Tag Archives: akışına bırakmak

hangisi?

Standard

Haftanın son iş günü sabah ve akşam yoga derslerinde “yin” tarzı çalıştırmayı tercih ediyorum. Son iş günü öğrenciler, her ne kadar kendilerine itiraf etmeseler de, derse haftanın tüm yorgunluğunu bedenlerinde ve zihinlerinde taşıyarak geliyorlar. Hal böyle olunca bize de onları bedenen ve zihnen rahatlatmak ve gevşetmek düşüyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sabah ve akşam “yin” derslerimde farklı bir çalışma yapmak istedim. Amacım bir öne bir arkaya eğilerek fiziksel olarak omurgayı esnetmek zihinsel olarak da içe kapanmak ve dış dünyaya açılmaktı. En azından öne eğilmenin ve geriye eğilmenin bizlere neler hissettirdiğini gözlemlemekti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek duruşu) ile öne eğilerek başladık. Hiç acelemiz yoktu. Duruşlarda beş dakika kadar bekletmeye karar vermiştim. Tabii ki fiziksel ya da duygusal olarak kendilerini rahat hissetmeyenler hemen duruştan çıkıp dinlenmeliydi. O günkü derste amacım öne ve geriye eğilmelerle omurga üzerine yoğunlaşmak olduğu için “butterfly” duruşunda ayakları kasıklardan uzak tutturdum. Duruşa bedeni hiç zorlamadan ve beden hangi açıdan başlamak istiyorsa o şekilde öne eğilerek başladık. Bir süre bekledikten sonra zaten omurga kendini biraz daha bırakıyor ve daha da öne eğilebiliyorduk. Hatta duruştan çıkma zamanı geldiğinde beden duruştan çıkmak dahi istemiyordu.

Öne eğilmeden sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile geriye eğildik. Bu duruşta kollarımızı bedenimize ne kadar yakın tutarsak bel omurlarını daha yoğun hisseder, ne kadar uzak tutarsak beldeki baskıyı o kadar azaltırdık. Herkesin istediği yerden başlayabileceğini söyledim. O gün hangi açıdan başlamak istiyorsak, o açıdan duruşa girmeliydik. Duruşta beş dakika bekleyeceğimizi hatırlatıp herkesin kendini zorlamadan bu duruşa da yavaş yavaş girmesini ve bir süre bekledikten sonra derinleşmesini tavsiye ettim.

Omurga üzerine çalışıyorduk. Omurga, idrar kesesi meridyeni ile ilgiliydi. İdrar kesesi meridyeninin duygusu ise korku idi. Öne eğilmek mi kolaydı yoksa geriye eğilmek mi? Ya da şöyle sormalıydım. İçe kapanmak mı daha kolaydı yoksa dış dünyaya açılmak mı? İç dünyamıza dönmek? Birisinin önünde öne eğilmek, belki haklı olsak da bir adım geriye gidebilmek? Geriye eğilip geçmişe bakabilmek, daha çok sevebilmek?  Gerçekten hangisi daha kolaydı?

Dersin geri kalanında “half butterfly” (yarım kelebek), “seal” (fok balığı), “caterpillar” (tırtıl), “salabhasana” (çekirge) ve “dragonfly” (helikopter böceği) ile omurgayı bir öne bir arkaya eğmeye devam ettik. “Twisted roots” (dönmüş kökler) ve “twisted twisted roots” (dönmüş dönmüş kökler) burgularıyla omurgayı büktükten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.

Ders sonrası sabah ve akşam grubundan değişik yorumlar aldım. Öğrenciler yanıma gelip benimle konuşmak ve deneyimlerini paylaşmak istediklerini söyledi. Hepsini tek tek dinledim. Bir tanesi geriye eğilmekte çok zorlandığını söyledi. O sıralar duygusal olarak bir takım sıkıntılar hissedip hissetmediğini ve ne gibi bir ruh hali içinde olduğunu sorduğumda, duygusal olarak yoğun ve zor bir süreçten geçtiğini söyledi. O yüzden zorlanmış olabileceğini söyleyerek iyi hissetmediği anlarda duruşa devam etmemesi çıkıp dinlemesini tavsiye ettim. Bir başka öğrenci ise öne eğilmelerde zorlanıyordu. Halbuki günlük hayatımızda omurgamızı o kadar çok “fleksiyon”da tutuyorduk ki! Öne eğilmede nasıl zorlanabilir ki diye düşünebilirdik. Aslında o kadar da basit değildi. Öne eğilmek, içe kapanmak, içini hissetmek, duygularını izlemek, kendini dinlemek… Kendini kabul etmek, teslim olabilmek… Peki bunu başarabiliyor muyduk? Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebiliyor muyduk yoksa kendimizle baş başa kalmak bize zor mu geliyordu? Kendimizle baş başa kalmamak için türlü toplantılar ve eğlenceler mi düzenliyorduk? Kendi kendimizle kalmaya ve kendimizi dinlemeye tahammülümüz var mıydı yok muydu? Kendimizi dinlememek için sürekli arkadaşlarımızla bir araya mı gelmeye çalışıyorduk? Yalnız başımıza bir şeyler yapmaktan hoşlanıyor muyduk? Tek başımıza sinemaya gitmek? Tek başımıza bir restoranda oturup yemek yemek? Tek başımıza bir müzeye gitmek? Tek başımıza sokaklarda gezmek? Tek başımıza alışveriş yapmak? Kendi kendimize kalmakla bir sorunumuz yoksa, öne eğilmek neden zordu? Belki de başkalarının önünde eğilmek zor geliyordu. Benliğimiz birilerinin önünde eğilmeyi kabul etmiyordu. Kimi zaman haklı olsak da özür dilemek ve bir adım geriye gitmek gerekebilirdi. Peki bunu başarabiliyor muyduk? Yoksa dediğim dedik bir kişi miydik? Teslim olabiliyor muyduk? “Asana”ları (duruş) yaparken kendimizi tamamen bırakıp, bedeni gevşetip, nefesleri sakinleştirip, nefesleri izleyip sadece durabiliyor muyduk? Sadece bekleyebiliyor muyduk? Sadece kalabiliyor muyduk? Sadece “olma” durumunda olabiliyor muyduk? Yoksa duruşların içinde devamlı hareket ediyor, hiç durmadan duruşumuzu değiştiriyor, sürekli gözümüzü saate dikiyor ve dakikaların neden bir türlü geçemediğini mi düşünüyorduk? Yani sürekli bir “yapma” durumunda mıydık? Aslında ders boyunca verdiğimiz tepkiler hayatımızda nasıl davrandığımızın da bir aynası gibiydi. Hayatı olduğu gibi kabul edip, teslim olup, akışına bırakıp daha kolay ve rahat bir hayat mı yaşıyorduk yoksa müdahale edip değiştirmeye çalışıp hayatı zorlaştırıyor muyduk?

Ders boyunca omurgayı bir öne bir arkaya eğerken aslında sadece bedenen bir çalışma değil ruhsal ve zihinsel bir çalışma da yapmıştık. Kimileri ise ilk defa kendisini bu kadar huzurlu hissettiğini, ilk defa kendisini gerçekten akışa bıraktığını, gözlerini kapattığını, bazen beni bile duymadığını, kendi içine döndüğünü söylemişti. “Belki de bugün çaldığınız müziktendir öğretmenim. Özel olarak mı seçtiniz bu müzikleri” diye de sormuştu. Özel olarak seçmemiştim. Sadece o anda parmaklarım onca albüm arasında o albümü seçmiş ve tabletin tuşlarına dokunmuştum. İçgüdüsel mi? Belki… Dersin “bhava”sından (havası) mı? Belki… Bilemiyorum. Tek bildiğim o gün tüm öğrencilerin hayatın koşuşturmacasından kısa bir süre için de olsa uzaklaşmaya ve içlerine dönerek derinleşmeye ihtiyaçları varmış. Ve bir de bana geri bildirimlerde bulunmaya ve paylaşmaya…

Reklamlar

sonra ne oldu?

