Tag Archives: affetmek

saf sevgi

Standard

Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?

DSCF0947-001

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.

Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları kaplıyor zihnimi. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Her şeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…

Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Her şeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen her şeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…

Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.

O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.

Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, her şeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki her şeyi severek ve her şeye anlayış göstererek…

Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Sadece ve sadece “saf sevgi” ile yaşamaya başlıyoruz. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.

Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.

Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çocuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettikleri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.

Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık beklemeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı… Beklentisiz sevmeliyiz. Sadece kendimiz için sevmeliyiz. Karşımızdaki de bizi sevsin diye değil.

Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Evrendeki en güçlü enerji, saf sevgi… Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Saldırganlıktan, bencillikten, korkudan ve sonradan edinilmiş diğer tüm olumsuz duygulardan arınırsak eğer etrafımıza sevgi enerjisi yayarız… Bize dayatılan ve öğretilen tüm olumsuz duyguları bir anlığına kenara koyabilirsek eğer, ne kadar sevgi dolu olduğumuzu görebiliriz. Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle… “Saf sevgi”yi hissedebilmemiz, hissettirebilmemiz ve “saf sevgi”yle yaşayabilmemiz dileğiyle…

 

Reklamlar

sevgi

Standard
Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?
2009-2010 tum fotolar 077
Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.
Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.
 Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çoçuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettileri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.
Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık vermeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı…
Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle…

