Tag Archives: anaerkil

kadın olmak

Standard

Günler geçiyor. Aylar geçiyor. Yıllar geçiyor. Bir de bakmışız yine Dünya Kadınlar Günü gelmiş çatmış. Bu özel gün ile ilgili yazıyı yazmadan önce geçmiş yıllarda neler yazdığıma bir göz atıyorum. Aslında kafamda bir taslak var. Ama yine de geçen sene neler yazmışım diye hatırlamak istiyorum. Bir de ne göreyim? Geçen sene de kadınlara şiddet uygulandığından, kadınların hor görüldüğünden ve ezildiğinden bahsetmişim. Bir senede neler değişti? Acaba bir fark yaratabildik mi? Ne yazık ki her şey daha iyiye gideceğine daha kötüye mi gitti diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

wpid-facebook_-1036573733

8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Nasıl oldu da dünyada kadınlar günü kutlanmaya başladı? Öncelikle bunu bir hatırlayalım istedim. 8 Mart 1857’de Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi ve ardından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’den fazla kişi katıldı.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını önerdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

8 Mart günü, 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

Bu kadar zor koşullar altında elde ettiğimiz özel bir günü biz kadınlar neden yeteri kadar önemsemeyip elde ettiğimiz hakları kaybetmeye razı olabiliriz? İşte bunu anlamak mümkün değil. Özellikle ülkemizde son yıllardaki kadına şiddet, tecavüz, kadın cinayetlerinde artışı göz önüne alacak olursak, biz kadınların bize tanınan haklara daha çok saygı duyması ve onlardan vazgeçmemesi gerekmez mi? Peki tüm bu yaşananlar erkek egemen toplumların bizlere bir dayatması değil mi? Yani yine dönüp dolaşıp eski çağlarda anaerkil toplumların zaman içinde ataerkil hale dönmesi ve kadını hor görmesini mi geldik? Galiba öyle oldu.

Eski çağlara dönecek olursak; Hitit Kralı III. Hattuşili Mısır ile tarihteki ilk yazılı anlaşmayı yapan kral. Bu anlaşmanın üzerinde eşi Kraliçe Puduhepa’nın da mührü varmış. Yani Hitit Devleti’nde kral kraliçeyle birlikte söz sahibiymiş. Hititlere ait Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’nda Fırtına Tanrısı Teşup ile onun eşi Hepat birlikte resmedilmişlerdir. Anadolu’daki toprak ana inanç sistemi ise MÖ 7.000’lere kadar gitmekte. Çatalhöyük ve Hacılar gibi tarıma dayalı yerleşmelerde kadınlık uzuvlarını vurgulayan şişman kadın heykelciklerinin yansıttığı inanç sistemi binlerce yıl boyunca gelişmiş ve Anadolu’da Demir Çağ’ında Friglere kadar Kubaba/Kibele ana tanrıça inancının temeli oluşturmuştur. Tarım toplumu olan Friglerin uçsuz bucaksız doğa ile özdeşleştirdikleri “Ana Tanrıça Matar” bir doğa tanrıçası haline dönmüş ve doğada canlılığı ve verimliliği simgelemiştir. Friglerin bu ana tanrıça kültü de daha sonra Yunan ve Roma dünyasında benimsenmiştir. Yunanlılar bu tanrıçayı “Meter Megale” diye Romalılar ise “Magna Matar” olarak adlandırmışlardır.

