüm bu deneyimlerin bizi büyütüp geliştirdiğini farketmek… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek…
Yeni yılı karşılarken tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek… Adım adım ilerlemek… Attığımız her adımdan keyif almak… Varacağımız noktaya değil yolculuğun kendisine odaklanmak ve yolculuktan keyif almak…
Bu yeni yıl farkındalığımızın arttığı, kendimizi sevdiğimiz ve onayladığımız, yaşadıklarımızla biraz daha büyüyeceğimiz, yeni başlangıçlarla dolu bir yıl olsun…

acro yoga

Standard

“Bugün sizinle yoga dışında bir şey yapacağız. Bugün sizinle oyun oynayacağız. Çok eğleneceğimizi düşünüyorum. Şimdi oyun oynamaya hazır mısınız?”

20140531_152104-001

Geçen hafta katıldığım bir atölye çalışmasında duyduğum ilk cümleler. Daha önce hiç denemediğim bir yoga tarzı: “Acro Yoga”. Acro yoga denilince, aklıma sadece ve sadece eşli yapılan asanalar geliyordu. Oysa acro yoga bambaşka bir şeymiş. Geçen hafta sonu katıldığım atölyede anladım bunu. En iyisi anlatmaya baştan başlayım.

Eğitmenlik yaptığım yoga stüdyosunda “acro yoga” atölyesi düzenleneceğini duyduğum andaki heyecanımı anlatamam. Hep duyardım ancak o güne kadar denemek fırsatım olmamıştı. Nasıl bir yoga olduğunu çok merak ediyordum.

Atölyenin olduğu gün çok yorgun uyandım. Üstüne üstlük bir de menstrüasyon dönemimdi. Ne de şanslıyım değil mi? Yorgun hissettiğim için sabah kardiyovasküler çalışmamı yapmadım. Güzel bir kahvaltı edip stüdyoya gittim. Genç kızlarla dersim vardı. Onlar da biraz yorgun hissediyorlardı. Yin yogada karar kılıp bedeni iyice dinlendirdik, esnettik ve rahatlattık. Dersim de bittiğine göre artık atölye çalışmasına hazırdım.

Aslında stüdyodaki tüm eğitmen arkadaşlarım da heyecanlıydı. Onların heyecanını da hissedebiliyordum. Terslik bu ya, ne kadar çok istese de öğrencilerimden biri işi dolayısıyla bu atölyeye katılamayacaktı. Üstüne üstlük, birçok insan aynı durumdaydı. Bu atölyeye katılmayı o kadar çok isteyen herkesin o gün önemli işleri vardı ve rezervasyonlarını iptal ettirmişlerdi. Diyorum ya, ilginç bir gündü. Atölyeyi verecek olan eğitmen İstanbul’dan gelecekti. Uçağını kaçırmıştı. Stüdyoya vardığımda onların telaşına ben de ortak olmuştum. Hani bazen bir şeyi çok istersin, olmaz ya. Onun gibi hissettik bir anda. Neyse ki eğitmenimiz bir sonraki uçakta yer bulmuştu ve atölye çalışmasına vaktinde yetişebilecekti.

Eğitmen stüdyoya ayak basar basmaz cam çay demliği kendi kendine çatladı ve mutfakta her yer çay oldu. Arkadaşlarım etrafı temizleme işine girişmişlerdi ki, mutfak penceresinin perdesi elimizde kaldı. Ben ve diğer müdavim bir öğrenci perdeyle uğraşmaya başladık. O sırada atölye çalışmasının yapılacağı stüdyoda ders bitti. Hemen üç arkadaş stüdyoya gidip etrafı toparladık. Yerlere “mat”ları (yoga minderi) yerleştirdik. Stüdyoyu havalandırdık. Müzik sistemini kurduk. Neyse ki bu kadar tersliğe rağmen dersin başlamasına on beş dakika kala hazırdık. Derin derin nefeslerle rahatlamak… O an en çok ihtiyacımız olan şeydi.

