Tag Archives: anda kalmak

an’ın getirdikleri…

Standard

Yoga eğitmenlik kursu sırasında iki tarz ders üzerinde uzun uzun konuşmuş ve çalışmıştık. Bunlardan bir tanesi daire şeklinde kurgulanan diğeri ise zirve duruşuna hazırlanan dersti. Eğitmenliğe başladığımdan beri derslerde zirve duruşuna hazırlanılan tarzı tercih ediyorum. Dersin ilk yarısında bedeni ve zihni o günkü zirve duruşuna hazırlıyor; ikinci yarısında ise bedeni dengeliyor, duruşun tam tersi duruşlarla bedeni rahatlatıyor ve en sonunda bedenleri dinlendiriyorum. Geçenlerde grup dersine gittiğimde öğrencilerden biri “ortaya karışık” bir ders yapıp yapamayacağımızı sorduğunda aklıma hemen daire şeklinde kurgulanan ders geldi.

Başlangıç meditasyonu sonrasında bedenleri “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttık. Bedenler iyice ısındıktan sonra ayaktaki asanalar üzerine yoğunlaştık. Her bir asana sonrasında “vinyasa” (akış) ile bedeni tazeliyor ve sonra diğer “asana”yı (duruş)  yapıyorduk. Hatta ders biraz daha hareketli olabilmek için asimetrik duruşlarda sağ ve sol taraf arasına bile “vinyasa” sıkıştırıyorduk. Bu şekliyle ders “ashtanga yoga” tarzına benzemişti. Ama tabii ki ben “ashtanga yoga” serisini ezbere bilmiyordum ama daire planlı bir ders çalıştırayım derken biraz da “ashtanga yoga”ya kaymıştık.

Ayaktaki asanalar sonrasında öne ve arkaya eğilmeler ile devam ettik. Her bir asana duruşundan iki ya da üç “asana” yapıyorduk. Burgular, karın güçlendiriciler ve kalça açıcılar ile devam ettik. Her “asana” sonrası bir “vinyasa”… Hava sıcak, sınıf sıcak, içimizdeki “agni” (ateş elementi) harekete geçmiş ve belki de bu grup ile ilk defa bu kadar hareketli bir ders yapıyorum…

En son ters duruşlar… Sınıf karışık bir sınıf olduğu için, yeni başlayanlar ve müdavimler olduğu için ters duruşlar arasından seçim yapmalarını istedim. İsteyenler “salamba sirsasana” (destekli baş duruşu), isteyenler “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu) ve isteyenler de “adho mukha vrksasana” (kol duruşu)…

Dersi “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile tamamladık. Dersin sonunda tek bir şey düşünüyordum. Neden zirve duruşlu dersleri daha çok seviyor ve tercih ediyordum? Sanırım cevabı bulmuştum. Tekdüze şeylerden hoşlanmıyordum. Bir sonraki hamlenin ne olacağını bilmek ve her şeyi bilerek hareket etmeyi sevmiyordum. Bilinmezi seviyordum. Hani meşhur “anı yaşamak”, “anda kalmak” ve “bir dakika sonra ne olacağını bilmeyerek sadece o anı yaşayıp o anın içinde mutlu ve huzurlu olmak” sözleri var ya… İşte ben onu seviyordum. Bir sonraki hamleyi bilerek yaşadığımızda zihin de her şeyi önceden bildiği için bedenden ve nefesten yani ruhtan önce hareket ediyor. O zaman da sadece zihnin yönlendirdiği ve zihnin hükmettiği kişiler haline dönüyoruz. Kukla oluyoruz. Halbuki sadece “o anın” getirdiklerini yaşamak ve mutlu olmak mümkün… İşte ben tam da bunu yapmaya çalışıyorum…

her yerde meditasyon!

Standard

Meditasyon sadece yoga matında (minderinde) bağdaş kurup gözler kapatılarak mı yapılır? Eğer öyleyse neden herkesin meditasyondan kaçtığını anlayabiliyorum. Bir sürü merasimi yerine getirene kadar zihnin o kadar çok şey düşünür ki, meditasyona oturduğunda zihnin bir türlü susmak bilmez. Nereden mi geldi tüm bunlar aklıma? Anlatayım.