Eski Türk toplumlarında, Umay Ana “doğum tanrıçası” ve “aile, evlilik ve neslin devamını koruyan tanrıça”sı olarak bilinen kutsal ruhlardandır. Çocuğu olmayanlara çocuk vermesi için dua edilen bir ruhtur. Mitolojik bir varlık olarak tanınan Umay Ana Türk kültürünün en eski yazılı taş anıtları olan Orhan yazıtlarında, Turfan metinlerinde, Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ü Lugati’t-Türk” adlı eserinde de geçmektedir. Umay Ana, Orhun yazıtlarında Gök Tanrı ile birlikte anılmakta, Kültigin’in onun yardımıyla dünyaya geldiği ifade edilmektedir. Türkçe ise dünyadaki en demokratik dillerden biri aslında çünkü “O” dediğimizde hem dişil hem de eril tüm canlıları anlatırız.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

“Yang”, dünyayı değiştirmeye çalışmaktır. Kendimizi değiştirmeye, hayatımızı değiştirmeye, dünyayı değiştirmeye… Bu değişim için de mücadele etmektir, bir şeyler yapmaktır. Kimi zaman da hayatı ve kendimizi zorlamaktır. Oysa “yin” kabul etmektir. Her şeyi olduğu gibi kabul edip teslim olmaktır. Hayatı, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmektir. Aslında kabul ettiğimizde ve hayatı zorlamadığımızda belki de her şey kendiliğinden hallolacaktır ama ne yazık ki o kadar çok “yapma ve başarma güdümüz” var ki kendimizi bir türlü teslim edemiyoruz hayata…

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

 

Reklamlar

kadın egemen bir dünya?

Standard

Ülkemizde kadınların hor görüldüğü ve ezildiği şu günlerde bir kadınlar günü daha geldi çattı. Türkiye’de kadın olmak? Dünyada kadın olmak? Erkek egemen toplumlarda kadın olmak? Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlandığı bu hafta bu sorularla doluydu zihnim. Yoga derslerimde ise içimizdeki kadın enerjisini açığa çıkarmaya yönelmiştim. Çağlar boyunca erkek enerjisi hâkim bir dünyada yaşamaktayız. Bu kadınlar gününde “dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu” diye düşünmeden edemedim.

2009-2010 tum fotolar 676

Eski çağlarda kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum vardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaktı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetirdi. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Yani eski toplumlarda, kadın sadece günlük yaşamın devamını sağlayan ve çocuk doğurup büyüten kişi değil aynı zamanda eşinin yanında olan ve onun kadar haklara sahip olan bir kişiydi. Bunlara ek olarak, kadın çocuk doğuran yaratıcı bir kişilikti. Bu nedenle, doğanın, insanların ve bitkilerin yaratıcısı, “ana tanrıça” olarak nitelendirilmişti. Günümüze ulaşan tanrıça heykellerine baktığımızda çoğunlukla kadının üretkenliğine ve bereketine vurgu yapılmaktadır. Tanrıçalar doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır ve bereket göstergesi olarak geniş kalçalı ve büyük göğüslü resmedilmişlerdir. Bunlara ek olarak, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek.

Eski Türk toplumları anaerkil bir yapıya sahipti. Kadınlar, miras, boşanma ve şahitlik gibi konularda erkekler ile aynı haklara sahipti. Kadınlar devlet yönetimine de katılıyordu. Hükümdarın eşi, mecliste hükümdarın yanında yer alır ve söz sahibi olurdu. Kadınlar gerektiğinde devleti yönetirdi.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

2009-2010 tum fotolar 282

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Tüm bunlara ek olarak, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek enerjisi dediğimizde, erkeklerin hareketli ve etkin olmasından bahsediyoruz. Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

Tekrar yogaya dönersek, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Peki, dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu? Böyle bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Savaşların olmadığı, huzurun ve mutluluğun egemen olduğu, daha sakin ve üretken… Hayatı olduğu gibi kabul ettiğimiz, hayatı akışına bıraktığımız, teslim olduğumuz…

