Tag Archives: adho mukha svanasana

yin ve yang

Standard

Uzun zamadır derslerde hep karın güçlendirici akışlara ve ters duruşlara ağırlık vermişiz. Nedense mevsimlerden yazsa ve hava sıcaksa hemen hemen herkes derslerde yoğun akışlar yapmak ve derse ayırdıkları süre içinde azami fayda sağlamak istiyor. Bu dönemlerde bedeni esnetmeyi unutuveriyoruz. Tabii ki beden esnetilmeye başlandığında da ne kadar çok ihmal edildiğini bize hemen hatırlatıyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sonbahar gündönümü haftası olduğu için birkaç grup dersimde “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine ve karın güçlendirici hızlı akışlara odaklanmıştık. Derslerin birindeyse gruptakiler bedenlerini esnetmek istediklerini söyledi. Yalnız “yin yoga” gibi uzun beklemeli duruşlar değil daha dinamik tarzda bir esnetme dersi istediler.

Başlangıç meditasyonu sonrasında bağdaşta omurgayı sağa ve sola esneterek (lateral esneme) başladık. Omurgayı öne eğdikten sonra dizlerimizin üzerinde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) yapıp omurgayı burguyla rahatlattık.

Öğrenciler dinamik tarzlı bir esnetme istedikleri için yerdeki burgudan sonra “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik. Bu duruşta baldır kaslarını esnettik ve dizleri büküp düzelterek bacak arkasındaki “hamstring” kaslarını uzattık.

Ders boyunca ayakta “lateral esneme”, “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “square” (kare duruşu), “gomukhasana” (inek başı duruşu) ve bu duruşta “garudasana” (kartal) duruşunun kol şeklini yaptık. “Upavistha konasana” (oturarak açı duruşu) ve sonrasında burgu ile dersi tamamladık.

O gün duruşlarda uzun süre beklemeyeceğimiz için öğrencilerle birlikte ben de kendimi akışa bıraktım. Gözlerimizi kapatarak yerde omurganın ısınmasını fark ettikten sonra aşağı bakan köpekte arka bacak kaslarımızın ne kadar da gergin olduğunu gözlemledik. Dinamik esneme yaparken bir duruştan bir duruşa nefeslerle birlikte dans eder gibi geçtik. Duruşlar kesintiye uğramadan tıpkı bir dans gibi bir ders olmuştu.

Duruşları yaparken ne kadar uzun süredir hızlı derslere ağırlık verdiğimizi düşündüm. Akış dersleriyle bedeni güçlendiriyoruz elbette ama peki bedenin esnekliği? Hani bedenimiz esnediğinde zihnimiz ve düşüncelerimiz de esniyordu? Ne kadar da katılaşmıştık hiç fark etmeden. Eskiden çok rahat yapabildiğim duruşlarda zorlandığımı ve orada birkaç nefes dahi olsa beklemenin ne kadar da zor olduğu gördüm. Beden güçlenmişti güçlenmesine ama biraz da esnemek istiyordu. Yin-yang döngüsünü unutuvermiştim. O dersten sonra yin-yang döngüsünü hem günlük hayatımda hem de derslerimde daima hatırlamaya karar verdim. Hayat sadece heyecanlı anlardan, hızlı akışlardan ve eğlenceden oluşmuyordu; aynı zamanda hayatta dinlendiğimiz anlar, sakin dönemler ve içimize döndüğümüz ve kendi içimizde yaşadığımız zamanlar da vardı. Bunu bana hatırlattıkları için öğrencilerime bir kez daha teşekkür ediyor onların önünde saygıyla eğiliyorum.

 

Reklamlar

daha ne isteyebiliriz ki?

Standard

Günümüzde birçoklarının yaşadığı bir sorundur sırt ağrıları… Spor aktivitelerinden uzak ve hareketsiz bir yaşam tarzı, gün boyu bilgisayar başında oturma, her an bedeni kamburlaştırma eğilimi… Tüm bunlar sırt ağrılarına neden olmakta ve gün geçtikçe bu ağrılar sürekli ve dayanılmaz bir hale gelmekte… Yoga eğitmeni olarak benim de öğrencilerden en çok duyduğum sırt ağrıları ve omurga sorunları… Birçoklarının yogaya başlama nedeni bedensel rahatsızlıklar… Özellikle de sırt ağrıları, omurga sorunları, bel ve boyun ağrıları, daha da vahimi bel ve boyun fıtıkları…

2009-2010 tum fotolar 676

Sırt ağrıları ve “torakal kifoz” (sırttaki doğal eğriliğin normalden fazla olması ya da basit anlatımıyla kamburlaşma) şikayetleriyle yeni bir öğrenciyle çalışmaya başladım. Yogayı uzun bir zamandır yapanlar şekilden şekle girmemize alışıktır ama yeni başlayanların ilk derslerindeki yüz mimiklerini görmenizi isterdim.

İlk derste ne “hatha” ne “vinyasa” ne de “yin” tarzı çalıştık. Aslında ilk ders yogadan ziyade bedeni hareket etmeye ve durağan hayat tarzından çıkmaya yönelikti. “Asana”lar (duruş) arası “surya namaskara” (güneşe selam) akışları yoktu. Ders tek tek hareketlerden ibaretti diyebiliriz.  “Tadasana”da (dağ duruşu) bedeni ve omurgayı hizaladıktan sonra “ardha uttanasana”ya (ayakta yarım öne eğilme) denedik. Ancak sırttaki yoğun kifoz nedeniyle bu duruş istediğim gibi olmamıştı. Dizleri büküp kuyruksokumunu iyice geriye doğru ittirip sırtı düz tutmaya çalıştık. Bu duruşta kolları kulak hizasında tutturmayı istemiştim ama bunu denediğimizde duruş bozuluyordu. En iyisi elleri belde tutmaktı. Çünkü bu “asana”yı yapmaktaki ilk amacımız sırtı düz bir şekilde tutmaktı. Bacak arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmek değildi.

“Asana”dan “asana”ya akmak istemiştim. “Ardha uttanasana” ile “tadasana” arasında… Beş kez akış yaptıktan sonra “tadasana”da dinlendik. “Ardha uttanasana” istediğim gibi olmadığı için bu duruşu bir de duvarı kullanarak çalışmaya karar verdim. Elleri duvara yaslayıp dizleri büktük ve kuyruksokumunu iyice geriye doğru ittirdik. Evet işte benim istediğim “ardha uttanasana” buydu. Sırtın dümdüz bir masa gibi olması ve o sırtın üzerine koyduğumuz bardağın düşmeden orada durabilmesi… Bunu söylediğimde öğrencinin yüz mimiklerini görmenizi gerçekten isterdim.

Sanırım biraz zordan başlamıştım. Biraz daha kolaylaştırmaya karar verip dizlerin üzerine geçtik. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ve “iğneden iplik burgusu” ile omurgayı ısıttık, geriye eğdik ve burguya soktuk. Sağ kolu öne doğru uzatıp sol bacağı geriye doğru açtık ve kolu ve bacağı aynı anda nefesle birlikte hafif yukarı ve aşağı oynattık. Böylece sırt kaslarını güçlendirmeye başladık. Daha sonra dizlerin üzerine oturduk ve “gomukhasana” (inek başı) ve “garudasana” (kartal) duruşlarının kol pozisyonlarını yaptık.

Oturma pozisyonuna gelip bacakları öne doğru uzatmış ve “dandasana” (asa duruşu) denemiştik. “Dandasana”da elleri kalçanın yanında tutmak yerine omuz başlarını geriye doğru yuvarlayıp parmakları hafif geriye doğru çevirdik. Amacımız göğüs kafesini esnetmek ve “kifoz”u biraz azaltmaktı. Beş nefes sonra kolları kulakların yanına kaldırdık ve göğüs kafesinin öne doğru kapanmasına izin vermeden yani “sternum”dan (göğüs kemiği) öne doğru uzayarak kollar ve kulaklar yanyana bir şekilde dik bir omurgayla gidebildiğimiz kadar öne gidip nefes alırken tekrar kollar kulakların yanında “dandasana”ya geçtik. Bu oldukça zordu. Öğrenci hemen sırtını kamburlaştırıyordu. Hemen yanına yerleştim ve kollarının altına ellerime yerleştirdim. Kamburlaşmadığı açıya kadar eğilmesine yardımcı oldum ve o açıdan sonra eğilmesine izin vermedim. Beş kere tekrar ettikten sonra omuzları geriye yuvarlayıp, elleri yere koyup, beli hafif çukurlaştırıp başı da geriye atıp bedeni dinlendirdik.

Yere sırt üstü uzanıp kollardan ve bacaklardan iki taraflı iyice uzadıktan sonra kolları arkadan kalçanın yanına doğru geniş bir şekilde açtık ve kapattık. Tıpkı karda yere yatıp “kanatlı melek” yaptığımız gibi… Dirsekleri büktük ve kolları omuz hizasında yanlarda tuttuk. Nefes alıp verirken kolları kulakların yanında geriye doğru düz bir şekilde açtık ve tekrar omuz hizasına getirdik.