Standard
“Çalışırken ayaklarınızın üstünde duruyordunuz. İşten ayrıldıktan sonra ve kendinize yeni bir yön çizdikten sonra kollarınızın üstünde durmaya başladınız.” Geçenlerde üye olduğum spor tesisinde kendi kendime yoga çalışırken birisinden duyduğum bir cümleydi bu… Güzel bir cümleydi. Hoşuma gitmişti. Bir an güldüm ve geçtim. Yoga asanalarıma devam ederken tekrar o cümleyi hatırlattı zihnim bana. Ve bu cümlenin aslında hayatımı anlattığını ve beni tanımladığını o an anladım.
20140725_101723
Hayatım boyunca hep ayaklarının üzerinde duran bir kişi oldum. Hep uslu, çalışkan, aklı selim sahibi, ayakları yere basan, temkinli, bir sonraki adımı düşünmeden adım atmayan… Belki de biraz sıkıcı bir kişi… Hani bir insanın tepkilerini az çok tahmin edersiniz ya. Öyle işte… Benim de hangi durumda ne tepki vereceğim belliydi. Hayatı çok ciddiye alırdım. Benden bir şey istensin, her şeyi bir kenara bırakır önce o işi hallederdim. Bana bir görev ve sorumluluk yükleyin, gerisini unutun. Oldu bilin o işi. Ne yapar ne eder o görevi yerine getirirdim.
Vakit nakitti benim için. İşe vaktinden önce giderdim. Sadece işe mi? Arkadaşlarımla buluşacaksam, en erken giden kişi ben olurdum. Saat, benim için bir aksesuardan çok sürekli bakılması ve kontrol edilmesi gereken bir nesneydi. “İşe vaktinde yetişiyor muyum?” “Arkadaşlarımı bekletmek zorunda kalmayacağım değil mi?” Trafik sıkışsa ve ben işe bir iki dakika bile geç kalacak olsam mutlaka arayıp haber verirdim.
Prensiplerim vardı. Sabah erken kalkıp spora gitmek gibi. Yaz tatilinde bile olsam, düzenli olarak sabah erken kalkıp en az bir saat yürüyüş yapardım. Spordan asla feragat etmezdim. Yorgun olsam bile yine de gider sporumu yapardım. Niye? Çünkü prensiplerim vardı. O gün bedenim istemese bile yoga dersi varsa mutlaka katılırdım. Tabii ki tüm bu spor, yoga ve diğer aktiviteler işkenceden başka bir şey olmazdı. Neden? Çünkü prensip sahibiydim. Günlük rutinimden asla vazgeçmezdim. “Şu saatte kalkılacak.” “Şu saatte spor yapılacak.” “Şu saatte kahvaltı edilecek” gibi. Size bir şey hatırlattı mı? Bir kamp gibi değil mi? Belki bunda küçükken anneannemin yanında çok vakit geçirmemin de payı vardı; kim bilir? Anneannem öğretmen olduğu için herşeyin vaktinde ve belli bir düzen içinde yapılmasını isterdi. Ben de çocukken onunla çok vakit geçirdiğim için tüm bu alışkanlıkları edinmiştim sanırım. Asla kötü bir alışkanlık değil ama bizi biraz “sıkıcı” ve “katı” yani “esnek olmayan” kişiler yapan kimi alışkanlıklar… Bir de çalışma hayatı ve görev bilinci yüklenince… Ayaklarının üzerinde duran, aklı selim sahibi, temkinli, nerede nasıl tepki vereceği belli bir kişi…
Bu kişinin hiç mi çılgın anları olmuyordu? Tabii ki oluyordu. Ama kontrolü asla elinden bırakmazdı. Arkadaşlarıyla eğlenceye gittiğinde, birkaç kadeh içtiğinde bile hep kontrollü olurdu.
Peki çılgın ile esnek kişi arasında ne gibi bir fark var? Çılgınlık, ruh haliyle alakalı. Hep çocuk kalabilmekle… Komik ve eğlenceli şeylere açık olmakla… Kafasında kırmızı “bonus kafa” perukla sokağa çıkabilmekle… Ama esnek olmak? Bir kalıba girmek yerine kalıpsız olmak ve duruma göre karar verip hareket edebilmekte… Esnek olmak, gerektiğinde geri adım atabilmekte… Esnek olmak, gerektiğinde eğilip bükülebilmekte… Kabullenebilmekte, boyun eğmekte, teslim olmakta…
Çalışırken işte böyle biriydim ve spor tesisindeki o kişi beni çok güzel izlemiş ve tanımlamıştı. “Ayaklarınızın üstünde duruyordunuz.” Evet, ayaklarımın üzerinde duruyordum. Yoga çalışmalarımda, ayaktaki asanalar benim için çok kolaydı. Köklenmek, ayakların üzerinde durmak ve ayakların üzerinde denge çalışmak… Ama ayaklarımın üzerinde durduğum için, yogadaki kol denge ve ters duruşlar gibi asanalar benim için imkansızdı. “Sirsasana” (baş duruşu) yapabilmek için üç ay çalışmıştım. “Prensiplerim vardı” ya… Her gün kalkmam gereken saatten biraz daha erken kalkıyor, baş duruşunu deniyordum. Beş nefes bekleyerek başlamıştım. Bu on nefese, yirmibeş nefese ve en son elli nefese kadar çıkmıştı. Yarım baş duruşuyla başlamıştım. 50 nefese çıktığımda bir de baktım ki, baş duruşuna kalkabiliyorum. Her gün “sirsasana” denememe ek olarak, en az 15 dakika meditasyon yapıyordum. Zihnimi de değiştirmeye çalışıyordum. Bedeni değiştirmek kolaydır. Bedenle bir süre çalıştıktan sonra, o istediğiniz kalıba girer. Kaslar ne yapması gerektiğini öğrenir, o asanada nasıl durmaları gerektiğini bilir ve bir de bakmışsınız siz istediğiniz asanayı artık yapıyorsunuz. Ama zihin öyle mi? Zihin, emek ister. Zihni değiştirmek zaman alır. Önce kabullenmesi gerekir. Yavaş yavaş kabullenir ve kabullendiğinde teslim olur. Teslim olduğunda herşey bitti, rahata erdik sanmayın hiç. Zihin teslim olduktan sonra bile, zaman zaman size zorlukları ve olumsuzlukları hatırlatarak sizi yolunuzdan etmeye çalışır. Kanmamak gerekir.
İşte ayaklarımın üzerinde durduğum için, “sirsasana”, “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) “bakasana” (karga) ve diğer birçok kol denge ve ters duruş benim için çok zordu. Kol duruşu çok daha imkansızdı. Yarım kol duruşunu deniyordum kollarım güçlensin diye. Duvarda “L” şeklinde kollarımın üzerinde duruyordum. Kollarım yerde. Bir buçuk yıl sürdü ve ben bir adım ileri gidemedim. Ne zaman işten ayrıldım ve kendime bambaşka bir yol seçtim ve bu yeni yolla zihnimi de değiştirdim o zaman kollarımın üzerine yükselebildim. Yani o gün bana spor tesisindeki beyin dediği oldu. “Artık kollarının üzerinde duruyorsun.”
İşten ayrılıp yogayı kendime hayattaki yolum olarak seçtikten sonra ne oldu? Ayaklarımın üzerinde durmayı bıraktım. Gerektiğinde destek ve yardım istedim. Saatle yaşamaya gelince… Saatle bağlantım biraz koptu. Tabii ki bir buluşmaya geç kalmaktan bahsetmiyorum. Yine erkenden gidiyorum. Ama elimde olmayan sebeplerden dolayı gecikiyorsam, eskisi gibi kendime dert etmiyorum. Haber veriyorum ve sakinleşiyorum. Arabadaysam, sakin bir müzik dinleyip yolun keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Eğer sakin kalmazsam ve stres yaparsam, trafikte daha çok takılacağımı ve herşeyin daha zor olacağını biliyorum. Ama keyif almaya başlarsam, herşeyin yoluna gireceğini de biliyorum. Akışa bırakırsam, herşey yolunda olacak.
Prensiplerime gelince… Artık yok gibi… Erken kalkıyorum kalkmasına ama kalkamazsam da sorun yok. Tabii ki derslerimi kaçırmadığım sürece… Bir sabah kalktığımda canım spora gitmek istemiyorsa, gitmiyorum. Kendimi yorgun hissediyorsam, çay demliyorum ve kitap okuyorum. Yaz tatilinde, uyanmak istemiyorsam uyuyorum. Canım yürüyüşe mi çıkmak istedi, çıkıyorum. Artık zoraki bir şey yapmak istemiyorum. Zorunlu olarak bir yere gitmek, zorunlu olarak birisiyle görüşmek, zorunlu olarak bir toplantıda bulunmak… Bunları azalttım ve çok iyi geldi. Ruhumu dinliyorum birazcık. Ona da fikrini söyleme hakkı tanıdım.
“Çalışırken ayaklarınızın üstünde duruyordunuz. İşten ayrıldıktan sonra ve kendinize yeni bir yön çizdikten sonra kollarınızın üstünde durmaya başladınız.” Çok doğru bir tespit. Kollarımın üzerinde olmayı seviyorum. Özgür ve mutlu hissediyorum. Uçuyormuş gibi… Kollarımın üzerindeyken, zihnim yokmuş gibi hissediyorum. Bir boşluk. Bir anlık bile olsa, bomboşum. Boşlukta sürükleniyormuşum gibi… Neden sürekli kollarımın üzerine çıktığımı soruyorlar. O hissi bir kere daha yakalamak için… Boşluk hissini… Bir tüy gibi… Hafif… Boşlukta sürükleniyormuşum, uçuyormuşum…

kadın egemen bir dünya?