2009-2010 tum fotolar 073

Sabah yürüyüşe çıkmıştım. Deniz kenarında upuzun bir yürüyüş parkuru var şu an tatilimi geçirdiğim beldede. Hem yürüyorsun ve kardiovasküler bir çalışma yapıyorsun hem de mis gibi deniz havasını içine çekiyorsun. Daha ne isteyebilir ki bir insan?

Bugün yürürken birden aydınlandım. Hayır, uçmadım. Sadece farkettim. Aslında hayatta her yaptığımızı meditasyona çevirebiliriz. “Hadi canım sende!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ben ciddiyim. Bunu açıklayabilmem için öncelikle meditasyonun ne olduğunu hatırlatmam gerek.

Sahi meditasyon ne demek? “Ben yoga yapıyorum” diyince, herkes “aaaa meditasyon da yapıyor musun?” diye soruyor. Gerçekten de meditasyon ne demek ve nasıl yapılır? Bir kuralı var mıdır? Yoksa her şekilde ve her yerde meditasyon yapmak mümkün mü?

Meditasyon, en basit tabiriyle, düşüncelerimizden arınmış ancak farkında olma halidir. Kafa karıştırıcı değil mi? Hem düşüncelerimizden arınmış olacağız, yani hiçbir şey düşünmeyeceğiz, hem de farkında olacağız. Ya da şöyle ifade edebilir miyiz acaba? Zihni susturma hali. Belki bu daha güzel oldu. Zihnimizi susturmak… O an hiçbir şey düşünmemek ama yine de yaşadığımız anın farkında olmak. Meditasyonda, bir yapma hali yok. Sadece farkında olma durumu var. İşte tam da bu nedenle, meditasyonun sadece ve sadece bağdaş kurulup gözler kapatılarak yapılması gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon halinde olabiliriz.

Madem ki meditasyon, düşünceleri ve zihni susturma, anda kalma ve farkında olma durumu; o halde biz her istediğimizde meditasyon haline girebiliriz. Peki bu nasıl olacak? Daha önceden de meditasyonun her zaman ve her yerde yapılabileceğini farketmiştim ama bugün yürüyüş yaparken tekrar hatırlayınca, sizinle de paylaşayım istedim.

Yürüyordum. Denizden dalga sesleri geliyordu. Ben denizin ufukla birleştiği noktaya bakıyordum. Birden her şey sustu. Çevremde ne insanlar ne sokak köpekleri… Ne de başka bir şey. Sanki dünyada yalnızca ben vardım. Gözlerim açıktı. Bağdaş da kurmuyordum. Üstüne üstlük yürüyordum. Ama o an… İşte o an… Meditasyon haliydi. Gözlerim ufuk çizgisinde… Ben uyanık ve ayakta ama meditasyon halinde… Müthiş bir huzur… İşte hayat bu…

Yürüyüşten sonra, bir çay bahçesinde oturdum. Yine denize nazır bir köşe seçtim kendime. Tekrar denize baktım. Yine gözlerim açık ve yine zihnim susmuş… Ama farkındayım ve uyanığım. Sadece o anı yaşıyorum. Nefes alış verişlerimi hissediyorum. Bir süre sonra nefesimin de susuyor sanki… Huzur, mutluluk ve dinginlik…

İşte meditasyon böyle bir şey bence. İlla ki sessiz ve loş bir oda içinde, çevremizde mumlar ve tütsüler, bağdaş kurup gözlerimizi sımsıkı kapatıp meditasyon deneyimlemek gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon olabiliyormuş demek. Bunu daha önceleri bir yoga öğretmenim söylemişti. O zamanlar, ben yoganın sadece asana kısmıyla ilgileniyordum. Yeni yeni meditasyona merak salmaya başlamıştım. Öğretmenim, bir derste böyle söylediğinde, ben de tıpkı sizin gibi “hadi canım sende!” demiştim içimden. O an anlamsız gelen bu sözler, şimdi o kadar çok anlam kazandı ki benim için.