Sırt kaslarını çalıştırmaya devam etmek için yüz üstü yattık. Ters kol ters bacak kaldırıp indirdikten ve sırtı ve beli sıkıştırdıktan sonra aynı anda kolları ve bacakları kaldırmayı denedik. Kollar ve bacaklar havadayken ayak çırpıp kolları yüzer gibi yanlardan kalçanın yanına getirip tekrar başın yanına götürmeye çalıştık. Elleri alnın altına yerleştirip nefes alırken göğüs kafesini yerden kaldırmaya çalıştık. “Ardha bhekasana” (yarım kurbağa duruşu) ile göğüs kafesini esnettikten sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile omuzları geriye doğru yuvarladık, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirdik ve göğüs kafeseni açtık. “Balasana”da (çocuk duruşu) dinlendikten sonra “savasana”yı (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) “supta baddha konasana”da (yerde kelebek duruşu) yaptık. Bir blok üzerine “bolster”ı yerleştirip öğrenciden “bolster”ın üzerine uzanmasını istemiştim. Ayak tabanlarını birleştirip bacakları kelebek haline getirdikten sonra beş dakika dinlendik. Bu arada pasif bir şekilde göğüs kafesi de esnemeye devam ediyordu. İlk dersimiz böylece sona erdi.

İkinci, üçüncü ve dördüncü derslerde biraz yoga “asana”larını denemeye başladık. Amacımız sırt kaslarını güçlendirmek ve göğüs kafesini esnetmek olduğu için “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “parsvottanasana” (ayaklar ayrı baş dize duruşu), “parivrtta uttanasana” (ayakta öne eğilmede burgu), “parivrtta ashwa sanchalanasana” (yüksek hamlede burgu), “parivrtta anjaneyasana” (alçak hamlede burgu), “parivrtta prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilmede burgu), “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu), “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “setu bandhasana” (yarım köprü) duruşları denedik. Tabii ki “asana”ları modifiye ederek, blok, bolster ve kemer kullanarak…

Beşinci dersimizde inanılmaz gelişme kaydetmiştik. Gözlerime inanamıyordum. Dizler hafif bükülü sırt içerde bir “ardha uttanasana”, sırt içerde, omuzlar üst üste ve göğüs kafesi yana dönük bir “parsvakonasana”, göbek deliğinden yana doğru dönülen burgular…

O yüzden dersi tek tek “asana”lar çalışmak yerine biraz akışlı hale getirmek istedim ve “surya namaskara”lara başladık. İlk akışlarda “ashtangasana”dan (diz-çene-göğüs) “bhujangasana”ya (kobra) geçişi beceredemik. Zaten “ashtangasana”yı kavramak ve yapmak biraz zordur. Yine yüz mimikleri devreye girdi. Öğrenci fen ve matematik mantığından olduğu için bazı şeyleri mantıksal olarak anlaması gerekiyordu. Mantıksal olarak otturttuktan sonra hiç sorun yoktu. Ama önce mantık oturmalıydı. Ve üçüncü akış… Ve “ashtangasana-bhujangasana” akışı anlaşıldı. Artık güzel bir akış çıkıyordu. Aaaahhh bir de “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) olmasaydı. İlk ders ile beşinci dersi karşılaştıracak olursam… İlk derste dizler bükülü olsa bile sırt kambur bir aşağı bakan köpek vardı karşımda… Ama bu son derste dizler bükülü, ayak tabanları tam yere basmıyor ama sırt içerde harika bir aşağı bakan köpek vardı. Bu gelişmeyi gözlemlemek paha biçilmezdi. Azim ve kararlılıkla gelişmek ve yol almak buydu işte…

Omurga deyince karın kaslarını da güçlendirmeden olmazdı tabii ki. Dört derstir sırta ve göğüs kafesine yoğunlaşmıştık. Beşinci derste biraz da karın kaslarını güçlendirmeye ve bacak kaslarını esnetmeye odaklandık. Dersi uzun bir “savasana” ile sonlandırdık.

Öğrencilerin gelişimini görmek gerçekten paha biçilmez. Azimle ve kararlılıkla çalıştıklarını,  bedenlerini güçlendirmek ve esnetmek için çaba sarf ettiklerini, nefeslerinin değişimini fark ettiklerini, zihinlerinin de değişmeye başladığını, ilk günlerdeki hayret ve dehşet ifade eden yüz mimiklerinin yerini gülümseyen ve huzurlu bir yüz ifadesinin almasını ve yoganın sadece bir “fiziksel çalışma” olmadığını aynı zamanda bir “zihinsel gelişim ve değişim süreci” olduğunu gözlemlemelerini izlemek biz eğitmenlerin en büyük kazancı ve mutluluğu olsa gerek. Başka ne isteyebiliriz ki?

iletişim içinde olmak

Standard

O gün derse gittiğimde öğrenciler rehavet içindeydi. Yılbaşı gecesinin yorgunluğunu ve ardından gelen üç günlük tatilin yarattığı rehaveti üzerlerinden atamamışlardı. Bu yorgunluk ve rehaveti üzerimizden atmak için aklımda geriye eğilme odaklı bir ders yapmak vardı. Ama her zamanki gibi evdeki hesap çarşıya uymadı. Derse ilk gelen öğrenci sırt odaklı bir ders yapıp yapamayacağımızı sordu. Neden olmasın? Tabii ki yapabilirdik. Hatta sırt odaklı çalıştığımız için zirve duruşunu da geriye eğilmeler arasından seçebilirdik.

2009-2010 tum fotolar 006

Başlangıç meditasyonu sonrasında dört ayak üzerinde denge çalışmaları ile sırt kaslarına odaklanmaya başlamıştık. “Uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu), “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ve “iğneden iplik burgusu” sonrasında bir “vinyasa” (akış) ile ayağa kalkmıştık. Ayakta “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle biraz ısındıktan sonra “hasta tadasana” (dağ duruşunda kolları yukarı uzatma) ve “ardha uttanasana” (ayakta yarım öne eğilme) arasında nefeslerle birlikte aktık. Sırt kaslarını güçlendirmeye “utkatasana” (sandalye) ve “kayakçı duruşu” ile devam ettik.

O anda sınıftaki katılımcı sayısına baktım; bir de sınıftaki bloklara… Yeterli sayıda bloğumuz vardı. Genellikle derslere daha çok öğrenci katıldığı için bloklar yetersiz kalıyordu ve bir türlü blok ile çalışamıyorduk. Öğrenciler “surya namaskara” akışıyla devam ederken herkesin yanına birer blok bıraktım. O günkü zirve duruşu “chaturanga dandasana” (alçak şınav) olacaktı. Önce bloklarla deneyecektik, sonra bloksuz… En son da “phalakasana” (sopa duruşu) ve “chaturanga dandasana” arasında nefeslerle akmayı deneyecektik.

Zirve duruşunda değişiklik yaptıktan sonra o duruş için bedenleri hazırlamaya başladım. “Surya namaskara” serileri arasında “phalakasana”da (sopa duruşu) beş nefes beklemek, “phalakasana” ve “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) arasında nefesle birlikte akmak, “adho mukha svanasana”da dirsekleri bükerek göğüs kafesini yere yaklaştırmaya çalışmak, dirseklerin üzerinde sopa duruşu, dirseklerin üzerinde sopa duruşundan “ardha salamba sirsasana”ya (yunus duruşu) geçmek ve “ardha salamba sirsasana”da beş nefes beklemek…

Artık beden zirve duruşuna hazırdı. Blokları “sternum” kemiğinin (iman tahtası adı verilen kemik) altına yerleştirdikten sonra dirsekleri bedene yapıştırıp ellerin üzerinde yükseldik. Bacak kasları, kalça ve ayakları da çok güçlü bir şekilde kullanıyorduk. Ve blok üzerinde “chaturanga dandasana”yı herkes kolaylıkla yapmıştı.

Duruşu biraz zorlaştıracaktık. Bloksuz “chaturanga dandasana” deneyecektik. Blok kullandığımızda bedenin ağırlığını bloğa yükleyip o duruşta daha kolay kalabiliyorduk ama bloksuz olduğumuzda bedenimizi yerçekimine karşı havada tutmaya çalışıyorduk. Kimi zaman kalça çok yukarda kalıyordu, kimi zaman göğüs kafesi yere çok yaklaşıyordu, kimi zaman dirsekler yanlara doğru açılıyordu ve “chaturanga dandasana” tam olarak yapılamıyordu.

O gün öğrencilerin birçoğu “chaturanga dandasana”yı iyi yapabilmişti. Sırada “phalakasana-chaturanga dandasana” arasında bir akış vardı. “Phalakasana”dan “chaturanga dandasana”ya inmek kolaydı. Yerçekimi bize destek oluyordu. Ancak “chaturanga dandasana”dan “phalakasana”ya yükselmek zordu. Burada yerçekimine karşı hareket etmeye çalışıyorduk. Bir-iki… Üç çıkar mı? Kimileri üçü çıkardı. Kimileri ikide pes etti. Kimileri hiç denemedi.