Standard

Ülkemizde kadınların hor görüldüğü ve ezildiği şu günlerde bir kadınlar günü daha geldi çattı. Türkiye’de kadın olmak? Dünyada kadın olmak? Erkek egemen toplumlarda kadın olmak? Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlandığı bu hafta bu sorularla doluydu zihnim. Yoga derslerimde ise içimizdeki kadın enerjisini açığa çıkarmaya yönelmiştim. Çağlar boyunca erkek enerjisi hâkim bir dünyada yaşamaktayız. Bu kadınlar gününde “dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu” diye düşünmeden edemedim.

2009-2010 tum fotolar 676

Eski çağlarda kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum vardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaktı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetirdi. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Yani eski toplumlarda, kadın sadece günlük yaşamın devamını sağlayan ve çocuk doğurup büyüten kişi değil aynı zamanda eşinin yanında olan ve onun kadar haklara sahip olan bir kişiydi. Bunlara ek olarak, kadın çocuk doğuran yaratıcı bir kişilikti. Bu nedenle, doğanın, insanların ve bitkilerin yaratıcısı, “ana tanrıça” olarak nitelendirilmişti. Günümüze ulaşan tanrıça heykellerine baktığımızda çoğunlukla kadının üretkenliğine ve bereketine vurgu yapılmaktadır. Tanrıçalar doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır ve bereket göstergesi olarak geniş kalçalı ve büyük göğüslü resmedilmişlerdir. Bunlara ek olarak, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek.

Eski Türk toplumları anaerkil bir yapıya sahipti. Kadınlar, miras, boşanma ve şahitlik gibi konularda erkekler ile aynı haklara sahipti. Kadınlar devlet yönetimine de katılıyordu. Hükümdarın eşi, mecliste hükümdarın yanında yer alır ve söz sahibi olurdu. Kadınlar gerektiğinde devleti yönetirdi.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

2009-2010 tum fotolar 282

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Tüm bunlara ek olarak, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek enerjisi dediğimizde, erkeklerin hareketli ve etkin olmasından bahsediyoruz. Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

Tekrar yogaya dönersek, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Peki, dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu? Böyle bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Savaşların olmadığı, huzurun ve mutluluğun egemen olduğu, daha sakin ve üretken… Hayatı olduğu gibi kabul ettiğimiz, hayatı akışına bıraktığımız, teslim olduğumuz…

Ne yazık ki, ataerkil toplumlarda erkeklere sadece erkek oldukları söylendi. Erkekler, bedenlerinin yarısının annelerinden yarısının da babalarından geldiğini unuttu. Sen “erkek adamsın” denildi. “Erkekler ağlamaz” denildi. Tüm bu kodlamalar, çocukluktan başlayarak erkeklerin zihinlerine yerleştirildi. Yaratıcılıkları ellerinden alındı. Sadece yapmaya ve elde etmeye odaklı yaşamayı öğrendiler. Kadınsı nitelikler ayıp sayıldı. Kadınsı niteliklerden bir bir uzaklaştırıldılar. Duygularını göstermek, ifade etmek, ağlamak, sevgi ve duygudaşlık göstermek, anlayışlı olmak, kibar olmak… Erkekler, tüm bu nitelikleri zaaflık sayarak hepsinden uzak durdular. Gün gittikçe daha katı hale geldiler. Esneklikten uzak, daha katı ve sadece sonuca ve elde etmeye odaklı…

Oysaki her kadın içinde erkek özellikleri her erkek ise içinde kadın özellikleri taşımakta… Bedenlerimizin yarısı erkek, yarısı kadın enerjisinden oluşuyor. Eğer daha iyi bir dünyada yaşamak istiyorsak, kadınların ve erkeklerin hem dişil hem eril enerjisi barındırdığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Kimi zaman, erkek kadınsı nitelikleri de ortaya koyabilmeli ya da tam tersi kadın erkeksi nitelikleri sergileyebilmeli. Zaman zaman, erkek daha yumuşak olabilmeli, duygularını ifade edebilmeli, esnek davranabilmeli, teslim olabilmeli, kabul edebilmeli, kendini akışa bırakabilmeli… Sadece ve sadece “yapan”, “eden” ve “etken” biri olmamalı. Gerektiğinde “teslim olan”, “edilgen” ve “yaratıcı” olabilmeli… Kimi zaman, kadın erkek nitelikleri sergilemeli… Öfkesini gösterebilmeli, kendini koruyabilmeli ve isyan edebilmeli. Kadın, hep teslim olursa ve edilgen davranırsa, o zaman erkeğin kölesi olur. Hâlbuki erkek ve kadın eşittir. Birbirlerini tamamlarlar… Tıpkı gecenin gündüzü, kışın yazı, karanlığın aydınlığı tamamladığı gibi… Erkek hep saldırgan, yapan ve etken bir kişi olursa, sürekli kavga yaratır, savaş çıkarır ve dünyayı şiddet dolu bir yer haline getirir. Bu nedenle, kadın biraz daha “etken” bir kişi haline gelirken erkek biraz daha “edilgen” bir hale gelmeli. Kadın biraz daha “yapan” özelliğini eline alırken, erkek biraz daha “teslim olmaya” başlamalı. Ve erkek ile kadın, birbirinin özelliklerini paylaşarak ortak paydalarda buluşabilmeli. O zaman, dünyada ne sadece kadın enerjisi ne de sadece erkek enerjisi egemen olur. O zaman dünya eril ve dişil enerjinin eşit olduğu bir yer haline gelir. O zaman dünyada ne sadece “teslimiyet” ne de sadece “saldırganlık” egemen olur.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Kadınların bedenlerinin yüzde 50-60’ının sudan oluştuğunu ve erkeklerin bedenlerinde de bu oranın yüzde 60-65 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak, neden su gibi yumuşak ve esnek olmayalım? Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