Herkes gelmiş ve “mat”lara yerleşmişti. Biz de yerimizi aldık. Atölye çalışmasını yaptıracak olan eğitmen de yerini aldı. O kadar doğal ve şirin bir eğitmendi ki hemen kanım ısındı. Yoga akışına geçmeden önce daire olduk. Herkes ismini söyleyip bir asana yapacaktı. Böylece az çok birbirimizi tanıyacaktık. İlk turda sadece ismini söyleyenler asana yaptı. İkinci turda, kişi ismini söylüyordu ama onun asanasını tüm grup yapıyordu. Çok eğlenceliydi. Tanışma faslı bittikten sonra yerlerimize geçtik.

“Acro yoga” çalışmasına geçmeden önce biraz ısındık. Klasik “surya namaskara” (güneşe selam), “phalakasana-chaturanga dandasana” (sopa-şınav) serisi, “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı), “adho mukha svanasana-camatkarasana” (aşağı bakan köpek-vahşi şey) serisi ve “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) gibi asanalar yaptık. Beden “ateş” almıştı. Artık “acro yoga” zamanıydı.

Önce basit asanalar ile başladık. İki kişilik gruplar olduk ve bacakları ve kolları güçlendirmek için bir çalışma yaptık. “Sarvangasana”yı (omuz duruşu) ve “phalakasana”yı (sopa) ikili çalıştık. Bir kişi altta zemini oluştururken, üstteki kişi “phalakasana” (sopa), “salambhasana” (çekirge) ve “dhanurasana” (yay) yapmayı denedi.

Asanalar gitgide zorlaşıyordu. Bir kişi sırt üstü yere yatarak zemini oluşturdu ve diğerinin kalça kemiklerini ayak tabanlarını yerleştirip o kişiyi “uçurdu.” İkinci kişi uçarken, “salambhasana” ve “dhanurasana” yapmaya çalıştı. Yaptı, yapamadı. Denedi, düşer gibi oldular. Üçüncü bir kişi yardımcı oldu. İkili dengesini kaybettiğinde, üçüncü kişi dengeyi kurdu, düzeltti onları. Oyun böylece sürüp gitti.

Biz gruplar halinde “acro yoga” asanalarını yapmaya çalışırken, hep aklımızda olan şey “yapmak”, “yapmak” ve “yapmaktı.” Başarmaktı. Kazanmaktı. Oyun oynarken bile aklımızda hep kazanmak vardı. Kimse kaybetmek istemezdi. İşte o gün, eğitmenin bize hatırlattığı da bu oldu: “Kazanmak için oynama. Sadece oyna.” Ve asanalara ara verip, bizi tekrar ortaya topladı. Bu sefer iki kişilik gruplar halinde oynamaya başladık. Hani çocukken de yapardık ya. Ellerimizi birbirine çarpardık. Onun gibi bir oyundu bu. Kollarmızı ya sağa ve sola sallayacaktık ya da yukarı kaldıracaktık. Eşimizle aynı şeyi yaparsak, ortada ellerimizi birbirine çarpacaktık. Eğer farklı şeyler yaparsak, aynı şeyi yapana kadar devam edecektik. Aynı şeyi yaptık, ortada ellerimizi buluşturmayı unuttuk. Farklı şey yaptık. Bir de baktık ki, ellerimizi birleştirmişiz. Ellerimiz dolandı birbirine… Sınıf kahkahalarla çınladı. Herkes çocuk olmuş, eğleniyordu. Kazanmak diye bir düşüncemiz yoktu. Sadece oynuyorduk ve anı yaşıyorduk.

Daha neler mi yaptık? Üstteki kişi “padmasana” (lotus) pozunda “tahta” oturdu. Sonra “ustrasana” (deve) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu)… En ilginç asanalardan biri, bir kişinin yerde “setu bandhasana” (yarım köprü) kurması ve diğerinin onun bacaklarından destek alarak “sirsasana”ya (kafa duruşu) kalkmasıydı.

20140531_152649

Arkaya eğilmeler olmadan bir yoga workshop’u olur mu hiç? Tabii ki acro yoga workshop’unda da arkaya eğilmelerin kralı vardı. Bir kişi yerde sırt üstü yatıp diğerini “urdhva dhanurasana” (köprü) pozisyonuna getiriyordu ve o kişi köprüden kol duruşu çıkışı gibi gerisin geri çıkıyordu. Bir tarafta başlayıp tam ters tarafta bitiriyordunuz. Çocukken attığımız taklalara benziyordu. Hafiften bir baş dönmesi… O kadar zevkliydi ki… Bu duruşun bağımlısı olabilirdiniz.