“Balasana” (çocuk duruşu) dinlendikten sonra “dandasana” (asa duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile bedeni dengeledik. Sırt üstü yattığımızda aklıma bir şey daha geldi. Sırt çalışmamızı “setu bandhasana” (yarım köprü) ile tamamlamak istemiştim. Göğüs kafesini iyice açmak ve esnetmek… Sırtı güçlendirmek… “Setu bandhasana”yı bacakların arasına blok alıp bacakları yana açmadan denedik. Bazı öğrenciler “urdhva dhanurasana” (tam köprü) de denemek istemişti. Yine dikkat edeceğimiz nokta dirsekleri ve bacakları yanlara doğru açmamaktı. Sınıfta bu duruşu hakkıyla yapan öğrencilerden birini öne çağırdım ve bacaklarının arasına bloğu alarak dirseklerini ve bacaklarını yanlara açmadan bu duruşu tüm sınıfa gösterdi. Sonra tüm öğrenciler duruşu deneyimledi. Göğüs kafesini yerden kaldıramayan arkadaşlarımıza yardımcı olduk. Ve dersin zirvesini böylece tamamladık.

Bacakları göğse çekip (apanasana) omurgayı rahatlattıktan sonra bedendeki kan akışını terse çevirmek için “salamba sarvangasana-halasana-karnapidasana-salamba sarvangasana-setu bandhasana-matsyasana” (omuz duruşu-saban duruşu-kulak basıncı duruşu-omuz duruşu-yarım köprü-balık) akışını yaptık. Dizleri tekrar göğüs kafesine çektik (apanasana) ve omurgayı rahatlattık. “Jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi tamamladık.

Dersin sonunda ne farkettim biliyor musunuz? Derslerde öğrenciler ile iletişim içinde olmak istiyordum. Öğrencilerin isteklerini dinlemek, onları da dersin akışına katmak, çok başarılı yapabildikleri “asana”larda onları örnek öğrenci olarak kullanmak, onları yüreklendirmek… Ve yoga yolculuğunda birlikte gelişmek ve büyümek…

 

ruhunuzun evini şekillendirin!

Standard

Geçen ilkbaharda bir arkadaşımın yanına tatile gittiğimde değişik yoga derslerine katılmıştım. Bunlardan biri sıcak yogaydı. Nam-ı diğer “Bikram yoga.” (Bu konu hakkındaki yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2014/05/11/sicak-yoga/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Bir diğer değişik yoga tarzıysa “yoga sculpt” idi. Peki neydi bu “yoga sculpt”?

2009-2012

“Yoga sculpt”, ağırlık kullanılarak yapılan hızlı bir yoga tarzıydı. “Vinyasa” (akış) yoga tarzı.  Asanaları yaparken nabzı hızlandıran, metabolizmayı çalıştıran ve bedenin şekillendirilmesine yardımcı bir yoga tarzı. Biz bu derse Türkçe bir isim bulmak istersek, “şekillendirici yoga” diyebiliriz bence.
Klasik yoga derslerine kıyasla, daha hızlı müziklerin kullanıldığı, ellere “dumbell”lar alındığı, bir asanadan bir asanaya hızlı bir şekilde akıldığı terlettiren bir yoga dersi düşünün. Akış boyunca sık sık “lunge” ve “squat” yapıldığını hayal edin. İşte size “yoga sculpt” ya da Türkçe ismiyle “şekillendirici yoga.”
Tatilde katıldığım dersler arasında en sevdiğim ders “yoga sculpt” olmuştu. Yalnız o ülkede bu yoga tarzını da sıcak bir sınıfta yapıyorlardı. Oysa ben, ders verdiğim yoga stüdyosunda “yoga sculpt” derslerini, sınıfı ısıtmadan normal dereceli bir sınıfta yapmaya karar vermiştim. Derslere başlamadan önce, gerekli malzemeyi temin etmek gerekiyordu. Önce yarım kiloluk “dumbell”lar aldık. Neden yarım kilo diye soracak olursanız, cevabı çok basit. Çünkü elimizde ağırlıklarla o asanadan bu asanaya akarken, yarım kiloyu bir anda kendini iki kilo gibi hissetmeye başlıyordunuz. Müzik listeme, ders için hızlı şarkılar da eklemiştim. Artık herşey tamamdı. Sadece değişik tarz yoga denemek isteyen öğrencilere ihtiyacımız vardı.
Peki nasıl bir dersti “yoga sculpt?” Bu dersin akışı nasıldı? Diğer yoga dersleri gibi miydi? Evet tahmin ettiğiniz gibi, “yoga sculpt” dersleri de bir meditasyon ile başlıyordu. Bağdaşta oturup bedeni ve zihni derse hazırlıyorduk. Sonra omurgayı ısıtarak devam ediyordu ders. “Utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile bedeni öne eğip omurgayı uzattıktan sonra “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı iyice ısıtıyorduk. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalkıp en son “tadasana”da (dağ duruşu) akışa hazır hale geliyorduk.
Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) serisiyle bedeni iyice ısıttıktan sonra, elimize “dumbell”ları alma zamanı geliyordu. Bu defa elimizde ağırlıklarla “vinyasa” akışlara devam ediyorduk. “Şekillendirici yoga”nın en temel akışı “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “ashva sanchalanasana”ya (yüksek hamle), yüksek hamleden “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı), ikinci savaşçıdan da “viparita virabhadrasana”ya (ters savaşçı) geçişti.
Elimizde ağırlıklar olduğu için bedenin değişik bölgelerini de çalıştırıyorduk. “Ashva sanchalanasana”da bazen biceps (ön kol) ve quadriceps (ön bacak) kaslarını çalıştırıyorduk bazen de omuz kaslarını çalıştırmak için kolları yanda teslim olmuş gibi açıp yukarı aşağı indirip kaldırıyorduk. “Virabhadrasana II”deyken kürek kemiklerini (skapula) çalıştırmak için dirsekleri azıcık büküp dirsekleri arkada birbirine yaklaştırıp uzaklaştırıyorduk. “Yogik çömelme” pozisyonunda ise kimi zaman tek tek topukları kaldırıyorduk, kimi zaman iki topuğu birden kaldırıyorduk, kimi zamansa bu duruştayken omuz çalıştırıyorduk.
“Ashva sanchalanasana”, “virabhadrasana II”, “viparita virabhadrasana” ve “utkatasana” (sandalye) duruşlarında ayak parmak uçlarını yerden kaldırıp dengede kalıp kalamadığımızı gözlemliyorduk. “Utkatasana”dayken triceps (arka kol) kaslarını çalıştırmak için kolları bedene yapıştırıp geriye açıp kapatıyorduk. Bazen de tüm bu duruşlarda derinleşip beş nefes bekliyorduk. Belki de en zor anlar asanalarda derinleşip beklemekti.
Denge duruşları, “şekillendirici yoga” dersinin olmazsa olmaz asanalarındandı. Denge duruşlarının arka arkaya sıralanması… Ellerimizde ağırlıklarla… Dersin bir başka zor anı olarak nitelendirilebilirdi. “Vrksasana”dan (ağaç) “garudasana”ya (kartal), kartaldan “virabhadrasana III”e (üçüncü savaşçı), üçüncü savaşçıdan “urdhva prasarita eka padasana”ya (ayakta bacakları ayırma duruşu), “urdhva prasarita eka padasana”dan da “uttanasana”ya (ayakta öne eğilme) geçiş. Bu denge akışının ne kadar zor olabileceğini ve ellerimizde “dumbell” varken daha da zorlayıcı olabileceğini tahmin edersiniz sanırım.
Dersin yarısına geldiğimizde “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp yere oturuyorduk. Karın kaslarını çalıştırmak için, sırt üstü yatıp ayaklar yerde mekik, bacaklar 90 derece yukarda mekik yapıyorduk. Karın kasları denince, oblik kaslarını esgeçmek olmazdı. Bu kaslar için ise aktif burgular yapıyorduk. Ve tabii ki “phalakasana”da (sopa duruşu) en az beş nefes bekleyerek karın kaslarını iyice çalıştırıyorduk.
Bedeni soğutmak ve yerdeki asanalara hazırlamak için birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) serisi yaptıktan sonra, yavaşça yere oturuyorduk. Bir arkaya eğilme ve bir ters duruş… Tercihen “setu bandhasana” (yarım köprü) ve “salamba sarvangasana” (omuz duruşu)… Bir öne eğilme ve bir burgu ile bedeni dengeleme… “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu)… “Ananda balasana” (mutlu bebek) ve “apanasana” (dizleri göğüse çekme) ile omurgayı rahatlattıktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu)…
“Şekillendirici yoga”, temelinde bedene odaklı bir ders olduğundan dersi bitirirken felsefi bir noktaya değinmek pek mümkün olmuyordu. “Savasana” sonrası bağdaşta otururken tek bir şey söyleyebilmiştim: “Bedenimiz, evimizdir. Ruhumuzun ikamet ettiği yerdir. Bugün bu evi güzelleştirmek ve şekillendirmek için çalıştık. Ruhunuzun evini ihmal etmeyin ve her zaman güzelleştirip şekillendirin.”

herkese aynı ilgi…

Standard

Geçenlerde yoga stüdyosunda çocuklarla dersim vardı. Her zamanki iki kız öğrencinin yanında yeni bir öğrenci daha vardı. Bu kız beş yaşındaydı. Diğer iki öğrenci 11 yaşında… Derse başlamadan önce beş yaşındaki yeni öğrenci “ben yoga yapmayacağım” dedi. Benim cevabım hazırdı: “Peki yapma ama gel yanıma otur. Birlikte ablaları izleyelim.” Buna itirazı yoktu. O sırada ben de ne yapsam da bu ufaklığı derse katsam diye düşünüyordum. Aradığım cevap iki gün önce anaokulunda verdiğim dersti. En iyisi iki gün öncesine dönelim.