bioenerji

Standard
Siz hiç enerjinin iyileştirici boyutunu tattınız mı? Ya da enerjiyi hissettiniz mi? Bedeninizin çevresindeki enerjiyi gözle göremeseniz bile hissettiğiniz oldu mu hiç? Ya da enerji dediğimizde aklınıza ne geliyor? Sahi enerji ne? Bedenimizin çevresinde gerçekten de bir enerji var mı? Neden mi bahsediyorum? Geçen hafta içinde bedenimin çevresinde hissettiğim enerjiden… En iyisi en baştan anlatmaya başlayım.
BEN_4569
Hafta içinde bir akşam yine grup dersim vardı. Yazılarımı takip ediyorsanız, bir süredir tam olarak teşhis konulmayan bir rahatsızlığım olduğunu da biliyorsunuzdur. Kasığımda başlayan ağrı zaman içinde bacaklarımın yanına, kalçamın arkasına — tam olarak sakruma — ve ayak tabanlarıma kadar yayıldı. Uyuşukluk da cabası… Sorun kasığımda mı, kalça eklemimde mi, sakroiliak eklemde mi yoksa belde mi? Bir türlü anlayamadığım için en sonunda röntgen ve MR çektirdim. Sonuçlarını hala bekliyorum. O sabah kalktığımda kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Akşam ders saatine kadar oldukça iyiydim. Derse bir saat kala bir anda bacağımda elektrik çarpmış gibi bir acı hissettim ve acı bir türlü geçmek bilmedi. Yine de derse gittim. Zaten birkaç derstir bir katılımcıdan “örnek öğrenci” olmasını ve sınıfın en önünde durmasını rica ediyordum. Bu derste de aynısını yaptım. Bu defa erkek katılımcılardan birini “örnek öğrenci” seçtik çünkü bu derste ters duruşlara odaklanacaktık.
“Vinyasa” (akış) tarzlı bir ders yapmaya karar vermiştim ve dersin zirve duruşu da “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) olacaktı. Onun için dersin ilk yarısında kol, omuz, sırt ve karın kaslarını güçlendirdik. Dersin tam ortasında zirve duruşunu yaptık ve sonra bedeni esnettik, rahatlattık ve gevşettik. Zirve duruşuna birçok alternatif göstermiştim. Duvarda “yarım kol duruşu”, duvarda “tam kol duruşu”, “mat”ın (yoga minderi) üzerinde ikili gruplar oluşturup birbirine yardım etme, bacakları yanlara doğru açıp “kol duruşu”na zıplamayı deneme, bacakları arkadan fırlatarak “kol duruşu”nu deneme… Biri ya da öteki. Hatta el bileklerinde sorun yaşayanlar için “pincha mayurasana”yı (önkol duruşu) tavsiye etmiştim.
Dersi uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile bitirdim ve “örnek öğrenci”ye teşekkür ettim. Ders sonrasında öğrencilerle bir araya toplanmış sohbet etmeye başlamıştık. “Sopa (phalakasana) duruşunda ve özellikle şınavda (chaturanga dandasana) çok zorlandım. Hele ki sopadan şınava indiğimiz akış vardı ya, ben onu yapamadım ve akışı bıraktım. Sizce ne yapmalıyım? Neden böyle?” Bu tarz sorular geliyordu öğrencilerden. Tabii ki omuz kuşağını ve sırt kaslarını güçlendirmek gerekiyordu. Duruşlarda omuzları geriye yuvarlamak ve kürek kemiklerini (skapula) aşağı doğru itmek… Yani meditasyonda bedeni sürekli izliyor ve yığılmamak için omuzları geriye yuvarlayıp kürek kemiklerini aşağı kalçaya doğru itiyorduk ya, aynısını tüm asanalarda uygulamak gerekiyordu. Bu tarz konuşmalar geçiyordu aramızda.
Tam o sırada öğrencilerden biri, “öğretmenim ders boyunca ağrılarınız olduğunu farkettim. Eğer isterseniz, sizinle bioenerji çalışması yapabiliriz. Ne dersiniz?” Enerjiye ve nazara inanan bir kişi olarak ne diyebilirdim ki? Tabii ki çalışmak isterdim. Peki nasıl çalışacaktık? Öğrenci, “isterseniz hemen şimdi burada başlayabiliriz.” Bu duyduğum en güzel şeydi. Diğer öğrenciler de meraklı gözlerle bizi izlemeye başladı.
Öğrenci benden “savasana”da yaptığımız gibi uzanmamı istedi. Uzandım. Gözlerimi kapamamı ve rahatlamamı telkin etti. Bıraktım bedenimi toprağa, ağırlaştırdım ve teslim oldum. Avuçlarımı tıpkı “savasana”daki gibi açmamı, ellerimi kapatmamamı da istedi. Enerji alışverişi söz konusuydu. Eller açık olmalıydı. Ellerim açık, avuçlarım yukarı doğru dönük… Hazırdım. Gözlerim kapalıydı ama hani hep derim ya “gözler kapalıyken görmek” diye… İşte öyleydi. Öğrenci, ellerini bedenimin üzerinde gezdiriyordu ama elleri bedenime dokunmuyordu. Sadece üzerindeydi. Önce bacaklarımın üzerinde daireler çizdi, sonra üçüncü gözümün üzerinde daireler çizdi. Gözlerim kapalı olduğu için tüm bunları görmüyor ama hissediyordum. Öğrenci enerji bedenimle uğraşmaya devam ediyordu. Tüm bedenim üzerinde dolaşıyordu. İçimden ne geliyorsa yapmamı söyledi. Bedensel tepkileri vermemi istedi. Bir süre sonra bacaklarım karıncalanmaya, gıdıklanmaya ve uyuşmaya başladı. İstemsiz kasıldı, bacağımı ittirdim çektim. Yana açtım. Sürekli kıpırdadım durdum. Belimde hissettim, sakrumda hissettim. Bacağımın dışında, topuğumda… Her yerde bir enerji hissediyordum.
Bir süre sonra başım dönmeye başladı. Meditasyon sırasında olduğu gibi, çevrem dönmeye başladı. Dünyam dönüyordu yine. Öğrenciye bundan bahsettim. O da, “öğretmenim, enerji bedeniniz üzerinde çalışıyoruz. Bu normal bir tepki. Enerji bedeniniz açık olduğu ve siz de enerjilere açık bir insan olduğunuz için bunlar çok doğal. Hatta bedensel tepkileri ötelemeyin.” Çalışma devam ettikçe, mide bulantısı hissettim. Öğrencime söylediğimde, bunların tamamen doğal olduğunu hatta kusma güdüsü geldiyse geri çevirmememi söyledi. Ağlayabileceğimi, gülebileceğimi ya da ne gelirse içimden onu yapabileceğimi söyledi.
Bu sırada aklıma bir soru takıldı.  “Sen enerjiyle uğraşıyorsun. Bedendeki kötü enerjiyi temizleyip bedeni arındırmaya çalışıyorsun. Peki bu kötü enerjiyi üzerine çekmiyor musun? Nasıl kurtuluyorsun bu kötü enerjiden? Ne yapıyorsun? Peki ya nazardan?” Cevap beni çok şaşırttı. “Öğretmenim, ben sadece aracıyım. Enerjiyi üzerime almıyorum. Enerjiyi sadece kanalize ediyorum. Nazar ya da kötü enerjiye gelince, taşlardan faydalanıyorum. Benim taşım lapis. Sizinki farklı olabilir. Alışveriş merkezi gibi kalabalık yerlere giderken de kötü enerjilere kendimi kapatıyorum. Size de gösteririm.”