En sona kalan asana en keyiflisiydi. Rahatlatıcı, gevşetici ve esnetici bir asanaydı. Bir kişi yerde sırt üstü yatıp ayak tabanlarını diğerinin kalça kemiklerine yerleştiriyor ve onu yukarı kaldırıyordu. Yukardaki kişinin omurgasını esnetiyor, omuzlarını rahatlatıyor, bacaklarını “baddha konasana” (kelebek/bağlı açı duruşu) şekline sokturarak kalçasını gevşetiyordu. En son da bedeni burguya sokmasına yardımcı oluyordu ki, bu hazzı anlatmaya kelimeler yetmez. Şansıma bu asana serisini bana eğitmen yaptırdı. Arkadaşınla ikili olduğunda da çok keyifli bir çalışmaydı ancak eğitmenle olunca tadı bambaşkaydı. Öncelikle eğitmen bu konuda yetkin olduğu için ona daha çok güveniyordun. Tabii ki bu duruşları sürekli yaptığı ve çalıştığı için alışmıştı. Bizim ilk deneyimimizdi. Onun kadar akışkan ve kolay yapmıyorduk. Mesela ben arkadaşımı kaldırırken korkuyordum. Ya tutamazsam? Ya düşürürsem? Ya bir yerini sakatlarsam? Oysa eğitmen güçlüydü, işi biliyordu ve kendini ona çok kolay teslim edebiliyordun. Güven… Hayatın her anında olduğu gibi yoga çalışmalarında ve özellikle böyle ikili çalışmalarda çok önemli bir etken…

Dersin sonunda eğitmen bizi yine ortada topladı. Daire olduk. Birbirimize yaklaştık. Bir elimizle sağdaki arkadaşımızın omuzuna ufak ufak dokunurken diğer elimizle de soldaki arkadaşımızın sırtını sıvazladık. “(Arkadaşlarım) sizlere güvendim. Çok iyiydiniz, bana çok destek oldunuz. Hepinize çok teşekkür ederim.”

Aslında yapamayacağımız şey yoktu. Önemli olan, yeni şeyler denemeye açık olmaktı. Biraz güven, biraz cesaret ve her zamankinden daha çok çaba…