1504993_1437620506468514_2068486176_n

Anaokuluna dersten yirmi dakika önce varmıştım. O gün için aklımda özel bir ders vardı. Daha önceki yazılarımı okuduysanız, anaokulunda yoga derslerini İngilizce verdiğimi de biliyorsunuzdur. Derste hayvan asanaları yapacaktık. “Eeeeee, bunun neresi ilginç?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. İlginç; çünkü hayvan asanalarını “Old McDonald had a farm” şarkısı eşliğinde yapacaktık. Hayvan isimleri geçtiğinde de o asanayı yapıp hayvanın sesini çıkaracaktık. Bence çok eğlenceli bir ders olacaktı. Eğlenceli olacaktı olmasına da, bir de ben yogada hangi hayvan asanaları var bir hatırlayabilseydim. İlk aklıma gelenler “kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana) ve “aşağı bakan ve yukarı bakan köpek”ti (adho mukha svanasana ve urdhva mukha svanasana). Başladık akışa. “Old McDonald had a farm. E-I-E-I-O. And on that farm he had a dog E-I-E-I-O. With a waf-waf here and a waf-waf there. Here a waf, there a waf. Everywhere a waf-waf. Old McDonald had a farm E-I-E-I-O.” İşin komik tarafı, birkaç hayvan dışında hayvanların nasıl ses çıkardıklarını bilmiyordum. Neyse ki çocuklar bana çok yardımcı oldu. Aralarında çok güzel ses çıkaranlar vardı. Böylece bir etkileşim oluşmuştu aramızda. Dediğim gibi şarkıyla akış yaparken bir türlü hayvan ismi hatırlayamadığımda çocuklar bana yardımcı oluyordu ve o hayvanın asanasını yapıyorduk. Çocuklar da ben de çok eğlenmiştik.

Yoga stüdyosunda yeni gelen öğrenciyi derse nasıl katsam diye düşünürken bu eğlenceli dersi hatırlayıverdim. Karar verilmişti. Şimdi sıra uygulamadaydı. Kısaca ne yapacağımızdan bahsettim. Ancak bir sorun vardı. “Old McDonalds” şarkısının melodisini biliyorlardı ama sözlerini bilmiyorlardı. Anadilimiz ne güne duruyordu. “Ali Baba’nın bir çiftliği var.” Sorun çözülmüştü. Biz de başladık derse.

“Kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana), “aşağı bakan köpek” (adho mukha svanasana), “yukarı bakan köpek” (urdhva mukha svanasana), “kurbağa” (mandukasana), “tavşan” (sasangasana), “balık” (matsyasana), “yunus” (ardha salamba sirsasana), “aslan” (simhasana), “kobra” (bhujangasana), “kartal” (garudasana), “çekirge” (salabhasana), “güvercin” (eka pada raja kapotasana), “karga” (bakasana), “deve” (ustrasana), “kelebek” (baddha konasana), “kaplumbağa” (turtle) ve “kaplan” (vyaghrasana) bu asanalardan bazılarıydı.

İnternette izlediğim çocuk yogası videolarında büyükler için yaptığımız birçok asananın bir hayvan adı verilerek çocuk yogasında kullanıldığını görmüştüm. Mesela, çocuklarla çalışılırken “malasana” duruşunda (çelenk/dua tespihi) kollarla bacakların içine girildiğini ve bu poza da “örümcek” dendiğini görmüştüm. “Urdhva hastasana” (dağ duruşunda kollarla yukarı uzanma) çocuklarla çalışırken “zürafa” adını alıyordu. “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) “at” duruşu olmuştu. “Malasana”da çömelip yukarı zıplamak “maymun” olarak adlandırılmıştı ve “ardha purvottanasana/chatus pada pitham”da (ters masa duruşu) “yengeç” olarak karşıma çıkmıştı.  Ayrıca, “timsah”, “fil”, “ayı” ve “eşek” de yapabileceğimiz diğer asanalardı.

Derse katılmam diyen beş yaşındaki öğrenci daha şarkının ilk başında derse katılmaya başlamıştı. Şarkıyla birlikte hayvan asanaları yapmak ilgisini çekmişti. Hayvan asanaları bitti ama biz şarkıyı bitirmek istemedik. Bu yüzden “Ali Baba’nın çiftliğinde ağaçlar, dansçılar, savaşçılar, üçgenler, aylar, yıldızlar ve daha neler neler vardı.”

Dersin sonuna yaklaşırken kızlar “salamba sirsasana II” (kolların üzerinde de durulan baş duruşu) ve “sarvangasana” (omuz duruşu/çocuk yogasında mum duruşu) yaptılar.

Sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. İki aydır dersime katılan iki kız öğrenci hemen yerleşti matların (minderlerin) üzerine. Başlarının altına minder, gözlerine göz yastığı ve üzerlerine de battaniye. Keyiflerine diyecek yoktu. “Savasana”ya her yattıklarında benim de canım aynen onlar gibi yayılmak istiyor. Yeni öğrenciye de “hadi şimdi biraz uzanma ve dinlenme zamanı” dedim ve kız birden ağlamaya başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. “Ne oldu” diye sordum. Meğer annesini özlemiş. Annesi o sırada diğer stüdyoda dersteydi. “Yanına gidebilir miyim?” diye sordu. Ben de gidebileceğini söyledim. O arada sınıfta masaj yağı aramakla meşguldüm. Bir türlü bulamadım. “Savasana”daki öğrencilere “hemen masaj yağı alıp geleceğimi ve onların hiç istiflerini bozmamalarını” söyledim. Ben de diğer stüdyoya gittim. Beş yaşındaki yeni öğrencim de oradaydı. Masaj yağını alıp yukarı çıkarken benimle gelip gelmeyeceğini sordum. Elimi tuttu ve benimle birlikte geldi. Stüdyoya girince “hadi sen de ablalar gibi uzan” dedim. Yine dudakları büzüldü ve “ben sınıfın dışında annemi bekleyeceğim” dedi. “Peki, o zaman.” Yapacak bir şey kalmamıştı.

Diğer iki öğrenciye masaj yaptım. Ben onlara masaj yaparken birden söylenmeye başladılar. Meğer onlar portakal yağı seviyorlarmış. Benim getirdiğim lavanta yağıymış. İnanın, ufak çaplı bir krizdi bu.

Ders bitip de “savasana”dan uyanır uyanmaz kendilerini banyoya attılar. Lavanta yağının “korkunç” kokusundan kurtulmak için. Öğretmen için bir not: “Bir daha portakal yağıyla masaj yapılacak.”

Kızlar banyodayken ben de mutfakta stüdyonun diğer müdavimlerine katıldım. Kızların anneleri, aşağı stüdyodan masaj yağı alırken beni görmüşlerdi. “Her ders kızlara masaj yapıyormuşsunuz. Kıskanıyoruz valla” dediler. Ben de, “siz de dersime katılın. Size de masaj yapayım” dedim.

İşin şakası bir yana, öğrenci öğrencidir. İster çocuk olsun ister yetişkin olsun. Hepsine aynı özeni ve ilgiyi göstermek gerekir. O nedenle, çocuk öğrencilerimi yetişkin öğrencilerimden hiç ayırmıyorum. Yetişkinlere nasıl davranıyorsam, çocuklara da aynı şekilde davranıyorum. Onların duygularını, düşüncelerini, isteklerini, korkularını, sevinçlerini, yorgunluklarını ve cesaretlerini ciddiye alıyorum. Derste kendi müziklerini dinlemek istemelerine saygı duyuyorum. Belki de öyle rahatlayıp konsantre oluyorlar.