Çalışma devam ettikçe, bedenim iyice gevşemeye başladı. Ağrıyan bacağım yana doğru düştü, iyice ağırlaştı ve gevşedi. Öğrencim, “öğretmenim enerji değişmeye başladı. Bugün rahat uyursunuz. Ağrınız biraz artabilir ama sonra daha iyi hissedersiniz. Bu çalışmayı iki kere daha yaparız. Eğer yetmezse, sekiz seansa kadar uzatırız. İki günde bir yapacağız. Uzaktan da yapabiliriz. Çalışmayı tamamlıyorum. Acele kalkmayın. Biraz daha uzanın. İyice dinlenin ve sonra kalkın.” Ben bir süre daha dinlendim ve sonra kalktım. İyice rahatlamış ve gevşemiştim. Uykudan uyanmış gibiydim. Rüyadan kalkmış gibi… Ağrılarım biraz dinmiş gibiydi. Öğrencime çok teşekkür ettim. Ayrılmadan önce bioenerji konusunda bilgi edinmek istediğimi söyledim ve öğrencim bana birkaç internet sitesinden bahsetti.
Neydi bioenerji? Bioenerji uzmanı Kenan Boyraz’a göre, “bioenerji” Türkçe’ye “yaşama dönük sağlık ve canlılık akımı” olarak çevrilebilir. Yine uzmana göre, bioenerji kozmik bir enerji ve canlılardaki bioenerjik hayat akımı ve enerji bedeni artık bilimsel olarak özel termal kameralarla ve “kirlian fotoğrafçılığı” ile çekilebilmekte ve ölçülebilmekte. Bioenerji, frekanslar ve enerjik dalgalar halinde kainata akan bir hayat akımı. Hatta, bir atomun elektronlarının çekirdek etrafındaki yörüngelerinde hareketleri de buna bağlı.
Kenan Boyraz’a göre, bioenerji uygulaması bütün kapalı ve tıkalı damarları açmayı sağlayan ve çaresi bulunamayan rahatsızlıkları bile iyileştiren içsel bir enerji. Enerji şifası insan vücudunda bulunan tüm hücreleri canlandırarak daha aktif bir duruma gelmesi için yapılan bir uygulama ve insanı ruhsal ve fiziksel olarak güçlendirmekte. Bioenerji uygulaması ile mevcut rahatsızlıklar giderilebilir ve oluşabilecek rahatsızlıklardan korunulabilir.
Uzmana göre, hastalık ve şifa ruhun yolculuğunda ara istasyonlar ve güneşten ve dünyadan gelen enerjiler bedendeki tüm hücrelere nüfuz etmekte ve enerji bedenini şekillendirmekte. Bedendeki enerji sistemlerinden biri kronik olarak dengesini yitirdiğinde ya da birkaç sistem birbiriyle uyumlu çalışmadığında bedenin de işleyişi bozulmakta. Enerji bedeni her zaman dengesini yenilemek için kendisine uygun olan enerjileri kendisine çekmekte ve düşünceler de süptil enerji yaymakta. Süptil enerji düşünce ve niyetlerden etkilenmekte. Hastalık, fiziksel semptomlar olarak tezahür etmeden önce enerjilerde ortaya çıkar.
Kenan Boyraz’a göre, enerji bedeni fiziksel bedenin süptil bir sureti ve maruz kaldığı çeşitli etkilere yanıt verme kapasitesi fiziksel bedenden daha yüksek. Enerji beden fiziksel bedenin sağlığının bir kopyasını taşıdığı için enerji hekimliğinin odak noktası ve enerji bedenini etkileyen tedaviler tüm sistemde yankı bulmakta.
Boyraz’a göre, etrafımızdaki enerjiler bize yardımcı olabileceği gibi zarar da vermekte. Bioenerji uzmanı buna kanıt olarak hayvanların bulunduğu bir ortamda daha kolay şifa tedavisi yapılmasını göstermekte. Enerjiler ritmik ve berrak olduğunda sağlığı desteklemekte. Şifa seansları sırasında şifacının ve hastanın beyin dalgaları senkronize hale gelmekte ve tek bir enerji alanı oluşmakta. Uzmana göre, bu birlik anında hastanın kanındaki hemoglobin seviyesi artmakta, ağrının şiddeti azalmakta, endişe oranı düşmekte ve yaraları daha hızlı iyileşmekte…
Yine bioenerji uzmanına göre, bir seans yaklaşık bir saat sürmekte ve iyileşme süreci için yedi sekiz seans gerekmekte… Bioenerji tedavisinde sadece bölgesel tedavi yapılmamakta, tüm beden üzerinde çalışılmakta. Boyraz, bioenerji şifa çalışmasını bir denkleme benzetmekte ve bu denklemi kainat, bioenerjist ve hasta olarak tanımlamakta. Yine uzmana göre, şifa alan hastalık ya da sakatlık değil, kişinin bünyesi ve uygulanan ve aktarılan enerji şifası kişinin bedeninden haftalar geçse de asla çıkmamakta ve şifa süreci devam etmekte… Daha ayrıntılı bilgi için http://bioenerjiterapisi.com/?SyfNmb=1&pt=ANASAYFA linkini tıklayabilirsiniz.
Seansın sonunda, öğrencime bu çalışmanın maddi değerini sordum. Sonuçta alma ve verme döngüsü vardı hayatta. Bir hizmet alıyorsam, karşılığını vermeliydim. Öğrencim, “öğretmenim, siz bana burada o kadar çok şey öğrettiniz ki… Her derse geldiğimde, neye ihtiyacım varsa onu çalıştırdınız. Hiç konuşmadan. Sadece hissettiniz. Bu dersleri başka bir yerde alsam, kim bilir ne kadar çok ücret ödemem gerekir. O yüzden sizden hiç ücret talep etmiyorum. Seve seve yapıyorum.” Ne kadar duygulandığımı tahmin edersiniz sanırım. “O halde, ayrıntılı olarak hangi asanayı çalışmak istersen, ne zaman istersen, mutlaka haberleşiyoruz. Özel dersler yapıyoruz. Diyelim ki kol duruşu çalışmak istiyorsun ya da arkaya eğilme… Ya da herhangi başka bir akış… Tesiste buluşup çalışıyoruz. Söz mü?”
Evrende verme ve alma döngüsü var. Önce vereceksiniz ki alabilesiniz. İster emeğiniz olsun isterse maddi bir şey olsun, vereceksiniz ve hayatınızda yer açacaksınız ki yerini yenisiyle doldurabilesiniz. Yenisi size gelsin. Yenisini alabilesiniz. Ayrıca, evrende yoğun bir enerji var. İyi ve kötü enerjiler. Eğer açık bir insansanız ve inanıyorsanız, iyi enerjiyi de kötü enerjiyi de çekebiliyorsunuz. İyi enerjiyi çekmek sorun değil de, kötü enerjiyi çekersek ne yapacağız? Bedeni temizleyip arındıracağız. Çevremizi iyi enerjili ve sevgi dolu insanlarla dolduracağız. Ya da sadece inanacağız ve kendimizi akışına bırakacağız. Evrene güveneceğiz ve inanacağız. İnandığımızda, iyilik her zaman gelip bizi bulacak. Benim yaşadıklarım sizce de güzel bir örnek değil mi?