dengeleri fark etmek

Standard
“Vrksasana”dan (ağaç duruşu) “virabhadrasana III”e (üçüncü savaşçı), üçüncü savaşçıdan “urdhva prasarita eka padasana”ya (ayakta bacakları ayırma), ayakta bacakları ayırmadan “garudasana”ya (kartal), kartal duruşundan “uttiha hasta padangusthasana”ya (el ayağa uzatılmış duruş) ve bu duruştan “natarajasana”ya (Bilge Nataraj duruşu/dansçı duruşu)… Bir asanadan bir asanaya nefesin yardımıyla aktığımız bir “vinyasa.”
IMG_6829
Geçen hafta denge üzerine yoğunlaştığım dersten bir kesit sadece. Ve öğrencimin bu akış içinde zorlanması ve dudaklarından dökülen cümle: “Ardından ne geleceğini bilsem daha kolay yapacağım.”
Denge duruşları… Ayakta ve yerde… Çoğu yoga dersinde olduğu gibi bu derse de yerde başlamıştık. Kısa bir meditasyonun ardından, dört ayak üzerinde ters kol ters bacakla denge duruşları ve “vyaghrasana” (kaplan duruşu) ile o günkü dengemizi test etmeye başladık. Kaplan duruşunu yaparken beden küçük küçük sallanmaya başladı. Biz mi dengemizi test ediyorduk yoksa denge mi bizi test ediyordu? Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıttıktan sonra, sıra bu serilerin arasına denge asanaları serpiştirmeye geldi. “Vasisthasana” (Bilge Vasistha duruşu/yan sopa) ve bunun değişik varyasyonları, “bakasana” (karga), “svarga dvijasana” (cennet kuşu), “ashva sanchalayasana” (yüksek hamle), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı duruşu) ve “eka hasta bhujasana” (tek el kol denge duruşu) bunlardan bazılarıydı.
Denge duruşları, yogadaki en zorlayıcı asanalardandır. Çünkü bu duruşları yaparken hem bedenimizi hem de zihnimizi kontrol etmemiz gerekmektedir. Bedensel olarak dengeyi sağlayabilmek için karın kaslarımızı kullanmamız şarttır. Eğer ayakta bir denge duruşu yapıyorsak, ayaklardan iyice yere köklenmekte fayda vardır. Bakışlarımızı bir noktaya odaklayarak da zihni kontrol edebilmemiz mümkündür.
Denge asanalarını yaparken sakin ve sabırlı olmak gerekmektedir. Bunun için duruşa nefesin yardımıyla zihni ve sinir sistemini sakinleştirip sakin, ağır ve dikkatli bir şekilde girmeliyiz. Denge duruşlarını ya da ters duruşları yaparken, sinir sisteminin etkisini de aklımızdan çıkarmamalıyız çünkü bu duruşlar sırasında, sempatik sinir sistemi uyarılır ve bedene “kaç ya da kavga et” uyarısı yollanır. Denge asanaları ya da ters duruşlar sırasında, kalp atışlarınızın hızlandığını hissedersiniz. Böyle bir anda nefese odaklanıp zihni sakinleştirerek duruşta birkaç nefes güçlü bir şekilde kalabilirsiniz.
Dengeden bahsettiğimizde, vestibüler ve proprepsiyon sistemden bahsetmemek olmaz çünkü her iki sistem de denge sağlamamıza yardımcı olur. Bu sistem, memeli hayvanların dengesini sağlayan ve bizlere hareket kabiliyeti ve denge duygusunu hissettiren bir sistemdir. Kulağın içinde bulunur ve göz hareketlerini kontrol eden ve bedeni dik tutmamızı sağlayan kaslara sinirlerine sinyal yollar. Beynimiz, kafatası içindeki bu sistemden gelen bilgileri kullanır ve böylece bedenin dinamiklerini ve hareketlerini, pozisyonlarını algılar.  Kısaca, vestibüler sistem iç kulakta bulunan ve başımızın konumu hakkında bilgi veren bir sistemdir.
Propriosepsiyon ise eklemlerin boşluktaki pozisyonunu, konumunu, hareketini algılama duyusudur. Eklemde yer alan kapsül ve bağlar, eklemin etrafındaki kas dokusu ve tendonlar, içerdikleri bir takım özelleşmiş hücreler aracılığıyla merkezi sinir sistemimize sürekli uyarılar yollar. Bu uyarılar sayesinde, vücudumuzdaki eklemlerin ve kasların uzaydaki konumundan, pozisyonundan, gerginliğinden ve basınç durumundan haberdar oluruz. Kişinin bir hareketi doğru, sağlıklı ve koordineli yapabilmesi için gelişmiş bir propriosepsiyon duyusunun olması gerekmektedir.