Mademki günümüz yogası beden, ruh ve zihni rahatlatmayı ve esnetmeyi amaçlıyor, o halde biz de bu amaca uygun davranmalıyız. Bence, derslerde çok kuralcı ve katı davranmayıp gerektiğinde “su gibi” hemen “yeni yolumuzu” bulmalıyız. Öyle değil mi?

küçükler… büyükler…

Standard

Yaklaşık üç aydır çocuklarla yoga yaptığımı anlatmıştım size daha önceki yazılarımda. İlk başlarda her şey yolunda gidiyordu. İki ayrı gruba ders veriyordum arkadaşımın açtığı anaokulunda. Üç ila beş yaş arası çocuklarla yarımşar saat yoga… Derse gitmeden önce hazırlanıyordum uzun uzun. Bir masal yaratıyordum. Bu masallar, değişik yoga asanaları içeriyordu. Örnek mi? Bir masalda sirke gidiyorduk ve bir sürü hayvan asanası yapıyorduk. Bazen mutlu bir kedi olup kuyruk sallıyor ve “miyav” diye bağırıyorduk; bazen de mutlu bir köpek olup bir bacağımızı havaya kaldırıp (eka pada adho mukha svanasana) kuyruk sallıyor ve “havhav” diye bağırıyorduk. Haftalar birbirini kovaladı. İki hafta öncesine kadar…

image

İki hafta önce ilk olarak küçük yaş grubuyla dersim vardı. O günkü masalda kutuplara gidecek; kutup ayısı, penguen, tilki ve geyikle karşılaşacaktık. Kayak da yapacaktık. Tabii ki çocukların hayal dünyasıyla kim bilir daha neler deneyimleyecektik kutuplarda…

Derse başladık. Seyahate çıkmadan önce ne olur ne olmaz diye sandviçimizi hazırladık. Ardından uçağa bindik, uçak sesi çıkarttık ve kuzey kutbuna uçtuk. Uçaktan indikten sonra, kızaklarla karşılaştık. Tabii ki husky köpeklerle de… Bindik kızağa. Bir süre sonra kızağın gidemeyeceği bir yere geldik ve kayak yapmaya başladık. Derken kutup ayısıyla karşılaştık. Sonra penguenlerle ve tilkiyle. Birden kar fırtınası çıktı. Hemen kutup ayısının evine sığındık. Biz sıcak çikolata yaparken, kapı çalındı ve kar fırtınasında yolunu ve arkadaşlarını kaybetmiş olan geyik bize katıldı. Hep beraber mutlu mutlu şarkılar söyledik sıcacık yuvamızda… Uyuduk. Uyandığımızda kar fırtınası dinmişti ve eve dönme vaktimiz gelmişti. Uçağa bindik, eve geldik. Bir geceyi kutuplarda geçirmek zorunda kaldığımız için, okula yetişmemiz gerekti. Hemen kahvaltımızı edip arabayla okula gittik ve yoga dersimizi böylece sonlandırdık.

Aynı masalı hem küçük hem de büyük gruba anlatacaktım. Küçükler, heyecanla dinledi masalı. Masalı anlatırken her pozisyon değiştirmemde onlar da aynı heyecanla beni taklit ettiler. Çok keyifli bir ders geçirdik. Şarkı olarak aslında “jingle bells” düşünmüştüm. Malum yeni yıl yaklaşıyor. Ancak bu şarkıyı daha öğrenmemiş sevgili öğrencilerim. Biz de hemen bildikleri bir şarkıyı söyledik: “Row, row, row your boat.” Küçük yaş grubuyla iyi bir iletişim kurmuştum bu geçen üç aylık sürede… Artık onlarla sınıfta tek başıma kalabiliyordum. Sınıf ya da branş öğretmenleri olmadan… Bu benim için inanılmaz bir deneyimdi.

Küçükleri başka bir sınıfa uğurladıktan sonra büyük grup geldi sınıfa. Onlara da kısaca o gün neler yapacağımızı anlattım. Kutuplara gideceğiz dedim. Dersin ilk on dakikası iyi geçti. Hepsi heyecanla dinledi beni. Sandviç hazırladık, uçağa bindik, kızağa bindik, kutup ayısı ve tilkiyle karşılaştık. Derken sınıfın yarısı dersten koptu. Etraftaki oyuncaklarla oynamaya ve dersi kaynatmaya başladılar. Ne yapacağımı bilemedim. Neyse ki o gün dersime arkadaşım da girmişti. Sayesinde sınıfı tekrar bir araya getirdik ve masalı tamamladık.

Her iki grubun da en sevdiği şey, dersin sonunda benim köprü (urdhva dhanurasana) olmam ve onların da araba olarak altımdan geçmesi. Her ders olduğu gibi o ders de aynı şekilde köprünün altından çıktılar sınıftan.

Ders sonunda, arkadaşımla konuştum. Ne yapabilirim diye sordum ona. Ne de olsa, o sürekli birlikteydi çocuklarla. Biraz tavsiyeye ihtiyacım vardı.

Sonuçta masalın küçük yaş grubunun hoşuna gittiğini ama büyük gruba hafif geldiğine karar verdik. Stratejimi değiştirmem lazımdı. Büyük yaş grubuna, büyük insan gibi davranmaya karar verdim. İçim biraz rahatlamıştı.

Ertesi hafta gittim anaokuluna. Küçük grupla sirke gittik. Bir sürü hayvanla arkadaşlık ettik, ipte cambazlık yaptık. Sonunda evimize geldik, uyuduk, uyandık. Kahvaltı ettik ve okula gittik.

Sıra gelmişti büyük gruba. Çok heyecanlıydım. Aslında heyecan iyidir diye düşünüyordum. Heyecanımı kaybedersem derslerim monotonlaşır ve birbirinin aynı olurdu. Beni ayakta tutan şey heyecanımdı. Her dersimden önce “acaba bugün neler olacak?”, “ne gibi bir etki-tepki göreceğim?”, “ne kadar etkili olacak dersim?” diye düşünüyordum. Her ders, benim için yepyeni bir deneyim…

Büyük grupla birlikte arkadaşım da derse girdi. Öğrencilerime, “bugüne kadar, yogayı size tanıtmak için masallar anlattım ve sizi yogaya ısındırdım. Yogayı öğrendiğinize göre bundan sonra size büyüklerin yogasından yaptıracağım. Bu yüzden lütfen birbirinizden biraz uzak arka arkaya sıraya girin” dedim. Hepsi hizalandı. Ben de önlerine geçtim. Arkadaşım, “bugün tıp oynayacağız. Sadece Burcu öğretmeniniz konuşacak. Siz hiç konuşmayacaksınız. Sadece onun yaptıklarının aynısını yapacaksınız” dedi.

image

Derse güneşe selam (surya namaskara) serisiyle başladık. Bu anaokulunda verdiğim yoga derslerinin bir özelliği de, iki dilli ders vermemizdi. Yani, kollarımızla gökyüzüne uzandığımızda (urdhva hastasana) “hello sun”; öne katlandığımızda da (uttanasana) “hello earth” diyorduk. Aşağı bakan köpek’e (adho mukha svanasana) geçtiğimizde “hav hav hav” diye bağırıyorduk; tek ayağımızı kaldırıp öne getirmeden önce de bunun mutlu bir köpek olduğunu hayal edip “happy dog” and “doggy tail” gibi tanımlamalarda bulunuyorduk.

Ardından “trikonasana” (üçgen), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “vrksasana” (ağaç) ve “garudasana” (kartal)  gibi ayaktaki asanaları yaptırdım. Baktım ki dikkat dağılıyor, hemen yin yoganın yang serilerinden olan “savaşçı akışı”nı (warrior flow) yaptırdım. Bunu da şarkı söyleyerek yapıyorduk. En uygun şarkı sizce ne olabilirdi? Tabii ki “one little, two little, three little Indians…” Bu akışı ve şarkıyı birkaç hafta önce öğretmiştim.

Ardından birçok hayvan asanası yaptık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “bhekasana” (kurbağa), “kurmasana” (kaplumbağa), “vyaghrasana” (kaplan), “bhujangasana” (kobra), “ustrasana” (deve), “raja kapotasana” (güvercin), “caterpillar” (tırtıl), “makarasana” (timsah) ve “matsyasana” (balık) bunlardan bazılarıydı.

Bir iki asana yaptırdıktan sonra araya “savaşçı akışı”nı koyuyordum. Tıpkı bir vinyasa dersi gibi olmuştu dersimiz.

Ve sonunda büyük yaş grubu yoruldu. Dersin de sonu gelmişti. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) için hepsini yere yatırdım. Sınırlama ya da kısıtlama yoktu. Herkes istediği gibi yattı. Kimi yan yattı, kimi sırt üstü, kimisi de yüz üstü…

Böylece ders bitti. Bir hafta önceki korkularımdan eser yoktu o an. Strateji değişikliği işe yaramıştı. Demek ki, her tarz her gruba uymayabiliyordu. Esnek olmalı ve gerektiğinde “su gibi” hemen ekilip bükülmeli ve yolumuzu değiştirmeliydik. Çocuklardan öğreneceğim çok şey var. Ne mutlu bana ki yollarımız kesişti!

tatil bitti!

Standard

Geçen hafta yaklaşık bir buçuk ay tatilin ardından yeniden yoga dersleri vermeye başladım. Her hafta iki kere gittiğim bir yer vardı ya. Belki bahsetmişimdir daha önceki yazılarımda. Burası bir işyeri. Haftada iki gün öğle saatlerinde bu işyerinde yoga dersleri veriyorum. Onların tatili, benim tatilim derken bir buçuk ay ara vermişiz. Geçen hafta tekrar başladık derslere.