Ne yazık ki, ataerkil toplumlarda erkeklere sadece erkek oldukları söylendi. Erkekler, bedenlerinin yarısının annelerinden yarısının da babalarından geldiğini unuttu. Sen “erkek adamsın” denildi. “Erkekler ağlamaz” denildi. Tüm bu kodlamalar, çocukluktan başlayarak erkeklerin zihinlerine yerleştirildi. Yaratıcılıkları ellerinden alındı. Sadece yapmaya ve elde etmeye odaklı yaşamayı öğrendiler. Kadınsı nitelikler ayıp sayıldı. Kadınsı niteliklerden bir bir uzaklaştırıldılar. Duygularını göstermek, ifade etmek, ağlamak, sevgi ve duygudaşlık göstermek, anlayışlı olmak, kibar olmak… Erkekler, tüm bu nitelikleri zaaflık sayarak hepsinden uzak durdular. Gün gittikçe daha katı hale geldiler. Esneklikten uzak, daha katı ve sadece sonuca ve elde etmeye odaklı…

Oysaki her kadın içinde erkek özellikleri her erkek ise içinde kadın özellikleri taşımakta… Bedenlerimizin yarısı erkek, yarısı kadın enerjisinden oluşuyor. Eğer daha iyi bir dünyada yaşamak istiyorsak, kadınların ve erkeklerin hem dişil hem eril enerjisi barındırdığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Kimi zaman, erkek kadınsı nitelikleri de ortaya koyabilmeli ya da tam tersi kadın erkeksi nitelikleri sergileyebilmeli. Zaman zaman, erkek daha yumuşak olabilmeli, duygularını ifade edebilmeli, esnek davranabilmeli, teslim olabilmeli, kabul edebilmeli, kendini akışa bırakabilmeli… Sadece ve sadece “yapan”, “eden” ve “etken” biri olmamalı. Gerektiğinde “teslim olan”, “edilgen” ve “yaratıcı” olabilmeli… Kimi zaman, kadın erkek nitelikleri sergilemeli… Öfkesini gösterebilmeli, kendini koruyabilmeli ve isyan edebilmeli. Kadın, hep teslim olursa ve edilgen davranırsa, o zaman erkeğin kölesi olur. Hâlbuki erkek ve kadın eşittir. Birbirlerini tamamlarlar… Tıpkı gecenin gündüzü, kışın yazı, karanlığın aydınlığı tamamladığı gibi… Erkek hep saldırgan, yapan ve etken bir kişi olursa, sürekli kavga yaratır, savaş çıkarır ve dünyayı şiddet dolu bir yer haline getirir. Bu nedenle, kadın biraz daha “etken” bir kişi haline gelirken erkek biraz daha “edilgen” bir hale gelmeli. Kadın biraz daha “yapan” özelliğini eline alırken, erkek biraz daha “teslim olmaya” başlamalı. Ve erkek ile kadın, birbirinin özelliklerini paylaşarak ortak paydalarda buluşabilmeli. O zaman, dünyada ne sadece kadın enerjisi ne de sadece erkek enerjisi egemen olur. O zaman dünya eril ve dişil enerjinin eşit olduğu bir yer haline gelir. O zaman dünyada ne sadece “teslimiyet” ne de sadece “saldırganlık” egemen olur.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Kadınların bedenlerinin yüzde 50-60’ının sudan oluştuğunu ve erkeklerin bedenlerinde de bu oranın yüzde 60-65 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak, neden su gibi yumuşak ve esnek olmayalım? Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

ben bir Lilith’im!

Standard

İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat 2013’de sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi sadece bir gün göstermek niye? Aslında her gün özel… Her gün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Bir şeyler karalayacağız bu konuda…

2014-02-07 19.15.09

Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundalini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Çağlar boyunca, kadınlar bir yandan yaşamın olmazsa olmaz kaynağı bir yandan da tehlikeli, ayartıcı, acımasız ve yıkıcı olarak nitelendirilmiştir. Tanrıçalar ise doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır.

“Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Eski Çağ konargöçerleri, ataerkil aile yapılarının aksine; kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum oluşturmuşlardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaklardı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı. Günümüz göçebe toplumlarında, 6-9 yaş arası kız ve erkek çocukları, şenlikler sırasında meşakkatli at yarışlarında eşit taraf olarak yarışırlar. Yurtlardan oluşan köylerin (aul) yönetiminde kadınlar belirgin şekilde etkindirler.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetir. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Herodot’a göre, ünlü tarihçinin yaşadığı zamandan yaklaşık bir asır öncesinde, güney Rusya bozkırlarında savaşçı kadınlar at koşturuyorlardı. Grekler, bu kadınlara “Amazonlar” adını koydular çünkü İskitler onlara, “Oiropata” yani “erkek öldüren” diyorlardı. “Amazon” kelimesinin “göğsü olmayan” anlamına gelen Grekçe iki sözcükten (A-olmayan mazos-göğüs) türediği iddia edilmiştir. Çağdaş dilbilimcilerin çoğu ise “Amazon” kelimesinin ön Hin-Avrupa dillerindeki “kocası olmayan kişi” manasındaki bir terimden türediği hususunda hemfikirdirler. Grekler, Amazonları Thermodon (Karadeniz’in güney kıyıları, şimdiki Terme-Türkiye) Savaşında yenilgiye uğratmış ve üç gemi dolusu esirle birlikte geri dönmüşlerdi. Ancak kurnaz kadınlar bir isyan düzenleyip teknelerin yönetimi ele geçirmiş ve Grekleri denize dökmüşlerdi. Amazonlar, savaşmakta olduğu kadar denizcilikte iyi değillerdi ve dalgaların sürüklemesiyle kendilerini Karadeniz’in kuzeyinde İskit ülkesinde bulmuşlardı. İskitler, düşmanlarının kadın olduklarını ancak günün sonunda cesetleri yoklarken fark edebilmişlerdi. Hasımlarının cesaretine ve askeri becerilerine hayran kalmışlar ve onlardan doğacak çocukların ne kadar muhteşem olabileceğini düşünmüşlerdi. Bunun üzerine savaşmayıp sevişmeye karar vermişlerdi. Yaşlı bilgeler, en genç savaşçılardan oluşan bir grubu Amazonlara kur yapmaya yollamışlardı. Neticede iki taraf evlenmişti ancak Amazonlar İskit toplumu içinde eriyip yok olmayı reddetmişlerdi. “Bundan sonra, sizin kadınlarınız olmayacağız. Siz ve biz aynı gelenekten gelmiyoruz. Biz ok ve yayla savaşmalı, mızrak atmalı, at sürmeliyiz. Bunlar yerine kadınlarınızın işlerini öğrenemeyiz.” Yine de İskitlerin ve Amazonların çocukları olur ve soyları Greklerin Sarmatlar (Sauromatae) dedikleri boyu meydana getirir.

Benzer şekilde, kadim zaman konargöçerlerinde, erkekler ve kızlar, askeri öğrenimlerini birlikte görüyorlardı. Özel yetenek gösteren kızlar savaşçı tayin ediliyordu. Bu toplumların dini önderlerinin neredeyse tamamı kadındı. Rus etnograflar, ilk Şamanların kadın olduğunu tahmin etmektedirler. Şamanların, esrime ve vecd (ekstazik trans) yetileri vardı. Böylelikle ruhu, göklere çıkıp yüce ruhlarla ya da yeraltı dünyasına inip ölülerle irtibat kurabileceklerdi. Ayrıca, dişil doğaya sahip olmanın tanrılarla bağlantı kurmada kolaylık sağlayacağına inanılıyordu.

Tüm bunlara ek olarak, mitoloji de birçok kadın efsanesinden bahsetmektedir. “Kybele”, analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve bereketi simgeleyen bir tanrıça… Analığa ve kadınlığa dair vasıflar taşıyan bu tanrıça, canlılığı ve üretken olmayı sembolize ediyordu ve “Kybele”ye Anadolu halklarının anaerkil olduğu dönemlerde inanılıyordu. Anıt ve heykelciklerinde “Kybele” büyük memeli, üçgen şekilli kadın organı ve sağlam bünyesiyle resmedilmişti.