çamurdan çiçeğe…

Standard
Herşey bir öğrencimin “kundalini yoga” ile ilgilendiğini söylemesi ve benden bu konuda bilgi istemesi ile başladı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bel ve kasık bölgemde yoğun ağrı hissettiğimi ve bu ağrıların hayat kalitemi düşürdüğünü ve derslerimde zorluk çektiğimi… Yine öyle bir ders sonunda bir öğrencimin bana bioenerji verdiğinden de bahsetmiştim. (Bu konular hakkındaki yazılara https://burcuyircali.wordpress.com/2014/11/09/bioenerji/ https://burcuyircali.wordpress.com/2014/11/16/bel-fitigina-karsi-ne-tarz-yoga/  linklerinden ulaşabilirsiniz) Bioenerjiyle uğraşan öğrencim “kundalini yoga” ve “çakra meditasyonu” ile de ilgileniyordu. Yani çalışmam ve öğrenmem gereken çok şey vardı. İşte herşey böyle başladı.
IMG_6821
Öğrenciyle günaşırı bioenerji tedavisi çalışmaya başladık. Her çalışmadan sonra ben kendimi kötü hissediyordum. Yanlış anlamayın. Tedavi ile ilgili bir durum değildi bu. Sürekli alıyordum ama hiç bir şey veremiyordum. Bir an önce “kundalini yoga” hakkında bilgi edinmeliydim. Yoga eğitmenlik kursuna katıldığım zamanlarda “kundalini yoga atölye çalışmasına” katılmıştım ama bu yıllar önceydi. Notlarımı aradım, bulamadım. Benimle birlikte bu çalışmaya katılan bir arkadaşıma sordum ama o da notlarını bulamadı. Kendimi iyice kötü hissetmeye başlamıştım. Sürekli alıyordum, alıyordum ve alıyordum. Eğer vermeye başlamazsam, hayatımın döngüsünü bozabilirdim. O sırada kendi notlarını bulamayan arkadaşım bana bir kitap verdi. “Bu kitaba göz at, aradıklarını bulacağına eminin” dedi.
Kitabın bana da yeni ufuklar açacağını, aklımda takılı kalan bir sürü soruyu cevaplayacağını, bana da bir terapi olacağını hiç düşünmemiştim. Hani hep derim ya, “her şey bir şey için oluyor” diye… İşte yine öyle olmuştu. Belki de ağrılarımın olması, ders sonunda öğrencinin bana yardım etmek istemesi, bunun karşılığında benim ona “kundalini yoga” sözü vermem… Hepsi bir amaç içindi ve hayat yine döngüsünü kurmuştu.
Kitabı okumaya başladığım günün sabahında özel dersim vardı. Derse gittiğimde, öğrencinin hayal kırıklığı içinde olduğunu farkettim. Kırgın, kızgın ve güvenini yitirmişti. Çekim yasası mı dersiniz, herşey bir şey için oluyor mu dersiniz… Sanki ben kitabı okumaya başlamıştım ve okuduklarımı hayata geçirmek için elime fırsatlar geçiyordu. Kırgınlığı ve kızgınlığı dindirmek ve tekrar güvenebilmek için nasıl bir ders yapabilirdik? Birinci ve ikinci çakraya odaklanacaktık. Birinci çakraya odaklanıp kabullenmeyi öğrenecektik. Önce kendimizi sonra çevremizi kabullenecektik. Kabullenmeyi güven takip edecekti. Hayata güvenmeyi öğrenecektik. Çevremize güvenecektik. Güvenden sonra sıra yaratıcılığa gelecekti. Güzel şeyler yaratacaktık.
Birinci çakra köklenmeyle alakalı bir çakra olduğu için ayaktaki asanalara odaklanacaktık. “Vinyasa” akışlar arasında “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “utkatasana” (sandalye), “parsvakonasana” (yan açı), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı), “trikonasana” (üçgen), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme) ve “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) gibi asanaları yapmıştık. Ayak parmaklarını yerden kaldırarak, sonra sadece ayak baş parmağını yere değdirip diğerlerini havada tutmaya çalışarak, ardından baş parmak dışında tüm ayak parmaklarını yere değdirmeye çalışarak toprak enerjisini hissetmiştik. Ağırlığı parmak uçlarına ve topuğa vermek ve en sonunda da ortada dengelemek de iyice köklenmek için yaptığımız çalışmalardı. “Tadasana” (dağ) duruşunda uzun bir süre beklemek, ağırlığı topuktan parmak uçlarına almak ve ayak parmaklarını kaldırıp indirmek, parmakları yere iyice yaymak ve toprağın enerjisini hissetmek…
İyice yere köklendiğimizde ise, “tadasana”da gözleri kapatmak ve “vrksasana” (ağaç) duruşunu denemek… Gözler kapalıyken, ağaç duruşuna geçmeye çalışmak… Bükülü ayak nereye gelirse, asanayı “en güzel” haliyle yapmak değildi amaç. Dengeyi kaybetmeden, toprak enerjisiyle bağlantılı bir şekilde, içgüdüleri takip ederek “vrksasana”yı deneyimlemekti amacımız.
“Muladhara” (kök) çakrayı harekete geçirdikten sonra sıra “svadisthana” (sakral) çakraya gelmişti. Kabullenmek, güvenmek ve yaratıcılığı geliştirmek için ilk iki çakraya odaklanmaya karar vermiştim. O yüzden derste tek bir zirve duruşu yerine iki tane zirve duruşu olacaktı. “Vinyasa” akışlarının arasına “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyesana” (alçak hamle) ve “utthan pristhasana” (kertenkele) duruşlarını ekleyerek kasık kaslarını esnetmiştik. İkinci çakrayı harekete geçirmek ve içimizdeki yaratıcılığı çıkarmak için “hanumanasana” (maymun duruşu) yapacaktık.
Tüm bu akışların arasına “kundalini yoga” kitabından öğrendiğim bazı şeyleri de katmak istemiştim. Dersin başında akışa başlamadan önce “mula bandha” (kök kilit) ve “bhastrika” (körük) nefesi çalışmak bunlardan bazılarıydı. Köklerimiz, bir nilüferin kökü gibi çamurlu bile olsa, bizim köklerimizdi… Çamurlu ya da berrak; bu kökten güç alarak büyüyecektik ve çiçek açacaktık. Çiçek açabilmek için kökümüzü olduğu gibi kabul etmemiz gerekiyordu.
 shared_photo
Nefes çalışmalarında ise vermeye odaklanmıştık çünkü ne kadar çok verirsek, o kadar çok alabilirdik. Nefesi verirken, tekrar alabileceğimize güvenmemiz gerekiyordu. Böyle böyle güvenmeyi öğrenecektik.
Kabullenip güvendikten sonra sıra yaratıcılığa geliyordu. Yaratıcı olabilmek için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmamız gerekiyordu. Eğer suçluluk hissediyorsak, kendimizi affetmemiz gerekiyordu. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgiliydi. Yaratıcılık, bizi diğer insanlarla kaynaştırırdı. Kimse, tek başına yaşayamazdı. Herkes, çevresiyle ilişki içinde olmak isterdi çünkü herkes öyle ya da böyle bir şeyler yaratmak isterdi.
Dersi tamamlamadan önce, oturarak bazı asanalar yaparak “kök çakra” çalışmasını tamamladık. “Dandasana” (asa duruşu) ile “mula bandha” (kök kilit) çalıştık ve ardından kalçayı ve tüm bedeni yerden kaldırmayı denedik. “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) ile birinci çakrayı hissetmeye devam ettik. “Marichyasana” (Bilge Marichi burgusu) ile bedeni rahatlattık.
Sıra dinlenmeye gelmişti. Dersin teması “kabullenme ve güven” olduğu için, öncelikle kendimizi sevme ve kabullenme üzerine yoğunlaşmıştık. Dinlenirken kalbimizi de esnetmek için “supta baddha konasana” (yerde kelebek) duruşunu tercih etmiştim. Göğüs kafesinin altına blok yerleştirip göğüsü biraz daha esnetmek ve kendimizi daha çok sevmek ve kabullenmek… Herkes gözlerini kapattı ve derin gevşemeye geçti. Bir süre sonra öğrenciler bu duruşu bırakıp “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtiler. Sonuçta “supta baddha konasana” çok rahat bir duruş değildi. Bu şekilde tam bir gevşeme sağlayamıyor, bedenimi ve zihnimi dinginleştirip sakinleştiremiyorsam, bu asanada direnmenin anlamı yoktu.
Dersi nasıl sonlandıracaktım? Kitapta okuduklarımı hatırladım yine. “Herkes nilüferin sadece çiçeğini görür ve nilüferi sadece çiçekten ibaret sanır. Halbuki nilüfer çiçeğinin kökü çamurludur. O çamur olmasa, belki nilüfer çiçek açamaz. Belki bizim köklerimiz de çamurlu ama o çamur olmasa, belki biz de gelişip çiçek açamayız. İster çamurlu ister tertemiz, önemli olan köklerimizi olduğu gibi kabul etmek, içimizdeki o güce güvenmek ve o güçle gelişmek ve büyümek…”