2009-2010 tum fotolar 309

İlk derste nasıl başlasak diye düşündüm durdum iki gün boyunca. Acaba hızlı ve akışlı bir ders mi yani vinyasa yoga mı yoksa daha sakin ve dingin bir ders mi yani yin yoga mı yapsak diye? Her zamanki gibi derse gittiğim halde tam karar verememiştim. Sınıfın enerjisine göre karar verecektim. Karar verememiştim dediysem, hazırlıksız değildim. Her zaman yanımda yoga defterimi taşırım. İçinde değişik değişik planladığım akışlar bulunur. O anda sınıftan aldığım enerjiye göre, bu akışlardan birini seçerim ve derse başlarım. Bazen aralara doğaçlama birkaç asana da girebilir. Yoga, sakinlik ve esneklik sıfatlarını da içermiyor mu? Her şeye açığız.

Neyse, ilk derse gittim. Heyecanla öğrencilerimi bekliyordum. Bir yandan da defterimi karıştırıyordum. İlk ders olduğu için, dersin zirve duruşunu ayaktaki bir asanadan mı seçseydim yoksa bir öne eğilmeyi mi dersimin zirve duruşu yapsaydım? Offf bu kararsızlık!

Derken öğrencilerim geldi sınıfa. Bir an onlara bakınca, uzun zamandır esnemediklerini fark ettim. O anda zihnimde bir ışık yandı. Evet, o günkü derste yin yoga yapacaktık. Bir asanada aşağı yukarı üç dakika kadar bekleyecek, bedenimizi kaslarımız ötesinde esnetecektik. Bağ dokularımıza kadar rahatlayacaktık. Neden mi? Çünkü öğrencilerim bir buçuk aydır düzenli yoga yapmıyorlardı ve bedenleri esnekliğini biraz yitirmiş ve gerginleşmişti. Üstüne bir de işyerlerindeki ve günlük hayatlarındaki stresi de eklersek, sanırım yin yoga biçilmiş kaftan olacaktı o günkü ders için.

Derse minderi yuvarlayıp bir yastık haline getirip tam kürek kemiklerimiz bu yastığa gelecek şekilde yatarak başladık. Tüm düşüncelerini, duygularını, her tür olumsuzluğu kenara bırakıp rahatlamaları ve gevşemeleri için öğrencilerimi yaklaşık beş dakika bu şekilde dinlendirdim. Ardından, bacak arkalarını esnetmek için “supta padangusthasana” (yerde uzanarak bacakları esnetme) ve kalçaları esnetmek için “ardha ananda balasana” (tek bacakta mutlu bebek duruşu) yaptırdım. Sonra bacaklarını her iki yana doğru açtırıp hem bacakların iç kısmını hem de dış kısmını uyardık. Böylece uyluk bölgesi, bir aylık uykusundan yavaş yavaş uyanmaya başladı.

Yin yoga yaptırmaya karar verdiğim için, ders sakin ve dingin geçiyordu ve genellikle oturarak ya da yatarak asanalar yapıyorduk. Bacakları, ayak tabanlarını yerde tutarak bir o yana bir bu yana birkaç kez düşürdükten sonra “twisted roots” (dönmüş kökler) adlı burguyu yaparak omurgayı uyardık. Bedeni biraz hareketlendirmek için sınıftan omurga üstünde yuvarlanmasını istedim ve ardından oturma pozisyonuna geldik. “Malasana”yı (dua tespihi/çelenk pozu)  bir ara geçiş asanası olarak kullandık ve ayağa kalktık. “Uttanasana” (ayakta öne eğilme) ile arka bacak kaslarını esnettik ve ardından “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) zıpladık. Yin yogada karar kılmıştım ama bir anda canım derse biraz hareket getirmek istemişti. O nedenle sınıfı ayağa kaldırmaya karar vermiştim.

“Adho mukha svanasana”dayken önce sağ sonra sol bacağımızı havaya kaldırıp onlara bir hareket kazandırdık. Bacaklarımızı sağ kolumuza doğru, sol kolumuza doğru, tam ortaya doğru çektik, yukarı savurduk, yukarıdayken hafif yanlara doğru açtık. Yani bedene biraz hareket kazandırdık. Ardından önce sağ sonra sol bacağı öne atarak “sleeping swan” (uyuyan kuğu) duruşunu yaptık kalçamızın dışındaki kasları esnetmek için. Daha sonra bacakların içini esnetmek için “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve bunu takiben “trikonasana” (üçgen) duruşları yaptık. Sonra “frog” (kurbağa) duruşu yaparak bacakların içini iyice esnettik ve tekrar yere oturduk.

Dersin sonuna yaklaşmıştık. “Half butterfly” (yarım kelebek) ardından yere uzanıp “cat tail” (kedi kuyruğu) asanasıyla omurgada son bir burgu yaptık ve sinir sistemini iyice sakinleştirdik. Bunun ardından zaten sadece “savasana” (derin dinlenme ve gevşeme pozu) gelebilirdi. Uzunca bir “savasana”nın ardından dersi kapattık.

Ders sonunda, öğrencilerimin birinden aldığım tepki aslında birçoğumuz için geçerli bir tepkiydi. “Yaklaşık bir buçuk aydır bir eğitmen eşliğinde yoga yapmıyoruz. Ben evde kendi kendime bu bir ay içinde biraz yoga yapmaya çalıştım. Hatta her kardio çalışmamdan sonra ‘frog’ (kurbağa) duruşunu yaptım. Gördünüz mü? Eskisine oranla daha iyi yapabiliyorum bu pozu ve daha bir esnemiş bacaklarımın içindeki kaslar ve bağ dokuları. Ama bugün yaptığımız diğer birçok asanayı yapmadım ve zorlandığımı hissettim.”

Evet, bundan önceki bir iki yazıda kendi deneyimlerimden de bahsetmiştim. Beden ne yazık ki nankör. Aslında bir o kadar da almaya aç. Yani, siz ne verirseniz, iştahla alabiliyor, kendini yenileyebiliyor, güçlenebiliyor ve daha esnek hale gelebiliyor. Ama yaptığınız spora ya da yoga bir ara verin, o zaman görün aslında beden ne kadar da nankör olabiliyor.

İşte öğrencimin yaşadığı da buydu. Bedeninin belli bir bölgesini çalıştırmıştı ve o bölge bu çalışmanın karşılığını ona vermişti. Hâlbuki öteki bölgeler, tüm yapılanları unutmuş ve sanki bugüne kadar hiç esnememiş gibi davranmıştı.

Ana fikir? İster yoga olsun, ister herhangi bir dal, ister günlük yaşantınız olsun, çalıştınız mı, emek harcadınız mı, hep kazanırsınız. Tembellik ettiğiniz de ise, zaman içinde kaybetmeye başlarsınız. Hiç spor yapmayan ve yoga derslerine katılmayan biri olarak, tam tersi daima kardiovasküler çalışmalar yapan ve yogayı hayatının bir parçası haline getiren arkadaşlarınıza, “ayy ben neden senin gibi olamıyorum? Neden senin gibi kaslarım yok? Neden senin kadar esnek değilim?” diye sorabilirsiniz. Aslında sormanıza bile gerek yok, sadece düşünmeniz yeter. Siz onlar gibi gününüzün belli saatini spora ya da yogaya ayırmayı mı yoksa o saatte bir arkadaşınızla bir kafede oturmayı ya da bir alışveriş merkezi gezmeyi mi tercih edersiniz? Her zamanki gibi seçim de, tercih de yaşam tarzı da sizin…

günün sorusu

Standard

Hep derim ya, yaz mevsimini çok severim diye… Nihayet yaz aylarındayız ama havaya bir şey oldu sanki. Geçen hafta Ankara’da tam bir sonbahar yaşadık. Sürekli bulutlu ve serin bir hava. Ara sıra yağmur indiriyor. Sanırsınız Türkiye’de değil de İngiltere’de yaşıyoruz. Hiç de bana göre değil ama ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Hava düzelene kadar katlanacağız. Havuzdan ve güneşten de kaldık. En iyisi kendimizi daha çok kardiovasküler çalışmalara ve yogaya adamak…

41

Yine bulutlu ve serin günlerden birinde yoga dersim vardı. Maalesef hava bulutlu ve kapalı oldu mu benim ruhum da bulutlu ve kapalı oluyor. Bu duygularla gittim derse. Not defterime baktım “ne gibi bir ders işlesem bugün” diye. Bir türlü karar veremedim. Sonra aklıma ne zamandır yaptırmadığım bir vinyasa akış geldi. Sürekli vinyasa, sürekli akış. Evet, kesinlikle en iyisi buydu. Biraz hareket iyi gelecekti böyle karamsar bir güne. Moralimizi düzeltecek, neşemizi arttıracak ve bizi mutlu edecekti. Dersin zirve duruşu da tabii ki “sirsasana II” yani kolların da kullanıldığı baş duruşu olacaktı. Diğer bir deyişle: “Tripod baş duruşu”. Evet, her şey hazır ve “hadi başlayalım.”

Derse “sukhasana” (kolay oturuş) ile başladık. Sağa ve sola esneme ve hafif bir burgudan sonra masa pozisyonuna geçtik. “Vinyasa” bir ders yapacaktık ya, hemen basit bir akışla başladık derse. Nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu), nefes al “utthita balasana” (uzanmış çocuk duruşu), nefes ver “ashtangasana” (diz-çene-göğüs) ve nefes al “ardha bhujangasana” (bebek kobra) ve nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu). Bu akışı beş kere yaptık.