2009-2010 tum fotolar 075

Tıpkı o öğretmenimin de söylediği gibi, yürüyüş yaparken, kendimizi o ana vererek, o anı yaşayarak, farkında olarak yürürsek eğer, bu da meditasyondur. Ya da çay içerken, her bir yudumumuzu farkederek, sindirerek, ağız tadıyla içersek, bu da bir meditasyondur. Yemeğimizin lezzetinin farkına vararak, ona odaklanarak ve her bir lokmamızı hissederek yersek, bu da meditasyondur. Aynı şekilde, arada sırada zihnimiz yorulduğunda, başımızı bilgisayar başından ya da kitaptan, kağıtlardan, o an ne ile uğraşıyorsak o işten kaldırıp, sabit bir noktaya gözlerimizi kırpmadan bakınca, bu da bir meditasyondur. Zihin yorulmuştur ve kendini tazelemek ve yenilemek için kendince bir yöntem izliyordur siz farkında olmasanız bile…

Şu an deniz kenarındayım. Dalga seslerini dinliyorum. Düşüncelerimi toplamaya çalışmaktan ve yazmaktan yoruldum. Zihnim de yoruldu haliyle. Bir an için bıraktım notebook’umu kenara. Denize baktım ve baktım. Durmadan akan, sürekli yenilenen ve değişen bir su kütlesi… İşte günlük hayatımın içinden kısacık bir meditasyon hali size. Bir düşünün bakalım, mutlaka siz de kendi hayatınızın içinde kısacık meditasyon anları bulacaksınızdır…

sahi nasıl bir şeydi şu “meditasyon” denen şey?

Standard

Kaç yıl önceydi meditasyonu ilk denediğimde? Sanırım iki yıl önceydi. Yoga asanalarının bana yetmemiş, kendimi önce yoga hakkında kitaplar okumaya adamış ve sonrasında meditasyona merak salmıştım. Mutlaka denemeliydim meditasyonu ama bunun bir yolu yordamı, yöntemi var mıydı? Hiçbir fikrim yoktu. İyisi mi evde yalnız başımayken kendi kendime bir şeyler denemekti. Ben de öyle yaptım.

2009-2010 tum fotolar 690

Yoğun bir iş temposunun ardından eve gelmiştim. Niyetim o akşam meditasyonu deneyimlemekti ya; odama girdim. Bağdaş kurup yere oturdum, telefonumun alarmını on beş dakika sonraya kurdum ve gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapattığım ilk andan itibaren gözlerimin önünde ve zihnimin içinde sürekli bir şeyler dolanmaya başladı. Tüm gün yaşadıklarım, meditasyondan sonra yapacaklarım, ertesi güne planlarım, yukarı kattaki komşudan gelen televizyon sesi, en son olarak da ayaklarımın uyuşması… İşte son noktayı vuruyor ayaklarımın uyuşması. Duyduklarımdan ve okuduklarımdan meditasyon yaparken kıpırdamam gerektiğini biliyorum ama canım yanıyor. Dayanamıyorum, gözlerimi açmadan ayaklarımı öne doğru uzatıyorum ve müthiş bir rahatlama…  Ben tüm bunların içinde debelenirken birden alarm sesiyle irkiliyorum. On beş dakika geçmiş bile. Peki, ben ne anladım bu meditasyondan? Hiçbir şey. Sadece gözlerim kapalı düşünmeye devam ettim. Ha gözlerim açık ha kapalı düşünmüşüm. Sonuçta ilk meditasyon deneyimim beni hayal kırıklığına uğrattı.