“Lilith” ise Âdem’in ilk karısı olarak karşımıza çıkar. Çok özgür ruhlu ve boyunduruğu kabul etmeyen bir kadındır. Âdem’e “ikimiz de topraktan yaratıldık ve bu nedenle eşitiz. Senin altında yatmayacağım” der. Âdem de “ben de senin üstünde olacağım” diye cevap verir. Birbirlerine söz geçiremezler ve Lilith, bilerek Tanrı’nın yasak ismini telaffuz eder ve Cennet’ten kovulur. Âdem, karısını geri getirmesi için Tanrı’ya yalvarır ve Tanrı da üç melek yollar. Lilith’i Kızıldeniz yakınlarında bulurlar ve Cennet’e dönmezse her gün yüz tane çocuğunun öleceğini söylerler. Lilith reddeder ve Âdem soyundan gelecek çocuklardan ebediyete kadar öç almaya ant içer. Yalnız, üç meleğinin adının yazılı olduğu muskayı taşıyanlara dokunmayacağına yemin eder.

Lilith, MÖ 2000 yıllarında Mezopotamya’da hayat bulmuş gibi gözükmektedir. Uzun saçlı ve çıplak sureti, kırmızı-siyah kil kabartmalara ve mabet duvarlarına işlenmiştir. Tanrı Lilith’e güçlü bir kuşun kanatlarını ve pençelerini bahşetmiştir. Çoğunlukla etrafında baykuşlar olan bir aslan ve bir başka aslanın arasında durur vaziyette betimlenir. Arka zemindeki dağ simgeleri onun ilahi varoluşuna işaret eder. Bilim adamlarına göre, Lilith Ay ve ilkel dişi cinselliği ile ilişkilidir ve gebelerin, anaların ve çocukların koruyucusudur. İki rivayete göre, Lilith doğurgan ve kollayıcı anne midir yoksa bebeklere kıyan bir katil midir? Yoksa dizginlenemez bir cinsellik sahibi, bağımsızlığa düşkün tabiatlı ve lüzumsuz bir çıplaklığı olan bir kadın kahraman mıdır? Her hâlükârda, Lilith Kadınlar Günü’nde es geçilmemesi gereken bir mitolojik efsanedir.

Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. Yine “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Son olarak, Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı kitabına göre, kadınlar ilk olarak içlerindeki doğal sesi keşfetmelidir. Estes’e göre, kadınların içlerindeki sınırsız güç ve yaratıcılık kurtların doğal yabanıllığında yatmaktadır.

Yazar göre, kurtlarla kadınlar arasında, vahşilikleri, zarafetleri ve içinde yaşadıkları topluluğun üyelerine duydukları bağ açısından psişik bir benzerlik vardır. Kurtlar ve kadınlar arasındaki bu benzerlik, Vahşi Kadın arketipinde ortaya çıkmaktadır ve bu arketip, doğayla bağlarını kopartmamış ve seçimlerini yaparken duygularını temel alan kadınları içermektedir.

Kitaba göre, kurtların genel hayat kuralları yemek, dinlenmek, aralarda dolaşmak, sadakat göstermek, çocukları sevmek, ay ışığında gevezelik etmek, kulaklarını ayarlamak, kemiklere kulak vermek, sevişmek ve sık sık ulumaktır. Ayrıca, bağışlamak, unutmak ve yaratmak… İçindeki gücün farkına varmak, onu kullanmak, gücünün önündeki engelleri fark etmek ve onları yolundan çekmek, doğal yaratılışının farkına varmak ve bu güç ve doğallıkla engellerle yıkılmadan yaşamak…

Tüm bu bilgileri, yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabii ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemi olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka bir şey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı biri… Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki, ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak bir şeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…