Bedenimizi daha da ısıtmak için masa pozisyonunda durduk. Beş kere sağ bacağımızı göğsümüze doğru çektik ve tekrar arkaya uzattık. Sonra sol ayağımızın üstünde güçlü ve dengeli bir şekilde kalkıp “eka pada adho mukha svanasana”ya (tek bacak havada aşağı bakan köpek) geçtik. Yine sağ bacağımızı beş kere göğsümüze doğru çektik ve arkaya uzattık. Ardından klasik bir vinyasa akışı, yani “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “ashtangasana” (diz-çene-göğüs), “ardha bhujangasana” (bebek kobra) yaptık. Tekrar masa pozisyonuna geçip aynı seriyi sol bacakta yaptık ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) nefeslendik. Dinlenmeleri bile “adho mukha svanasana”da yapıyorduk, “balasana” (çocuk) pozisyonunda değil.

Grup iyice ısınmıştı ama güneşi kaç gündür görmüyordum ya, ben hala bulutluydum. Bu ne demekti? “Isınmaya devam.” Sırada başka bir seri vardı. “Uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “utkatasana” (sandalye) arasında birkaç vinyasa yaptıktan sonra, bu duruşlara “anjaneyasana” (alçak hamle/alçak lunge), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu), “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle/high lunge) ve “parsvakonasana” (geniş açı) ve “vasisthasana” (yan sopa) duruşları eklendi. Bu seriler de birkaç kez tekrarlandı. Bir sonraki seri de, “trikosana” (üçgen), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı) yaptık. Birbiri ardına vinyasa akışları yapıyorduk.

Sıradaki seride ise “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “utkatasana” (sandalye), tek bacak üzerinde sandalye, “garudasana” (kartal) ve ayağı yere değdirmeden “ardha chandrasana” (yarım ay), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşlarını yaptık. Sağ tarafta seriyi tamamladıktan sonra sol tarafa geçtik.

En son vinyasa ise “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) , “utthita hasta padangusthasana” (el ile öne uzattığımız ayağı tutma duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “vrksasana” (ağaç duruşu) ve “tadasana”dan (dağ duruşu) oluşmuştu. Yani hepsi denge duruşlarıydı. Ne de olsa dersin zirve duruşu, dengemizi test edeceğimiz bir asanaydı.

“Prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) duruşundan sonra gruptan, başlarının tepesini yere koyarak “sirsasana II”yi  (tripod baş duruşu) denemelerini istedim. Sırayla hepsinin yanına gittim ve ayaklarını kaldırıp dengelerini bulmalarına yardımcı oldum. Bedenleri iyi ısıtmıştık ve duruşa iyi ısınmıştık. Tüm sınıf başarıyla yaptı duruşu.

Birkaç öne eğilme ve burgudan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) ile dersi bitirdim.

Peki, neydi dersin teması? Yaz mevsimi içindeydik ama hava tıpkı sonbahar gibiydi. Hayatımızda da böyle durumlarla karşı karşıya kalabilirdik. Hayatımızda da her şey güllük gülistanlık giderken birden tepetaklak olabilirdi. Tıpkı yoga dersimizde yaptığımız gibi, kendi hayatımızda da bu gibi ani değişiklikleri kabul etmek ve kendimizi ona göre ayarlamak ve değişmek mümkün olabilir miydi? Ders boyu zorlandığımız asanalarda nasıl durmuştuk? Tabii ki, nefesimize odaklanarak. Günlük hayatımızda da zorlandığımız, başa çıkamadığımız ya da ani değişikliklerle karşılaşınca yine nefesimize odaklanırsak, tepki vermeden önce derin bir nefes alıp verirsek ve belki de birkaç nefes beklersek, daha sakin ve akıllı tepkiler ve kararlar verebilir miydik? İşte size günün sorusu. Cevap vermeden önce nefese odaklanmaya ve bir saniyeliğine düşünmeye ne dersiniz?

yoga ve depresyon

Standard

Geçenlerde öğrencilerimden biri kendini sürekli yorgun ve mutsuz hissettiğini, kolunu kaldıracak gücü bile bulamadığını ve uykusuzluk çektiğini söyledi. Kendisine muhtemelen mevsim geçişine bağlı olarak yorgunluk hissettiğini ve bu nedenle belki bir süre boyunca meyve ve sebze tüketimini artırıp c vitamini almasını tavsiye ettim. Tabii ki vinyasa ya da hareketli yoga yapması da faydalı olabilirdi bence.

2009-2010 tum fotolar 006

Derken öğrencim bir şey itiraf etti. Depresyonda olduğunu düşünüyordu. Ben bir doktor, psikiyatrist ya da psikolog olmadığım için olaya temkinli yaklaşmıştım ve yaz mevsiminin gelmesi ve havaların ısınmasıyla kendini yorgun hissedebileceğini düşünmüştüm. Ancak itiraf geldikten sonra öğrencime hemen bir psikiyatriste ya da psikoloğa gitmesini tavsiye ettim. O ise beni çok şaşırtan bir cümleyle karşılık verdi bana. “Ben doktora gidip de ilaçlarla uyuşturulmak istemiyorum. Sen yoga eğitmeni değil misin? Yok mu koskoca yoga camiasının depresyona karşı tavsiye edebileceği bir şeyler?” Hadi bakalım Burcu Hanım, yoga eğitmeniyim diye geçiniyorsun, nasıl cevap vereceksin?

Kendimi düşündüm hemen. Canım sıkkın olduğunda, ruhum sıkıştığında hangi asanaları yapmak istiyorum diye? Evet, beş dakikalık sürem doldu ve cevap veriyorum sevgili öğrencim. Seninle arkaya eğilmeler üzerinde yoğunlaşalım. Kalbini ve göğüs kafesini açalım. Sanırım mantıklı bir cevaptı.

Öğrencimi bu cevapla biraz rahatlattıktan sonra, bu konuyu ben biraz daha araştırayım; bir dahaki buluşmamızda ayrıntı konuşalım dedim. Hadi bakalım birkaç günlüğüne yırttın, peki ya sonra? Eve geldim. Önce geçen kış iki günlük yoga terapi eğitimine katıldığım Hintli guru Dr. Omanand’ın kitaplarını karıştırdım. Aldığım kitapta çok ayrıntılı bir bilgi bulamadım. Yoga üstadı Iyengar’ın “The Path to Holistic Health” (Holistik Sağlığa Doğru) adlı kitabını karıştırdım. Sadece uykusuzluk ile ilgili bir takım asana listesi buldum. Sonra aklıma geldi. Benim bir kitabım daha vardı “Yoga as Medicine” (Tıbbi Açıdan Yoga) adlı. Bir de ona göz atayım derken ne göreyim “depresyon” üzerine koskoca bir bölüm ayırmış. Ooh yaşasın.

“Depresyon” ile ilgili bölümü okumaya başladığımda çok ilgimi çeken bir cümleyle karşılaştım. Iyengar, “koltukaltlarınızı açık tutarsanız, asla ve asla depresyona girmezsiniz” demiş. Bir an ne demek istediğini anlamadım. Ama sonra, Iyengar’ın da benim tavsiyemden bahsettiğini anladım. Göğüs kafesini ve kalbini açmak, esnetmek… Bir başka deyişle arkaya eğilmeler…

Aynı bölümde, depresyonun belirtilerini okurken öğrencimin anlattıklarıyla benzer olduğunu gördüm. Günden güne hatta bir saatten bir saate değişen ruh hali, eskiden yapmaktan zevk aldığın şeylerden şimdi almaman, uyku sorunları, sürekli yatmak istemek, geceleri uyuyamamak…

Kitap, depresyonu tıbbi açıdan da tanımlıyordu. Beyindeki “serotonin”, “norepinefrin” ve “dopamin” gibi sinir ileticilerin seviyelerindeki düzensizlik, depresyona neden oluyordu. İşte bu nedenle, serotonin seviyesini artırmak için doktorlar depresyon teşhisi koydukları bir hastaya sakinleştirici ilaçlar yazıyorlardı. O halde, ilaç kullanmak istemeyen öğrencime ben ne tavsiye edebilirdim? Serotonin seviyesini yükseltecek yogik yaklaşımlar… Serotonin bize mutluluk veren, depresyondan ve endişeden uzak tutan bir hormon. Aslında tüm fiziksel aktivitelerin, sporun ve yoganın bedene mutluluk hormonu yaydığı bir gerçek. O halde her tür sporu ve yogayı tavsiye edebilirim bu öğrencime. Yalnız öğrencimin önceden gelen bazı sakatlıkları olduğu için ben güvenli bölgede, yani yogada, kalacağım. Özellikle bedeni ısıtan “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle başlayıp ardından “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (tam köprü), “ustrasana” (deve), “salambhasana” (çekirge), “dhanurasana” (yay) gibi arkaya eğilmeler yaptıracağım. Bu duruşların bir kısmını “bolster” destekli de yaptırabilirim duruma göre. Öğrencimin o günkü beden esnekliğine göre karar vereceğim destek kullanıp kullanmayacağıma. Serotonin seviyesini artırmak için, beyne kan gitmesi de iyi bir yöntem olabilir. Bu nedenle “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “prasarita padottanasana” (bacaklar geniş şekilde açık öne eğilme), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) da yaptırabilirim. Ancak öğrencimi tanıdığım için en azından “sirsasana” yapamayacağını biliyorum. Ona “sasangasana” (tavşan duruşu) yaptıracağım. Ne de olsa başın tepesi yere geldiği için aynı etkileri alacağız. Hem uyku sorununa hem de depresyona iyi gelecek bu duruşlar.