Başarısız ilk deneyimden sonra, ben meditasyondan vazgeçtim mi? Hayır. Ertesi gün yine aynı odada oturdum. Bu sefer “virasana” (kahraman) duruşunda oturdum. Bir de böyle deneyim meditasyonu diye düşündüm. Yine alarmı on beş dakika sonraya ayarladım ve gözlerimi kapattım. Yine tüm gün boyunca yaşadıklarım ve günün kalanına ve ertesi günlere dair planlarım geldi aklıma. Birden üşümeye başladığımı fark ettim ve tabii ki ayaklarım da yine uyuşmuştu. Ayaklarımın çözümü kolaydı, bir gün önceden alışıktım. Hemen uzattım ayaklarımı. Üşümeye çare yoktu çünkü üstüme alabileceğim bir hırka ya da şal yoktu yakınlarda. Gözümü açmak da istemiyordum, üşümeyi kabullendim ve alarm çaldı. İkinci gün de bir aydınlanma yaşamadım. Nasıl bir şeydi ki bu meditasyon denen şey?

Aradan kaç gün geçtiğini hatırlamıyorum. Bu geçen zaman içinde meditasyon süresini yarım saate yükseltmiştim. Yine bir akşam meditasyona oturduğumda geçmişte olan ve beni rahatsız eden bir olay geldi gözlerimin önüne. Sanki o olayı tekrar yaşıyordum. Bu sefer, o olayın beni neden bu kadar üzdüğünü bir türlü anlamadım. Olay artık o kadar anlamsız ve komik gözüküyordu ki. Derken, o olayı bana yaşatan kişiyi gördüm gözlerimin önünde, sanki her şey canlıydı ve biz birbirimizi affettik. Birbirimizi affettikten sonra da, ben kendimi affettim. Gözlerimde yaş vardı. Ağlamışım. Ağladığımın farkında değildim oysa. Bir kuş kadar hafiftim artık. Bir yükten kurtulmuştum. Derken alarm çaldı ve ben meditasyondan uyanmak ve maddi dünyaya dönmek istemedim. İlk defa farklı bir şey deneyimlemiştim meditasyonda. Mutluydum ve hafiflemiştim.

Ertesi gün, yine benzer bir şey hisseder miyim diye bir beklentiyle oturdum meditasyona. Tabii ki, böyle bir beklentim olduğu için hiçbir şey deneyimlemedim. Kendimi kastım ve zorladım. Maalesef yarım saatlik meditasyon keyiften çok azap olmuştu o gün. Meditasyonda beklenti içinde olmamam ve kendimi sadece ve sadece akışa bırakmam gerektiğini anladım.

Yine aradan bir süre geçti. Bir akşam alarmı kurdum ve oturdum meditasyona. Gözlerim kapalı, günlük olaylar ve planlar geldi geçti zihnimden. Artık sadece bir seyirci olmaya alışmıştım. Düşüncelerin peşinden sürüklensem bile, hemen farkına varıyor ve zihnimi tekrar o ana getirmeyi başarıyordum. Ne mi yapıyordum? Nefeslerime odaklanıyordum hemen, nefes alış verişlerimi sayıyordum. Bir süre sonra, nefesim neredeyse durma noktasına gelmişti. O kadar yavaşlamıştı ki, bir an için nefes almıyorum diye panikledim. Sonra fark ettim ki, çok yavaş, uzun ve sakin nefesler alıyordum. Bir an, yogada üçüncü göz denilen noktada, yani iki kaşımın arasında, bir enerji yoğunluğu hissettim. İçim boşaldı sanki. Ruhum içimden çıktı sanki ve ben sanki uçuyordum. O kadar huzurlu ve mutluydum ki, her şey önemsizdi o an benim için. Sadece sonsuzluk vardı. Derken kapının açılması ve eşimin seslenmesiyle irkildim. Kalp atışlarım hızlandı, nefes nefese kaldım ve kendime gelemedim. Gözlerimi açamıyordum, yere uzandım ve beni yalnız bırakmasını söyledim. Tek duyduğum, “bir buçuk saattir ortalarda yoksun, seni merak ettim, uyudun sandım” oldu. Bir süre yerde uzanıp, sağa sola devrilip kendime geldikten sonra kalktım eşimin yanına gittim. Hala kendimde değildim, sanki bir rüya âleminde gibiydim. Tekrar konuştum eşimle. Hayır, uyumamıştım ben. Zihnim uyanıktı, meditasyon halindeydim. Her şeyin farkında ama bambaşka bir boyuttaydım ben o gün. Bunu araştırmaya karar verdim. Tanıdığım yoga eğitmenleriyle konuştum, meditasyon hakkında internette araştırma yaptım ve birçok kişinin böyle şeyler deneyimlediğini gördüm. Rahatlamıştım. Demek ki, meditasyon böyle bir şeydi. Sonunda, meditasyona dair bir şeyler yakalamıştım.