teslim olmak ve bırakmak…

Standard

Mevsim kış diye mi bilmiyorum bu aralar yin yoga havamdayım. Gerek kendi pratiğimde gerekse derslerimde hep yin yogaya yönelmek istiyorum. Geçen akşamki grup dersimde de aynısı oldu. Derse giderken aklımda birkaç seçenek vardı. Ya zirve duruşu bir burgu olacaktı ya da karın güçlendirici bir asanayı seçecektim dersin ana teması olarak. Bir seçenek de yin yogaydı.

wpid-facebook_-1036573733.jpg

O akşam dersin olduğu spor tesisine giderken trafik rahattı. Beklediğimden daha erken vardım tesise. Hani trafikte cebelleşmiş olsam zirve duruşu burgu ya da karın güçlendirici olan bir ders belki bana daha cazip gelecekti. Tesise çok rahat ve huzurlu bir şekilde ulaşınca, kendimi gevşemeye ve katılımcıları da gevşetmeye daha yakın hissettim.

Stüdyonun ışığını iyice kıstım ve yin yogaya uygun dinlendirici şarkıların bulunduğu bir cd çalmaya başladım. Yin yogaya karar vermiştim ama bu yoga tarzında da değişik dersler işleyebilirdim. Kalça ve uyluk ağırlıklı bir ders yapabilirdim. Ders tüm bedene yönelik ya da belli bir meridyene yönelik olabilirdi. Düşünürken kalça ve uyluk ağırlıklı bir derste karar kıldım. Ne de olsa tüm gün sandalye ve koltuklarda oturuyorduk ve bu nedenle kalça kaslarını esnetmeye ihtiyaç duyuyorduk.
Derse “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile başladık. Herkes sırt üstü yattı ve kendini müziğin akışına bıraktı. Ben de herkes bedenini ve zihnini rahatlatmaya çalışırken yin yoga hakkında biraz bilgi verdim. Yin yoganın teslim olmak ve bırakmak ile ilgili olduğundan, içimizdeki anne sevgisini geliştiren bir çalışma olduğundan, anne sevgisinin olmak ile ilişkili olduğundan bahsettim. Ayrıca yang çalışmanın baba sevgisini besleyen bir uygulama olduğunu, baba sevgisinin kendimizi ve başkalarını olduğu gibi değerlendirmemizi sağladığını, baba sevgisinin bize değişimin mümkün olduğunu gösterdiğini anlattım. Anne sevgisinin kabul etmeyi teşvik ettiğini ve baba sevgisinin gelişimimiz için bize ilham verdiğini de söyledim. Tüm bu bilgileri Sarah Powers, Bernie Clark ve Paul Grilley’in kitaplarından edinmiştim.
O sırada yan stüdyoda minder kalmadığı için sınıfa giren çıkan oldu. Birden dikkatim dağıldı. “Ben ne söylüyordum, neden bahsediyordum?” diye düşündüm bir an. O anda içeri girenlerden birinin anahtarı yere düştü. Bir gürültü koptu. Ben sınıfı dinginleştirmeye ve yin yogaya hazırlamaya çalışırken, bu gürültü patırtı hiç iyi olmamıştı. Üstüne üstlük ben de biraz dağılmıştım. Aklımdakileri toplayıp cümlelere dökmem biraz zor oldu ama sonunda konuyu bağlayabildim: “Teslim olmak ve bırakmak.” Ben teslim olmuştum. Bu gürültü patırtı konusunda elimden bir şey gelmeyecekti. “Akışına bırak Burcu. Şu an senin de katılımcıların da deneyimlemesi gereken şey bu.”
Sınıfı “savasana”dan uyandırıp küçük esnetmelerle bedenleri ısındırmaya başladım. Önce sağ bacağı sonra sol bacağı teker teker göğüs kafesine doğru çekerek esnetmek, ardından bacakları sağa ve sola açarak kasık kaslarını esnemek ve en son iki bacağı birden göğüse doğru çekip omurgayı sağa sola sallamak…
Sırada yin yoga akışı vardı. Her bir duruşta üç-dört dakika kadar bekleyecektik. Omurgayı ve kasıkları esnetmek için “butterfly” (kelebek pozu) ile başladık. “Dragon” (ejderha), “half saddle” (yarım eyer), “caterpillar” (tırtıl), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “half butterfly” (yarım kelebek) diğer kalça ve uyluk açıcı asanalardı. Bu duruşlardan sonra “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği) asanalardan birini seçmelerini söyledim. Derste öğrencilere seçim hakkı tanımak dersin havasını değiştiriyordu ve öğrencilerin o an kendi ihtiyaçlarına ve bedenlerinin yapısına uygun olanı yapmalarını sağlıyord. Sonuçta üç duruş da kalçayı dışa çeviren kasları esnetiyordu. Ben de bu etkiyi yaratmak istemiştim.
Kalça ve uyluk çalışırken genellikle öne eğilmeler yapıldığı için, insanlar çok fazla içe dönebiliyor ve dersin havası iyice ağırlaşabiliyordu. Aslında amacım buydu. Bir akşam dersinde, ışıklar kısılmışken, tüm günün yorgunluğunu hissederken yin yoga yaparak özellikle kalça bölgesindeki birikmiş duygu ve enerjiyi rahatlatmak, gevşetmek ve esnetmek… Bence amacıma ulaşmıştım.
Tüm bu kalça açıcı asanalar içindeyken kimi katılımcılar çok huzurlu, sakin ve rahat kimileriyse kıpır kıpırdı. Her zaman derim: “Yoga matı (minderi) üzerinde nasıl tepkiler veriyorsak, hayatta da aşağı yukarı benzer tepkiler veriyoruzdur” diye. Yine aynı görüşten bahsettim. Her duruşta, “bırakmayı, teslim olmayı, kabul etmeyi” hatırlattım. Yin yogada bir deyiş olduğundan bahsettim: “Poza girmek için bedeni kullanmıyoruz, bedenin içine girmek için pozu kullanıyoruz.” Nefesin her zamanki gibi bize rehber olduğunu hatırlattım. Duruşta zorlandığımızda nefese yönelip sakinleşebileceğimizi, eğer o an asanada kalmak hiç mümkün değilse kendimizi zorlamadan duruşu bırakmamızı söyledim. Tabii ki eğer fiziksel bir rahatsızlık hissediyorsak, asla devam etmememiz gerektiğini de hatırlattım. Fiziksel rahatsızlık yoksa bizi tek zorlayan duygular ve düşüncelerdi. Peki sabretmek, kabullenmek, teslim olmak, kendini bırakmak mümkün müydü?
Sınıf duruşlar içindeyken yin yoga hakkında biraz daha bilgi verdim. Yin’in bedenimizdeki dişil enerji, ay, soğuk, serin, karanlık yang’ın ise eril enerji, güneş, sıcak ve aydınlık olduğunu, yin yoganın bizi şifalandırıcı bir yoga tarzı olduğunu, bir asanayı yaparken hedef bölge dediğimiz ve germeyi hissettiğimiz noktanın duruştan çıktıntan sonra kanlanacağını anlattım. Aslında yin yoga ile kendimize bir nevi akapuntur yapıyorduk. Bir bölgeyi önce sıkıştırıyor, sonra o bölgeyi rahatlatıp oraya kan, yaşam enerjisi, “chi” ya da “prana” akışını sağlıyorduk. Kısaca meridyenlerden de bahsettim. Bacak önü, bacak arkası, omurga, bacak içi ve bacak dışı derken aslında mide, dalak, idrar kesesi, böbrek ve karaciğer ve safra kesesi gibi meridyenleri uyardığımızı ve yine bu bölgeleri şifalandırdığımızdan bahsettim.
Derken dersin sonuna gelmiştik. Normal ders saati bitmişti ama henüz akış tamamlanmamıştı. Yin yoganın başka bir özelliği: Asanalarda beklerken ve o enerjiyi hissederken, eğitmen olarak senin de gevezeliğin tutuyordu. Şunu da anlatayım, şundan da bahsedeyim derken zaman su gibi akıp geçiyordu. Neyse ki bizden sonraki derse daha yarım saat vardı. Kimse de gitmesi gerekiyormuş, acelesi varmış gibi bir izlenim vermemişti. Herhalde herkes halinden memnun ve saatin farkında değil diye düşündüm. Zaten bir iki asana yapıp dersi tamamlayacaktım.
Şimdi enerjiyi biraz yükseltmenin zamanı gelmişti. İki seçenekli bir arkaya eğilme yapacaktık. İsteyenler ve/veya belinde rahatsızlık olanlar “sphinx” (sfenks), bel omurlarında rahatsızlık hissetmeyip daha esnek olanlar “seal” (fok balığı) deneyeceklerdi. Ya da bel omurlarını biraz esnetmek için önce bir iki dakika “sphinx” ardından daha derin bir duruş olan “seal”…
En son “cat tail” (kedi kuyruğu) burgusuyla tüm omurgayı rahatlattık. “İsteyen direk savasana’ya geçebilir. Hala enerjim düşük, bu arkaya eğilmeler beni canlandırmadı diye düşünenler savasana öncesi istediği asanayı yapabilir. Urdhva dhanurasana (köprü), sirsasana (baş duruşu), sarvangasana (omuz duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu) ya da adho mukha vrksasana (kol duruşu) yapabilirsiniz” dedim. Bazı öğrenciler hemen “savasana”ya geçti bazılarıysa saydığım asanalardan yaptılar. “Ve şimdi herkes derin gevşeme ve dinlenme duruşuna geçsin” dedim.
Hafif bir şarkı eşliğinde gevşediğimiz derin bir “savasana” sonrası bağdaşta oturup dersi sonlandırmanın vakti gelmişti. Dersin başında söylediklerime ek olarak, “hem yin hem de yang enerjiye eşit derecede ihtiyacımız olduğunu, anne sevgisinin dengelenmemiş gölgeli kısmının yin enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yin enerjinin fazla olmasının motivasyon eksikliğine, kronik şikayetlenmeye, mağdur olmuş hissetmeye ve bağlantı kuramamaya neden olduğunu” anlattım. Ayrıca “baba sevgisinin fazla olmasının yang enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yang enerjinin fazla olmasının da tatminsizliğe, yargılayıcı olmaya, mükemmeliyetçi olmaya ve hoşgörüsüzlüğe neden olacağını, yang olmadan yin’in beceriksizliğe yin olmadan yang’ın da duyarsızlık ve suistimale yol açacağını” söyledim. Dersin teması “denge”ydi. “Bu nedenle, hayatımızda yin ve yang enerjileri eşit derecede olmalı.” Gözlerimizi açmadan önce hayatın içinde dengeyi bulup koruyabilmemizi diledik.
Her yin dersin sonundaki gibi bu ders bittiğinde de kimse kalkmak istemedi. Herkes de bir rehavet gözleniyordu. Yin enerji böyle bir şeydi.
Dersin sonunda öğrencilerden biri yanıma geldi. “Ders boyunca ara ara video çekimi yaptım. Hastalarıma da yaptırmak için. (Bahsettiğim öğrenci bir fizyoterapist). Sizin için mahsuru var mı?” diye sordu. Tabii ki yoktu. Öğrendikçe öğretmedikten ve öğrendikçe paylaşmadıktan sonra neden yoganın içindeyiz ki? Yoga dünyası bu şekilde büyüyecek ve gelişecekti. Bu şekilde içimizdeki yin enerji, anne sevgisi artacaktı. Önce kendimize “anne şefkatiyle” bakmayı öğrenecektik; sonra başkalarına… Böyle böyle kendimizi ve hayatı olduğu gibi kabullenip, teslim olup, akışına bırakacaktık.