Bu konuyu daha anlaşılır hale getirmek için bir örnek vereyim. “Virabhadasana II”deyken (ikinci savaşçı) arkadaki kolumuzun omuz hizasında olup olmadığını “vestibüler sistem” sayesinde farkederiz. Propriosepsiyon ile “köklenmeyi” ya da bağlantıyı hissederiz. Bu sistem ile hareketlerimizi planlar ve koordine edebiliriz. Bu sistem, “beden farkındalığı” yaratır.
Tüm bu bilgiler ışığında, asanalara dönersek… Bazı denge duruşları vertibüler sistemi, bazılarıysa proprioseptif sistemini çalıştırır ve güçlendirir. “Ardha chandrasana” (yarım ay) duruşunu yaparken, bir bacağımızın üzerinde durup, gövdeyi yana ve başı yukarı çevirip yukarıdaki ele baktığımız için kulak içindeki dengelerle oynamaktayız. Bu nedenle bu duruş, vestibüler sistemi çalıştıran ve geliştiren bir duruştur. “Natarajasana” (dansçı) duruşundayken yerde köklendiğimiz ayağımıza ne kadar sağlam basmamız ve güç vermemiz gerektiğini “propriosepsiyon” sayesinde algılarız. “Vrksasana” (ağaç) propriosepsiyonu güçlendirirken, “vasisthasana” (yan sopa) vestibüler sistemi geliştirir.
Denge duruşlarında, gözlerin ve bakış açışının öneminden de bahsettik. O gün derste sınırları zorlamak için yeni bir şey denemiştik. Ağaç duruşunu gözler kapalıyken yapmak. Gözleri kapatarak bir denge duruşu denemek neden önemliydi? Çünkü gözler sayesinde, denge duruşlarında dik bir şekilde durabiliyoruz. “Tadasana”da (dağ duruşu) gözlerimizi kapattığımızda, sağa sola sallandığımızı farkederiz çünkü vestibüler sistem bizim dik durmamızı sağlar. Gözleri kapadığımızda, bedene dik durma sinyali gitmemeye başlar. O nedenle, gözler kapalı bir şekilde denge duruşu denemek çok daha zordu.
IMG_6821
Denge duruşlarını daha zor hale getirmek ve kendimizi geliştirmek için gözleri kapatmak bir yöntemdir. Bir başka yöntem de başımızın konumunu ve bakış açımızı değiştirmektir. “Ardha chandrasana”da (yarım ay) başı nötr konumda tutmak daha kolaydır ama başı yukarıdaki ele çevirmek ve yukarıya bakmak daha zordur.
O günkü derste, belki de “sinir sistemi”nın devreye girmesiyle ve “vestibüler ve propriosepsiyon sistemlerinin” ardı ardına gelen asanalar ile çalışmaya başlamasıyla, öğrenci devam eden denge duruşlarına daha fazla dayanamayacağını düşündü ve akışı bıraktı. Bedenin sağ tarafındaki akış bittikten sonra ise, “şimdi akışı ve nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğumu biliyorum. Hangi asanadan sonra ne geleceğini biliyorum. Ardından ne geleceğini bildiğim için sol tarafı daha kolay yapacağım.” Eğitmene (bana) not: “Zihin nelerle karşılaşacağını bilmek ister. Zihin hep ama hep bilmek ister. Zihne fazla kulak asma.”
Madem ki dersi denge asanalarına adamıştık, dersi denge duruşu ile bitirmek iyi bir fikir olabilirdi. Öğrenci, “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) denemek istedi. Önce duvar kenarında kol duruşu yaptı ve ardından kendi başına duvar ve benim desteğim olmadan baş duruşunu ortada denedi.
Dersin başında, o günün amacını “bedenin sağ ve sol enerjilerinive sağ ve sol dengeleri fark etmeye çalışmak” olarak belirlemiştim. Dengemizin her gün değişebileceğini, asanaları bir gün çok iyi yapsak da ertesi gün aynı şekilde yapamayabileceğimizi söylemiştim.
Dersin sonunda zihin ve denge hakkında bambaşka bir noktaya varmıştık. “Zihin nelerle karşılaşacağını bilmek isterdi. Hep bilmek, hep bilmek isterdi. Bir sonraki hamleyi bilerek yaşarken aslında şu anı kaçırıyorduk. Her zaman her şeye hazırlıklı olamazdık. Hayatta başımıza beklemediğimiz şeyler de gelebilirdi. Hayatı sürekli kontrol altında tutamazdık. Geleceğe odaklı yaşadığımızda aslında anı kaçırırdık. Anı kaçırdığımızda, ‘şu an’ yok olur gider ve biz hayatı kaçırırdık. Gelecek hiç gelmeyebilirdi. Geleceği düşünmeden, anda kalarak yaşarsak daha mutlu olabilirdik. Anda kalırsak ve geçmişi ve geleceği düşünmezsek çocuklar kadar korkusuz ve cesur olabilirdik. Çocuklar kadar cesur ve korkusuz olduğumuzda da, kollarımızın üzerinde durmayı bir kenara bırakın, kollarımızın üzerinde koşabilirdik bile.” İşte o gün dersin bana öğrettiği de buydu.