Bu deneyimden sonra, meditasyon teknikleriyle ilgili derslere katıldım. Zihin, ruh, ego ve meditasyon üzerine çalıştım. Meditasyon benim için vazgeçilmez bir hal almıştı. Akşamı iple çekiyordum. Kendi başıma oturup meditasyon yapıp tüm gün yaşadıklarımı, biriktirmeden, temizlemek ve ruhumu ve zihnimi dinginleştirmek. Bağımlılık yapmıştı adeta bana.

Meditasyona başladıktan iki yıl sonra, meditasyon yaparken, sürekli zihnimi ve ruhumu sessiz ve sakin tutuyorum ve sadece anı yaşıyorum, anda kalıyorum, ne geçmişi ne geleceği düşünüyorum diyebilir miyim? Asla. Zaten eğer zihnimi ve ruhumu sessizleştirip, sadece ve sadece anı yaşayabilseydim, bir yogi olurdum yoga eğitmeni değil. O halde, amaç ne? Sadece kendi kendine geçireceğin bir zaman dilimi ayırmak; sessizce oturup sadece izleyici olabilmek ve yorum yapmadan, fikir yürütmeden her şeyi olduğu gibi kabul etmek…

bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı?

Standard

İlk yoga dersim… Dersin son ve en zor duruşu… Savasana, derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu… Kıpır kıpır bir insanım ben, zihnim de kıpır kıpır… Nasıl yatarım ben birkaç dakika hareketsiz? Her iki saniyede bir başımı kaldırıyorum yerden, çevreme bakıyorum, öğretmene bakıyorum. Yok hayır bitmedi bu işkence, yatmaya devam…