aynı dili konuşmak…

Standard

Yoga pratiğinde bir öğretmen ile bir öğrencinin aynı dili konuşması… Aynı şeyleri düşünmesi ve hissetmesi… Mümkün olabilir mi acaba? Bir öğretmen ders verirken kendini dersin akışına kaptırıp, sanki tek başına kendi pratiğini yapıyormuşçasına içine dönüp o anki duygularını karşısındakilere hissettirebilir mi? Böyle bir şey olabileceğine inanmazdım taa ki geçen güne kadar.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçenlerde özel bir dersim vardı. Bu öğrencimle genellikle vinyasa dersleri yaparız. Dersin bir zirve duruşu olur ve dersin ilk yarısında zirve duruşuna hazırlanırız. Zirve duruşundan sonra da dersin temposu yavaşlar ve en sonunda “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelir. Bir iki haftadır hatha tarzı ders yapıyoruz bu öğrencimle. Asanalarda daha derinleşiyoruz. Hizalanmaya daha özen gösteriyoruz. Bugüne kadar belki de birçok kez yaptığımız ama derinlemesine hissetmediğimiz asanaları deneyimliyoruz. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “virabhadrasana” (savaşçı) duruşları gibi…

Yavaş yavaş da meditasyon deneyimlemeye başladık dersin başında. Yoganın asanalar dışındaki kollarına da girmeye başladık özel çalıştığımız için. “Uddiyana bandha” (karın kilidi), “mula bandha” (kök kilit), “drishti” (bakış noktaları), “pranayama” (nefes çalışmaları) ve “nauli kriya” (karın bölgesindeki sindirim organları ve ince bağırsağın temizliği) gibi…

Neyse konuyu fazla uzatmadan geçen günkü dersimize gelelim. O gün özel dersimden önce anaokulunda çocuklarla dersim vardı. Biraz da grip gibiydim ve çok yorgun hissediyordum kendimi. Özel dersime gittiğimde, dersi nasıl çıkaracağımı düşünüyordum. Derken öğrencim geldi. O da çok yorgundu. İki gün önceki dersimizde, kol ve omuz bölgesine yoğunlaşmıştık.  Dersin başında, o gün yin yoga yapıp bedenimizi esnetmemizi rica etti benden. Harika bir haberdi bu.

“Butterfly” (kelebek) ile omurgayı esneterek başladık. Birden geçenlerde girdiğim bir yin dersi geldi. İdrar kesesi, böbrek ve karaciğer odaklı bir dersti. Bir öne eğilme, bir arkaya eğilme yapmıştık ve benim çok hoşuma gitmişti. Değişik bir his ve enerji vermişti bana. Bir içime kapanıyordum, bir dış dünyaya açılıyordum. Genelde derslerimde öğrencilerimle birlikte asanaları yapmam ben. Göstermem gerekiyorsa gösteririm, onları sözlü yönergelerle duruşlara sokarım ve sınıfı gözlemlerim. Hareketini düzeltmem gereken öğrenci varsa onu düzeltirim. Bazen de öğrenciler o kadar iyi yapıyorlardır ki duruşu, ben onları duruş içinde biraz daha derinleştirmeye çalışırım. Ama o gün benim de canım yoga yapmak istedi. Zaten yin yoga yapacaktık ve bu yogada genelde öğrencileri kendi bedenleri, zihinleri ve ruhları içinde bırakmayı tercih ederim.

İlk asanada, asananın faydalarından bahsettim. Böbrek ve karaciğer meridyenlerini çalıştırdığını, öne eğildiğimiz için içe döndüğümüzü ve bu tarz duruşların bizi meditasyona hazırladığından bahsettim. Duruşlarda yaklaşık üç-dört dakika beklemeye karar vermiştim. Ardından bir arkaya eğilme olan “half saddle”a (yarım eyer) geçtik. Bu asimetrik bir duruştu. Önce sağ bacağı, sonra da sol bacağı yapacaktık. Birden içimde bir şeyler koptu ve konuşmaya başladım ve ders boyunca da susmak bilmedim.

Akışı soracak olursanız! Sanırım şöyleydi: “Half frog (yarım kurbağa), sphinx (sfenks), caterpillar (tırtıl), seal (fok balığı), dragonfly (helikopter böceği), twisted roots (dönmüş kökler) ve savasana (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu).”

Ders boyunca neler anlattığımı soracak olursanız… İnanın ki tam olarak hatırlamıyorum çünkü o an ben de asanaları yapıyordum ve ruhumdan ne kopuyorsa, onlar dudaklarımın arasından dökülüyordu. Bu aralar Aret Vartanyan’ın üç kitabını arka arkaya okudum. O sıralar okuduklarımdan çok etkilenmiştim. Biraz onlardan bahsettim. Aslında ne kadar çok maskemiz olduğundan; insanların arasına karışırken bu maskelerden birini taktığımızdan; kendimiz olmayı çoktan unuttuğumuzdan; kendimizi sevdirmek için kendimizi olmadığımız niteliklerde göstermeye çalıştığımızdan ve sürekli şirinlik yapmaya çalıştığımızdan; istemeye istemeye kendimizi yapmak zorunda hissettiğimiz şeylerden ve böylece kendi benliğimizden gittikçe uzaklaşmamızdan… Kendini sevmeyen bir kişinin kimseyi sevemeyeceğinden… Öncelikle kendini sevmeye ve değer vermeye başlamaktan… Kendimize karşı acımasız mı yoksa şefkatli mi olduğumuzdan… Bunu asanaları yaparken bedenimize nasıl davrandığımızdan çıkarabileceğimizden… Sürekli bedenimizi hırpalıyor ve zorluyor muyduk yoksa onu dinliyor ve üzerine gitmiyor muyduk? Yoga matı (minderi) üzerinde bedenimize ve kendimize nasıl davrandığımızın aslında günlük hayatımızda da nasıl davrandığımızın bir göstergesi olduğundan… Öne eğilip içimize döndüğümüzde ne hissettiğimizden ve arkaya eğilip dış dünyaya açıldığımızda ne hissettiğimizden… Öne eğilip, kabullenmenin, sabır göstermenin ve teslim olmanın daha kolay yoksa arkaya eğilip coşkulu, güçlü ve cesaretli hissetmenin mi bizim için daha keyifli olduğundan… Asimetrik duruşlarda bedenin sağ ve sol dengelerinin ne kadar farklı hissettirebileceğinden… Zihnin ne kadar hareketli olduğundan ve hemen alıp başını gidebileceğinden… Nefesin yol gösterici olduğundan ve bizi anda tutabildiğinden… Sanırım bunlardan bahsettik.

O an tüm bunlar, öğrencimden aldığım enerji sayesinde çıkmıştı. O an sanki iki ayrı ruh değil de, bir ruh gibiydik. Asanaların içindeyken, sanki ben onun zihnini okuyorum da dudaklarımdan dökülenler o şekilde dökülüyordu. İşin en can alıcı noktası da, hissederek söylüyor olmamdı. Genellikle yoga derslerinde biz öğretmenler mutlaka bir şeyler söyleriz. Genelde kalıp sözlerdir bunlar. Alışılagelmiş cümlelerdir. Mutlaka felsefi bir şeyler söylemek isteriz. Ben de çoğunlukla öyle yapıyorum. Her zaman kendini kaptıramazsın ve her zaman dudaklarından dökülmez cümleler. Bazen kalıp cümlelere ihtiyaç duyarız. Ama o gün farklıydı. O gün, her şey benim iradem dışında gelişiyordu. Dudaklarımdan çıkan her sözü sanki bedenim, zihnim ve ruhum söylüyordu. Dediğim gibi, bence en büyük etken benim de asanaları deneyimlemem, başımızın ucunda çalan ruhumuzu okşayan müzik ve karşılıklı etkileşimdi.