Asanalara ek olarak, dersin başında ya da sonunda mutlaka meditasyon yaptıracağım öğrencime. Meditasyon, beyindeki serotonin miktarını artırır çünkü. Ayrıca, beyindeki alfa dalgalarını da artırarak bizi sakinleştirir ve daha kolay odaklanmamızı sağlar. Yani, meditasyon, depresyonu ve uyku sorunlarını çözmemize yardımcı olacak gayet doğal bir yöntem.

Kitabı karıştırırken, yoga ve Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre depresyonu ikiye ayırdığını gördüm. Rajasik ve tamasik depresyon olarak… Başka bir deyişle, telaşlı/tedirgin/ajite depresyon ve atipik depresyon. Ajite depresyonun belirtileri, endişe, huzursuzluk ve düşünmeden hareket etme. Böyle bir kişinin nefesleri hızlı olup, nefes verişte sorunlar yaşama ihtimali oluyormuş. Atipik depresyonun belirtileri ise atalet, durgunluk, can sıkıntısı ve umutsuzluk. Böyle bir kişinin nefesleri sığ olup, nefes alırken sorunlar yaşıyormuş.

Öğrencim ile bu konuda konuşmamıştık. Ona nefeslerinin nasıl olduğunu sormamıştım. Bir dahaki görüşmemizde ilk soracağım soru bu olacak. Yine de kısaca belirtmem gerekirse, tamasik/atipik depresyondan mustarip bir kişi nefes almaya odaklı bir “pranayama” (nefesi özgürleştirme) tekniğini kullanabilir. “Ujjayi” (kahraman) nefesi böyle bir durumda faydalı olabilir. Rajasik/ajite depresyon geçiren biri ise nefes verişine odaklanan bir “pranayama” tekniği kullanabilir. Nefes verişini daha uzun tutabilir.

Tüm bunların dışında, depresyon geçiren bir öğrenciye mutluluk hormonunu artırabilmesi için güneş ışığından faydalanmasını, daha çok sebze ve meyve tüketmesini ve kafeinden uzak durmasını tavsiye edebilirim.

Tüm bunları uygulayıp yine de depresyondan bir türlü kurtulamıyorsa, o zaman artık bir doktora gitmesinde ısrarcı olurum çünkü yoga dünyası artık ona daha fazla yardımcı olamaz.

İşte bir soru, beni böylesini ayrıntılı bir araştırma yaptırmaya sevk etti. Kötü mü oldu? Hayır, asla. Üstüne üstlük çok da iyi oldu. Bu konuda çok da bilgili değilmişim, araştırıp bilgi sahibi oldum. Ancak şunu da gördüm: Ne olursa olsun, doğru mantık yürütmüş ve ilk anda en doğru tavsiyeyi vermişim öğrencime. Ne miydi bu? Arkaya eğilmeler, yani göğüs kafesini ve kalbi açmak. Bizler yoga eğitmeniyiz, doktor değiliz. Bir konuda bilgimiz yoksa öğrencilerimizi yanlış yönlendirmemeliyiz. Yetersiz olduğumuz yerde, yetersizliğimizi kabul etmeli ve bir araştırıp sana öyle döneyim diyebilme olgunluğunu gösterebilmeliyiz. Yoga gerçekten de çok büyük bir dünya ve içinde herkesin faydalanabileceği bir şey var. Sadece ve sadece doğru zamanda, doğru kişiye doğru tavsiyeyi verebilelim…

birisi bana denge mi dedi?

Standard

Denge, hayatımda her zaman önemli bir yer tuttu. Bir “Terazi” olarak, dengeli bir yaşam benim olmazsa olmazımdı. Peki ya dengemi hep koruyabildim mi? Ya dengemin bozulduğu zamanlar? Geçen akşam, yoga dersimi denge ve denge asanalarına adadığımda işte bunları düşünüyordum.  Denge? Nasıl bir denge? Dengemiz günden güne değişir mi? Peki bu dengeyi nasıl koruyacağız?

2009-2010 tum fotolar 696

Bahar aylarındayız hâlâ. Bir gün hava sıcacık, güneş tepede, ısıtıyor bizi. Çoraplar çıkıyor, sandaletler ve elbiseler giyiliyor. Ertesi gün, hava kapalı, yağmur yağdı yağacak. İçimiz ürperiyor eğer bir gün önceki havaya aldanıp yazlık kıyafetlerimizle çıktıysak sokağa. Böyle bir mevsimde yoga dersleri de değişken oluyor haliyle. Sıcak havada kimi zaman aktif ve hareketli yogaya kimi zaman da sakin tarzlı bir yogaya yönleniyoruz. Daha serin havalarda ise genellikle içimizi ısıtacak hareketli yogayı tercih ediyoruz. Hal böyle olunca da tıpkı baharın bir öyle bir böyle olan havası gibi yoga pratiğimiz de günden güne değişiklik gösteriyor.

O gün Ankara çok sıcaktı. Hatta ben pilates stüdyosuna giderken karşıdan vuran güneşin etkisi altında fazlasıyla gevşemiştim. Stüdyoya gider gitmez bir kahve içtim uyuşukluğumu ve uykumu açmak için. Denge çalışmak için aslında harika bir gündü.

Öğrenciler geldi. Kısa bir meditasyonla derse başladık. Denge odaklı çalışacağımız için masa pozisyonunda denge hareketleri ile başladık. Bunu “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpekte) tek el ve tek bacak kaldırarak denge çalışmaları takip etti. Sonrasında ayağa kalktık ve “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındık. Yavaş yavaş denge asanalarına yoğunlaştık. Bunlar arasında “vrksasana” (ağaç), “natarajasana” (dansçı), tek bacak üzerinde durarak “utkatasana” (sandalye), “ardha chandrasana” (yarım ay), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha duruşu) vardı. Dersin zirve duruşu “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) varyasyonlarıydı.

Kimi zaman bloktan kimi zaman da duvardan faydalandık ama dengemizi gözlemledik. Bedenimizin sağı ve solundaki dengemizin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini gördük. Bugün başarıyla yapabildiğimiz bir asanayı belki bir gün sonra yapamayabileceğimizi fark ettik.

Peki, o günkü dersin ana fikri neydi? Neden denge asanalarına yoğunlaşmıştık? Dengemizin günden güne değişiklik gösterebileceğini bilmek ve bunu olduğu gibi kabul etmek. İşte tüm dersin ana fikri buydu aslında. Her şeyden önemlisi, bedenimizin sağ ve sol yanındaki dengemizin de birbirinden farklı olabileceğini kabullenmekti. Belki sağ tarafımız daha dengeli belki de sol yanımız daha dengeliydi. Ya da ikisi birden dengeliydi. Ama her şeyden önemlisi, dengemizi ya da dengesizliğimizi, bir başka deyişle güçlü taraflarımızı ya da zaaflarımızı, olduğu gibi kabullenmek ve kendimizi bu şekilde sevmek. İşte tüm ders bunun üzerineydi. Tüm ders bu farkındalığı uyandırmak içindi.

Benim burcum Terazi. Hayatımda sürekli denge olmalı. Dengemi hep korumalıyım. Koruyamadığım zaman ne mi olur? Fiziksel ve duygusal açıdan yorgun düşerim ve tükenirim. Peki, bu dengeyi nasıl koruyacağım?

Öncelikle, hepimiz, hayatın “düalite”, Türkçe tabiriyle “ikisellik” ya da “zıtlıklar” üzerine kurulduğunu kabul etmeliyiz. Kadın olmadan erkeğin olmayacağını, yaz olmadan kışın olmayacağını, gece olmadan gündüzün olmayacağını, karanlık olmadan aydınlığın olmayacağını fark etmeliyiz. Daha doğrusu, bu zıt kutuplar olmadan tek başına gecenin, yazın, kadının ya da karanlığın hiçbir şey ifade etmeyeceğini kabullenmeliyiz. Her şey zıt kutbuyla bir anlam ifade ediyor. O halde, bu zıtlıkların varlığını kabul ederek hayatımızı bir dengeye oturtabiliriz. Dengeyi ancak ve ancak böyle kurabiliriz. Ne aşırı etkinlik ne aşırı dinginlik, ne aşırı et yemek ne hiç yememek, ne aşırı spor ne aşırı durağanlık, ne aşırı sevgi ne aşırı nefret… Her şeyin ılımlısı ve her şeyin dengesi… İşte hayatın düzeni…