PhotoFunia-84fb8eYıllar önceydi bu yaşadıklarım… Şimdi “savasana” en sevdiğim duruş. Hatta gün içinde biri bana hadi biraz “savasana” yapalım dese, hiç hayır demem. Nedir seneler içinde değişen? Neydi bu savasana ve ben nasıl alıştım benim için işkence olan bu duruşa?
“Savasana”, tam çevirisi ceset pozisyonu… Ancak ben yoga gibi olumlu ve güzel bir felsefede “ceset” kelimesini kullanmak istemiyorum. Bu nedenle derslerimde derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu olarak nitelendiriyorum “savasana”yı. Kelime anlamından da anlaşıldığı gibi, “savasana” bir ceset gibi yatmayı gerektiriyor. Yani beden hareketsiz, nefes dingin ve sakin, zihin suskun… Peki her zaman bu mümkün mü? Ya da sizce kolay mı?
Bana göre, “savasana” yoga asanaları içinde en zoru. “Savasana”da kalabilmek için öncelikle zihni susturmak gerekiyor. Bunun için de nefesin sakin olması gerek. Beden, ancak ve ancak zihin ve nefes sakinleştiğinde hareketsiz durabilir çünkü. Yani, “savasana” sadece öylesine yatmak değil tıpkı “tadasana”nın (dağ duruşu) sadece ayakta durmak olmadığı gibi…
İşte tüm bu nedenlerle, “savasana” yoga duruşları içinde en zoru. Birçok kişi için, hareketsiz yatmak zaten başlı başına bir sorun. Özellikle aktif bir hayat yaşayan ve mizaç itibarıyla hareketli olan kişiler için. Bir de, sadece hareketsiz yatmak yetmiyor. Hareketsiz yatarken, zihnin ve nefesin de sakinleştirilmesi gerek. Zihin bir yerlere gitmemeli, o an nerdeysek orda kalmalı… Şimdi bu ne demek diye düşünüyor olabilirsiniz? Kısaca açıklayacak olursak, “savasana”da yatarken zihnimiz de sınıfta olmalı. O anda kalmalı. Dersten önce başımıza gelen bir olayı ya da dersten sonra yapmamız gerekenleri düşünmemeli… Sadece ana odaklanmalı… Tabi ki, bu bu kadar kolay birşey değil. Tam da bu nedenle zaten “savasana” yoganın belki de en zor duruşu…
“Savasana” demek herşeyi bırakmak demek, vazgeçmek demek aynı zamanda. Bedenimizi yere teslim etmek, toprağın enerjisiyle zeminde erimek demek, bedenin yok olması demek, bedeni hissetmemek demek.. Bunun da yolu, bedenimizin tüm noktalarını rahatlatmaktan ve serbest bırakmaktan geçiyor. Ayak parmaklarımızdan başlayarak başımızın en tepesine kadar her bir organımızı, bedenimizin her bir noktasını öncelikle sıkıp kasıp sonra rahat bırakmak, “savasana” için çok iyi bir hazırlık olabilir çünkü herşeyin başı gevşemek… Ayak parmaklarımızdan başımızın en tepesine kadar bedeni bir kere taradıktan sonra, vücudumuzda hala bir gerginlik hissediyorsak bedenimizi bir tur daha gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir.
Bedenimizi tekrar tekrar tarayıp, tamamen gevşetip rahatlattıktan sonra, nefese odaklanmak anda kalmak için iyi bir yöntem olabilir. Nefeslerimizi saydığımızda zihnimiz sadece nefes alışverişlerimizle ilgilendiği için başka yerlere kayıp gidemez. Böylece anda kalırız. Anda kaldıkça da, ruh-beden-zihin birliği ve bütünlüğü, yani meditasyon, bizden hiç de uzakta değildir. Zaten gözlerimiz kapalı, gözlerimiz kapalı olduğunda zihnimiz de susuyor zaten… Bir de nefesimize odaklandığımızda, anın tadını çıkarmamamız için hiçbir engel yok.
“Savasana”… Tüm yoga derslerinin sonu, son asanası, son duruşu… Eğer yogayı hayatla karşılaştırırsak, derin gevşeme ve dinlenme pozisyonuna yani “savasana”ya gelene kadar bir sürü aşamadan geçiyoruz. Tıpkı doğmak, büyümek, yaşamak, olgunlaşmak, yaşlanmak ve ölmek gibi. “Savasana”da bedenin, zihnin ve ruhun bir süreliğine ölümü gibi. Bu nedenle, herşeyi bırakmak demek, vazgeçmek, kendini bırakmak, adamak, tamamen yok olmak, erimek ve geçici ölüm demek. O an ne hissediyorsak onu yaşamak demek. Mutlu hissettiğimiz bir dersin sonunda dudaklarımızda bir gülümsemeyle yerde uzanmak demek, yoga dersi bizde bir takım duygular uyandırdıysa onları hissetmeye devam ederek yere uzanmak demek, belki gözleriminden sessiz yaşların akması demek, belki kalbimizin acıması, belki de karın ağrıları çekmemiz demek. Ama herşeyden önemlisi, tüm yaşadıklarımızı ve hissettiklerimizi kabul edip, sadece gözlemleyip, sadece izleyici olup, gelip geçmesini izlemek demek.
Yaklaşık altı yıllık yoga geçmişimde, en zorlandığım duruş artık en sevdiğim ve keyif aldığım duruş oldu. Bana tüm bu hissettirdikleri sebebiyle… Eskiden bir iki saniyelik bir “savasana” bile bana zor gelirken, şimdi biri bana “yavaş yavaş nefeslerimizi derinleştirelim ve el ve ayak bileklerimizi çevirerek bedenimizi uyandırmaya başlayalım” demezse “savasana”dan kalkmayı hiç düşünmüyorum. “Savasana” yoga derslerinin son duruşu ve sonu… Ancak bir son olmadan yeni bir başlangıç, uyanma, uyanış, yeniden doğuş olmaz ki… İşte “savasana” hem bir son hem de bir uyanış ve yeniden doğuş… Böyle düşününce, size “savasana” yoganın en zor duruşu mu?