hergün sevgi!

Standard

Birkaç gün önce sevgililer gününü kutladı tüm dünya… Tabi ki Türkiye de… Tüketim toplumu bir dünyada yaşadığımız için sürekli böyle günlerle karşı karşıya kalıyoruz. Sevgililer günü bunlardan sadece bir tanesi… Anneler günü, babalar günü, kadınlar günü… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, annemizi, babamızı? Herkes gibi ben de yazımı sevgililer gününde yazıp yayınlayabilirdim, ancak istedim ki o gün geçsin ve yazım birçok kişinin yazdıklarıyla araya karışmasın. Çünkü sevgi hayatın anlamıdır, hayatın ta kendisidir.

2009-2010 tum fotolar 077

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın ikiselliği (dualitesi) diye. İşte nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgi enerjisini kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Sevgililer gününde özel dersim vardı. İster kendi yoga çalışmalarımda olsun isterse derslerimde olsun, özel günlere uygun yoga yapmaya çalışıyorum. Özel günlerin anlam ve önemine vurgu yapmayı deniyorum derslerimde. O gün de, sevgi enerjisine yoğunlaştık. Dersimizin zirve duruşu yoğun bir geriye eğilme olan “ustrasana” (deve) ve eğer denemek istiyorlarsa “kapotasana” (güvercin) idi. O duruşlara geçene kadar bir sürü geriye eğilme deneyimlemiş ve bedenimizi hazırlamıştık. Duruşu yaptık, nefeslerimizi kalp bölgemize yolladık, kalbimizi açmayı, geriye doğru eğilerek geçmişte yaşadıklarımızı affetmeyi — öncelikle kendimizi sonra başkalarını — ve dünyaya sevgi enerjisiini yollamayı denedik. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, bir tek sevgi evrendeki korku ve nefreti yok edebilir.
Dersi bitirken, kalp atışlarımıza odaklandık, kalbimizi daha da açmaya, sevgimizi daha çok göstermeye ve belki yoga yapan kişiler olarak dünyaya daha çok sevgi yollayarak dünyada belki bir değişiklik yaratabileceğimize inanarak bitirdik dersi.
Sevgi, sevgililer günü… Benim için hergün sevgi ve sevgililer günü… Eğer ki, kendimizi yogaya adamışsak, sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız olmuştur. O yüzden, günlere bir anlam yüklemeye ve sadece bir gün hatırlamaya gerek yok. Tek yapmamız gereken, her gün sevmek, sevebilmek…Hergününüzün sevgi, şevkat ve anlayış dolu olması dileğiyle…