Yazının başındaki soruya dönecek olursak! Yoga pratiğinde bir öğretmen ile bir öğrencinin aynı dili konuşması… Aynı şeyleri düşünmesi ve hissetmesi… Mümkün olabilir mi acaba? Bir öğretmen ders verirken kendini dersin akışına kaptırıp, sanki tek başına kendi pratiğini yapıyormuşçasına içine dönüp, o anki duygularını karşısındakilere hissettirebilir mi? Evet, bir öğretmen ve öğrenci bir yoga dersinde aynı dili konuşabilir, aynı şeyleri hissedebilir, kendilerini dersin akışına kaptırıp, içe dönüp aynı duyguları yaşayabilir. Bu cevabı verebiliyorum çünkü bizzat deneyimledim. Yoga gibi engin bir dünya içinde, genellemelerden kaçınmak gerek. “Öğretmen derste kendisi asana yapmaz. Öğrencileri gözlemler.” Tamam, bu tarz genellemeler, çok kalabalık grup derslerinde geçerli olabilir. Öğrencilerin sakatlanmasını önlemek ve asanaları doğru yapıp azami faydayı sağlamaları için. Ancak daha küçük gruplarda ve özel derslerde, öğretmenin kendisinin de akışı yapması ya da yin yoga gibi daha sakin derslerde pozların içinde kalması, dersin etkisini belki de tamamıyla değiştirebilir. Dersi bambaşka bir boyuta taşıyabilir ve hem öğretmen hem de öğrenci dersten çok daha fazla yararlanabilir. Belki de sadece akışına bırakmak… Akış, zaten seni gitmen gereken noktaya götürür…

sabırla beklemek mi koşulları zorlamak mı?

Standard

Bir arkadaşımın işiyle ilgili beklediği önemli bir haber var. Geçenlerde tüm günü birlikte geçirecektik. Stres halindeydi. Sabırsızdı. Sanki sabırsız olursa, acele ederse, kafaya takarsa, haber daha çabuk gelecekti. Herkes gibi o da bu yanılgıya kapılmıştı. Peki, bunun yogayla ne gibi bir ilgisi var diye sorabilirsiniz bana.

394426_10151138611128812_958040855_n

Hayatımızda bizler de böyle durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bir haber ya da birini bekliyor olabiliriz. Herhangi bir şey için sabırsızlık duyabiliriz. Böyle bir durumda nasıl davranmalıyız? Yoganın böyle bir durumda ne gibi bir faydası olabilir?

Sabırsızlık ne yazık ki günümüz rahatsızlıklarından biri. Artık hayatlarımız o kadar kolaylaştı ki, sabretmeyi unuttuk toplum olarak. Cep telefonları var mesela. Birini evde bulamadık mı, hemen cebinden arıyoruz ve o kişiye ulaşabiliyoruz. Bilgisayarlar var, akıllı telefonlar var, internet var. Tüm bunlar sayesinde en uzaktaki tanıdıklarımızla bile kolayca iletişim kurabiliyoruz ve bu nedenle sabretmeyi unuttuk. Eski günleri hatırlayanlar var mı aranızda? Hani başka şehirdeki bir arkadaşınıza mektup yazdığınız ve o mektubun cevabını beklediğiniz günler. Bazen bir hafta, on gün sürerdi cevabın gelmesi. Sabırla beklerdik. Özlemle beklerdik. Oysa şimdi internet karşısına geçiyoruz ve herhangi bir yerden bir e-posta atıyoruz ya da bir konuşma sitesinden yüz yüze görüşebiliyoruz uzaktaki bir dostumuzla. Dolayısıyla sabretmeyi unuttuk ve sabırsız bir toplum haline geldik. İşte bu yüzden de arkadaşım işiyle ilgili haberi beklerken sabredemiyor ve bir an önce duymak istiyor bu haberi.

Sizce onunla aramızda nasıl bir konuşma geçmiş olabilir? O gün bana, “işimle ilgili çok önemli bir haber bekliyorum. Yarın ya da öbür gün gelecek haber ama bir türlü sabredemiyorum. Telefon mu etsem acaba yoksa beklesem mi? Sence ne yapmalıyım?” diye sordu. Artık az çok beni tanıyorsunuz ve cevabımı da tahmin etmiş olabilirsiniz. “Bence beklemelisin. Biraz sabret. Eğer sen sürekli kafanı gelecek olan o habere takarsan ve sabırsızlanırsan, haber bir türlü gelmez. Çatlar durursun” dedim. “Sen o haberin yolunu bekledikçe, o haber senden uzaklaşır. Ya da sen onun üstüne düştükçe, o haberi duymak için bir meslektaşına telefon edip yolunu gözledikçe, o iş bir türlü olmaz ve sonuç çıkmaz bir türlü” diye de ekledim.

“Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabına gelince, bence “öncelikle sabretmeyi öğrenmelisin. Teslim olmalısın, kabul etmelisin süreci. Akışına bırakmalısın, zorlamamalısın” diye sıraladım aklımdan geçenleri. “Ama olmuyor işte, merak ediyorum. Aramak ve öğrenmek istiyorum” deyince, ben de “gel bu işi yogayla bağdaştıralım” dedim.

Aslında tüm bunlar, farklı karakterlerimizden kaynaklanıyordu. Ben kabullenen, akışına bırakan, teslim olan ve hayatımı zorlamayan bir tipim. O ise, daha atak, azimli, tuttuğunu koparan, daima daha ötesini deneyen bir tip. Mesela sörf yapıyoruz ikimizde. O, en rüzgârlı havalarda bile bir saat debeleneceğini bilse bile çıkıyor denize. Bense, öyle bir havada, oturmayı tercih ediyorum. Bana yumuşak bir havada gidip gelmek ve dönüş çalışmak yetiyor. Daha hızlı gitmeyi ya da daha uzun bir yelken veya daha küçük bir bord kullanmayı düşünmüyorum hiç. Ama ne yazık ki bu sene bir öğretmenin zorlamasıyla bordumu küçültmek zorunda kaldım. “Ömür boyu bu öğrenme bordunu kullanamazsın Burcu” dedi bana ve ekledi “aslında zorlanmayı sevsen sana daha büyük bir yelken vereceğim ama sen sevmiyorsun zoru.”

İşte size iki farklı karakter ve iki farklı yaşam şekli. Yogada en sevdiğim duruşlar öne eğilmeler. En sevdiğim yoga tarzı ise yin yoga. Neden mi? Sebebi çok basit. Öne eğilmeler, teslim olmayı, sabretmeyi ve kabullenmeyi simgeliyor. O kadar kolay öne eğilebiliyorum ki! Yin yogaya gelince, o da genelde öne eğilmelerden ve durağan asanalardan oluşuyor. En az beş dakika bir poza giriyor ve orada bekliyorsunuz. Kıpırdamıyorsunuz, hareket etmiyorsunuz. Sadece kabulleniyorsunuz, teslim oluyorsunuz, sabrediyorsunuz ve bekliyorsunuz asanada. Tam bana göre. Tıpkı hayatımı da yaşadığım gibi. Başıma gelen her şeyi kabullenmem ve onlara teslim olmam gibi.

Peki, o arkadaşım yoga yapıyor olsa nasıl bir yoga yapar sizce? Bence onun tarzı ashtanga olurdu ve muhtemelen arkaya eğilmeleri, ters duruşları ve kol denge duruşlarını çok severdi. Macera, coşku, heyecan, adrenalin. Sürekli bir nefesten bir nefese akış ve başka bir asana. Sabır gerektirmiyor, sadece heyecan ve coşku var. Onun katıldığı dersin teması ne olabilirdi? Cesaret, coşku ve yeni deneyimler. Tam da bu nedenlerden dolayı, arkadaşım sabredemiyordu işte. İçi içini yiyordu. Hop oturup hop kalkıyordu haberi beklerken.

Karakterlerimizden dolayı sabırsız olabiliriz ama kendimizi hiç mi değiştiremeyiz? İnanın ki değiştirebiliriz. Çünkü ben değiştirdim. Ben de bir zamanlar sabırsızdım. Her şey çabucak olsun isterdim. Beklemeyi sevmezdim. Hayatı sürekli zorlamaya çalışırdım. Ben zorlarken, hayat benden daha uzaklaşıyormuş. İsteklerim ve dileklerim gerçekleşmiyormuş. Ben üstüne düştükçe, her şey benden bir adım daha öteye gidiyormuş.

Arkadaşıma da bunları söyledim. Ben bu huyumdan vazgeçtim. Hayatı akışına bırakmayı öğrendim. Kabullenmeye ve teslim olmaya başladım ve aslında bunun daha önceki hayatımdan çok daha kolay ve eğlenceli olduğunu gördüm. Hayatı zorlamadıkça, isteklerimi kafama takmadıkça, her şeyi oluruna bıraktıkça, hayatın akışında kaldıkça, tüm dileklerimin gerçek olduğunu ve daha keyifli bir yaşantım olduğunu fark ettim.

Sabır, kabullenme ve teslimiyet ya da koşulları zorlama, kafaya takma ve stres… İki farklı yaşam tarzı… Seçim sizin…